<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[İslami Forum - Osmanlı İmparatorluğu]]></title>
		<link>https://islamiforum.net/</link>
		<description><![CDATA[İslami Forum - https://islamiforum.net]]></description>
		<pubDate>Fri, 03 Jul 2026 23:31:37 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Yıldırım Bayezid]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-yildirim-bayezid</link>
			<pubDate>Thu, 20 Nov 2025 16:39:52 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=35296">Gökkayalı</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-yildirim-bayezid</guid>
			<description><![CDATA[YILDIRIM BAYEZİD<br />
<br />
1. Bayezid 1360 senesinde Edirnede dünyaya geldi. Babası Sultan 1. Murad, annesi Gülçiçek Hatundur.<br />
Bayezid, çok küçük yaşlarından itibaren, zamanının seçkin alimlerinden İslami İlimler eğitimi ve önemli komutanlarından askerlik ve komutanlık eğitimi aldı. Osmanlı tarihi kaynaklarında Bayezidden ilk kez 1381 senesinde Germiyanoğulları beyi Süleyman Şahın kızı Devlet Sultan ile evlendikten sonra bahsedilir.<br />
1381 senesinde evliliğinden sonraki zamanlarda devlet idaresinde yetişmesi maksadıyla Sultanönü Eskişehir ve Germiyan İli Kütahya sancakları beyliğine atandı.<br />
Sancaklarına bağlı askerlerle Anadolu ve Rumeli yakalarındaki savaşlarda babasının yanında yer aldı.<br />
1389 senesinde çoğunluğunu Sırpların oluşturduğu Haçlı ordusuyla yapılan Birinci Kosova Savaşına katılan Bayezid, Osmanlı ordusunun sağ kanadının komutanlığını üstlendi. Savaşta büyük bir başarı sağladı ve Sırp ordusunun çökertilmesinde büyük bir rol oynadı.<br />
Babası Sultan Murat savaş sonunda Milos Obilic tarafından şehit edilince, devlet ileri gelenlerinin ortak kararıyla Şehzade Bayezid, Sultan Bayezid oldu.<br />
Sultan Bayezidin ilk meşguliyetleri Rumeli sorunlarıydı. Sırbistan ile yaşanan problemlerin çözülmesi için İstvan Lazaroviç ile anlaşma yaptı. Bu anlaşmaya göre Sırplar için yıllık vergi ödenmesi ve yeni kralın kız kardeşi Mara Despinanın Bayezid ile evlenmesi kararlaştırıldı.<br />
Kışı Edirnede geçiren Padişah, burada Edirnenin imarı gibi sorunlarla ilgilendi.<br />
Hükümdarlığını kutlamaya gelen elçileri de burada kabul etti. Venedik Cumhuriyeti elçisi Francesko Kuiriniye Venedik ticari kolonilerine tanınan imtiyazın devamı için güvence sağlandı.<br />
1391 senesinin ilkbaharında, Anadolu'da Kastamonu seferi yapılırken Eflak Voyvodası Mirce, Tuna Nehrini geçip Karinabad'a kadar ilerledi. Bunun üzerine Sultan Bayezid hızla Rumeli'ye yöneldi. Arkus Ovası Muharebesi'nde Mirce komutasındaki Eflak ordusuna karşı çıktı. Savaş, Osmanlı ordusunun mutlak galibiyeti ile sonuçlandı ve Eflak Voyvodası Mirce esir alındı. Mirce, yapılan anlaşmaya göre çok yüksek bir kurtuluş akçesi ödemek zorunda bırakıldı. Bu akçeyi ödedikten sonra ülkesine dönebildi. Eflak Voyvadalığı da Osmanlı devletine bağımlı bir vasal devlet statüsüne girdi.<br />
1394'te Selanik ve Yenişehir'i (Mora) alan Osmanlı orduları, Teselya ve Arnavutluk'a kadar ilerlediler.<br />
<br />
NİĞBOLU SAVAŞI<br />
Sultan 1. Bayezide "Yıldırım" unvanının verilmesinin sebebi, ordusuyla savaş alanına çok hızlı hareket etmesidir. Bu savaşta da Edirneden Tuna Nehri kıyısında bulunan Niğbolu Kalesine 24 saat gibi kısa bir sürede geldi. Burada divanı topladı ve hemen durum değerlendirmesi yapıldı.<br />
Deneyimli Osmanlı komutanlarından bazıları Haçlı ordusunu korkutarak bozguna uğratmaktan yana tavır takınmış, ellerindeki develeri Balkan halklarının pek görmediğini belirterek bu hayvanları kullanarak haçlıları bozguna uğratabileceklerini savunmuşlardır. Yıldırım Bayezid ise bunu mertçe bulmadığını belirterek reddetmiştir.<br />
25 Eylül 1396 tarihinde, Osmanlı ordusundan oldukça fazla sayıda askere sahip, kendinden emin haçlı ordusu tarihin gördüğü en önemli savaşlardan birinde adeta bozguna uğramıştır.<br />
Tepeden tırnağa ağır zırhlı seçkin Hospitalier Şövalyeleri Osmanlıların öncü birliklerine kayıplar verdirmiş, geri kalan öncü birlikleri de kovalamaya başlamışlardır. Bu kovalamacanın bir tuzak olduğunu anlamadan ilerleyen haçlılar, Türk askerlerinin önceden yere sapladığı kazıkların olduğu bölgeye kadar geldikten sonra mecburen atlarından inmişlerdir. Atlarla ilerlemenin mümkün olmadığı kazıklı alanda yayan bir şekilde yürümeye devam ederken, ağır zırhlarından dolayı çabucak yorulmuşlar ve bu sırada Osmanlı ordusunun asıl gücü savaşa dahil olmuş, şövalyelerin Jean de Vienne gibi ünlü komutanları dahil tamamına yakını imha edilmiştir.<br />
Savaş sonunda, esir alınan bazı haçlı askerleri idam edilirken, çocuk yaştaki askerler de Müslüman olarak yetiştirilmeleri üzere Türk ailelerin yanına verilmiştir. Soylular da fidye karşılığında serbest bırakılmıştır.<br />
Bu savaşta Türkleri ilk defa tanıyan Korkusuz Jean, esaretten kurtulursa bir daha Türklere karşı kılıç çekmeyeceği üzerine yemin etmiş, bunun üzerine Yıldırım Bayezid onu yanına çağırarak;<br />
âââ€š¬Åâ€œEttiğin yemini sana iade ediyorum. Aksine eğer şerefini koruyan bir adam isen silahını al ve Hristiyanlığın bütün kuvvetlerini aleyhime topla. Böylece bana kazanmak için yeni fırsatlar tanımış olursun. Zira ben ancak Allah'ın dinini yaymak ve Onun rızasına kavuşmak için dünyaya Cihad yapmaya gelmişim. demiştir.<br />
<br />
ANKARA SAVAŞINA SEBEBİYET VEREN DURUMLAR ve TİMUR<br />
Yıldırım Bayezid 1398 senesinde Karaman ve 1399 da Dulkadirli topraklarına girdikten sonra topraklarını kaybeden Anadolu beyleri Timur'a sığınarak onu Bayezide karşı kışkırttılar.<br />
Aynı dönemde, Timurdan kaçan Karakoyunlu ve Celayirli beyleri de Sultan Bayezide sığınmış, onu Timura karşı kışkırtıyorlardı. Bu kışkırtmalar bir yana, Timur ordusu Anadoluda ilerleyerek Osmanlı için bir tehlike haline gelmeye başlamıştı.<br />
Timurun Sivası alması, Osmanlı ve Timur ordularının Ankarada karşı karşıya gelmesine sebep oldu.<br />
<br />
20 TEMMUZ 1402 ANKARA SAVAŞI<br />
Yıldırım Bayezid, 19 Temmuz 1402 tarihinde her zamanki süratiyle Çubuk Ovasına geldi. Burada Timur ve ordusunu dinlenirken, savaşa hazır olmayan bir vaziyette buldu. Atlar yayılmış, askerler uzanmış, dağınık ve emniyetsiz bir şekilde duruyorlardı.<br />
Hiç vakit kaybetmeden divan toplandı ve bu vaziyette Timur ordusuna saldırma fikirleri ortaya atıldı. Lakin Yıldırım Bayezid hayatının hatasını yaparak böyle bir saldırının mertçe olmadığını dile getirmiş ve konaklamayı tercih etmiştir.<br />
Timur orduları sayı bakımından Osmanlı ordusuna üstün olmakla beraber Bayezid, Timur'a karşı gerçekleştirmiş olduğu bu savaşta muzaffer olmayı umut ediyordu. Bu umudu; Niğboluda, kendi ordusunun donanım ve teçhizatı bakımından üstün, Avrupa'nın en elit Haçlı ordusuna karşı kazanmış olduğu zaferin vermiş olduğu güvenden doğuyordu. Timur ise bu savaşı kazanmakla birlikte, sırtını sağlama aldıktan sonra kılıcını Çin'e doğru çevirebilecekti.<br />
20 Temmuz 1402 tarihinde iki ordu sabah namazlarını kıldıktan sonra savaş düzeni aldılar. Kardeşin kardeşi kırdığı Ankara Savaşı, Yıldırım Bayezidin Niğbolu Savaşıâââ€š¬ââ€¢nda kullanmış olduğu hilal taktiğinin uygulanması için ordusunun en ön safında bulunan Azaplara saldırı emri vermesiyle başlamış oluyordu.<br />
Azapların saldırıya geçtiğini gören Timur karşılık olarak merkezdeki Serbedari piyadelerini kullanarak Azapların üstüne ok yağdırmaya başladı. Bu sırada ağır kayıp veren Azaplar geri çekilmek zorunda kaldı.<br />
Uyguladığı taktiğin işe yarayamadığını fark eden Bayezid, Yeniçerilere ve Sipahilerine saldırmalarını emretti.<br />
Bu taarruza karşılık olarak Timur da, komutanı İsenBuga'ya saldırı emri vererek yüksek çam ağaçlarının içerisine gizlemiş olduğu ordusunun en önünde yer alan birbirlerine zincirlerle bağlı savaş fillerini ileri sürmüştür. Bununla birlikte Miran Şah'ı, Süleyman Çelebi komutasındaki birliklerin üzerine saldırtarak Yeniçerilere takviye birlik gelmesini önlemeyi hedeflemiştir. Timur ordusunun ikiye ayrılmış olan merkez kuvvetlerinin önünden sağlı sollu çıkan savaş filleri, Yeniçeriler ve Sipahilerin şaşırmasına neden olmuştur. Çünkü Osmanlılar, o zamana kadar yapılan hiçbir savaşta fillerle karşılaşılmamıştır. Yine de saldırıya devam eden Yeniçeriler, uygulayacakları sahte ricat'ı erken yaparak Sipahilerin fillerle karşı karşıya gelmelerine neden oldular. Savaşın en kanlı ve şiddetlisi olan bu çatışmada savaş filleri, Yeniçerilerin ok atışları ve Sipahilerin yapmış oldukları saldırılar sonucu etkisiz hale getirilmiştir, fakat Osmanlı askerleri de çok ağır kayıplar vermiştir.<br />
Fil hücumundan sonra Timur, merkez kuvvetlerinin Yeniçerilere saldırmalarını emretti. Bunu gören Yıldırım Bayezid, Rumeli birliklerinin saldırı altında olmasından dolayı, ordusunun sağ cenahında bulunan Kara Timurtaş Paşa komutasındaki Anadolu askerlerini ve Kara Tatarları, Yeniçerilere takviye olarak savaş meydanına sürdü. Fakat Timur ile daha önceden anlaşmış olan Kara Tatarlar, taarruz sırasında Bayezid'e ihanet ederek yön değiştirdiler. Kara Tatarlar direkt olarak Rumeli ve Sırp askerlerinin arkasına sarkıp, onlara ok yağdırmak suretiyle saldırıda bulundu. Miranşah ile Süleyman Çelebi arasında geçen çatışma sırasında, Timur tarafında bulunan Anadolu Beylerinin kendi sancaklarını açması sonucu, bunları fark eden Osmanlı ordusundaki Anadolu birlikleri de, kendi beylerinin yanında saf tutarak, Timur tarafına geçtiler. Yeniçeriler ve Rumeli birliklerinin hiç beklemediği bu saldırı karşısında Osmanlı ordusu tam bir bozgun havasına girmiş oldu. Bir tek Rumeli ve Sırp müttefikleriyle Yeniçeriler sırt çevirmeyerek Sultan Bayezid'in yanında sonuna kadar savaştılar. Bu bozgun karşısında ordusuna genel taarruz emri veren Timur, I. Bayezid'in canlı olarak ele geçirilmesini emretti.<br />
SULTANIN ESARETİ ve VEFATI<br />
Sultan Bayezid, savaş sırasında sağ olarak ele geçirildikten sonra Timurun çadırına götürüldü. Bütün tarihi kaynaklarda, Timurun Yıldırım Bayezidi iyi karşıladığı belirtilmektedir. Timur ve tümenleri Bursa ve İznik'i ve sonra İzmir'i ele geçirmişler; talan edip yakıp yıkmışlardır. Timur bu seferlerinde ve Anadolu'da bulunduğu sıralarda Bayezid'ı devamlı olarak yakınında tutup ayrılmasına izin vermemiştir.<br />
Yıldırım Bayezid, 8 Mart 1403 tarihinde 43 yaşındayken Akşehirde esir halde vefat etmiştir. Ölüm sebebi tarihçiler arasında ihtilaflıdır.<br />
İbn Arabşaha göre eceliyle ölmüşken, bazı kaynaklara göre stres ve aşırı üzüntü sebebiyle hayatını kaybetmiştir. Bazı kaynaklarda da ilerleyen romatizma ve bronşit yüzünden öldüğü söylenirken, bir kısım tarihçilere göre de zehirlenmiştir. Hatta esarete dayanamayarak intihar ettiği yönünde söylentiler de vardır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[YILDIRIM BAYEZİD<br />
<br />
1. Bayezid 1360 senesinde Edirnede dünyaya geldi. Babası Sultan 1. Murad, annesi Gülçiçek Hatundur.<br />
Bayezid, çok küçük yaşlarından itibaren, zamanının seçkin alimlerinden İslami İlimler eğitimi ve önemli komutanlarından askerlik ve komutanlık eğitimi aldı. Osmanlı tarihi kaynaklarında Bayezidden ilk kez 1381 senesinde Germiyanoğulları beyi Süleyman Şahın kızı Devlet Sultan ile evlendikten sonra bahsedilir.<br />
1381 senesinde evliliğinden sonraki zamanlarda devlet idaresinde yetişmesi maksadıyla Sultanönü Eskişehir ve Germiyan İli Kütahya sancakları beyliğine atandı.<br />
Sancaklarına bağlı askerlerle Anadolu ve Rumeli yakalarındaki savaşlarda babasının yanında yer aldı.<br />
1389 senesinde çoğunluğunu Sırpların oluşturduğu Haçlı ordusuyla yapılan Birinci Kosova Savaşına katılan Bayezid, Osmanlı ordusunun sağ kanadının komutanlığını üstlendi. Savaşta büyük bir başarı sağladı ve Sırp ordusunun çökertilmesinde büyük bir rol oynadı.<br />
Babası Sultan Murat savaş sonunda Milos Obilic tarafından şehit edilince, devlet ileri gelenlerinin ortak kararıyla Şehzade Bayezid, Sultan Bayezid oldu.<br />
Sultan Bayezidin ilk meşguliyetleri Rumeli sorunlarıydı. Sırbistan ile yaşanan problemlerin çözülmesi için İstvan Lazaroviç ile anlaşma yaptı. Bu anlaşmaya göre Sırplar için yıllık vergi ödenmesi ve yeni kralın kız kardeşi Mara Despinanın Bayezid ile evlenmesi kararlaştırıldı.<br />
Kışı Edirnede geçiren Padişah, burada Edirnenin imarı gibi sorunlarla ilgilendi.<br />
Hükümdarlığını kutlamaya gelen elçileri de burada kabul etti. Venedik Cumhuriyeti elçisi Francesko Kuiriniye Venedik ticari kolonilerine tanınan imtiyazın devamı için güvence sağlandı.<br />
1391 senesinin ilkbaharında, Anadolu'da Kastamonu seferi yapılırken Eflak Voyvodası Mirce, Tuna Nehrini geçip Karinabad'a kadar ilerledi. Bunun üzerine Sultan Bayezid hızla Rumeli'ye yöneldi. Arkus Ovası Muharebesi'nde Mirce komutasındaki Eflak ordusuna karşı çıktı. Savaş, Osmanlı ordusunun mutlak galibiyeti ile sonuçlandı ve Eflak Voyvodası Mirce esir alındı. Mirce, yapılan anlaşmaya göre çok yüksek bir kurtuluş akçesi ödemek zorunda bırakıldı. Bu akçeyi ödedikten sonra ülkesine dönebildi. Eflak Voyvadalığı da Osmanlı devletine bağımlı bir vasal devlet statüsüne girdi.<br />
1394'te Selanik ve Yenişehir'i (Mora) alan Osmanlı orduları, Teselya ve Arnavutluk'a kadar ilerlediler.<br />
<br />
NİĞBOLU SAVAŞI<br />
Sultan 1. Bayezide "Yıldırım" unvanının verilmesinin sebebi, ordusuyla savaş alanına çok hızlı hareket etmesidir. Bu savaşta da Edirneden Tuna Nehri kıyısında bulunan Niğbolu Kalesine 24 saat gibi kısa bir sürede geldi. Burada divanı topladı ve hemen durum değerlendirmesi yapıldı.<br />
Deneyimli Osmanlı komutanlarından bazıları Haçlı ordusunu korkutarak bozguna uğratmaktan yana tavır takınmış, ellerindeki develeri Balkan halklarının pek görmediğini belirterek bu hayvanları kullanarak haçlıları bozguna uğratabileceklerini savunmuşlardır. Yıldırım Bayezid ise bunu mertçe bulmadığını belirterek reddetmiştir.<br />
25 Eylül 1396 tarihinde, Osmanlı ordusundan oldukça fazla sayıda askere sahip, kendinden emin haçlı ordusu tarihin gördüğü en önemli savaşlardan birinde adeta bozguna uğramıştır.<br />
Tepeden tırnağa ağır zırhlı seçkin Hospitalier Şövalyeleri Osmanlıların öncü birliklerine kayıplar verdirmiş, geri kalan öncü birlikleri de kovalamaya başlamışlardır. Bu kovalamacanın bir tuzak olduğunu anlamadan ilerleyen haçlılar, Türk askerlerinin önceden yere sapladığı kazıkların olduğu bölgeye kadar geldikten sonra mecburen atlarından inmişlerdir. Atlarla ilerlemenin mümkün olmadığı kazıklı alanda yayan bir şekilde yürümeye devam ederken, ağır zırhlarından dolayı çabucak yorulmuşlar ve bu sırada Osmanlı ordusunun asıl gücü savaşa dahil olmuş, şövalyelerin Jean de Vienne gibi ünlü komutanları dahil tamamına yakını imha edilmiştir.<br />
Savaş sonunda, esir alınan bazı haçlı askerleri idam edilirken, çocuk yaştaki askerler de Müslüman olarak yetiştirilmeleri üzere Türk ailelerin yanına verilmiştir. Soylular da fidye karşılığında serbest bırakılmıştır.<br />
Bu savaşta Türkleri ilk defa tanıyan Korkusuz Jean, esaretten kurtulursa bir daha Türklere karşı kılıç çekmeyeceği üzerine yemin etmiş, bunun üzerine Yıldırım Bayezid onu yanına çağırarak;<br />
âââ€š¬Åâ€œEttiğin yemini sana iade ediyorum. Aksine eğer şerefini koruyan bir adam isen silahını al ve Hristiyanlığın bütün kuvvetlerini aleyhime topla. Böylece bana kazanmak için yeni fırsatlar tanımış olursun. Zira ben ancak Allah'ın dinini yaymak ve Onun rızasına kavuşmak için dünyaya Cihad yapmaya gelmişim. demiştir.<br />
<br />
ANKARA SAVAŞINA SEBEBİYET VEREN DURUMLAR ve TİMUR<br />
Yıldırım Bayezid 1398 senesinde Karaman ve 1399 da Dulkadirli topraklarına girdikten sonra topraklarını kaybeden Anadolu beyleri Timur'a sığınarak onu Bayezide karşı kışkırttılar.<br />
Aynı dönemde, Timurdan kaçan Karakoyunlu ve Celayirli beyleri de Sultan Bayezide sığınmış, onu Timura karşı kışkırtıyorlardı. Bu kışkırtmalar bir yana, Timur ordusu Anadoluda ilerleyerek Osmanlı için bir tehlike haline gelmeye başlamıştı.<br />
Timurun Sivası alması, Osmanlı ve Timur ordularının Ankarada karşı karşıya gelmesine sebep oldu.<br />
<br />
20 TEMMUZ 1402 ANKARA SAVAŞI<br />
Yıldırım Bayezid, 19 Temmuz 1402 tarihinde her zamanki süratiyle Çubuk Ovasına geldi. Burada Timur ve ordusunu dinlenirken, savaşa hazır olmayan bir vaziyette buldu. Atlar yayılmış, askerler uzanmış, dağınık ve emniyetsiz bir şekilde duruyorlardı.<br />
Hiç vakit kaybetmeden divan toplandı ve bu vaziyette Timur ordusuna saldırma fikirleri ortaya atıldı. Lakin Yıldırım Bayezid hayatının hatasını yaparak böyle bir saldırının mertçe olmadığını dile getirmiş ve konaklamayı tercih etmiştir.<br />
Timur orduları sayı bakımından Osmanlı ordusuna üstün olmakla beraber Bayezid, Timur'a karşı gerçekleştirmiş olduğu bu savaşta muzaffer olmayı umut ediyordu. Bu umudu; Niğboluda, kendi ordusunun donanım ve teçhizatı bakımından üstün, Avrupa'nın en elit Haçlı ordusuna karşı kazanmış olduğu zaferin vermiş olduğu güvenden doğuyordu. Timur ise bu savaşı kazanmakla birlikte, sırtını sağlama aldıktan sonra kılıcını Çin'e doğru çevirebilecekti.<br />
20 Temmuz 1402 tarihinde iki ordu sabah namazlarını kıldıktan sonra savaş düzeni aldılar. Kardeşin kardeşi kırdığı Ankara Savaşı, Yıldırım Bayezidin Niğbolu Savaşıâââ€š¬ââ€¢nda kullanmış olduğu hilal taktiğinin uygulanması için ordusunun en ön safında bulunan Azaplara saldırı emri vermesiyle başlamış oluyordu.<br />
Azapların saldırıya geçtiğini gören Timur karşılık olarak merkezdeki Serbedari piyadelerini kullanarak Azapların üstüne ok yağdırmaya başladı. Bu sırada ağır kayıp veren Azaplar geri çekilmek zorunda kaldı.<br />
Uyguladığı taktiğin işe yarayamadığını fark eden Bayezid, Yeniçerilere ve Sipahilerine saldırmalarını emretti.<br />
Bu taarruza karşılık olarak Timur da, komutanı İsenBuga'ya saldırı emri vererek yüksek çam ağaçlarının içerisine gizlemiş olduğu ordusunun en önünde yer alan birbirlerine zincirlerle bağlı savaş fillerini ileri sürmüştür. Bununla birlikte Miran Şah'ı, Süleyman Çelebi komutasındaki birliklerin üzerine saldırtarak Yeniçerilere takviye birlik gelmesini önlemeyi hedeflemiştir. Timur ordusunun ikiye ayrılmış olan merkez kuvvetlerinin önünden sağlı sollu çıkan savaş filleri, Yeniçeriler ve Sipahilerin şaşırmasına neden olmuştur. Çünkü Osmanlılar, o zamana kadar yapılan hiçbir savaşta fillerle karşılaşılmamıştır. Yine de saldırıya devam eden Yeniçeriler, uygulayacakları sahte ricat'ı erken yaparak Sipahilerin fillerle karşı karşıya gelmelerine neden oldular. Savaşın en kanlı ve şiddetlisi olan bu çatışmada savaş filleri, Yeniçerilerin ok atışları ve Sipahilerin yapmış oldukları saldırılar sonucu etkisiz hale getirilmiştir, fakat Osmanlı askerleri de çok ağır kayıplar vermiştir.<br />
Fil hücumundan sonra Timur, merkez kuvvetlerinin Yeniçerilere saldırmalarını emretti. Bunu gören Yıldırım Bayezid, Rumeli birliklerinin saldırı altında olmasından dolayı, ordusunun sağ cenahında bulunan Kara Timurtaş Paşa komutasındaki Anadolu askerlerini ve Kara Tatarları, Yeniçerilere takviye olarak savaş meydanına sürdü. Fakat Timur ile daha önceden anlaşmış olan Kara Tatarlar, taarruz sırasında Bayezid'e ihanet ederek yön değiştirdiler. Kara Tatarlar direkt olarak Rumeli ve Sırp askerlerinin arkasına sarkıp, onlara ok yağdırmak suretiyle saldırıda bulundu. Miranşah ile Süleyman Çelebi arasında geçen çatışma sırasında, Timur tarafında bulunan Anadolu Beylerinin kendi sancaklarını açması sonucu, bunları fark eden Osmanlı ordusundaki Anadolu birlikleri de, kendi beylerinin yanında saf tutarak, Timur tarafına geçtiler. Yeniçeriler ve Rumeli birliklerinin hiç beklemediği bu saldırı karşısında Osmanlı ordusu tam bir bozgun havasına girmiş oldu. Bir tek Rumeli ve Sırp müttefikleriyle Yeniçeriler sırt çevirmeyerek Sultan Bayezid'in yanında sonuna kadar savaştılar. Bu bozgun karşısında ordusuna genel taarruz emri veren Timur, I. Bayezid'in canlı olarak ele geçirilmesini emretti.<br />
SULTANIN ESARETİ ve VEFATI<br />
Sultan Bayezid, savaş sırasında sağ olarak ele geçirildikten sonra Timurun çadırına götürüldü. Bütün tarihi kaynaklarda, Timurun Yıldırım Bayezidi iyi karşıladığı belirtilmektedir. Timur ve tümenleri Bursa ve İznik'i ve sonra İzmir'i ele geçirmişler; talan edip yakıp yıkmışlardır. Timur bu seferlerinde ve Anadolu'da bulunduğu sıralarda Bayezid'ı devamlı olarak yakınında tutup ayrılmasına izin vermemiştir.<br />
Yıldırım Bayezid, 8 Mart 1403 tarihinde 43 yaşındayken Akşehirde esir halde vefat etmiştir. Ölüm sebebi tarihçiler arasında ihtilaflıdır.<br />
İbn Arabşaha göre eceliyle ölmüşken, bazı kaynaklara göre stres ve aşırı üzüntü sebebiyle hayatını kaybetmiştir. Bazı kaynaklarda da ilerleyen romatizma ve bronşit yüzünden öldüğü söylenirken, bir kısım tarihçilere göre de zehirlenmiştir. Hatta esarete dayanamayarak intihar ettiği yönünde söylentiler de vardır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Fahrettin Altay]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-fahrettin-altay</link>
			<pubDate>Thu, 20 Nov 2025 16:38:27 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=35296">Gökkayalı</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-fahrettin-altay</guid>
			<description><![CDATA[FAHRETTİN ALTAY<br />
<br />
İşkodra'da doğdu. 1900'de Harp Okulunu, 1902' de de Harp Akademisini bitirdi. Balkan ve I. Dünya Savaşları'nda görev aldı. İstiklal Savaşı'na Süvari Grup Komutanı, Süvari Kolordusu Komutanı olarak katıldı. Cumhuriyet'in ilanından sonra 2'nci Ordu, 1933'ten itibaren de l'nci Ordu Komutanlığı görevlerinde bulundu 1921'de Tümgeneral, 1922'de Korgeneral ve 1926'da da Orgeneralliğe terfi etti. 14 Ekim 1945'te Yüksek Askerî Şûra Üyesi iken emekliye ayrıldı. TBMM'de I. Dönem Mersin, II. Dönem İzmir ve VIII. Dönem Burdur Milletvekili olarak yasama çalışmalarına katkıda bulundu. İstanbul'da öldü.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[FAHRETTİN ALTAY<br />
<br />
İşkodra'da doğdu. 1900'de Harp Okulunu, 1902' de de Harp Akademisini bitirdi. Balkan ve I. Dünya Savaşları'nda görev aldı. İstiklal Savaşı'na Süvari Grup Komutanı, Süvari Kolordusu Komutanı olarak katıldı. Cumhuriyet'in ilanından sonra 2'nci Ordu, 1933'ten itibaren de l'nci Ordu Komutanlığı görevlerinde bulundu 1921'de Tümgeneral, 1922'de Korgeneral ve 1926'da da Orgeneralliğe terfi etti. 14 Ekim 1945'te Yüksek Askerî Şûra Üyesi iken emekliye ayrıldı. TBMM'de I. Dönem Mersin, II. Dönem İzmir ve VIII. Dönem Burdur Milletvekili olarak yasama çalışmalarına katkıda bulundu. İstanbul'da öldü.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ertuğrul Gazi]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-ertugrul-gazi</link>
			<pubDate>Thu, 20 Nov 2025 16:37:36 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=35296">Gökkayalı</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-ertugrul-gazi</guid>
			<description><![CDATA[ERTUĞRUL GAZİ<br />
<br />
Kimliği ve hayatı hakkında bilinenler, birçoğu geç dönemlerde kaleme alınmış eserlere dayanır. Kendisiyle çağdaş olan Bizans tarihçisi Georgios Pachymeres ile XIV. yüzyıl Bizans tarihçilerinden Ioannes Kantakuzenos ve Nikephoras Gregoras'ın eserlerinde Ertuğrul Gazi'nin ismine rastlanmaz. Yine eserlerini XIV. yüzyıl ortalarında yazmış olan İbn Fazlullah el-Ömerî ile İbn Battûta gibi İslâm tarihçileri de Osman Bey'den bahsettikleri halde Ertuğrul Gazi hakkında hiçbir bilgi vermezler. Ona dair bilgiler, XV. yüzyıl başında yazılmaya başlanan ilk Osmanlı kroniklerinde yer alır. Bu kaynakların birçoğunda Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Bey'in babasının adının Ertuğrul olduğu ve Oğuzlar'ın Kayı boyuna mensup bulunduğu belirtilmektedir.<br />
Ertuğrul Gazi'nin nesebi, kuruluştan 100-150 yıl sonra yazılmış söz konusu kaynaklarda değişik şekillerde Oğuz Han'a ve hatta oradan Nûh peygambere kadar götürülür. Osmanlı Devleti'nin ilk yılları hakkında hemen hepsi menkıbevî bilgilere boğulmuş olan bu kaynaklarda Ertuğrul Gazi'nin babasının adı iki ayrı şekilde belirtilmiştir. İlk Osmanlı tarihçilerinden Ahmedî, Enverî ve Karamânî Mehmed Paşa babasının Gündüz Alp olduğunu yazarlarken Oruç b. Âdil, Âşıkpaşazâde ve Neşrî gibi tarihçiler onun adını Süleyman Şah olarak kaydetmişlerdir. Bu ikinci kaynak grubunda verilen bilgilerin doğru olmadığı bugün kesinleşmiş gibidir. Nitekim ele geçen Osman Bey'e ait bir sikkede "Osman b. Ertuğrul b. Gündüz Alp" ibaresinin bulunması bu fikri daha da güçlendirmiştir.<br />
Tarihî an'aneye göre hükümdar çıkaran beş Oğuz boyundan biri olan Kayılar'a mensup Ertuğrul Gazi'nin ataları, Anadolu'nun ilk fethi sırasında Sultan Tuğrul Bey ve Alparslan'ın emîrlerinin maiyetinde olarak önce Ahlat bölgesine gelmişler ve buradan Anadolu'ya yapılan gazâ ve fütuhat hareketlerine katılmışlar, daha sonra Ahlat emîrlerine bağlanıp onların maiyetinde Gürcüler'e ve Trabzon Rum İmparatorluğu'na karşı savaşmışlardı. XIII. yüzyıl başlarında Ahlat'ın Eyyûbîler'in eline geçmesi ve ardından Moğollar'ın Ahlat bölgesini istilâsı üzerine Mardin'e gelerek kendileri gibi Kayı boyuna mensup bulunan Artukoğulları'na bağlandılar. Burada bir müddet kaldıkları anlaşılan Gündüz Alp ve beraberindeki Türkmenler, Moğollar'ın Mardin ve çevresini yağmalaması sonucunda bu bölgeden de ayrılarak Anadolu içlerine doğru hareket ettiler. Bu sırada Malatya civarında yaşayan Germiyanlılar Kütahya bölgesine geldikleri gibi Gündüz Alp idaresindeki Kayılar da batıya göç ederek önce Erzurum yakınlarındaki Pasinler ovasına, Sürmeliçukur'a yerleştiler. Kayılar'ın Pasinler'e gelmesinden kısa bir süre sonra Gündüz Alp'in hastalanarak vefat ettiği ve yerine oğlu Ertuğrul Gazi'nin aşiretin başına geçtiği anlaşılmaktadır.<br />
Yine tarihî an'aneye göre Moğol saldırılarının bu bölgelerde de hissedilmesi üzerine ağabeyleri Sungur Tegin ve Gündoğdu'nun Ahlat'a geri dönmelerine rağmen Ertuğrul Gazi kardeşi Dündar Bey ile beraber batıya doğru hareket etti. Sivas yakınlarına gelip konakladığında burada Selçuklu ordusu ile büyük bir Moğol birliğinin savaştığını ve Moğollar'ın Selçuklu ordusunu bozmak üzere olduğunu gördü. Ertuğrul Gazi Selçuklu ordusuna yardım edince savaşın seyri değişti ve savaşı Selçuklular kazandı. Sadece Neşrî'nin Cihannümâ'sında kaydedilen bu savaşın Selçuklu Sultanı I. Alâeddin Keykubad ile Hârizmşahlar arasında yapılan Yassıçimen Savaşı (1230) olduğu da söylenmektedir. Savaştan sonra Alâeddin Keykubad Ertuğrul Gazi'ye yardımlarından dolayı iltifatlarda bulunarak hil'at giydirdi ve Selçuklu ülkesinde yaşamak için göç ettiklerini öğrenince Ankara yakınlarındaki Karacadağ ve çevresini ona verdi (1230).<br />
Ertuğrul Gazi Karacadağ'da bir müddet kaldı, ardından da oğlu Savcı Bey'i (Saru Yatı) Sultan Alâeddin Keykubad'a göndererek ondan yeni yurt istedi. Osmanlı kaynaklarına göre sultandan gerekli izni aldıktan sonra belki de daha verimli topraklar elde etmek üzere batıya doğru hareketle Bizans sınırlarına kadar gelerek Söğüt dolaylarına, Aşağı Sakarya havzasına yerleşti. Burada Bizans sınırlarındaki kasaba ve köylere karşı akınlar düzenlemeye başladı. Bu sırada I. Alâeddin Keykubad ülkesinin batı sınırlarını itaat altına almak amacıyla Bizans topraklarına bir sefer düzenledi. Konya'dan 1231 yılında hareket eden ordu Sultanöyüğü'ne (Eskişehir) geldiğinde Ertuğrul Bey de maiyetiyle birlikte buraya gelerek sultana katıldı. Selçuklu ordusuyla Nikaia (İznik) Rum İmparatoru Teodoros Laskaris'e bağlı birlikler arasında bugünkü Pazaryeri ile Bozüyük arasındaki Ermeniderbendi denilen yerde yapılan savaşı, Ertuğrul Bey'in emrindeki akıncı süvarilerinin başarılı mücadelesi sonucunda Selçuklu ordusu kazandı. Bu haber Sultanöyüğü'nde bulunan Alâeddin Keykubad'a ulaştığında sultan çok sevindi ve Ertuğrul Gazi'yi taltif ederek Eskişehir ve çevresini kendisine verdi.<br />
I. Alâeddin Keykubad bu zaferden sonra bölgenin önemli merkezlerinden olan Karahisar'ı (Karacahisar) kuşattı, ancak bu sırada Moğollar'ın Anadolu'ya girdikleri haberini alınca şehrin muhasarasını Ertuğrul Gazi'ye bırakarak geri dönmek zorunda kaldı. Ertuğrul Gazi ve beraberindeki Türkmen beyleri uzun süren bir mücadele sonucunda Karacahisar'ı ele geçirdiler (629/1231-32). Şehrin tekfurunu yakalayarak elde edilen ganimetin beşte biriyle birlikte Sultan Alâeddin Keykubad'a gönderdiler. Ganimetin geri kalanını da gaziler arasında paylaştırdılar. Ertuğrul Gazi Karacahisar Kalesi'ni ele geçirdikten sonra Söğüt üzerine yürüyerek Osmanlı Beyliği'nin ilk başşehri olan bu yere de hâkim oldu. Onun bu başarıları sonucunda Selçuklu sultanı Söğüt ve çevresini kendisine yurt olarak verdi.<br />
Ertuğrul Gazi Söğüt ve çevresine yerleştikten sonra Bizans sınırı boylarında bulunan diğer uç beyleriyle birlikte mücadeleyi sürdürdüğü gibi komşu Rum beyleriyle (tekfurlar) dostluk kurmaya da çalıştı. Özellikle Belocome (Bilecik) ve Melangeia (Lefke, bugünkü adı Osmaneli) tekfurları Ertuğrul Bey ile gayet iyi geçiniyorlardı. Ertuğrul Gazi, kendisi gibi Kayı Türkleri'nden olup Selçuklular'ın Kastamonu uç beyi olan Hüsâmeddin Çoban'ın oğulları ile de dostane münasebetlerde bulunuyordu. Bu şekilde kışları Söğüt'te, yazları da Domaniç yaylalarında geçiren Ertuğrul Gazi zaman zaman Bizans sınırlarındaki bölgelere akınlar düzenliyordu. Onun Bizans'a karşı yaptığı bu akınlar sırasında çevrede bulunan Akça Koca, Samsa Çavuş, Kara Tegin, Aykut Alp ve Konuralp gibi tecrübeli uç beyleri de etrafında toplanmışlardı. Böylece Söğüt'e yerleşmiş olan Kayı aşireti her geçen gün biraz daha büyüyerek kuvvetlendi. Osmanlı kaynaklarındaki rivayetlere göre Batı Anadolu'da Anadolu Selçukluları'na bağlı bir uç beyi olarak faaliyetlerini sürdüren Ertuğrul Gazi, Cimri olayından sonra Bizans sınırlarına gelen Selçuklu Sultanı III. Gıyâseddin Keyhusrev'i karşılamış ve ona bağlılık bildirip hediyeler takdim etmişti (1279). Bu tarihten sonra Ertuğrul Gazi'nin oldukça yaşlandığı ve Kayı aşiretinin idaresini oğlu Osman Bey'e bıraktığı anlaşılmaktadır. Muhtemelen bu son tarihten kısa bir süre sonra da doksan yaşını aşmış olduğu halde vefat etmiştir (680/1281-82). Ölüm tarihi olarak 1288 veya 1289 yılları da verilmektedir. Türbesi Bilecik ili Söğüt ilçesinin 1 km. doğusunda Söğüt-Bilecik yolu üzerinde bulunmaktadır. Kayı aşiretine mensup olanlar ve özellikle Karakeçili aşireti Ertuğrul Gazi'nin ölümünden sonra onun türbesini mânevî bir ziyaret yeri haline getirmişler ve yıllarca burayı ziyaret ederek şölenler tertiplemiş, cirit, güreş gibi millî oyunlarla atalarını anmışlardır. Ertuğrul Gazi'nin türbesi bugün de aynı şekilde ziyaret edilmekte ve Söğüt'te her yıl şenlikler düzenlenmektedir.<br />
<br />
Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ERTUĞRUL GAZİ<br />
<br />
Kimliği ve hayatı hakkında bilinenler, birçoğu geç dönemlerde kaleme alınmış eserlere dayanır. Kendisiyle çağdaş olan Bizans tarihçisi Georgios Pachymeres ile XIV. yüzyıl Bizans tarihçilerinden Ioannes Kantakuzenos ve Nikephoras Gregoras'ın eserlerinde Ertuğrul Gazi'nin ismine rastlanmaz. Yine eserlerini XIV. yüzyıl ortalarında yazmış olan İbn Fazlullah el-Ömerî ile İbn Battûta gibi İslâm tarihçileri de Osman Bey'den bahsettikleri halde Ertuğrul Gazi hakkında hiçbir bilgi vermezler. Ona dair bilgiler, XV. yüzyıl başında yazılmaya başlanan ilk Osmanlı kroniklerinde yer alır. Bu kaynakların birçoğunda Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Bey'in babasının adının Ertuğrul olduğu ve Oğuzlar'ın Kayı boyuna mensup bulunduğu belirtilmektedir.<br />
Ertuğrul Gazi'nin nesebi, kuruluştan 100-150 yıl sonra yazılmış söz konusu kaynaklarda değişik şekillerde Oğuz Han'a ve hatta oradan Nûh peygambere kadar götürülür. Osmanlı Devleti'nin ilk yılları hakkında hemen hepsi menkıbevî bilgilere boğulmuş olan bu kaynaklarda Ertuğrul Gazi'nin babasının adı iki ayrı şekilde belirtilmiştir. İlk Osmanlı tarihçilerinden Ahmedî, Enverî ve Karamânî Mehmed Paşa babasının Gündüz Alp olduğunu yazarlarken Oruç b. Âdil, Âşıkpaşazâde ve Neşrî gibi tarihçiler onun adını Süleyman Şah olarak kaydetmişlerdir. Bu ikinci kaynak grubunda verilen bilgilerin doğru olmadığı bugün kesinleşmiş gibidir. Nitekim ele geçen Osman Bey'e ait bir sikkede "Osman b. Ertuğrul b. Gündüz Alp" ibaresinin bulunması bu fikri daha da güçlendirmiştir.<br />
Tarihî an'aneye göre hükümdar çıkaran beş Oğuz boyundan biri olan Kayılar'a mensup Ertuğrul Gazi'nin ataları, Anadolu'nun ilk fethi sırasında Sultan Tuğrul Bey ve Alparslan'ın emîrlerinin maiyetinde olarak önce Ahlat bölgesine gelmişler ve buradan Anadolu'ya yapılan gazâ ve fütuhat hareketlerine katılmışlar, daha sonra Ahlat emîrlerine bağlanıp onların maiyetinde Gürcüler'e ve Trabzon Rum İmparatorluğu'na karşı savaşmışlardı. XIII. yüzyıl başlarında Ahlat'ın Eyyûbîler'in eline geçmesi ve ardından Moğollar'ın Ahlat bölgesini istilâsı üzerine Mardin'e gelerek kendileri gibi Kayı boyuna mensup bulunan Artukoğulları'na bağlandılar. Burada bir müddet kaldıkları anlaşılan Gündüz Alp ve beraberindeki Türkmenler, Moğollar'ın Mardin ve çevresini yağmalaması sonucunda bu bölgeden de ayrılarak Anadolu içlerine doğru hareket ettiler. Bu sırada Malatya civarında yaşayan Germiyanlılar Kütahya bölgesine geldikleri gibi Gündüz Alp idaresindeki Kayılar da batıya göç ederek önce Erzurum yakınlarındaki Pasinler ovasına, Sürmeliçukur'a yerleştiler. Kayılar'ın Pasinler'e gelmesinden kısa bir süre sonra Gündüz Alp'in hastalanarak vefat ettiği ve yerine oğlu Ertuğrul Gazi'nin aşiretin başına geçtiği anlaşılmaktadır.<br />
Yine tarihî an'aneye göre Moğol saldırılarının bu bölgelerde de hissedilmesi üzerine ağabeyleri Sungur Tegin ve Gündoğdu'nun Ahlat'a geri dönmelerine rağmen Ertuğrul Gazi kardeşi Dündar Bey ile beraber batıya doğru hareket etti. Sivas yakınlarına gelip konakladığında burada Selçuklu ordusu ile büyük bir Moğol birliğinin savaştığını ve Moğollar'ın Selçuklu ordusunu bozmak üzere olduğunu gördü. Ertuğrul Gazi Selçuklu ordusuna yardım edince savaşın seyri değişti ve savaşı Selçuklular kazandı. Sadece Neşrî'nin Cihannümâ'sında kaydedilen bu savaşın Selçuklu Sultanı I. Alâeddin Keykubad ile Hârizmşahlar arasında yapılan Yassıçimen Savaşı (1230) olduğu da söylenmektedir. Savaştan sonra Alâeddin Keykubad Ertuğrul Gazi'ye yardımlarından dolayı iltifatlarda bulunarak hil'at giydirdi ve Selçuklu ülkesinde yaşamak için göç ettiklerini öğrenince Ankara yakınlarındaki Karacadağ ve çevresini ona verdi (1230).<br />
Ertuğrul Gazi Karacadağ'da bir müddet kaldı, ardından da oğlu Savcı Bey'i (Saru Yatı) Sultan Alâeddin Keykubad'a göndererek ondan yeni yurt istedi. Osmanlı kaynaklarına göre sultandan gerekli izni aldıktan sonra belki de daha verimli topraklar elde etmek üzere batıya doğru hareketle Bizans sınırlarına kadar gelerek Söğüt dolaylarına, Aşağı Sakarya havzasına yerleşti. Burada Bizans sınırlarındaki kasaba ve köylere karşı akınlar düzenlemeye başladı. Bu sırada I. Alâeddin Keykubad ülkesinin batı sınırlarını itaat altına almak amacıyla Bizans topraklarına bir sefer düzenledi. Konya'dan 1231 yılında hareket eden ordu Sultanöyüğü'ne (Eskişehir) geldiğinde Ertuğrul Bey de maiyetiyle birlikte buraya gelerek sultana katıldı. Selçuklu ordusuyla Nikaia (İznik) Rum İmparatoru Teodoros Laskaris'e bağlı birlikler arasında bugünkü Pazaryeri ile Bozüyük arasındaki Ermeniderbendi denilen yerde yapılan savaşı, Ertuğrul Bey'in emrindeki akıncı süvarilerinin başarılı mücadelesi sonucunda Selçuklu ordusu kazandı. Bu haber Sultanöyüğü'nde bulunan Alâeddin Keykubad'a ulaştığında sultan çok sevindi ve Ertuğrul Gazi'yi taltif ederek Eskişehir ve çevresini kendisine verdi.<br />
I. Alâeddin Keykubad bu zaferden sonra bölgenin önemli merkezlerinden olan Karahisar'ı (Karacahisar) kuşattı, ancak bu sırada Moğollar'ın Anadolu'ya girdikleri haberini alınca şehrin muhasarasını Ertuğrul Gazi'ye bırakarak geri dönmek zorunda kaldı. Ertuğrul Gazi ve beraberindeki Türkmen beyleri uzun süren bir mücadele sonucunda Karacahisar'ı ele geçirdiler (629/1231-32). Şehrin tekfurunu yakalayarak elde edilen ganimetin beşte biriyle birlikte Sultan Alâeddin Keykubad'a gönderdiler. Ganimetin geri kalanını da gaziler arasında paylaştırdılar. Ertuğrul Gazi Karacahisar Kalesi'ni ele geçirdikten sonra Söğüt üzerine yürüyerek Osmanlı Beyliği'nin ilk başşehri olan bu yere de hâkim oldu. Onun bu başarıları sonucunda Selçuklu sultanı Söğüt ve çevresini kendisine yurt olarak verdi.<br />
Ertuğrul Gazi Söğüt ve çevresine yerleştikten sonra Bizans sınırı boylarında bulunan diğer uç beyleriyle birlikte mücadeleyi sürdürdüğü gibi komşu Rum beyleriyle (tekfurlar) dostluk kurmaya da çalıştı. Özellikle Belocome (Bilecik) ve Melangeia (Lefke, bugünkü adı Osmaneli) tekfurları Ertuğrul Bey ile gayet iyi geçiniyorlardı. Ertuğrul Gazi, kendisi gibi Kayı Türkleri'nden olup Selçuklular'ın Kastamonu uç beyi olan Hüsâmeddin Çoban'ın oğulları ile de dostane münasebetlerde bulunuyordu. Bu şekilde kışları Söğüt'te, yazları da Domaniç yaylalarında geçiren Ertuğrul Gazi zaman zaman Bizans sınırlarındaki bölgelere akınlar düzenliyordu. Onun Bizans'a karşı yaptığı bu akınlar sırasında çevrede bulunan Akça Koca, Samsa Çavuş, Kara Tegin, Aykut Alp ve Konuralp gibi tecrübeli uç beyleri de etrafında toplanmışlardı. Böylece Söğüt'e yerleşmiş olan Kayı aşireti her geçen gün biraz daha büyüyerek kuvvetlendi. Osmanlı kaynaklarındaki rivayetlere göre Batı Anadolu'da Anadolu Selçukluları'na bağlı bir uç beyi olarak faaliyetlerini sürdüren Ertuğrul Gazi, Cimri olayından sonra Bizans sınırlarına gelen Selçuklu Sultanı III. Gıyâseddin Keyhusrev'i karşılamış ve ona bağlılık bildirip hediyeler takdim etmişti (1279). Bu tarihten sonra Ertuğrul Gazi'nin oldukça yaşlandığı ve Kayı aşiretinin idaresini oğlu Osman Bey'e bıraktığı anlaşılmaktadır. Muhtemelen bu son tarihten kısa bir süre sonra da doksan yaşını aşmış olduğu halde vefat etmiştir (680/1281-82). Ölüm tarihi olarak 1288 veya 1289 yılları da verilmektedir. Türbesi Bilecik ili Söğüt ilçesinin 1 km. doğusunda Söğüt-Bilecik yolu üzerinde bulunmaktadır. Kayı aşiretine mensup olanlar ve özellikle Karakeçili aşireti Ertuğrul Gazi'nin ölümünden sonra onun türbesini mânevî bir ziyaret yeri haline getirmişler ve yıllarca burayı ziyaret ederek şölenler tertiplemiş, cirit, güreş gibi millî oyunlarla atalarını anmışlardır. Ertuğrul Gazi'nin türbesi bugün de aynı şekilde ziyaret edilmekte ve Söğüt'te her yıl şenlikler düzenlenmektedir.<br />
<br />
Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Pir Sultan Abdal]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-pir-sultan-abdal</link>
			<pubDate>Thu, 20 Nov 2025 16:36:10 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=35296">Gökkayalı</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-pir-sultan-abdal</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: 1pt;" class="mycode_size"><span style="font-family: arial, helvetica, sans-serif;" class="mycode_font"><span style="font-family: verdana;" class="mycode_font"><span style="font-family: Tahoma;" class="mycode_font"><span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font"><br />
<img src="https://www.haberler.com/i/65/pir-sultan-abdal_7645_b.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: pir-sultan-abdal_7645_b.jpg]" class="mycode_img" /><br />
</span></span></span></span></span><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="color: #495359;" class="mycode_color"><span style="font-family: arial, helvetica, sans-serif;" class="mycode_font"><span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: verdana;" class="mycode_font"><span style="font-family: Tahoma;" class="mycode_font"><span style="color: #FE0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">PİR SULTAN ABDAL</span></span></span></span></span></span></span></span><br />
<span style="font-size: 1pt;" class="mycode_size"><span style="font-family: arial, helvetica, sans-serif;" class="mycode_font"><span style="font-family: verdana;" class="mycode_font"><span style="font-family: Tahoma;" class="mycode_font"><span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font"><br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size">Pir Sultan'in asıl adı Haydar'dır.<br />
<br />
Sivas ili, Yıldızeli ilçesi, Çırçır Nahiyesi Banaz Köyünde doğmuştur.<br />
<br />
Yaşamının büyük bölümü Sivas'ın Yıldızeli ilçesinin Çırçır bucağına bağlı Banaz köyünde geçti.<br />
<br />
İdam edilen Pir Sultan Abdal'ın ölümünün, 1547-1551 ya da 1587-1590 yılları arasındaki bir tarih olduğu sanılıyor.<br />
<br />
Bir Bektaşi ocağının Piriydi. Sosyal ve inanç isyanının başını çekmiştir. Bu olay, Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) ve Şah Tahmasap (1524-1576) zamanında olmuştur. Şah Tahmasap, Şah İsmail'in oğluydu ve adı Pir Sultan'ın şiirlerinde geçmektedir.<br />
<br />
Pir Sultan Abdal, Alevi gelenekleri ve tarikat içinde yetişti. Hayati (Şah İsmail), Kul Hüseyin ve Kul Himmet'ten etkilendi. Şiirlerinde duru ve yalın bir dil kullandı. Ana konuları, aşk, tasavvuf ve kavgadır. Tekke ve tasavvufun kalıplarını aşıp geniş bir halk kesimine seslenebildi. Medrese öğrenimi görmediği için, diğer bazı halk şairlerinin tersine, Divan Edebiyatı'ndan hiç etkilemedi.<br />
<br />
Pir Sultan Abdal, Aleviler arasında Yedi Ulular olarak bilinen Yedi Ulu Ozan'dan birisidir. Genellikle Osmanlı bürokrasisine karşı tutumuyla bilinir. Deyişlerinde eski Türk kültürünü ve Alevi inancını yansıtır. Ölümünün ve deyişlerinin etkisiyle kolektif bir bilinç oluşmuş, onun adına birçok şiir, söz, anı oluşturulmuştur. Anadolu halk kültürünün yaşayan bir ögesi olarak görülmüştür.<br />
<br />
Efsaneye göre, Pir Sultan, Hızır'a: "Gidip okuyacaksın. Paşa, hatta vezir olacaksın. Fakat beni asmağa geleceksin!" diye söylemiş. Pir Sultan Osmanlının zulmüne karşı ayaklandığında, Paşa olan Hızır, isyanı bastırmak görevine tayin olmuş. Pir Sultan Hızır tarafından tutuklanıp Sivas Toprak Kalesine konmuş ve idama mahkum edilmiştir.<br />
<br />
Tekrar efsaneye göre, Hızır Paşa, Pir Sultan'ın hayatını kurtarmak için O'ndan "Şah" kelimesini kullanmadan üç nefes istemiştir. Pir Sultan sazını alıp Şah'ı öven üç nefes söyledi. Fakat bu övgü İran Şahını değil, Şah-ı Merdanı, yani Ali'yi anlatıyordu. Pir Sultan asıldı ve Hızır Paşanın adı lanetle anılmıştır.</span></span></span></span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 1pt;" class="mycode_size"><span style="font-family: arial, helvetica, sans-serif;" class="mycode_font"><span style="font-family: verdana;" class="mycode_font"><span style="font-family: Tahoma;" class="mycode_font"><span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font"><br />
<img src="https://www.haberler.com/i/65/pir-sultan-abdal_7645_b.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: pir-sultan-abdal_7645_b.jpg]" class="mycode_img" /><br />
</span></span></span></span></span><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="color: #495359;" class="mycode_color"><span style="font-family: arial, helvetica, sans-serif;" class="mycode_font"><span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: verdana;" class="mycode_font"><span style="font-family: Tahoma;" class="mycode_font"><span style="color: #FE0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">PİR SULTAN ABDAL</span></span></span></span></span></span></span></span><br />
<span style="font-size: 1pt;" class="mycode_size"><span style="font-family: arial, helvetica, sans-serif;" class="mycode_font"><span style="font-family: verdana;" class="mycode_font"><span style="font-family: Tahoma;" class="mycode_font"><span style="font-family: sans-serif;" class="mycode_font"><br />
<span style="font-size: small;" class="mycode_size">Pir Sultan'in asıl adı Haydar'dır.<br />
<br />
Sivas ili, Yıldızeli ilçesi, Çırçır Nahiyesi Banaz Köyünde doğmuştur.<br />
<br />
Yaşamının büyük bölümü Sivas'ın Yıldızeli ilçesinin Çırçır bucağına bağlı Banaz köyünde geçti.<br />
<br />
İdam edilen Pir Sultan Abdal'ın ölümünün, 1547-1551 ya da 1587-1590 yılları arasındaki bir tarih olduğu sanılıyor.<br />
<br />
Bir Bektaşi ocağının Piriydi. Sosyal ve inanç isyanının başını çekmiştir. Bu olay, Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) ve Şah Tahmasap (1524-1576) zamanında olmuştur. Şah Tahmasap, Şah İsmail'in oğluydu ve adı Pir Sultan'ın şiirlerinde geçmektedir.<br />
<br />
Pir Sultan Abdal, Alevi gelenekleri ve tarikat içinde yetişti. Hayati (Şah İsmail), Kul Hüseyin ve Kul Himmet'ten etkilendi. Şiirlerinde duru ve yalın bir dil kullandı. Ana konuları, aşk, tasavvuf ve kavgadır. Tekke ve tasavvufun kalıplarını aşıp geniş bir halk kesimine seslenebildi. Medrese öğrenimi görmediği için, diğer bazı halk şairlerinin tersine, Divan Edebiyatı'ndan hiç etkilemedi.<br />
<br />
Pir Sultan Abdal, Aleviler arasında Yedi Ulular olarak bilinen Yedi Ulu Ozan'dan birisidir. Genellikle Osmanlı bürokrasisine karşı tutumuyla bilinir. Deyişlerinde eski Türk kültürünü ve Alevi inancını yansıtır. Ölümünün ve deyişlerinin etkisiyle kolektif bir bilinç oluşmuş, onun adına birçok şiir, söz, anı oluşturulmuştur. Anadolu halk kültürünün yaşayan bir ögesi olarak görülmüştür.<br />
<br />
Efsaneye göre, Pir Sultan, Hızır'a: "Gidip okuyacaksın. Paşa, hatta vezir olacaksın. Fakat beni asmağa geleceksin!" diye söylemiş. Pir Sultan Osmanlının zulmüne karşı ayaklandığında, Paşa olan Hızır, isyanı bastırmak görevine tayin olmuş. Pir Sultan Hızır tarafından tutuklanıp Sivas Toprak Kalesine konmuş ve idama mahkum edilmiştir.<br />
<br />
Tekrar efsaneye göre, Hızır Paşa, Pir Sultan'ın hayatını kurtarmak için O'ndan "Şah" kelimesini kullanmadan üç nefes istemiştir. Pir Sultan sazını alıp Şah'ı öven üç nefes söyledi. Fakat bu övgü İran Şahını değil, Şah-ı Merdanı, yani Ali'yi anlatıyordu. Pir Sultan asıldı ve Hızır Paşanın adı lanetle anılmıştır.</span></span></span></span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ali Fuat Cebesoy]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-ali-fuat-cebesoy</link>
			<pubDate>Thu, 21 Nov 2024 14:26:58 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=35201">Kartal15</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-ali-fuat-cebesoy</guid>
			<description><![CDATA[<img src="https://encrypted-tbn0.gstatic.com/images?q=tbn:ANd9GcRf2E8u_6NqRx3HvJxpYEDv3ZFaHpff5pStNg&amp;s" loading="lazy"  alt="[Resim: images?q=tbn:ANd9GcRf2E8u_6NqRx3HvJxpYED...ff5pStNg&amp;s]" class="mycode_img" /><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #495359;" class="mycode_color"><span style="font-size: 1pt;" class="mycode_size"><span style="font-family: arial, helvetica, sans-serif;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">ALİ FUAT CEBESOY</span></span></span></span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="color: #495359;" class="mycode_color"><span style="font-family: arial, helvetica, sans-serif;" class="mycode_font">Türkiye'nin işgali sırasında İzmit'ten Ankara'ya ilerleyen İngiliz birliklerine ateş açma emrini vererek Kurtuluş Savaşı'nı fiilen başlatan ilk komutandır. Ali Fuat Cebesoy kimdir? İşte Ali Fuat Cebesoy'un hayatı...<br />
</span></span></span><br />
<span style="color: #212529;" class="mycode_color"><span style="font-size: 1pt;" class="mycode_size"><span style="font-family: arial, helvetica, sans-serif;" class="mycode_font"><span style="font-family: system-ui;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ali Fuat Cebesoy kimdir? Türkiye siyasi tarihinde önemli rol oynayan asker ve siyasetçidir. Kurtuluş Savaşı'nın ardından eserler de yazmıştır. Milletvekili olarak başladığı siyâsî yaşamında Türkiye'nin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kurucularındandır. İşte Ali Fuat Cebesoy'un hayatı...<br />
</span><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ALİ FUAT CEBESOY KİMDİR?</span>Ali Fuat Cebesoy, 23 Eylül 1882'de Salacak, Üsküdar'da doğmuş, 10 Ocak 1968'de İstanbul'da hayatını kaybetmiştir. Türk asker ve siyasetçidir.<br />
Türkiye'nin ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk ile Harp Okulu yıllarında sınıf arkadaşı idi. Türkiye'nin işgali sırasında İzmit'ten Ankara'ya ilerleyen İngiliz birliklerine ateş açma emrini vererek şimdiki adı Alifuatpaşa tren istasyonu olan mahalde durdurması nedeniyle Kurtuluş Savaşı'nı fiilen başlatan ilk komutan oldu ve savaş boyunca önemli görevler üstlendi. Yine Kurtuluş Savaşı yıllarında üstlendiği Moskova Büyükelçiliği görevini başarıyla yürüttü ve Türkiye'nin kuzeydoğu sınırlarını belirleyen Moskova Antlaşması'nı imzaladı. Milletvekili olarak başladığı siyâsî yaşamında Türkiye'nin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kurucularından birisi olup sonrasında İzmir Suikastı sanığı olarak Orgeneral rütbesindeyken İstiklâl Mahkemeleri tarafından yargılandı.<br />
</span><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><br />
1931'de siyasete dönerek TBMM başkanlığı, bayındırlık bakanlığı ve ulaştırma bakanlığı yaptı. 1948'den itibaren siyasete Demokrat Parti'de devam etti. 27 Mayıs Darbesi'nden sonra Yassıada Mahkemeleri'nde yargılandı.<br />
</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İLK YILLAR</span>23 Eylül 1882 tarihinde Salacak, İstanbul'da doğdu. Babası, sonradan Türkiye'nin ilk bayındırlık bakanı olan İsmail Fazıl Paşa idi. İlk öğrenimini Erzincan'da, orta öğrenimini İstanbul'da Saint Joseph Lisesi'nde yaptı. Babasının gönülsüzlüğüne rağmen 13 Mart 1899'da girdi, orada Mustafa Kemal ile aynı sınıfa düşmesi bir bakıma gelecekteki kaderini çizmiş oldu. Selanikli olan Mustafa Kemal, İstanbul'da Ali Fuat'ın ailesinin yanında kalıyordu. 1902 yılında Harp Okulunu bitirdi; 11 Ocak 1905 tarihinde Harp Akademisinden sekizinci olarakmezun oldu.<br />
</span><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ASKERLİK YAŞAMI</span>Ali Fuat Bey'in Beyrut'ta başlayan kıta hizmetleri, 1908'deki Roma Askerî Ataşeliği dışında çok hareketli geçti.<br />
Trablusgarp Savaşı başlar başlamaz oraya ilk gidenler arasındaydı. Balkan Savaşı sırasında Karadağ'da, Yanya Kalesi'nde, Pista ve Pisani muharebelerinde, I. Dünya Savaşı'nın başında tümen komutanı olarak katıldığı Kanal Harekâtı'nda büyük başarılar gösterdi. Kanal Harekatı'nda 8. Kolordu kurmay başkanlığı; Doğu Anadolu cephesinde Mustafa Kemal Paşa'nın emrindeki 16. kolorduda 5. Tümen komutanlığı yaptı.<br />
Liman von Sanders komutasındaki Yıldırım Orduları Grubu'nun Edmund Allenby komutasındaki İngiliz ordusu karşısında hezimete uğramasından sonra Yıldırım Orduları Halep'in kuzeyine kadar çekilmek zorunda kaldı. Bulgaristan'ın 29 Eylül'de savaştan çekilmesi sonucu Osmanlı Devleti'nin müttefikleriyle karayolu bağlantısı kopmuş, İtilaf Devletleri'ne Balkanlar'dan İstanbul'a yürüme imkânı doğmuştu. Bunun üzerine Osmanlı İmparatorluğu 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütarekesi'ni imzalamak zorunda kaldı. Mondros Mütarekesi gereği Osmanlı Ordusu'ndaki Alman subaylarının ülkelerine dönmeleri gerekiyordu. 31 Ekim'de Yıldırım Ordular Grubu Komutanı Liman von Sanders, görevini Mustafa Kemal Paşa'ya devretti. Mustafa Kemal Paşa İstanbul'a dönmeden önce Ali Fuat Paşa'nın komutasındaki 20. Kolordu'yu terhis etmedi. Ali Fuat Paşa, teçhizatlı 20. Kolordu'yu Mustafa Kemal Paşa'nın emriyle önce Konya'ya, sonra da Ankara'ya getirdi.<br />
1919 yılında Türkiye işgal edilirken Anadolu'da bağımsız olan iki kolordudan biri Ankara'da Ali Fuat Paşa komutasında, diğeri ise Erzurum'da Kâzım Karabekir komutasındaydı. Ali Fuat Paşa'nın emriyle 20. Kolordu birlikleri İzmit ve Adapazarı üzerinden Bilecik ve Eskişehir istikametine ilerleyen İngiliz kuvvetlerine Geyve yakınlarında, hâlen adı Alifuatpaşa, Geyve istasyonu olan mevkide ateş açarak onları durdurup geri püskürttü ve Türk Kurtuluş Savaşı'nı fiilen başlatan ilk komutan oldu. Daha sonra Mustafa Kemal Paşa Samsun'a çıktıktan sonra Erzurum Kongresi'ne gitmeden Amasya'da Ali Fuat Paşa ile görüşerek Amasya Tamimi'ni birlikte imzalayıp ilan ettiler.<br />
Kurtuluş Savaşı'nın ilk döneminde 20. Kolordu ve Garp Cephesi komutanlığı yaptı. İzmit ve çevresinde Yunan ve İngilizlere karşı savaştı. İstanbul Hükûmeti'nin dahiliye nazırı Ali Kemal, Mustafa Kemal Paşa'nın yetkisiz olduğunu bir genelgeyle açıklayınca Ali Fuat Paşa da kendi bölgesindeki valilere ve mutasarrıflara kendisinden gelecek emirlere göre hareket edilmesini bildirdi. Ayrıca her tarafta Müdafaa-i Hukuk ve Reddi İlhak Cemiyetlerinin kurulacağını ilgililere hatırlattı. Bu çabaları takdirle karşılandığı için Sivas Kongresi sonrasında Umum Kuva-yi Milliye komutanı olarak görevlendirildi.<br />
</span><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">BÜYÜKELÇİLİK GÖREVİ</span>"Umum Kuva-yi Milliye Komutanı" olarak Kuva-yi Seyyare Komutanı Çerkez Ethem ile birlikte Yunan işgaline karşı 1920 Ekim ayı sonunda Gediz harekâtını yaptı. Taarruz planını Genelkurmay Başkanı Miralay İsmet Bey kabul etmese de TBMM kuvvetleri ağır zayiatlar verdikten sonra Gediz'i geri alarak İzmir'in İşgali'nden sonra ilk defa Yunanların işgal ettikleri bir bölgeden geri çekilmelerini sağladı. Harekâtın bitiminde Kuva-yi Milliye Komutanlığı lağvedildi ve Umum Kuva-yi Milliye Komutanı olan Mirliva Ali Fuat Paşa, Moskova Büyükelçiliği'ne tayin edildi. Yerine kurulan iki komutanlıktan "Batı Cephesi Komutanlığı"na Albay İsmet Bey, "Güney Cephesi Komutanlığı"na ise Mirliva Refet Paşa tayin edildi.<br />
Mustafa Kemal Paşa'nın talimatını yerine getirmek ve hâlen gizli tutulan ve onun Lenin'e yazdığı mektubu vererek Sovyetler Birliği ile sınır tespit etmekle yükümlü olduğu bu zor görevi sırasında Kâzım Karabekir komutasındaki TBMM orduları Eylül 1920'de Sarıkamış, Kars, Ardahan, Artvin ve Batum'u geri alırken Moskova'da Lenin ve Stalin'e, Türk Ordusu'nun Menşeviklere karşı savaşarak aslında Bolşeviklere de yardımcı olduğunu söyleyip teskin ediyordu. 16 Mart 1921 tarihinde TBMM sefiri olarak Sovyetler Birliği ile Moskova Antlaşması'nı imzaladı; böylece hem TBMM ilk defa bir yabancı devlet tarafından tanınmış oldu, hem de Türkiye'nin kuzeydoğu sınırları tespit edildi.<br />
</span><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">SİYASİ HAYATI</span>10 Mayıs 1921 tarihinde Ankara'ya dönerek TBMM'de siyâsî çalışmalarına başladı. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti başkanlığını yaptı. 1923 yılında Konya'da 2. Ordu müfettişliği görevine getirildi, bu dönemde meclisteki görevinden süresiz izinli sayıldı. Bir yıl sonra ordu müfettişliği görevinden istifa ederek meclisteki görevine Ankara milletvekili olarak devam etti.<br />
1925 yılında Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kurucuları arasında yer aldı. 1926 yılında İzmir Suikastı dolayısıyla İstiklal Savaşı'nı birlikte başlattıkları Kâzım Karabekir, Rauf Orbay ve Refet Bele paşalarla birlikte tutuklandı, yargılandı ve beraat etti. 1 Ekim 1927 tarihinde TBMM'nin ikinci dönemi sona erince milletvekilliği de sona erdi. Ayrıca ordu açığında iken 5 Aralık 1927 tarihinde askerlikten de emekliye sevk edildi.<br />
İkinci dönem siyâsî hayatı Mustafa Kemal ile barışmasından sonra 1931 yılında Konya milletvekili seçilmesiyle başladı. İsmet İnönü cumhurbaşkanı olduktan sonra 1939-1943 yılları arasında bayındırlık bakanlığı, 1948 yılında TBMM başkanlığı ve 1943-1946 yılları arasında ulaştırma bakanlığı yaptı.<br />
Aynı yıl TBMM başkanlığından ve Cumhuriyet Halk Partisi'nden istifa ederek Demokrat Parti'ye geçti. 1950 seçimlerinde Eskişehir'den, 1954 ve 1957 seçimlerinde de İstanbul'dan milletvekili seçildi. 27 Mayıs Darbesi sırasında tutuklanarak Yassıada mahkemelerinde yargılandı. Serbest kaldı.<br />
I., II. Dönem Ankara, IV., V., VI., VII., VIII. Dönem Konya, IX. Dönem Eskişehir, X., XI. Dönem İstanbul milletvekilliği yaptı.<br />
</span><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ÖLÜMÜ</span>10 Ocak 1968 tarihinde İstanbul'da hayatını kaybetti. Hiç evlenmemişti. Geyve civarındaki Alifuatpaşa beldesinde Merkez Camii'nin avlusunda gömülüdür. Ailesi yerinde kalmasını istediğinden Ankara'daki Devlet Mezarlığı'na nakledilmemiştir. Aynı beldedeki müzede kendisine ait kişisel eşyalar, fotoğraflar ve dokümanlar mevcuttur.<br />
Yazdığı eserler<br />
Birüssebi - Gazze Meydan Muharebesi ve 20. Kolordu (1938)<br />
Millî Mücadele Hatıratı (1953)<br />
Moskova Hatıraları (1955)<br />
Siyâsî Hatıralar (I. cilt: 1957, II. cilt: 1960)<br />
Mektep Arkadaşım Atatürk (1967)<br />
Mustafa Kemal - Millî Lider</span></span></span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img src="https://encrypted-tbn0.gstatic.com/images?q=tbn:ANd9GcRf2E8u_6NqRx3HvJxpYEDv3ZFaHpff5pStNg&amp;s" loading="lazy"  alt="[Resim: images?q=tbn:ANd9GcRf2E8u_6NqRx3HvJxpYED...ff5pStNg&amp;s]" class="mycode_img" /><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #495359;" class="mycode_color"><span style="font-size: 1pt;" class="mycode_size"><span style="font-family: arial, helvetica, sans-serif;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">ALİ FUAT CEBESOY</span></span></span></span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="color: #495359;" class="mycode_color"><span style="font-family: arial, helvetica, sans-serif;" class="mycode_font">Türkiye'nin işgali sırasında İzmit'ten Ankara'ya ilerleyen İngiliz birliklerine ateş açma emrini vererek Kurtuluş Savaşı'nı fiilen başlatan ilk komutandır. Ali Fuat Cebesoy kimdir? İşte Ali Fuat Cebesoy'un hayatı...<br />
</span></span></span><br />
<span style="color: #212529;" class="mycode_color"><span style="font-size: 1pt;" class="mycode_size"><span style="font-family: arial, helvetica, sans-serif;" class="mycode_font"><span style="font-family: system-ui;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Ali Fuat Cebesoy kimdir? Türkiye siyasi tarihinde önemli rol oynayan asker ve siyasetçidir. Kurtuluş Savaşı'nın ardından eserler de yazmıştır. Milletvekili olarak başladığı siyâsî yaşamında Türkiye'nin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kurucularındandır. İşte Ali Fuat Cebesoy'un hayatı...<br />
</span><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ALİ FUAT CEBESOY KİMDİR?</span>Ali Fuat Cebesoy, 23 Eylül 1882'de Salacak, Üsküdar'da doğmuş, 10 Ocak 1968'de İstanbul'da hayatını kaybetmiştir. Türk asker ve siyasetçidir.<br />
Türkiye'nin ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk ile Harp Okulu yıllarında sınıf arkadaşı idi. Türkiye'nin işgali sırasında İzmit'ten Ankara'ya ilerleyen İngiliz birliklerine ateş açma emrini vererek şimdiki adı Alifuatpaşa tren istasyonu olan mahalde durdurması nedeniyle Kurtuluş Savaşı'nı fiilen başlatan ilk komutan oldu ve savaş boyunca önemli görevler üstlendi. Yine Kurtuluş Savaşı yıllarında üstlendiği Moskova Büyükelçiliği görevini başarıyla yürüttü ve Türkiye'nin kuzeydoğu sınırlarını belirleyen Moskova Antlaşması'nı imzaladı. Milletvekili olarak başladığı siyâsî yaşamında Türkiye'nin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kurucularından birisi olup sonrasında İzmir Suikastı sanığı olarak Orgeneral rütbesindeyken İstiklâl Mahkemeleri tarafından yargılandı.<br />
</span><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><br />
1931'de siyasete dönerek TBMM başkanlığı, bayındırlık bakanlığı ve ulaştırma bakanlığı yaptı. 1948'den itibaren siyasete Demokrat Parti'de devam etti. 27 Mayıs Darbesi'nden sonra Yassıada Mahkemeleri'nde yargılandı.<br />
</span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İLK YILLAR</span>23 Eylül 1882 tarihinde Salacak, İstanbul'da doğdu. Babası, sonradan Türkiye'nin ilk bayındırlık bakanı olan İsmail Fazıl Paşa idi. İlk öğrenimini Erzincan'da, orta öğrenimini İstanbul'da Saint Joseph Lisesi'nde yaptı. Babasının gönülsüzlüğüne rağmen 13 Mart 1899'da girdi, orada Mustafa Kemal ile aynı sınıfa düşmesi bir bakıma gelecekteki kaderini çizmiş oldu. Selanikli olan Mustafa Kemal, İstanbul'da Ali Fuat'ın ailesinin yanında kalıyordu. 1902 yılında Harp Okulunu bitirdi; 11 Ocak 1905 tarihinde Harp Akademisinden sekizinci olarakmezun oldu.<br />
</span><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ASKERLİK YAŞAMI</span>Ali Fuat Bey'in Beyrut'ta başlayan kıta hizmetleri, 1908'deki Roma Askerî Ataşeliği dışında çok hareketli geçti.<br />
Trablusgarp Savaşı başlar başlamaz oraya ilk gidenler arasındaydı. Balkan Savaşı sırasında Karadağ'da, Yanya Kalesi'nde, Pista ve Pisani muharebelerinde, I. Dünya Savaşı'nın başında tümen komutanı olarak katıldığı Kanal Harekâtı'nda büyük başarılar gösterdi. Kanal Harekatı'nda 8. Kolordu kurmay başkanlığı; Doğu Anadolu cephesinde Mustafa Kemal Paşa'nın emrindeki 16. kolorduda 5. Tümen komutanlığı yaptı.<br />
Liman von Sanders komutasındaki Yıldırım Orduları Grubu'nun Edmund Allenby komutasındaki İngiliz ordusu karşısında hezimete uğramasından sonra Yıldırım Orduları Halep'in kuzeyine kadar çekilmek zorunda kaldı. Bulgaristan'ın 29 Eylül'de savaştan çekilmesi sonucu Osmanlı Devleti'nin müttefikleriyle karayolu bağlantısı kopmuş, İtilaf Devletleri'ne Balkanlar'dan İstanbul'a yürüme imkânı doğmuştu. Bunun üzerine Osmanlı İmparatorluğu 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütarekesi'ni imzalamak zorunda kaldı. Mondros Mütarekesi gereği Osmanlı Ordusu'ndaki Alman subaylarının ülkelerine dönmeleri gerekiyordu. 31 Ekim'de Yıldırım Ordular Grubu Komutanı Liman von Sanders, görevini Mustafa Kemal Paşa'ya devretti. Mustafa Kemal Paşa İstanbul'a dönmeden önce Ali Fuat Paşa'nın komutasındaki 20. Kolordu'yu terhis etmedi. Ali Fuat Paşa, teçhizatlı 20. Kolordu'yu Mustafa Kemal Paşa'nın emriyle önce Konya'ya, sonra da Ankara'ya getirdi.<br />
1919 yılında Türkiye işgal edilirken Anadolu'da bağımsız olan iki kolordudan biri Ankara'da Ali Fuat Paşa komutasında, diğeri ise Erzurum'da Kâzım Karabekir komutasındaydı. Ali Fuat Paşa'nın emriyle 20. Kolordu birlikleri İzmit ve Adapazarı üzerinden Bilecik ve Eskişehir istikametine ilerleyen İngiliz kuvvetlerine Geyve yakınlarında, hâlen adı Alifuatpaşa, Geyve istasyonu olan mevkide ateş açarak onları durdurup geri püskürttü ve Türk Kurtuluş Savaşı'nı fiilen başlatan ilk komutan oldu. Daha sonra Mustafa Kemal Paşa Samsun'a çıktıktan sonra Erzurum Kongresi'ne gitmeden Amasya'da Ali Fuat Paşa ile görüşerek Amasya Tamimi'ni birlikte imzalayıp ilan ettiler.<br />
Kurtuluş Savaşı'nın ilk döneminde 20. Kolordu ve Garp Cephesi komutanlığı yaptı. İzmit ve çevresinde Yunan ve İngilizlere karşı savaştı. İstanbul Hükûmeti'nin dahiliye nazırı Ali Kemal, Mustafa Kemal Paşa'nın yetkisiz olduğunu bir genelgeyle açıklayınca Ali Fuat Paşa da kendi bölgesindeki valilere ve mutasarrıflara kendisinden gelecek emirlere göre hareket edilmesini bildirdi. Ayrıca her tarafta Müdafaa-i Hukuk ve Reddi İlhak Cemiyetlerinin kurulacağını ilgililere hatırlattı. Bu çabaları takdirle karşılandığı için Sivas Kongresi sonrasında Umum Kuva-yi Milliye komutanı olarak görevlendirildi.<br />
</span><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">BÜYÜKELÇİLİK GÖREVİ</span>"Umum Kuva-yi Milliye Komutanı" olarak Kuva-yi Seyyare Komutanı Çerkez Ethem ile birlikte Yunan işgaline karşı 1920 Ekim ayı sonunda Gediz harekâtını yaptı. Taarruz planını Genelkurmay Başkanı Miralay İsmet Bey kabul etmese de TBMM kuvvetleri ağır zayiatlar verdikten sonra Gediz'i geri alarak İzmir'in İşgali'nden sonra ilk defa Yunanların işgal ettikleri bir bölgeden geri çekilmelerini sağladı. Harekâtın bitiminde Kuva-yi Milliye Komutanlığı lağvedildi ve Umum Kuva-yi Milliye Komutanı olan Mirliva Ali Fuat Paşa, Moskova Büyükelçiliği'ne tayin edildi. Yerine kurulan iki komutanlıktan "Batı Cephesi Komutanlığı"na Albay İsmet Bey, "Güney Cephesi Komutanlığı"na ise Mirliva Refet Paşa tayin edildi.<br />
Mustafa Kemal Paşa'nın talimatını yerine getirmek ve hâlen gizli tutulan ve onun Lenin'e yazdığı mektubu vererek Sovyetler Birliği ile sınır tespit etmekle yükümlü olduğu bu zor görevi sırasında Kâzım Karabekir komutasındaki TBMM orduları Eylül 1920'de Sarıkamış, Kars, Ardahan, Artvin ve Batum'u geri alırken Moskova'da Lenin ve Stalin'e, Türk Ordusu'nun Menşeviklere karşı savaşarak aslında Bolşeviklere de yardımcı olduğunu söyleyip teskin ediyordu. 16 Mart 1921 tarihinde TBMM sefiri olarak Sovyetler Birliği ile Moskova Antlaşması'nı imzaladı; böylece hem TBMM ilk defa bir yabancı devlet tarafından tanınmış oldu, hem de Türkiye'nin kuzeydoğu sınırları tespit edildi.<br />
</span><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">SİYASİ HAYATI</span>10 Mayıs 1921 tarihinde Ankara'ya dönerek TBMM'de siyâsî çalışmalarına başladı. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti başkanlığını yaptı. 1923 yılında Konya'da 2. Ordu müfettişliği görevine getirildi, bu dönemde meclisteki görevinden süresiz izinli sayıldı. Bir yıl sonra ordu müfettişliği görevinden istifa ederek meclisteki görevine Ankara milletvekili olarak devam etti.<br />
1925 yılında Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kurucuları arasında yer aldı. 1926 yılında İzmir Suikastı dolayısıyla İstiklal Savaşı'nı birlikte başlattıkları Kâzım Karabekir, Rauf Orbay ve Refet Bele paşalarla birlikte tutuklandı, yargılandı ve beraat etti. 1 Ekim 1927 tarihinde TBMM'nin ikinci dönemi sona erince milletvekilliği de sona erdi. Ayrıca ordu açığında iken 5 Aralık 1927 tarihinde askerlikten de emekliye sevk edildi.<br />
İkinci dönem siyâsî hayatı Mustafa Kemal ile barışmasından sonra 1931 yılında Konya milletvekili seçilmesiyle başladı. İsmet İnönü cumhurbaşkanı olduktan sonra 1939-1943 yılları arasında bayındırlık bakanlığı, 1948 yılında TBMM başkanlığı ve 1943-1946 yılları arasında ulaştırma bakanlığı yaptı.<br />
Aynı yıl TBMM başkanlığından ve Cumhuriyet Halk Partisi'nden istifa ederek Demokrat Parti'ye geçti. 1950 seçimlerinde Eskişehir'den, 1954 ve 1957 seçimlerinde de İstanbul'dan milletvekili seçildi. 27 Mayıs Darbesi sırasında tutuklanarak Yassıada mahkemelerinde yargılandı. Serbest kaldı.<br />
I., II. Dönem Ankara, IV., V., VI., VII., VIII. Dönem Konya, IX. Dönem Eskişehir, X., XI. Dönem İstanbul milletvekilliği yaptı.<br />
</span><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ÖLÜMÜ</span>10 Ocak 1968 tarihinde İstanbul'da hayatını kaybetti. Hiç evlenmemişti. Geyve civarındaki Alifuatpaşa beldesinde Merkez Camii'nin avlusunda gömülüdür. Ailesi yerinde kalmasını istediğinden Ankara'daki Devlet Mezarlığı'na nakledilmemiştir. Aynı beldedeki müzede kendisine ait kişisel eşyalar, fotoğraflar ve dokümanlar mevcuttur.<br />
Yazdığı eserler<br />
Birüssebi - Gazze Meydan Muharebesi ve 20. Kolordu (1938)<br />
Millî Mücadele Hatıratı (1953)<br />
Moskova Hatıraları (1955)<br />
Siyâsî Hatıralar (I. cilt: 1957, II. cilt: 1960)<br />
Mektep Arkadaşım Atatürk (1967)<br />
Mustafa Kemal - Millî Lider</span></span></span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Osmanlı Türkçesi bilmemizin önemi nedir?]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-osmanli-turkcesi-bilmemizin-onemi-nedir</link>
			<pubDate>Fri, 30 Aug 2024 16:13:16 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=35168">havasyolcusu</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-osmanli-turkcesi-bilmemizin-onemi-nedir</guid>
			<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hazreti Süleyman Mührü Ve Tarihimizdeki Yeri]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-hazreti-suleyman-muhru-ve-tarihimizdeki-yeri</link>
			<pubDate>Fri, 30 Aug 2024 14:20:30 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=35168">havasyolcusu</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-hazreti-suleyman-muhru-ve-tarihimizdeki-yeri</guid>
			<description><![CDATA[<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: verdana, geneva, lucida, 'lucida grande', arial, helvetica, sans-serif;" class="mycode_font"><span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: verdana, geneva, lucida, 'lucida grande', arial, helvetica, sans-serif;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Hazreti Süleyman mührü yada diğer ismiyle <span style="color: Blue;" class="mycode_color">"davud yıldızı"</span> olan bu mühür israil yada siyonizm ile ilişkilendirilsede aslı bizimdir yani tarihimizden çıkartıp siyonistlere kaptırdığımız,değer gören İslami imgelerimizden ve tarihi simgelerimizden biridir.Tarihte birçok yerde bu simgemizi kullanmışızdır.Barbaros Hayrettin Paşanın sancağında yada Osmanlı Döneminden kalma (mescitlerimizde,külliyelerimizde,camilerimizde,ku rumlarımızda vs.)Karamanoğulları Beyliği hatta Selçuklu Devletinde bile bu motifleri kullanmışızdır.Örnek için aşağıya birkaç fotoğraf bıraktım.Bu simgeyi israile yüklemek ve israil denilen aşağılık devlet ile anlamlandırmak yada filistini de aynı şekilde israilin toprağı olarak görmek ile paraleldir,siyonistlerin karanlığına gömmek yani tam da israil gibi bir terör devletinin işine gelecek bir eylemdir.<br />
<span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><br />
Bu mührün anlamına gelecek olursak</span><br />
<br />
Bu mührü,siyonistler,yahudiler ve hristiyanlar yada başka dinlere mensub kişiler 1882 yılından sonra kullanmaya başlamıştır.Yani 1882 yılından öncesine kadar bu mührü biz kullanıyorduk.<br />
Bu mühür çeşitli şekilde anlamlamdırılmıştır fakat en güzel anlamı peygamberimiz <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hazret-i Muhammed (sav) </span>vermiştir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: Red;" class="mycode_color">"(Kıyametten önce yer altından) elinde Süleyman mührü ve Musa'nın asası olduğu halde bir dabbe (dört ayaklı hayvan) çıkacak ve asasıyla Müslümanların yüzünü aydınlatacak, mührüyle kafirlerin yüzünü mühürleyecektir."</span></span><br />
<br />
Bu mührün genel anlamına gelecek olursak kendi kanaatimce <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">devlet yönetme ve hükmetme anlamını taşıyor.<br />
</span><br />
<span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Bu mührün tarihine gelecek olursak eğer</span><br />
<br />
Mühr-i Süleyman'ın ilk defa İslam aleminde kullanılmasına ise 691 yılında Emevi halifesi Abdülmelik döneminde şahit oluyoruz.<br />
<br />
Para en önemli siyasi figürdür ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk-İslam</span> devletlerinin çoğunda basılan paralarda Hz. Süleyman mührünün izlerini görüyoruz. Örnek verecek olursak;<br />
<br />
●Selçuklu Devletinde Tuğrul Bey, bağımsızlık nişanesi olan parasının bir yüzüne tamamen bu mührü koyduracaktı.<br />
<br />
●Malatya Ulu Cami'nin çinilerinde "bağımsızlığın simgesi" olarak karşımıza Hz. Süleyman'ın mührü çıkıyor.<br />
<br />
Daha sayamadığım birçok yerde ve alanda bu motif kullanılmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kısacası İslam dünyası için "Kelime-i Tevhid" sancağından hemen sonra şüphesiz bu mühür önem taşıyor.Yani diyeceğim şu ki israile,ona buna özenmeye gerek yok bizim çok zengin ve güzel bir tarihimiz var,aslan gibi ataların bıraktığı bu topraklara aslanlar gibi kendinizi geliştirip sahip çıkın.</span><img src="https://www.havasokulu.com/images/smilies/Emoticon-Hello-Waving-Greeting-icon.png" loading="lazy"  alt="[Resim: Emoticon-Hello-Waving-Greeting-icon.png]" class="mycode_img" /><br />
</span><br />
</span></span></span></span><br />
<br />
<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: verdana, geneva, lucida, lucida grande, arial, helvetica, sans-serif;" class="mycode_font"><img src="https://encrypted-tbn0.gstatic.com/images?q=tbn:ANd9GcT64ecKzgz21QEQPXTtrKo3rPUWlzVNWp8uwP6ziZgMjQfcTa4H81IlkM97RreHuYtaLzs&amp;usqp=CAU" loading="lazy"  alt="[Resim: images?q=tbn:ANd9GcT64ecKzgz21QEQPXTtrKo...s&amp;usqp=CAU]" class="mycode_img" /><img src="https://www.aniyuzuk.com/Data/EditorFiles/blog/m%C3%BChr%C3%BC%20s%C3%BCleyman/osmanli-suleyman-muhru.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: osmanli-suleyman-muhru.jpg]" class="mycode_img" /></span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: verdana, geneva, lucida, 'lucida grande', arial, helvetica, sans-serif;" class="mycode_font"><span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: verdana, geneva, lucida, 'lucida grande', arial, helvetica, sans-serif;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Hazreti Süleyman mührü yada diğer ismiyle <span style="color: Blue;" class="mycode_color">"davud yıldızı"</span> olan bu mühür israil yada siyonizm ile ilişkilendirilsede aslı bizimdir yani tarihimizden çıkartıp siyonistlere kaptırdığımız,değer gören İslami imgelerimizden ve tarihi simgelerimizden biridir.Tarihte birçok yerde bu simgemizi kullanmışızdır.Barbaros Hayrettin Paşanın sancağında yada Osmanlı Döneminden kalma (mescitlerimizde,külliyelerimizde,camilerimizde,ku rumlarımızda vs.)Karamanoğulları Beyliği hatta Selçuklu Devletinde bile bu motifleri kullanmışızdır.Örnek için aşağıya birkaç fotoğraf bıraktım.Bu simgeyi israile yüklemek ve israil denilen aşağılık devlet ile anlamlandırmak yada filistini de aynı şekilde israilin toprağı olarak görmek ile paraleldir,siyonistlerin karanlığına gömmek yani tam da israil gibi bir terör devletinin işine gelecek bir eylemdir.<br />
<span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u"><br />
Bu mührün anlamına gelecek olursak</span><br />
<br />
Bu mührü,siyonistler,yahudiler ve hristiyanlar yada başka dinlere mensub kişiler 1882 yılından sonra kullanmaya başlamıştır.Yani 1882 yılından öncesine kadar bu mührü biz kullanıyorduk.<br />
Bu mühür çeşitli şekilde anlamlamdırılmıştır fakat en güzel anlamı peygamberimiz <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hazret-i Muhammed (sav) </span>vermiştir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: Red;" class="mycode_color">"(Kıyametten önce yer altından) elinde Süleyman mührü ve Musa'nın asası olduğu halde bir dabbe (dört ayaklı hayvan) çıkacak ve asasıyla Müslümanların yüzünü aydınlatacak, mührüyle kafirlerin yüzünü mühürleyecektir."</span></span><br />
<br />
Bu mührün genel anlamına gelecek olursak kendi kanaatimce <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">devlet yönetme ve hükmetme anlamını taşıyor.<br />
</span><br />
<span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Bu mührün tarihine gelecek olursak eğer</span><br />
<br />
Mühr-i Süleyman'ın ilk defa İslam aleminde kullanılmasına ise 691 yılında Emevi halifesi Abdülmelik döneminde şahit oluyoruz.<br />
<br />
Para en önemli siyasi figürdür ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Türk-İslam</span> devletlerinin çoğunda basılan paralarda Hz. Süleyman mührünün izlerini görüyoruz. Örnek verecek olursak;<br />
<br />
●Selçuklu Devletinde Tuğrul Bey, bağımsızlık nişanesi olan parasının bir yüzüne tamamen bu mührü koyduracaktı.<br />
<br />
●Malatya Ulu Cami'nin çinilerinde "bağımsızlığın simgesi" olarak karşımıza Hz. Süleyman'ın mührü çıkıyor.<br />
<br />
Daha sayamadığım birçok yerde ve alanda bu motif kullanılmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kısacası İslam dünyası için "Kelime-i Tevhid" sancağından hemen sonra şüphesiz bu mühür önem taşıyor.Yani diyeceğim şu ki israile,ona buna özenmeye gerek yok bizim çok zengin ve güzel bir tarihimiz var,aslan gibi ataların bıraktığı bu topraklara aslanlar gibi kendinizi geliştirip sahip çıkın.</span><img src="https://www.havasokulu.com/images/smilies/Emoticon-Hello-Waving-Greeting-icon.png" loading="lazy"  alt="[Resim: Emoticon-Hello-Waving-Greeting-icon.png]" class="mycode_img" /><br />
</span><br />
</span></span></span></span><br />
<br />
<span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-size: small;" class="mycode_size"><span style="font-family: verdana, geneva, lucida, lucida grande, arial, helvetica, sans-serif;" class="mycode_font"><img src="https://encrypted-tbn0.gstatic.com/images?q=tbn:ANd9GcT64ecKzgz21QEQPXTtrKo3rPUWlzVNWp8uwP6ziZgMjQfcTa4H81IlkM97RreHuYtaLzs&amp;usqp=CAU" loading="lazy"  alt="[Resim: images?q=tbn:ANd9GcT64ecKzgz21QEQPXTtrKo...s&amp;usqp=CAU]" class="mycode_img" /><img src="https://www.aniyuzuk.com/Data/EditorFiles/blog/m%C3%BChr%C3%BC%20s%C3%BCleyman/osmanli-suleyman-muhru.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: osmanli-suleyman-muhru.jpg]" class="mycode_img" /></span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Seyit Onbaşı]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-seyit-onbasi</link>
			<pubDate>Tue, 11 Apr 2023 14:10:00 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=34981">Tayyar</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-seyit-onbasi</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-family: Tahoma;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: x-large;" class="mycode_size">SEYİT ONBAŞI</span><br />
 <br />
 </span><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: verdana;" class="mycode_font"><span style="font-family: verdana;" class="mycode_font">Çanakkale Savaşı kahramanlarından (D. Eylül 1889, Balıkesir'in Havran İlçesi Çamlık (Manastır) köyü - Ö. 1939, Balıkesir). Seyit Ali Çabuk veya Seyit Ali Onbaşı olarak da bilinir. Soyadı kanunundan sonra kendisine "Çabuk" soyadı verilmiştir. Baba adı Abdurrahman, anne adı Emine'dir. 1909 yılında Osmanlı Ordusu'na katıldı. Balkan Savaşı'nda çarpıştı. I. Dünya Savaşı'nın başlaması ile Çanakkale Cephesi'nde topçu eri olarak göreve başladı. 18 Mart 1915'te Müttefik donanması Çanakkale Boğazı'nı geçmek için saldırıya geçti. Bu sırada Seyit Onbaşı Rumeli Mecidiye Tabyası'nda görevliydi.</span></span></span></span><br />
 <br />
 <span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: verdana;" class="mycode_font"><span style="font-family: verdana;" class="mycode_font">Türk topçusunun yoğun karşı ateşi ve daha önceden Nusret mayın gemisinin döktüğü mayınlar, bu saldırıyı püskürttü. Yapılan atışlar sebebiyle tabyada bulunan topun mermi kaldıran vinci parçalandı. Bunun üzerine Seyit Ali 275 kilogram ağırlığındaki top mermilerini sırtlayarak top kundağına yerleştirdi.</span></span></span></span><br />
 <span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: verdana;" class="mycode_font"><span style="font-family: verdana;" class="mycode_font">Seyit Ali, ilk iki atışta Ocean'a hafif bazı hasarlar verdiyse de, üçüncü atışında İngiliz zırhlısı Ocean'a ağır yara verdi. Atılan mermi geminin su kesiminin biraz altına isabet ederek geminin anında yan yatmasına neden oldu, daha sonra Nusret Mayın Gemisi'nin döktüğü mayınlardan birine çarptı. Ocean'da bu yaradan kısa bir süre sonra alabora olarak battı. Bu yüzden komutan ona onbaşılık unvanını verdi.</span></span></span></span><br />
 <br />
 <span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: verdana;" class="mycode_font"><span style="font-family: verdana;" class="mycode_font">Çanakkale Savaşı'ndan bir gün sonra Seyit Ali Onbaşı'dan top mermisi sırtında fotoğrafı çekilmesi istendi. Seyit Ali Onbaşı ne kadar zorlansa da top mermisini kaldıramadı. Sonra Seyit Ali Onbaşı, "Yine savaş çıksın, yine kaldırırım" dedi. Bundan sonra ancak fotoğrafı tahta bir mermiyle çekilebildi.</span></span></span></span><br />
 <span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: verdana;" class="mycode_font"><span style="font-family: verdana;" class="mycode_font">Savaşın sona ermesiyle 1918'de köyüne dönen Seyit Ali, ormancılık ve kömürcülük işlerine devam etti. 1934 yılında çıkartılan Soyadı Kanunu ile "Çabuk" soyadını aldı. Çanakkale zaferinden sonra uzun yıllar hamallık yapmak zorunda kalan Seyit Onbaşı, 1939 yılında hayatını verem hastalığı yüzünden kaybetmiş, öldükten sonra heykeli dikilmiştir.</span></span></span></span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-family: Tahoma;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: x-large;" class="mycode_size">SEYİT ONBAŞI</span><br />
 <br />
 </span><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: verdana;" class="mycode_font"><span style="font-family: verdana;" class="mycode_font">Çanakkale Savaşı kahramanlarından (D. Eylül 1889, Balıkesir'in Havran İlçesi Çamlık (Manastır) köyü - Ö. 1939, Balıkesir). Seyit Ali Çabuk veya Seyit Ali Onbaşı olarak da bilinir. Soyadı kanunundan sonra kendisine "Çabuk" soyadı verilmiştir. Baba adı Abdurrahman, anne adı Emine'dir. 1909 yılında Osmanlı Ordusu'na katıldı. Balkan Savaşı'nda çarpıştı. I. Dünya Savaşı'nın başlaması ile Çanakkale Cephesi'nde topçu eri olarak göreve başladı. 18 Mart 1915'te Müttefik donanması Çanakkale Boğazı'nı geçmek için saldırıya geçti. Bu sırada Seyit Onbaşı Rumeli Mecidiye Tabyası'nda görevliydi.</span></span></span></span><br />
 <br />
 <span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: verdana;" class="mycode_font"><span style="font-family: verdana;" class="mycode_font">Türk topçusunun yoğun karşı ateşi ve daha önceden Nusret mayın gemisinin döktüğü mayınlar, bu saldırıyı püskürttü. Yapılan atışlar sebebiyle tabyada bulunan topun mermi kaldıran vinci parçalandı. Bunun üzerine Seyit Ali 275 kilogram ağırlığındaki top mermilerini sırtlayarak top kundağına yerleştirdi.</span></span></span></span><br />
 <span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: verdana;" class="mycode_font"><span style="font-family: verdana;" class="mycode_font">Seyit Ali, ilk iki atışta Ocean'a hafif bazı hasarlar verdiyse de, üçüncü atışında İngiliz zırhlısı Ocean'a ağır yara verdi. Atılan mermi geminin su kesiminin biraz altına isabet ederek geminin anında yan yatmasına neden oldu, daha sonra Nusret Mayın Gemisi'nin döktüğü mayınlardan birine çarptı. Ocean'da bu yaradan kısa bir süre sonra alabora olarak battı. Bu yüzden komutan ona onbaşılık unvanını verdi.</span></span></span></span><br />
 <br />
 <span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: verdana;" class="mycode_font"><span style="font-family: verdana;" class="mycode_font">Çanakkale Savaşı'ndan bir gün sonra Seyit Ali Onbaşı'dan top mermisi sırtında fotoğrafı çekilmesi istendi. Seyit Ali Onbaşı ne kadar zorlansa da top mermisini kaldıramadı. Sonra Seyit Ali Onbaşı, "Yine savaş çıksın, yine kaldırırım" dedi. Bundan sonra ancak fotoğrafı tahta bir mermiyle çekilebildi.</span></span></span></span><br />
 <span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="color: #000000;" class="mycode_color"><span style="font-family: verdana;" class="mycode_font"><span style="font-family: verdana;" class="mycode_font">Savaşın sona ermesiyle 1918'de köyüne dönen Seyit Ali, ormancılık ve kömürcülük işlerine devam etti. 1934 yılında çıkartılan Soyadı Kanunu ile "Çabuk" soyadını aldı. Çanakkale zaferinden sonra uzun yıllar hamallık yapmak zorunda kalan Seyit Onbaşı, 1939 yılında hayatını verem hastalığı yüzünden kaybetmiş, öldükten sonra heykeli dikilmiştir.</span></span></span></span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Fetret Devri]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-fetret-devri</link>
			<pubDate>Sat, 18 Jun 2022 10:10:09 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=34804">BALIKESİRLİ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-fetret-devri</guid>
			<description><![CDATA[<div style="text-align: left;" class="mycode_align"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-size: x-large;" class="mycode_size"><span style="font-family: Bookman Old Style;" class="mycode_font"><span style="color: black;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">FETRET DEVRİ</span></span></span><br />
</span><br />
<span style="font-family: Tahoma;" class="mycode_font"><span style="color: black;" class="mycode_color">Osmanli tarihinde, kardeslerin saltanat mücadelisi verdikleri ve 1413 yilina kadar devam eden karisikliklar dönemi diyebilecegimiz "Fetret Devri", Timur'un uyguladigi bir siyasetin sonucu olarak ortaya çikmistir.</span></span><br />
<span style="font-family: Tahoma;" class="mycode_font"><span style="color: black;" class="mycode_color">Yildirim Bâyezid, Ankara Savasi'nda Timur'a esir düstügü zaman en büyükleri Süleyman olmak üzere Isa, Mehmed, Musa, Mustafa ve Kasim adlarinda alti erkek çocuga sahipti. Bunlardan besi babalari ile birlikte Ankara Savasi'na katilmislardi. Kasim ise çok küçük oldugundan Bursa'da kalmisti.</span></span><br />
<span style="font-family: Tahoma;" class="mycode_font"><span style="color: black;" class="mycode_color">Süleyman Çelebi, muharebenin kayb edildigini görünce babasinin emri üzerine Vezir-i Azam Çandarlizâde Ali Pasa, Murad Pasa, Yeniçeri agasi Hasan Aga ve Subasi Eyne Bey ile birlikte yanindaki kuvvetlerle Bursa'ya gelmis, buradan da küçük sehzade Kasim'i alarak büyük zorluklarla Rumeli'ye geçebilmisti. Isa Çelebi, muharebe meydanini terk ettikten sonra Balikesir taraflarinda saklanmis, Mehmet Çelebi Amasya'ya çekilmis, Musa ve Mustafa ise babalari ile birlikte esir düsmüslerdi.</span></span><br />
<span style="font-family: Tahoma;" class="mycode_font"><span style="color: black;" class="mycode_color">Asil gayesi, güçlü bir Osmanli Devleti yerine, kendisine bagli ve onun yüksek hâkimiyetini taniyan parçalanmis birkaç Osmanli Beyligi meydana getirmek olan Timur, baslangiçta bu gayesine ulasmis görünmekteydi. Ayrica o, Yildirim Bâyezid tarafindan kurulmaya çalisilan Anadolu birligini de parçalamak istiyordu. Bu sebeple Anadolu beylerine ait yerleri Osmanlilardan atip tekrar eski sahiplerine verdi. Geriye kalan Osmanli ülkesini de Bâyezid'in dört oglu arasinda paylastirmisti Edirne'de bulunan Emir Süleyman'a Rumeli'deki yerleri verip kendisine tabi oldugunu ifade eden hükümdarlik alâmeti olarak kemer, külah ve hil'at göndermistir. Diger sehzadelerden Isa Çelebi Balikesir ve Bursa'da, Mehmed Çelebi Amasya'da, Musa Çelebi ise Isa'yi Bursa'dan çekilmeye mecbur ederek Bursa'da Timur'un al damgasiyla hükümdar olmuslardi.</span></span><br />
<span style="font-family: Tahoma;" class="mycode_font"><span style="color: black;" class="mycode_color">Ankara Savasi'ndan sonra Anadolu'da sekiz ay kadar kalan Timur, uyguladigi siyasetin meyvelerini verdigini gördükten sonra Doguya dönüp Çin seferine çikarken arkasinda biraktigi Anadolu'nun politik yapisi Sultan I. Murad'in hükümdarligi sonundaki durumu andiriyordu. Timur, Bâyezid'in ele geçirdigi topraklari geri almisti. Böylece Sultan Murad'in Ankara'dan Akdeniz'e açtigi Osmanli koridoru kapanmis oluyordu.</span></span><br />
<span style="font-family: Tahoma;" class="mycode_font"><span style="color: black;" class="mycode_color">Karamanoglu Mehmed Bey, Anadolu'nun üçte birini kaplayan ve içlerinde Hamidogullari ve Germiyanogullari'nin topraklarinin dogu bölgeleri ile Kayseri, Isparta, Antalya ve Alaiyye gibi kentler bulunan büyük bir devletin basina getirilmisti. Timur, Anadolu'da Osmanlilara karsi koyabilecek bir güç meydana getirmek için böyle yapmisti. Mehmet Bey, Osmanlilar da dahil olmak üzere bütün beyliklerin emiri olarak ilân edilmisti.</span></span><br />
<span style="font-family: Tahoma;" class="mycode_font"><span style="color: black;" class="mycode_color">Timur'un, Anadolu'da uyguladigi bu parçalama politikasi sonucunda Osmanli ülkesi sehzadeler arasinda taksim edilmis, on bir sene süren ve tarihlerde Osmanli Devleti'nin parçalanmasindan dolayi "Saltanatta Ara" denilen ve kanli hadiselerle dolu bir devrin açilmasina, fetihlerin durmasina, Istanbul Imparatoru'nun türlü entrikalarla bu durumu körüklemesine sebep olmustu. Hatta bazi Avrupalilar, yeni bir Haçli Seferi düzenledikleri takdirde Osmanlilar'i Avrupa'dan atabileceklerini düsünür olmuslardi.</span></span><br />
<span style="font-family: Tahoma;" class="mycode_font"><span style="color: black;" class="mycode_color">Ankara Savasi ve bunun sonucunda bir daha kalkinamamasi plâni ile Osmanli Devleti'nin parçalanmasi bu devlet için mühim ve büyük bir darbe olmakla birlikte çeyrek asirda kendisini sür'atle toplamaya muvaffak olmasi bu devletin teskilât ve müesseselerinin saglamligini göstermektedir. Buna karsilik Hindistan, Iran, Azerbaycan, Irak, Suriye ve Ege Denizine kadar genis topraklar üzerinde fetihlerde bulunmus olan Timur'un, ölümünden kisa bir müddet sonra devletinin ortadan kalkmasi, onun sadece tedhise dayali bir devlet kurdugunu göstermektedir.</span></span></span><br />
</div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: left;" class="mycode_align"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-size: x-large;" class="mycode_size"><span style="font-family: Bookman Old Style;" class="mycode_font"><span style="color: black;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">FETRET DEVRİ</span></span></span><br />
</span><br />
<span style="font-family: Tahoma;" class="mycode_font"><span style="color: black;" class="mycode_color">Osmanli tarihinde, kardeslerin saltanat mücadelisi verdikleri ve 1413 yilina kadar devam eden karisikliklar dönemi diyebilecegimiz "Fetret Devri", Timur'un uyguladigi bir siyasetin sonucu olarak ortaya çikmistir.</span></span><br />
<span style="font-family: Tahoma;" class="mycode_font"><span style="color: black;" class="mycode_color">Yildirim Bâyezid, Ankara Savasi'nda Timur'a esir düstügü zaman en büyükleri Süleyman olmak üzere Isa, Mehmed, Musa, Mustafa ve Kasim adlarinda alti erkek çocuga sahipti. Bunlardan besi babalari ile birlikte Ankara Savasi'na katilmislardi. Kasim ise çok küçük oldugundan Bursa'da kalmisti.</span></span><br />
<span style="font-family: Tahoma;" class="mycode_font"><span style="color: black;" class="mycode_color">Süleyman Çelebi, muharebenin kayb edildigini görünce babasinin emri üzerine Vezir-i Azam Çandarlizâde Ali Pasa, Murad Pasa, Yeniçeri agasi Hasan Aga ve Subasi Eyne Bey ile birlikte yanindaki kuvvetlerle Bursa'ya gelmis, buradan da küçük sehzade Kasim'i alarak büyük zorluklarla Rumeli'ye geçebilmisti. Isa Çelebi, muharebe meydanini terk ettikten sonra Balikesir taraflarinda saklanmis, Mehmet Çelebi Amasya'ya çekilmis, Musa ve Mustafa ise babalari ile birlikte esir düsmüslerdi.</span></span><br />
<span style="font-family: Tahoma;" class="mycode_font"><span style="color: black;" class="mycode_color">Asil gayesi, güçlü bir Osmanli Devleti yerine, kendisine bagli ve onun yüksek hâkimiyetini taniyan parçalanmis birkaç Osmanli Beyligi meydana getirmek olan Timur, baslangiçta bu gayesine ulasmis görünmekteydi. Ayrica o, Yildirim Bâyezid tarafindan kurulmaya çalisilan Anadolu birligini de parçalamak istiyordu. Bu sebeple Anadolu beylerine ait yerleri Osmanlilardan atip tekrar eski sahiplerine verdi. Geriye kalan Osmanli ülkesini de Bâyezid'in dört oglu arasinda paylastirmisti Edirne'de bulunan Emir Süleyman'a Rumeli'deki yerleri verip kendisine tabi oldugunu ifade eden hükümdarlik alâmeti olarak kemer, külah ve hil'at göndermistir. Diger sehzadelerden Isa Çelebi Balikesir ve Bursa'da, Mehmed Çelebi Amasya'da, Musa Çelebi ise Isa'yi Bursa'dan çekilmeye mecbur ederek Bursa'da Timur'un al damgasiyla hükümdar olmuslardi.</span></span><br />
<span style="font-family: Tahoma;" class="mycode_font"><span style="color: black;" class="mycode_color">Ankara Savasi'ndan sonra Anadolu'da sekiz ay kadar kalan Timur, uyguladigi siyasetin meyvelerini verdigini gördükten sonra Doguya dönüp Çin seferine çikarken arkasinda biraktigi Anadolu'nun politik yapisi Sultan I. Murad'in hükümdarligi sonundaki durumu andiriyordu. Timur, Bâyezid'in ele geçirdigi topraklari geri almisti. Böylece Sultan Murad'in Ankara'dan Akdeniz'e açtigi Osmanli koridoru kapanmis oluyordu.</span></span><br />
<span style="font-family: Tahoma;" class="mycode_font"><span style="color: black;" class="mycode_color">Karamanoglu Mehmed Bey, Anadolu'nun üçte birini kaplayan ve içlerinde Hamidogullari ve Germiyanogullari'nin topraklarinin dogu bölgeleri ile Kayseri, Isparta, Antalya ve Alaiyye gibi kentler bulunan büyük bir devletin basina getirilmisti. Timur, Anadolu'da Osmanlilara karsi koyabilecek bir güç meydana getirmek için böyle yapmisti. Mehmet Bey, Osmanlilar da dahil olmak üzere bütün beyliklerin emiri olarak ilân edilmisti.</span></span><br />
<span style="font-family: Tahoma;" class="mycode_font"><span style="color: black;" class="mycode_color">Timur'un, Anadolu'da uyguladigi bu parçalama politikasi sonucunda Osmanli ülkesi sehzadeler arasinda taksim edilmis, on bir sene süren ve tarihlerde Osmanli Devleti'nin parçalanmasindan dolayi "Saltanatta Ara" denilen ve kanli hadiselerle dolu bir devrin açilmasina, fetihlerin durmasina, Istanbul Imparatoru'nun türlü entrikalarla bu durumu körüklemesine sebep olmustu. Hatta bazi Avrupalilar, yeni bir Haçli Seferi düzenledikleri takdirde Osmanlilar'i Avrupa'dan atabileceklerini düsünür olmuslardi.</span></span><br />
<span style="font-family: Tahoma;" class="mycode_font"><span style="color: black;" class="mycode_color">Ankara Savasi ve bunun sonucunda bir daha kalkinamamasi plâni ile Osmanli Devleti'nin parçalanmasi bu devlet için mühim ve büyük bir darbe olmakla birlikte çeyrek asirda kendisini sür'atle toplamaya muvaffak olmasi bu devletin teskilât ve müesseselerinin saglamligini göstermektedir. Buna karsilik Hindistan, Iran, Azerbaycan, Irak, Suriye ve Ege Denizine kadar genis topraklar üzerinde fetihlerde bulunmus olan Timur'un, ölümünden kisa bir müddet sonra devletinin ortadan kalkmasi, onun sadece tedhise dayali bir devlet kurdugunu göstermektedir.</span></span></span><br />
</div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Galata Kulesi]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-galata-kulesi--66982</link>
			<pubDate>Sat, 18 Jun 2022 10:09:23 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=34804">BALIKESİRLİ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-galata-kulesi--66982</guid>
			<description><![CDATA[<div style="text-align: left;" class="mycode_align"><span style="font-family: Georgia;" class="mycode_font"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: x-large;" class="mycode_size"><span style="color: black;" class="mycode_color">GALATA KULESİ</span></span><br />
<br />
</span></span></span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-family: Georgia;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="color: black;" class="mycode_color">Galata Kulesi 1384 yılında Galata denen Ceneviz kolonisinin surları arasındaki en yüksek noktaya yapıldı.<br />
<br />
Galata Kulesi Osmanlı'nın ilk dönemlerinde Yeniçeriler tarafından kullanılıyordu. Kule 16. yy'da Kasımpaşa'daki donanmada tutsakların barındırıldığı yerdi.<br />
<br />
II. Selim döneminde (1566-1574) Galata Kulesi asıl gözlemevi Pera'da olan Türk Astronomu Takiuddin tarafından yenilerek gözlemevi olarak kullanıldı. Daha sonraki yüzyılda II. Mustafa döneminde (1695-1703) Şeyhülislam Feyzullah Efendi bir Cizvit papazı ile birlikte Kulede bir gözlemevi kurmaya çalıştıysa da bu çabaları 1703 yılında öldürülmesiyle yarım kaldı.<br />
<br />
Galata Kulesi Osmanlı döneminde, çeşitli sebeplerle, fakat özellikle 1794 yılındaki (III. Selim dönemi) büyük Galata yangını nedeniyle II. Mahmut tarafından 1832 de yeniden yaptırıldı.<br />
<br />
Kulenin konik tepesi. 1875 yılında bir fırtınada uçtu ve daha sonraki restorasyon sırasında yenilenmedi. Bundan sonra kule 1964 e kadar yangın kontrol istasyonu olarak kullanıldı ve 1967 de turistik hizmete açılana kadar restorasyon için kapalı kaldı. Bu restorasyon sırasında Osmanlı döneminde yapılan değişiklikler de göz önüne alınarak Cenevizliler dönemindeki yapıya daha uygun olması için konik tepe tekrar eklendi.<br />
</span></span></span></span></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: left;" class="mycode_align"><span style="font-family: Georgia;" class="mycode_font"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: x-large;" class="mycode_size"><span style="color: black;" class="mycode_color">GALATA KULESİ</span></span><br />
<br />
</span></span></span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-family: Georgia;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="color: black;" class="mycode_color">Galata Kulesi 1384 yılında Galata denen Ceneviz kolonisinin surları arasındaki en yüksek noktaya yapıldı.<br />
<br />
Galata Kulesi Osmanlı'nın ilk dönemlerinde Yeniçeriler tarafından kullanılıyordu. Kule 16. yy'da Kasımpaşa'daki donanmada tutsakların barındırıldığı yerdi.<br />
<br />
II. Selim döneminde (1566-1574) Galata Kulesi asıl gözlemevi Pera'da olan Türk Astronomu Takiuddin tarafından yenilerek gözlemevi olarak kullanıldı. Daha sonraki yüzyılda II. Mustafa döneminde (1695-1703) Şeyhülislam Feyzullah Efendi bir Cizvit papazı ile birlikte Kulede bir gözlemevi kurmaya çalıştıysa da bu çabaları 1703 yılında öldürülmesiyle yarım kaldı.<br />
<br />
Galata Kulesi Osmanlı döneminde, çeşitli sebeplerle, fakat özellikle 1794 yılındaki (III. Selim dönemi) büyük Galata yangını nedeniyle II. Mahmut tarafından 1832 de yeniden yaptırıldı.<br />
<br />
Kulenin konik tepesi. 1875 yılında bir fırtınada uçtu ve daha sonraki restorasyon sırasında yenilenmedi. Bundan sonra kule 1964 e kadar yangın kontrol istasyonu olarak kullanıldı ve 1967 de turistik hizmete açılana kadar restorasyon için kapalı kaldı. Bu restorasyon sırasında Osmanlı döneminde yapılan değişiklikler de göz önüne alınarak Cenevizliler dönemindeki yapıya daha uygun olması için konik tepe tekrar eklendi.<br />
</span></span></span></span></div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Fatih'in Çocukluk Çizimlerinin Psikolojik İncelenmesi]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-fatih-in-cocukluk-cizimlerinin-psikolojik-incelenmesi</link>
			<pubDate>Sat, 18 Jun 2022 10:08:40 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=34804">BALIKESİRLİ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-fatih-in-cocukluk-cizimlerinin-psikolojik-incelenmesi</guid>
			<description><![CDATA[<div style="text-align: left;" class="mycode_align"><span style="color: #495359;" class="mycode_color"><span style="font-family: arial;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: black;" class="mycode_color">FATİH'İN ÇOCUKLUK ÇİZİMLERİNİN PSİKOLOJİK İNCELENMESİ</span></span></span></span></span><br />
<br />
<span style="color: #495359;" class="mycode_color"><span style="font-family: arial;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="color: black;" class="mycode_color">Fatih'in kişiliğiyle ilgili tarihi kaynaklarda bulunan bilgileri ile resimlerinin yorumu birbiriyle uyuşmaktadır. Sadece burada gördüğümüz sınırlı sayıdaki çizimleri onun üstün hatta dahi olduğunu desteklemekte ve yaşının çok üstünde bir resim yeteneğine sahip olduğunu da göstermektedir.<br />
Resimlerin yorumlanması çocukları anlama ve değerlendirmede kullanılan tekniklerden bir tanesidir. Çocuk resimleri; onların fiziki ve pisikolojik özellikleri, rahatsızlıkları, içinde bulunduğu ruh hali, çevresine bakış açısı, zekası, geliştirdiği ilişki kalıpları, resim yeteneği ve yaşı gibi özellikleri hakkında bize fikir vermektedir.<br />
<br />
Bu değerlendirmede bize yardımcı olan şeyler ise, genel kompozisyon, resimdeki insanlar, insanların birbirlerine göre duruşları, insan ve objelerin büyüklüklerinin resme yansıması, uzuvların çizilişi, uzuvların büyük küçük çizilmesi veya hiç çizilmemesi, resimde bulunan varlıkların oranları, resimdeki ayrıntı, gerçekçilik, kullanılan renkler, çizim süresi, silgi kullanma sıklığı, naiflik, yer çizgisi ve ufuk çizgisinin varlığı, evler ve evlerin içinin çizilmesi gibi unsurlar göz önünde bulundurulmakta ve yapılan yorumlarda kullanılmaktadır.<br />
<br />
Fatih’in bu çizimlerinin 4-7 yaş arasında yapıldığı tahmin edilmektedir. Bu yaş aralığı çocuklarının genel olarak çizimleri çok net ve belirgin değildir. Ayrıntı pek fazla yoktur. Gerçekle çok uyumlu değildir, hayali resimler çoğunluktadır. Yüz ifadesi genelde verilemez ve önden görünümlüdür. Resim kâğıdında resimler tesadüfî bir şekilde dağınık olabilir.<br />
<br />
Fatih’in bunları çizdiği dönemdeki yaş aralığı göz önünde bulundurularak yapılan yorumda en göze çarpan özellik, yaşının çok çok üzerinde çizimler yapmasıdır. El-göz koordinasyonu kuvvetlidir. Çizgiler kesin ve amaçlıdır. Buradan özgüveni yüksek bir çocuk olduğu anlaşılmaktadır. Resimlerde uzuvların kendi içinde ve diğer uzuvlara göre oranı oldukça gerçekçidir. Bir yetişkinin verebileceği kadar ayrıntıyı resimlerinde verebilmiştir. Buradaki insan başı çizimlerinde çizdiği kişinin duygusunu yansıtabilmiştir. Fesli adamın üzüntülü, çökkün halini net bir şekilde ifade edebilmiştir. İnsan yüzünü farklı açılardan çizebilmektedir. Bu da yaşıtlarında olmayan bir özelliktir. Burun, göz ve ağzı duygu ifade edecek şekilde bir bütünlük içerisinde ve ayrıntılı olarak çizmiştir. Bu uzuvları her resimde farklı çizmesi dikkate değerdir. Çünkü genelde yetişkinler bile bu uzuvları birbirine benzer çizmektedirler.<br />
Resimlerde içinde bulunulan yaşın gereği olan naiflik (çocuksu saflık) pek görülmemekte ve bakanlara yetişkin resmi olduğunu düşündürmektedir. Bu durum üstün yetenekli çocuklarda görülen bir özelliktir. Resimlerde burunları büyük ve belirgin çizmesi bir güç temsili olarak yorumlanmaktadır. Fatih, gerçekçi resimlerin yanı sıra fantastik (hayali) resimleri de başarıyla yapabilmektedir.<br />
<br />
Fatih’in kişiliğiyle ilgili tarihi kaynaklarda bulunan bilgileri ile resimlerinin yorumu birbiriyle uyuşmaktadır. Sadece burada gördüğümüz sınırlı sayıdaki çizimleri onun üstün hatta dahi olduğunu desteklemekte ve yaşının çok üstünde bir resim yeteneğine sahip olduğunu da göstermektedir.</span></span></span></span><br />
<br />
</div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: left;" class="mycode_align"><span style="color: #495359;" class="mycode_color"><span style="font-family: arial;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: black;" class="mycode_color">FATİH'İN ÇOCUKLUK ÇİZİMLERİNİN PSİKOLOJİK İNCELENMESİ</span></span></span></span></span><br />
<br />
<span style="color: #495359;" class="mycode_color"><span style="font-family: arial;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="color: black;" class="mycode_color">Fatih'in kişiliğiyle ilgili tarihi kaynaklarda bulunan bilgileri ile resimlerinin yorumu birbiriyle uyuşmaktadır. Sadece burada gördüğümüz sınırlı sayıdaki çizimleri onun üstün hatta dahi olduğunu desteklemekte ve yaşının çok üstünde bir resim yeteneğine sahip olduğunu da göstermektedir.<br />
Resimlerin yorumlanması çocukları anlama ve değerlendirmede kullanılan tekniklerden bir tanesidir. Çocuk resimleri; onların fiziki ve pisikolojik özellikleri, rahatsızlıkları, içinde bulunduğu ruh hali, çevresine bakış açısı, zekası, geliştirdiği ilişki kalıpları, resim yeteneği ve yaşı gibi özellikleri hakkında bize fikir vermektedir.<br />
<br />
Bu değerlendirmede bize yardımcı olan şeyler ise, genel kompozisyon, resimdeki insanlar, insanların birbirlerine göre duruşları, insan ve objelerin büyüklüklerinin resme yansıması, uzuvların çizilişi, uzuvların büyük küçük çizilmesi veya hiç çizilmemesi, resimde bulunan varlıkların oranları, resimdeki ayrıntı, gerçekçilik, kullanılan renkler, çizim süresi, silgi kullanma sıklığı, naiflik, yer çizgisi ve ufuk çizgisinin varlığı, evler ve evlerin içinin çizilmesi gibi unsurlar göz önünde bulundurulmakta ve yapılan yorumlarda kullanılmaktadır.<br />
<br />
Fatih’in bu çizimlerinin 4-7 yaş arasında yapıldığı tahmin edilmektedir. Bu yaş aralığı çocuklarının genel olarak çizimleri çok net ve belirgin değildir. Ayrıntı pek fazla yoktur. Gerçekle çok uyumlu değildir, hayali resimler çoğunluktadır. Yüz ifadesi genelde verilemez ve önden görünümlüdür. Resim kâğıdında resimler tesadüfî bir şekilde dağınık olabilir.<br />
<br />
Fatih’in bunları çizdiği dönemdeki yaş aralığı göz önünde bulundurularak yapılan yorumda en göze çarpan özellik, yaşının çok çok üzerinde çizimler yapmasıdır. El-göz koordinasyonu kuvvetlidir. Çizgiler kesin ve amaçlıdır. Buradan özgüveni yüksek bir çocuk olduğu anlaşılmaktadır. Resimlerde uzuvların kendi içinde ve diğer uzuvlara göre oranı oldukça gerçekçidir. Bir yetişkinin verebileceği kadar ayrıntıyı resimlerinde verebilmiştir. Buradaki insan başı çizimlerinde çizdiği kişinin duygusunu yansıtabilmiştir. Fesli adamın üzüntülü, çökkün halini net bir şekilde ifade edebilmiştir. İnsan yüzünü farklı açılardan çizebilmektedir. Bu da yaşıtlarında olmayan bir özelliktir. Burun, göz ve ağzı duygu ifade edecek şekilde bir bütünlük içerisinde ve ayrıntılı olarak çizmiştir. Bu uzuvları her resimde farklı çizmesi dikkate değerdir. Çünkü genelde yetişkinler bile bu uzuvları birbirine benzer çizmektedirler.<br />
Resimlerde içinde bulunulan yaşın gereği olan naiflik (çocuksu saflık) pek görülmemekte ve bakanlara yetişkin resmi olduğunu düşündürmektedir. Bu durum üstün yetenekli çocuklarda görülen bir özelliktir. Resimlerde burunları büyük ve belirgin çizmesi bir güç temsili olarak yorumlanmaktadır. Fatih, gerçekçi resimlerin yanı sıra fantastik (hayali) resimleri de başarıyla yapabilmektedir.<br />
<br />
Fatih’in kişiliğiyle ilgili tarihi kaynaklarda bulunan bilgileri ile resimlerinin yorumu birbiriyle uyuşmaktadır. Sadece burada gördüğümüz sınırlı sayıdaki çizimleri onun üstün hatta dahi olduğunu desteklemekte ve yaşının çok üstünde bir resim yeteneğine sahip olduğunu da göstermektedir.</span></span></span></span><br />
<br />
</div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Padişahlar Neden “Türk Kızı” Almazlardı?]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-padisahlar-neden-%E2%80%9Cturk-kizi%E2%80%9D-almazlardi</link>
			<pubDate>Sat, 18 Jun 2022 10:07:58 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=34804">BALIKESİRLİ</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-padisahlar-neden-%E2%80%9Cturk-kizi%E2%80%9D-almazlardi</guid>
			<description><![CDATA[<div style="text-align: left;" class="mycode_align"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: black;" class="mycode_color">PADİŞAHLAR NEDEN TÜRK KIZI ALMAZLARDI</span></span></span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="color: black;" class="mycode_color">Kimi padişahlara içki içiriyor, kimi “delilik” izafe ediyor, kimi “Türk Milleti’ne ihanet”le suçluyor, kimi de yabancı kadınlarla evlendikleri için suçluyor...<br />
</span></span></span><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><span style="color: black;" class="mycode_color">Neymiş biliyor musunuz? “Osmanlı padişahları yabancı kadın almak suretiyle Türk Devletinin yapısını bozmuşlar”mış...<br />
Bir kere bu mümkün değil: Çünkü o tarihte ortada bir “Türk Devleti” yoktur. Türklerin kurduğu çok uluslu bir imparatorluk vardır. Buna “Osmanlı Devleti=İmparatorluğu” denmektedir... (Büyüklüğünü ve gücünü vurgulamak için “imparatorluk” diyorum, yoksa Osmanlı, hiçbir zaman, “imparatorluk” kelimesinin içerdiği “emperyalist” amaçlar taşımamıştır).<br />
Devletin yapısı etnik (ırk) esasa göre değil, din esasına göre oluşmuştur. (Türkiye Cumhuriyeti de bu bakış açısını benimsediği içindir ki, Lozan görüşmelerinde “azınlık” tarifinin etnik esasa göre değil, dinî esasa göre şekillenmesini istemiş ve tarife göre Hıristiyan, Yahudi ve sair gayr-i müslim unsurlar “azınlık” sayılırken, Kürt, Laz, Çerkez, Abaza, Arnavut vs. gibi unsurlar “devletin asıl sahipleri” sayılmıştır.)<br />
Ancak başka dinlere ve mensuplarına son derece tolerans gösteren bir dinî anlayış benimsenmiştir. Başka dinlerin mensupları ne horlanmıştır, ne dışlanmıştır, ne de kınanmıştır; hatta inançlarını daha dinamik yaşayabilecekleri imkanlar verilmek suretiyle daha mutlu olmaları sağlanmıştır.<br />
Zaten Osmanlı Devleti’ni, yaşadığı çağın ötesine taşıyıp tarih içinde yıldızlaştıran şey, “öteki”ne (öteki dinlere, öteki dillere, öteki ırklara, öteki kıyafetlere ve tüm farklılıklara) karşı gösterdiği bu anlayışıdır.<br />
Bu anlayış sayesinde, Osmanlı Devleti, oldukça uzun sayılabilecek bir süre zirvede kalabilmiş, dünyanın cazibe merkezi haline gelebilmiştir.<br />
Bu kimliğinden uzaklaşmaya başladığında ise, çöküş süreci başlamıştır: Buna tarih şahittir.<br />
Böyle bir yapı içinde, dinin belirleyici olması kaçınılmazdır. Nitekim de öyle olmuş, ister atadan kalma, isterse sonradan olsun, her “Müslüman” devletin sahibi sayılmış ve yüreklerle birlikte tüm makamlar ona açılmıştır.<br />
Şöyle de denilebilir: Osmanlı’nın yapısı etnisiteye (ırk kalıplarına) değil, dine dayandığı için, her alanda din belirleyici temel öğe olmuştur. Tabiatıyla, insanlar, milliyetlerine göre değil, dinlerine ve tabii ki liyakatlerine göre değerlendirilmiş, önceden hangi dinden olduğuna bakılmaksızın, Müslüman olan herkes, daha önceki tüm Müslümanlarla eşit haklar kazanmıştır.<br />
Bu hüküm padişah eşlerini ve annelerini de kapsamaktadır...<br />
Hz. Ömer, “Biz, zelil, aşağı kimselerdik. Allahu Teala, bizleri Müslüman yapmakla şereflendirdi” buyuruyor.<br />
Unutmayalım ki, başlangıçta hiç kimse Müslüman değildi; bugün çok büyük hürmet gösterdiğimiz, İslâm tarihinin temelini teşkil eden isimler, sonradan iman edip Müslüman olmuş isimlerdir...<br />
Yani, Müslüman anne-babadan doğmamak bir “kusur gibi” algılanmamalıdır. Böyle algılamak hem İslâm’a, hem insanlık onuruna aykırı düşer.<br />
Kaldı ki, padişahlar, annelerinin arzusu ve Şeyhülislâmın onayı ile eşlerini seçerlerdi. Seçilen kadının inancı ve ahlâkı konusunda en küçük bir tereddüt olsaydı, kılı kırk yaran ve yeri geldiğinde padişahı bile azarlayan Osmanlı uleması, mümkün değil, böyle bir şeye izin vermezlerdi.<br />
Bu yüzden, padişah annelerinin önceki dinlerini ve milliyetlerini dikkate vermek suretiyle onları ve padişahları aşağılamak, hatta daha ileri giderek onları “Türk milletinin yapısını bozmak”la suçlamak, akla ziyan bir yaklaşımdır! Böyle bir yaklaşım asla iyi niyetle bağdaşmaz!<br />
Çünkü Osmanlı’nın “ortak payda”sı İslâm’dır. Osmanlı anlayışında, “yabancı” demek, “gayr-i müslim” demektir...<br />
Padişah anneleri küçük yaşta saraya alınıp Müslüman inancına ve Türk törelerine göre yetiştirilen “cariye”ler arasından seçildiği için, onları “yabancı” saymak imkânsızdır.<br />
Kaldı ki, onlar ne olursa olsun, çocukları hepimiz kadar “Müslüman”, hepimiz kadar “Türk” doğmuş, yaşamış ve ölmüşlerdir.<br />
“Türk” kimliklerini ikide bir vurgulamamaları imparatorluğun diğer birimlerini incitmemeyle ilgili bir husustur, yoksa milliyetini “inkâr”, ya da milliyetinden dolayı “utanma” söz konusu olamaz...<br />
Zira hiçbirimiz kendi milletimizi ve milliyetimizi seçmedik. Mensubiyetimiz Allah’ın bir takdiridir. Bunun için övünmek ya da bundan dolayı dövünmek gereksizdir.<br />
Ayrıca, padişahların Türk kızlarıyla evlenmemelerinin bir sebebi de, Anadolu’da yeni hanedanlar inşa etmemektir. Padişahlar Türk kızı alsalardı, Anadolu’nun dört yanı “padişahların akraba”larıyla dolar, bunlardan bazıları, tıpkı Avrupa aristokratlarının yaptığı gibi, saraya dayanarak halka zulmedebilirlerdi.<br />
Padişahlar, kendilerine eş olarak “meçhul kızlar” seçmek suretiyle, Anadolu halkını aristokrat baskısından korumuşlardır.<br />
İşin aslını-faslını bilmeden esip savurmak, bir cahillik göstergesidir.<br />
Yarın farklı bir boyutuyla konuya devam ederiz inşallah.</span></span></span><br />
</div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: left;" class="mycode_align"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: black;" class="mycode_color">PADİŞAHLAR NEDEN TÜRK KIZI ALMAZLARDI</span></span></span></span><br />
<br />
<span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="color: black;" class="mycode_color">Kimi padişahlara içki içiriyor, kimi “delilik” izafe ediyor, kimi “Türk Milleti’ne ihanet”le suçluyor, kimi de yabancı kadınlarla evlendikleri için suçluyor...<br />
</span></span></span><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="font-family: Comic Sans MS;" class="mycode_font"><span style="color: black;" class="mycode_color">Neymiş biliyor musunuz? “Osmanlı padişahları yabancı kadın almak suretiyle Türk Devletinin yapısını bozmuşlar”mış...<br />
Bir kere bu mümkün değil: Çünkü o tarihte ortada bir “Türk Devleti” yoktur. Türklerin kurduğu çok uluslu bir imparatorluk vardır. Buna “Osmanlı Devleti=İmparatorluğu” denmektedir... (Büyüklüğünü ve gücünü vurgulamak için “imparatorluk” diyorum, yoksa Osmanlı, hiçbir zaman, “imparatorluk” kelimesinin içerdiği “emperyalist” amaçlar taşımamıştır).<br />
Devletin yapısı etnik (ırk) esasa göre değil, din esasına göre oluşmuştur. (Türkiye Cumhuriyeti de bu bakış açısını benimsediği içindir ki, Lozan görüşmelerinde “azınlık” tarifinin etnik esasa göre değil, dinî esasa göre şekillenmesini istemiş ve tarife göre Hıristiyan, Yahudi ve sair gayr-i müslim unsurlar “azınlık” sayılırken, Kürt, Laz, Çerkez, Abaza, Arnavut vs. gibi unsurlar “devletin asıl sahipleri” sayılmıştır.)<br />
Ancak başka dinlere ve mensuplarına son derece tolerans gösteren bir dinî anlayış benimsenmiştir. Başka dinlerin mensupları ne horlanmıştır, ne dışlanmıştır, ne de kınanmıştır; hatta inançlarını daha dinamik yaşayabilecekleri imkanlar verilmek suretiyle daha mutlu olmaları sağlanmıştır.<br />
Zaten Osmanlı Devleti’ni, yaşadığı çağın ötesine taşıyıp tarih içinde yıldızlaştıran şey, “öteki”ne (öteki dinlere, öteki dillere, öteki ırklara, öteki kıyafetlere ve tüm farklılıklara) karşı gösterdiği bu anlayışıdır.<br />
Bu anlayış sayesinde, Osmanlı Devleti, oldukça uzun sayılabilecek bir süre zirvede kalabilmiş, dünyanın cazibe merkezi haline gelebilmiştir.<br />
Bu kimliğinden uzaklaşmaya başladığında ise, çöküş süreci başlamıştır: Buna tarih şahittir.<br />
Böyle bir yapı içinde, dinin belirleyici olması kaçınılmazdır. Nitekim de öyle olmuş, ister atadan kalma, isterse sonradan olsun, her “Müslüman” devletin sahibi sayılmış ve yüreklerle birlikte tüm makamlar ona açılmıştır.<br />
Şöyle de denilebilir: Osmanlı’nın yapısı etnisiteye (ırk kalıplarına) değil, dine dayandığı için, her alanda din belirleyici temel öğe olmuştur. Tabiatıyla, insanlar, milliyetlerine göre değil, dinlerine ve tabii ki liyakatlerine göre değerlendirilmiş, önceden hangi dinden olduğuna bakılmaksızın, Müslüman olan herkes, daha önceki tüm Müslümanlarla eşit haklar kazanmıştır.<br />
Bu hüküm padişah eşlerini ve annelerini de kapsamaktadır...<br />
Hz. Ömer, “Biz, zelil, aşağı kimselerdik. Allahu Teala, bizleri Müslüman yapmakla şereflendirdi” buyuruyor.<br />
Unutmayalım ki, başlangıçta hiç kimse Müslüman değildi; bugün çok büyük hürmet gösterdiğimiz, İslâm tarihinin temelini teşkil eden isimler, sonradan iman edip Müslüman olmuş isimlerdir...<br />
Yani, Müslüman anne-babadan doğmamak bir “kusur gibi” algılanmamalıdır. Böyle algılamak hem İslâm’a, hem insanlık onuruna aykırı düşer.<br />
Kaldı ki, padişahlar, annelerinin arzusu ve Şeyhülislâmın onayı ile eşlerini seçerlerdi. Seçilen kadının inancı ve ahlâkı konusunda en küçük bir tereddüt olsaydı, kılı kırk yaran ve yeri geldiğinde padişahı bile azarlayan Osmanlı uleması, mümkün değil, böyle bir şeye izin vermezlerdi.<br />
Bu yüzden, padişah annelerinin önceki dinlerini ve milliyetlerini dikkate vermek suretiyle onları ve padişahları aşağılamak, hatta daha ileri giderek onları “Türk milletinin yapısını bozmak”la suçlamak, akla ziyan bir yaklaşımdır! Böyle bir yaklaşım asla iyi niyetle bağdaşmaz!<br />
Çünkü Osmanlı’nın “ortak payda”sı İslâm’dır. Osmanlı anlayışında, “yabancı” demek, “gayr-i müslim” demektir...<br />
Padişah anneleri küçük yaşta saraya alınıp Müslüman inancına ve Türk törelerine göre yetiştirilen “cariye”ler arasından seçildiği için, onları “yabancı” saymak imkânsızdır.<br />
Kaldı ki, onlar ne olursa olsun, çocukları hepimiz kadar “Müslüman”, hepimiz kadar “Türk” doğmuş, yaşamış ve ölmüşlerdir.<br />
“Türk” kimliklerini ikide bir vurgulamamaları imparatorluğun diğer birimlerini incitmemeyle ilgili bir husustur, yoksa milliyetini “inkâr”, ya da milliyetinden dolayı “utanma” söz konusu olamaz...<br />
Zira hiçbirimiz kendi milletimizi ve milliyetimizi seçmedik. Mensubiyetimiz Allah’ın bir takdiridir. Bunun için övünmek ya da bundan dolayı dövünmek gereksizdir.<br />
Ayrıca, padişahların Türk kızlarıyla evlenmemelerinin bir sebebi de, Anadolu’da yeni hanedanlar inşa etmemektir. Padişahlar Türk kızı alsalardı, Anadolu’nun dört yanı “padişahların akraba”larıyla dolar, bunlardan bazıları, tıpkı Avrupa aristokratlarının yaptığı gibi, saraya dayanarak halka zulmedebilirlerdi.<br />
Padişahlar, kendilerine eş olarak “meçhul kızlar” seçmek suretiyle, Anadolu halkını aristokrat baskısından korumuşlardır.<br />
İşin aslını-faslını bilmeden esip savurmak, bir cahillik göstergesidir.<br />
Yarın farklı bir boyutuyla konuya devam ederiz inşallah.</span></span></span><br />
</div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Topal Osman Ağa]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-topal-osman-aga</link>
			<pubDate>Thu, 26 May 2022 17:18:27 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=34783">Öğretmen</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-topal-osman-aga</guid>
			<description><![CDATA[<div style="text-align: left;" class="mycode_align">
<span style="color: #212529;" class="mycode_color"><span style="font-family: system-ui;" class="mycode_font"><img src="https://i01.sozcucdn.com/wp-content/uploads/2019/03/iecrop/topal_osman_16_9_1553751004.jpg" loading="lazy"  width="640" height="360" alt="[Resim: topal_osman_16_9_1553751004.jpg]" class="mycode_img" /><br />
</span></span><span style="font-size: xx-large;" class="mycode_size"><span style="color: #212529;" class="mycode_color"><span style="font-family: system-ui;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">TOPAL OSMAN AĞA </span></span></span></span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #212529;" class="mycode_color"><span style="font-family: system-ui;" class="mycode_font">Topal Osman Ağa savaşta gösterdiği başarılardan dolayı yarbaylık rütbesine kadar yükselmiştir. Topal Osman Ağa aynı zamanda İstiklal Savaşı döneminde koruma birliğinin komutanıdır. Peki Topal Osman Ağa kimdir? İşte hayat hikayesi…</span></span></span><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #212529;" class="mycode_color"><span style="font-family: system-ui;" class="mycode_font">Giresun Valiliği resmi internet sitesinde yer alan bilgilere göre; Topal Osman Ağa, Giresun´un Hacıhüseyin mahallesindeki Ferudunzadeler ailesindendir. Babası Hacı Mehmet Efendi, Annesi Zeynep hanım olup ailesi ticaret ile uğraşmakta idi. 1912 yılında balkan savaşı başladığına Osman Ağa ticaret işi ile uğraşmakta idi, babası askerlik bedelini ödemesine rağmen O gönüllü birlik oluşturarak savaşa katıldı. Savaşta göstermiş olduğu başarılarından dolayı Yarbaylık rütbesine kadar yükseldi. Bu savaşlarda sağ dizinden yaralanarak Gazi ünvanını aldı. Giresuna döndükten sonra 1.Dünya savaşına katılmış,Batum ve Harşit çayında Ruslara karşı savaşarak, Rusların Harşit çayını geçmelerini engelleyerek Tirebolunun işgalini önlemiş.</span></span><br />
<span style="color: #212529;" class="mycode_color"><span style="font-family: system-ui;" class="mycode_font">Mondros Mütarekesinden sonra Belediye başkanı olmuş, Uzun yıllar bereber yaşayan Ermeni ve Rum işgalci çetelerinin belini gönüllüler kurarak kırmış. Bu Rum ve Ermeni işgalci çeteler,Osmanlı hükümetine Osman Ağa´yı şikayet ederek hakkında tutuklama kararı çıkarttırmışlar, Bunun üzerine Osman Ağa, Şebinkarahisar bölgesine yerleşmiş.</span></span><br />
<span style="color: #212529;" class="mycode_color"><span style="font-family: system-ui;" class="mycode_font">8 Mayıs 1919 tarihinde Yunan Kızılhaç heyetini taşıyan bir Yunan gemisi Giresun´a gelir. Heyet 11Mayıs 1919 tarihinde Taşkışla´ya beyaz renkli Yunan Kızılhaç Bayrağını asar, 5 Haziran 1919 Tarihinde ise Pontus bayrağını asarlar. Bu olaylar üzerine Osman Ağa , Harekete geçerek arkadaşları ile birlikte işgalcilerin bayraklarını indirip, yerlerine Türk bayrağını asarlar.</span></span><br />
<span style="color: #212529;" class="mycode_color"><span style="font-family: system-ui;" class="mycode_font">Osmanlı hükümeti tarafından affedilen Osman Ağa; İzmir ilinin Yunanlılar tarafından işgal edilmesi üzerine, 17 Mayıs 1919 tarihinde Giresun´da büyük bir miting düzenleyerek işgalci devletleri ve göz yumanları protesto etmiştir.</span></span><br />
<span style="color: #212529;" class="mycode_color"><span style="font-family: system-ui;" class="mycode_font">29 Mayıs 1919 tarihinde Havza´da Mustafa Kemal Atatürk ile gizlice buluşmuş. Bu buluşmadan sonra Atatürk´den aldığı emirler doğrultusunda hareket etmiş, ayrıca bu emirler kendisine güç verdiği için daha rahat hareket etmeye başlamış.</span></span><br />
<span style="color: #212529;" class="mycode_color"><span style="font-family: system-ui;" class="mycode_font">Erzurum Kongeresine Dr Ali Naci DUYDUK ve İbrahi Hamdi Bey´i temsilci temsilci olarak göndermiş. Giresun Askerlik Şubesi Başkanı Hüseyin Avni Alpaslan ve Jandarma Komutanı Hamdi Bey ile anlaşarak,Eylül 1920´de Giresun gençlerinden oluşan ´GİRESUN GÖNÜLLÜLER TABURU´nu kurmuştur.</span></span><br />
<span style="color: #212529;" class="mycode_color"><span style="font-family: system-ui;" class="mycode_font">Kurulan bu tabur ilk önce Ermeni saldırılarında görev almış. 12 Kasım 1920´de Osman Ağa Mustafa Kemal ATATÜRK ile tekrar buluşmuş, Atatürkün korunması içi önce yanındaki on kişiyi, Daha sonrada Giresundan topladığı 100 kişilik muhafız gurubunu Ankara göndermiş. Bu şekilde Atatürkün ilk muhafız birliği Giresunlulardan kurulmuş.</span></span><br />
<span style="color: #212529;" class="mycode_color"><span style="font-family: system-ui;" class="mycode_font">Giresun´da GEDİKKAYA isimli bir gazete çıkartarak, Milletin milli şuurun´un oluşmasını sağlamaya çalişmiş. Bu çalışmaları art niyetli kişiler tarafından engellenmeye çalışılmış.</span></span><br />
<span style="color: #212529;" class="mycode_color"><span style="font-family: system-ui;" class="mycode_font">Giresun Müdafa-i Milliye Başkanı ve Belediye Başkanı sıfatıyla Kasım 1920´de Ankaraya gitmiş,Gerekli emirleri aldıktan sonra Giresun’a dönerek, 12 Ocak 1921 tarihinde 42. ve 47. Gönüllü Alayların kurulması çalışmalarını başlatmış.</span></span><br />
<span style="color: #212529;" class="mycode_color"><span style="font-family: system-ui;" class="mycode_font">Mart 1921´deki Koçgiri ayaklanması Topal Osman Ağa komutasındaki 47. Gönüllü Alayının büyük katkıları ile bastırılmıştır.</span></span><br />
<span style="color: #212529;" class="mycode_color"><span style="font-family: system-ui;" class="mycode_font">Çorum-Merzifon-Tokat ve Samsun havalisinde Rum ve Ermeni çetelerini tamamen kaldıran Osman Ağa , komutasındaki Gönüllü Alyı ile birlikte Sakarya savaşına katılmıştır. Bu savaşta 42. Alay, Tirebolu´lu Binbaşı Hüseyin Avni Bey Komutasında büyük kahramanlıklar göstermiştir, Taşlıtepe sırtlarını kanlarının son damlasına kadar savunmuşlar.Bu alayın tamamını şehit veren Osman Ağa, Mangaltepe sırtlarında büyük kahramanlıklar göstermiştir.</span></span><br />
<span style="color: #212529;" class="mycode_color"><span style="font-family: system-ui;" class="mycode_font">2 Nisan 1923´de çıkan bir çatışmada 40 yaşında iken vefat etmiştir.</span></span><br />
<span style="color: #212529;" class="mycode_color"><span style="font-family: system-ui;" class="mycode_font">Mezarı Giresun Kalesindedir.</span></span></span></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: left;" class="mycode_align">
<span style="color: #212529;" class="mycode_color"><span style="font-family: system-ui;" class="mycode_font"><img src="https://i01.sozcucdn.com/wp-content/uploads/2019/03/iecrop/topal_osman_16_9_1553751004.jpg" loading="lazy"  width="640" height="360" alt="[Resim: topal_osman_16_9_1553751004.jpg]" class="mycode_img" /><br />
</span></span><span style="font-size: xx-large;" class="mycode_size"><span style="color: #212529;" class="mycode_color"><span style="font-family: system-ui;" class="mycode_font"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">TOPAL OSMAN AĞA </span></span></span></span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #212529;" class="mycode_color"><span style="font-family: system-ui;" class="mycode_font">Topal Osman Ağa savaşta gösterdiği başarılardan dolayı yarbaylık rütbesine kadar yükselmiştir. Topal Osman Ağa aynı zamanda İstiklal Savaşı döneminde koruma birliğinin komutanıdır. Peki Topal Osman Ağa kimdir? İşte hayat hikayesi…</span></span></span><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #212529;" class="mycode_color"><span style="font-family: system-ui;" class="mycode_font">Giresun Valiliği resmi internet sitesinde yer alan bilgilere göre; Topal Osman Ağa, Giresun´un Hacıhüseyin mahallesindeki Ferudunzadeler ailesindendir. Babası Hacı Mehmet Efendi, Annesi Zeynep hanım olup ailesi ticaret ile uğraşmakta idi. 1912 yılında balkan savaşı başladığına Osman Ağa ticaret işi ile uğraşmakta idi, babası askerlik bedelini ödemesine rağmen O gönüllü birlik oluşturarak savaşa katıldı. Savaşta göstermiş olduğu başarılarından dolayı Yarbaylık rütbesine kadar yükseldi. Bu savaşlarda sağ dizinden yaralanarak Gazi ünvanını aldı. Giresuna döndükten sonra 1.Dünya savaşına katılmış,Batum ve Harşit çayında Ruslara karşı savaşarak, Rusların Harşit çayını geçmelerini engelleyerek Tirebolunun işgalini önlemiş.</span></span><br />
<span style="color: #212529;" class="mycode_color"><span style="font-family: system-ui;" class="mycode_font">Mondros Mütarekesinden sonra Belediye başkanı olmuş, Uzun yıllar bereber yaşayan Ermeni ve Rum işgalci çetelerinin belini gönüllüler kurarak kırmış. Bu Rum ve Ermeni işgalci çeteler,Osmanlı hükümetine Osman Ağa´yı şikayet ederek hakkında tutuklama kararı çıkarttırmışlar, Bunun üzerine Osman Ağa, Şebinkarahisar bölgesine yerleşmiş.</span></span><br />
<span style="color: #212529;" class="mycode_color"><span style="font-family: system-ui;" class="mycode_font">8 Mayıs 1919 tarihinde Yunan Kızılhaç heyetini taşıyan bir Yunan gemisi Giresun´a gelir. Heyet 11Mayıs 1919 tarihinde Taşkışla´ya beyaz renkli Yunan Kızılhaç Bayrağını asar, 5 Haziran 1919 Tarihinde ise Pontus bayrağını asarlar. Bu olaylar üzerine Osman Ağa , Harekete geçerek arkadaşları ile birlikte işgalcilerin bayraklarını indirip, yerlerine Türk bayrağını asarlar.</span></span><br />
<span style="color: #212529;" class="mycode_color"><span style="font-family: system-ui;" class="mycode_font">Osmanlı hükümeti tarafından affedilen Osman Ağa; İzmir ilinin Yunanlılar tarafından işgal edilmesi üzerine, 17 Mayıs 1919 tarihinde Giresun´da büyük bir miting düzenleyerek işgalci devletleri ve göz yumanları protesto etmiştir.</span></span><br />
<span style="color: #212529;" class="mycode_color"><span style="font-family: system-ui;" class="mycode_font">29 Mayıs 1919 tarihinde Havza´da Mustafa Kemal Atatürk ile gizlice buluşmuş. Bu buluşmadan sonra Atatürk´den aldığı emirler doğrultusunda hareket etmiş, ayrıca bu emirler kendisine güç verdiği için daha rahat hareket etmeye başlamış.</span></span><br />
<span style="color: #212529;" class="mycode_color"><span style="font-family: system-ui;" class="mycode_font">Erzurum Kongeresine Dr Ali Naci DUYDUK ve İbrahi Hamdi Bey´i temsilci temsilci olarak göndermiş. Giresun Askerlik Şubesi Başkanı Hüseyin Avni Alpaslan ve Jandarma Komutanı Hamdi Bey ile anlaşarak,Eylül 1920´de Giresun gençlerinden oluşan ´GİRESUN GÖNÜLLÜLER TABURU´nu kurmuştur.</span></span><br />
<span style="color: #212529;" class="mycode_color"><span style="font-family: system-ui;" class="mycode_font">Kurulan bu tabur ilk önce Ermeni saldırılarında görev almış. 12 Kasım 1920´de Osman Ağa Mustafa Kemal ATATÜRK ile tekrar buluşmuş, Atatürkün korunması içi önce yanındaki on kişiyi, Daha sonrada Giresundan topladığı 100 kişilik muhafız gurubunu Ankara göndermiş. Bu şekilde Atatürkün ilk muhafız birliği Giresunlulardan kurulmuş.</span></span><br />
<span style="color: #212529;" class="mycode_color"><span style="font-family: system-ui;" class="mycode_font">Giresun´da GEDİKKAYA isimli bir gazete çıkartarak, Milletin milli şuurun´un oluşmasını sağlamaya çalişmiş. Bu çalışmaları art niyetli kişiler tarafından engellenmeye çalışılmış.</span></span><br />
<span style="color: #212529;" class="mycode_color"><span style="font-family: system-ui;" class="mycode_font">Giresun Müdafa-i Milliye Başkanı ve Belediye Başkanı sıfatıyla Kasım 1920´de Ankaraya gitmiş,Gerekli emirleri aldıktan sonra Giresun’a dönerek, 12 Ocak 1921 tarihinde 42. ve 47. Gönüllü Alayların kurulması çalışmalarını başlatmış.</span></span><br />
<span style="color: #212529;" class="mycode_color"><span style="font-family: system-ui;" class="mycode_font">Mart 1921´deki Koçgiri ayaklanması Topal Osman Ağa komutasındaki 47. Gönüllü Alayının büyük katkıları ile bastırılmıştır.</span></span><br />
<span style="color: #212529;" class="mycode_color"><span style="font-family: system-ui;" class="mycode_font">Çorum-Merzifon-Tokat ve Samsun havalisinde Rum ve Ermeni çetelerini tamamen kaldıran Osman Ağa , komutasındaki Gönüllü Alyı ile birlikte Sakarya savaşına katılmıştır. Bu savaşta 42. Alay, Tirebolu´lu Binbaşı Hüseyin Avni Bey Komutasında büyük kahramanlıklar göstermiştir, Taşlıtepe sırtlarını kanlarının son damlasına kadar savunmuşlar.Bu alayın tamamını şehit veren Osman Ağa, Mangaltepe sırtlarında büyük kahramanlıklar göstermiştir.</span></span><br />
<span style="color: #212529;" class="mycode_color"><span style="font-family: system-ui;" class="mycode_font">2 Nisan 1923´de çıkan bir çatışmada 40 yaşında iken vefat etmiştir.</span></span><br />
<span style="color: #212529;" class="mycode_color"><span style="font-family: system-ui;" class="mycode_font">Mezarı Giresun Kalesindedir.</span></span></span></div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Genç Osman]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-genc-osman</link>
			<pubDate>Thu, 26 May 2022 17:17:34 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=34783">Öğretmen</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-genc-osman</guid>
			<description><![CDATA[<div style="text-align: left;" class="mycode_align">
<img src="https://i4.hurimg.com/i/hurriyet/75/750x422/5fd164480f25431524ca8006.jpg" loading="lazy"  width="640" height="360" alt="[Resim: 5fd164480f25431524ca8006.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">GENÇ OSMAN</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Genç Osman kimdir? Genç Osman dönemi olayları ve Genç Osman hayatı<br />
<br />
Genç Osman Osmanlı imparatorluğunun en genç padişahlarından birisidir. Bundan dolayı Genç Osman lakabını almıştır. Genç Osman henüz 14 yaşında iken tahta geçmiştir. Bu durumda Osmanlı devletinin tarihi boyunca tartışmalara neden olmuştur. Genç Osman Osmanlı padişahları arasında araştırılan ve tartışılan en fazla padişahlardan birisidir. Bundan dolayı tarihçiler bu dönemi yorumlamaktadır. Genç Osman dönemi Osmanlı döneminde araştırılan bir dönemdir. Peki, Genç Osman kimdir? Hangi padişahın oğludur? Genç Osman döneminde yaşanan olaylar nelerdir? Genç Osman'ın hayatı nasıldır? İşte Osmanlı imparatorluğunun en genç padişahı olan Genç Osman hakkında bilinmeyen tüm detaylar.<br />
<br />
</span><span style="color: #262626;" class="mycode_color"><span style="font-family: Helvetica;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="color: #262626;" class="mycode_color"><span style="font-family: Helvetica;" class="mycode_font">Haberin Devamı <br />
</span></span><br />
<span style="color: #262626;" class="mycode_color"><span style="font-family: Helvetica;" class="mycode_font">Genç Osman İkinci Osman ya da Farisi olarak bilinen bir padişahtır. Osmanlı imparatorluğunun 16. padişahıdır. Henüz 14 yaşında tahta geçmesinden ötürü tarihte Genç lakabını almış bir padişahtır.</span></span><br />
<span style="color: #262626;" class="mycode_color"><span style="font-family: Helvetica;" class="mycode_font">Genç Osman Kimdir?</span></span><br />
<span style="color: #262626;" class="mycode_color"><span style="font-family: Helvetica;" class="mycode_font">Genç Osman 1604 yılında doğmuştur. İstanbul'da dünyaya gelmiştir. Babasının adı 1. Ahmed annesinin adı Hatice Sultan'dır. Yeniçeriler tarafından eşine az rastlanır bir olay neticesinde tahttan indirilmiştir. Çeşitli hakaretlere ve saldırılara maruz kalan Genç Osman daha sonra zindana atılarak boğularak öldürülmüştür. Otuz Yıl Savaşları da onun döneminde devam etmiş bir padişahtır. Ayşe Sultan, Meylişah Hatun, Akile Hatun Genç Osman'ın eşleridir. Genç Osman bu eşlerinden 3 çocuğu olmuştur.</span></span><br />
<span style="color: #262626;" class="mycode_color"><span style="font-family: Helvetica;" class="mycode_font">Genç Osman divan edebiyatı ile ilgilenen bir padişahtı. Divan edebiyatında Farisi mahlasını almıştı. Farisi mahlası ile pek çok şiir yazmıştır.</span></span><br />
</span><span style="color: #262626;" class="mycode_color"><span style="font-family: Helvetica;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Haberin Devamı <br />
</span></span></span></span></span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="color: #262626;" class="mycode_color"><span style="font-family: Helvetica;" class="mycode_font">Genç Osman Dönemi Olayları</span></span><br />
<span style="color: #262626;" class="mycode_color"><span style="font-family: Helvetica;" class="mycode_font">1) Otuz Yıl Savaşları</span></span><br />
<span style="color: #262626;" class="mycode_color"><span style="font-family: Helvetica;" class="mycode_font">Otuz Yıl Savaşları Kanuni Sultan Süleyman döneminde başlamış olan bir savaştı. Katoliklere karşı Prostestan mezhebine destek verildi. Bunun sonucunda bu savaşlar 30 yıl kadar devam etti. Transilvanya’da da çıkan isyanlarda Osmanlı imparatorluğu sorumlu olarak gösterildi. Otuz Yıl Savaşları Genç Osman tahtta iken de devam etmişti.</span></span><br />
<span style="color: #262626;" class="mycode_color"><span style="font-family: Helvetica;" class="mycode_font">2) Lehistan Seferi</span></span><br />
<span style="color: #262626;" class="mycode_color"><span style="font-family: Helvetica;" class="mycode_font">Genç Osman'ın komutasında ki Osmanlı ordusunun çıktığı seferlerden birisidir. Lehler'e karşı yapılan bu sefer de Osmanlı ordusu üstün bir sayıda idi. Leh ordusu henüz yeni oluşan bir ordu idi. Osmanlı ordusunun sefer düzenleyeceğini öğrenen Leh ordusu orduyu güçlü hale getirmek için Avusturya'dan yardım istediler ve Avusturya ordusu tarafından takviye aldılar. 1621 yılında Genç Osman önderliğinde Osmanlı ordusu Hotin'e geldi. Burada bulunan kale kuşatılmıştı. Lehistan seferinde Hotin kalesi kuşatılsa da bu kale ele geçirilemedi. Bunun sonucunda askerlerin de umudu kalmamıştı.</span></span><br />
<span style="color: #262626;" class="mycode_color"><span style="font-family: Helvetica;" class="mycode_font">Yeniçeriler tam olarak bu savaşta üstün bir rol oynamadı. Bu da Lehistan seferinin başarısızlıkla sonuçlanmasına neden oldu. Lehistan bunun üzerine Hotin anlaşmasını Osmanlı ordusu ile imzaladı. Bu anlaşmaya göre Lehler ve Osmanlılar birbirinin topraklarına bundan böyle saldırmayacaktı. Ayrıca Lehler 40 bin altını Osmanlı'ya ödeyecekti.</span></span></span></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: left;" class="mycode_align">
<img src="https://i4.hurimg.com/i/hurriyet/75/750x422/5fd164480f25431524ca8006.jpg" loading="lazy"  width="640" height="360" alt="[Resim: 5fd164480f25431524ca8006.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">GENÇ OSMAN</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Genç Osman kimdir? Genç Osman dönemi olayları ve Genç Osman hayatı<br />
<br />
Genç Osman Osmanlı imparatorluğunun en genç padişahlarından birisidir. Bundan dolayı Genç Osman lakabını almıştır. Genç Osman henüz 14 yaşında iken tahta geçmiştir. Bu durumda Osmanlı devletinin tarihi boyunca tartışmalara neden olmuştur. Genç Osman Osmanlı padişahları arasında araştırılan ve tartışılan en fazla padişahlardan birisidir. Bundan dolayı tarihçiler bu dönemi yorumlamaktadır. Genç Osman dönemi Osmanlı döneminde araştırılan bir dönemdir. Peki, Genç Osman kimdir? Hangi padişahın oğludur? Genç Osman döneminde yaşanan olaylar nelerdir? Genç Osman'ın hayatı nasıldır? İşte Osmanlı imparatorluğunun en genç padişahı olan Genç Osman hakkında bilinmeyen tüm detaylar.<br />
<br />
</span><span style="color: #262626;" class="mycode_color"><span style="font-family: Helvetica;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="color: #262626;" class="mycode_color"><span style="font-family: Helvetica;" class="mycode_font">Haberin Devamı <br />
</span></span><br />
<span style="color: #262626;" class="mycode_color"><span style="font-family: Helvetica;" class="mycode_font">Genç Osman İkinci Osman ya da Farisi olarak bilinen bir padişahtır. Osmanlı imparatorluğunun 16. padişahıdır. Henüz 14 yaşında tahta geçmesinden ötürü tarihte Genç lakabını almış bir padişahtır.</span></span><br />
<span style="color: #262626;" class="mycode_color"><span style="font-family: Helvetica;" class="mycode_font">Genç Osman Kimdir?</span></span><br />
<span style="color: #262626;" class="mycode_color"><span style="font-family: Helvetica;" class="mycode_font">Genç Osman 1604 yılında doğmuştur. İstanbul'da dünyaya gelmiştir. Babasının adı 1. Ahmed annesinin adı Hatice Sultan'dır. Yeniçeriler tarafından eşine az rastlanır bir olay neticesinde tahttan indirilmiştir. Çeşitli hakaretlere ve saldırılara maruz kalan Genç Osman daha sonra zindana atılarak boğularak öldürülmüştür. Otuz Yıl Savaşları da onun döneminde devam etmiş bir padişahtır. Ayşe Sultan, Meylişah Hatun, Akile Hatun Genç Osman'ın eşleridir. Genç Osman bu eşlerinden 3 çocuğu olmuştur.</span></span><br />
<span style="color: #262626;" class="mycode_color"><span style="font-family: Helvetica;" class="mycode_font">Genç Osman divan edebiyatı ile ilgilenen bir padişahtı. Divan edebiyatında Farisi mahlasını almıştı. Farisi mahlası ile pek çok şiir yazmıştır.</span></span><br />
</span><span style="color: #262626;" class="mycode_color"><span style="font-family: Helvetica;" class="mycode_font"><span style="font-size: medium;" class="mycode_size">Haberin Devamı <br />
</span></span></span></span></span><br />
<span style="font-size: medium;" class="mycode_size"><span style="color: #262626;" class="mycode_color"><span style="font-family: Helvetica;" class="mycode_font">Genç Osman Dönemi Olayları</span></span><br />
<span style="color: #262626;" class="mycode_color"><span style="font-family: Helvetica;" class="mycode_font">1) Otuz Yıl Savaşları</span></span><br />
<span style="color: #262626;" class="mycode_color"><span style="font-family: Helvetica;" class="mycode_font">Otuz Yıl Savaşları Kanuni Sultan Süleyman döneminde başlamış olan bir savaştı. Katoliklere karşı Prostestan mezhebine destek verildi. Bunun sonucunda bu savaşlar 30 yıl kadar devam etti. Transilvanya’da da çıkan isyanlarda Osmanlı imparatorluğu sorumlu olarak gösterildi. Otuz Yıl Savaşları Genç Osman tahtta iken de devam etmişti.</span></span><br />
<span style="color: #262626;" class="mycode_color"><span style="font-family: Helvetica;" class="mycode_font">2) Lehistan Seferi</span></span><br />
<span style="color: #262626;" class="mycode_color"><span style="font-family: Helvetica;" class="mycode_font">Genç Osman'ın komutasında ki Osmanlı ordusunun çıktığı seferlerden birisidir. Lehler'e karşı yapılan bu sefer de Osmanlı ordusu üstün bir sayıda idi. Leh ordusu henüz yeni oluşan bir ordu idi. Osmanlı ordusunun sefer düzenleyeceğini öğrenen Leh ordusu orduyu güçlü hale getirmek için Avusturya'dan yardım istediler ve Avusturya ordusu tarafından takviye aldılar. 1621 yılında Genç Osman önderliğinde Osmanlı ordusu Hotin'e geldi. Burada bulunan kale kuşatılmıştı. Lehistan seferinde Hotin kalesi kuşatılsa da bu kale ele geçirilemedi. Bunun sonucunda askerlerin de umudu kalmamıştı.</span></span><br />
<span style="color: #262626;" class="mycode_color"><span style="font-family: Helvetica;" class="mycode_font">Yeniçeriler tam olarak bu savaşta üstün bir rol oynamadı. Bu da Lehistan seferinin başarısızlıkla sonuçlanmasına neden oldu. Lehistan bunun üzerine Hotin anlaşmasını Osmanlı ordusu ile imzaladı. Bu anlaşmaya göre Lehler ve Osmanlılar birbirinin topraklarına bundan böyle saldırmayacaktı. Ayrıca Lehler 40 bin altını Osmanlı'ya ödeyecekti.</span></span></span></div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Çanakkale Bir Destandır]]></title>
			<link>https://islamiforum.net/Thread-canakkale-bir-destandir</link>
			<pubDate>Thu, 12 Aug 2021 11:39:39 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://islamiforum.net/member.php?action=profile&uid=34505">Behçet</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://islamiforum.net/Thread-canakkale-bir-destandir</guid>
			<description><![CDATA[ÇANAKKALE BİR DESTANDIR<br />
<br />
Çanakkale Zaferi, yokluk ve yoksulluk döneminin başarısıdır. Maddi ve siyasi açıdan devletin tıkandığı bir dönemde meydana gelmiştir. Maddi imkânların neredeyse tabana vurduğu, düşmanların ise çok güçlü bulunduğu bir savaştır.<br />
Bu gerçeğe rağmen Çanakkale Savaşları nasıl zaferimizle sonuçlandı?<br />
Bu zaferin bir tek doğru izahı vardır. O da Mehmetçiğin imanıdır. "Ölürsem şehit, kalırsam gazi!" dedirten iman, askerimizi kahramanlaştırmıştır.<br />
Kana, kine ve inanılamaz bir ateş sağanağına rağmen Mehmetçik, adının ilham ettiği imanı hiç unutmamış, bir gül bahçesine girercesine şehadete koşmuştur. Yine bu imanladır ki, fedakârlığın her türlüsüne, açlığa, susuzluğa, yara bere ile yaşamaya sabırla katlanmış, yılmamış, yıkılmamıştır.<br />
Mehmetçiği ayakta tutan güç, düşmanlarını şaşkına çevirmiştir. Zira böylesine bir direnci onlar değil düşünmek, hayal bile edememişlerdi.<br />
Düşman cephe, her ihtimali hesaba katmıştı, ama bu imanın kahramanlaştırma derecesini bilememişti.<br />
Ateş püsküren çeliğe karşı Mehmetçik, iman dolu göğsünü siper etmişti. Hem de onca kana, kine ve acımasızlığa rağmen insanlığından bir şey kaybetmiyor, düşmanının seviyesizliğine asla düşmüyor, böylece savaşa güzellik getiriyordu. Hastaya, hastaneye, silâhsıza, teslim olana ateş etmiyor, esire misafir muamelesi yapıyordu. İmanından kaynaklanan merhameti öyle coşkundu ki, onu "tek dişi kalmış medeniyet"in acımasızlığı bile söndüremedi. Bu merhametten düşmanı da yararlandı. Kendisini tehlikeye atarak, yaralı düşmanını sırtlayıp siperine ***ürdü.<br />
Mehmetçik, Çanakkale'de binlerce insanlık dersi verdi. Şimdi, daha aradan bir asır bile geçmeden, bırakın düşmanlarını, dostları, hatta çocukları ve torunları dahi o insanlık örneklerine yabancılaştı! O güzelim insanlık tabloları unutuluverdi.<br />
Mehmetçiğin Çanakkale'de yaşattığı insanlığa bütün dünya, şimdi daha çok muhtaçtır. Çünkü, açık ve örtülü savaşlarda yine acımasızlıklar, sömürüler, bencillikler ve yaşanıyor;yine insanlar, küçük çıkarlar uğruna, açlığa ve ölüme terk ediliyor;özellikle de Müslümanlar, yine dünyanın her yerinde kana, gözyaşına, acıya boğuluyor.<br />
<br />
İşte bu sebeple, Çanakkale'de Mehmetçiğin sergilediği insanlığı samimi olarak yaşatacak bir imana şiddetle ve çok acele ihtiyaç vardır. Bu imanı yaşa*****, dünyada insanlığın, sevginin, hoşgörünün hâlâ var olduğuna insanları inandırmak gerekiyor. Aksi halde zayıfın ezilip sömürüldüğü, zenginin daha da zenginleştiği bir maddeci zihniyet, çölleşmedik gönül bırakmayacaktır.<br />
Dünyayı yeniden ve bir daha merhametle, vicdanla, sevgiyle, şefkatle kim tanıştıracak? Bu insanlık görevi, herkesten önce, Çanakkale dehşetinde bu güzellikleri yaşayanların torunlarına düşmez mi?Yani bize, size, hepimize düşen ve alternatifi olmayan bir görevdir bu... İnsanlık ya yeniden ve bir daha kendine gelerek yaratılış gayesini hatırlayıp dünyaya yaşanılacak bir hayatı gösterecek ya da gelişini hızlandırdığı kıyameti bekleyecektir.<br />
Mehmetçiğin güzelliklerin kaynağı yüreğindeki imandı. O, imanın başka adreslerde aranmaması gerektiğini, adıyla da bütün âleme göstermekteydi. Çünkü o, Mehmetçik idi...Adı, sahibinin güzelliklerine sahipti. Bütün imkânsızlığına, çaresizliğine ve bilgi eksikliğine rağmen, güzelliğin adresini biliyordu.<br />
<br />
Güzelliğin kaynağından fazla uzaklaşmamıştı. Gönlü, Güzeller Güzeli'ndeydi...<br />
Bu millet, onu o kadar çok seviyordu ki, bu muhabbetle onun adını askerine ad olarak almıştı. Böylece dünyada, peygamberinin adını kendisine ad olarak alan tek ordu olmuştu.<br />
<br />
Hem de bu adı alışta, benzersiz bir incelik göstermiş, asla onun gibi olamayacağını bilmenin ve aşkının derinliğini göstermenin idrakı içinde Muhammed'i Mehmet'e çevirmiş, onu da küçülterek askerine isim yapmıştır.<br />
İşte Çanakkale, bu askerin zaferidir.<br />
Çanakkale'yi diğer zaferlerimizden ayıran bir üstünlüğü de, Osmanlının son döneminde, daha doğrusu çöküşü sırasında kazınılmış olmasıdır.<br />
Bu zafer, "Çöktü, bitti,öldü" denildiği zamanda Osmanlı insanının ne olduğunu bir kez daha bütün dünyaya göstermiştir, Osmanlı insanını bütün olumsuzluklara rağmen güçlü ve üstün kılan İslâm imanını dosta düşmana tanıtmıştır.<br />
<br />
O günden sonra düşmanlarımızın asıl hedefi imanımız olmuştur. Çünkü onlar da iyice anlamışlardır ki, yüreklerde bu iman olduğu sürece bu millet ne sürü olur, ne de sömürülür...<br />
<br />
Bugün ülkemizin içinde bulunduğu bütün darboğazların sebebi, bizi biz yapan, kimlik ve kişiliğimizi oluşturan değerlerimizden uzaklaşmamızdır. Çanakkale'den aldıkları dersle, düşmanlarımız, neremize vuracaklarını öğrenmişlerdir. Biz ise, tam tersine, bir gaflet ve tembellik içine düşüp sürekli düşman oyunlarına gelmişiz. İşin en acı yanı da, maddi ve manevi varlığımızı borçlu olduğumuz İslâm imanından ve onun kazandırdığı ahlâktan uzaklaşmış olmamızdır. İslâm imanından uzaklaşmak demek, sahip olduğumuz temel hayat damarını koparmak demektir. Çünkü bu millet, bin senedir, sahip olduğu bütün güzellikleri o imana borçludur;bütün kahramanlığını, güzel ahlâkını, sevgisini o imandan ve o imanın en yüksek temsilcisi olan Güzeller Güzeli'nden almıştır. Bu gerçeği görenler, bu milleti zayıflatmak ve yenmek için doğrudan doğruya her vesile ve vasıta ile imana saldırıyor, bu konuda netice almak için her yolu, daha doğrusu her yolsuzluğu deniyorlar;ilmi gerçekleri saptırıyor, tarihi tahrif ediyor, güncel olayları tersine çeviriyorlar.<br />
<br />
Bütün mesele, İslâm'la güçlenmiş, kahramanlaşmış olan bu milleti tarih sahnesinden silmektir. Çanakkale'de çok ümitlendiler;maddi sebeplere, silâh ve asker üstünlüğüne, Osmanlı askeri ve bürokratik çözülmesine bakınca da hemen harekete geçtiler. Ancak Mehmetçik bütün bu olumsuzlukları tersine çevirircesine şahlandı. Bu şahlanış , bütün plânları, entrikaları, ince ayar hesapları alt üst etti.<br />
1916 yılının şartları iki yıl sonra değişti, çünkü Mehmetçik, elinden geleni, hatta gelmemesi gerekeni de yapmıştı. Ancak askeri ve sivil bürokrasi, kendisinden ve silâh arkadaşlarından kaynaklanan sebeplerle çaresiz kaldı ve devlet çöktü.<br />
<br />
Mehmetçik çökmemişti; zira hâlâ aynı imanın sahibiydi... Gün, düşünülen yerden kalkmanın günüydü. Tekrar, yegâne gücümüz olan Mehmetçiğe iş düştü. Bu defa bütün millet yediden yetmişe Mehmetçikti...<br />
Yeni savaşın adı "İstiklâl Savaşı" idi. İstiklâl "bağımsızlık" demekti. Daha iki asır önce dünyaya bağımsızlık armağan eden devlet, şimdi son vatan parçasında kendi bağımsızlığını kurtarmaya çalışıyordu.<br />
Yine imkânsızlık vardı... Yine düşman çoktu ve güçlüydü...Biraz yorgun ve yaralı da olsa, yine karşılarında kahraman Mehmetçik vardı.<br />
İstiklâl Savaşı, Çanakkale'nin verdiği tecrübe ve moralle kazanıldı. Mustafa Kemal Paşa'dan Ali Çavuş'a kadar aynı kadro, bir kez daha cephede saf tuttu.<br />
Çanakkale Zaferi, hem Balkan Savaşlarındaki acı yenilgimizin hüznünü giderdi, hem de İstiklâl Savaşımıza güç verdi.<br />
<br />
Söylemesi biraz zordur;ama Çanakkale Zaferi, günümüzdeki olumsuzluklardan bile sorumludur!Çünkü Çanakkale Savaşı, sekiz buçuk ay içinde, ülkemizin en iyi yetişmiş, en kaliteli insanlarını, gelecek vaat eden parlak gençlerini de alıp ***ürmüştür. Zira Çanakkale bir "subay savaşı" olmuştur. İstanbul'un ve Anadolu'nun en seçkin liselerinin öğrencileri, gönüllü olarak Mehmetçiğin imdadına koşmuş ve büyük bölümüyle de burada şehit olmuşlardır."Biz Çanakkale'ye bir darülfünün(üniversite) gömdük!" sözü Atatürk'e aittir. En kaliteli insanımızın Çanakkale'de dünyasını değiştirmesi, günümüze kadar uzayıp gelen bir kaht-ı ricale(adam kıtlığına) sebep olmuştur.<br />
Bununla beraber Çanakkale, milletimizin hafızasına kazınmış, hatıralarının en canlısı ve en etkilisi olarak ibretlerle dolu durmaktadır. Çünkü neredeyse her üç evden biri, Çanakkale'ye evlâdını göndermiştir. Hem de Çanakkale'de, bugün çok muhtaç olduğumuz müthiş bir birlik ve beraberlik yaşamışızdır. İstanbul'dan Ankara'ya, İzmir'den Adana'ya, Samsun'dan Selanik'e, Antep'ten Tunceli'ye, Maraş'ten Diyarbakır'a, Medine'den Bağdat'a, Kudüs'ten Trablusgarp'a, Üsküp'ten Saraybosna'ya kadar bütün Osmanlı coğrafyasından insanımız, yan yana omuz omuza düşmana karşı durmuştur. Bu birlik, gönül birliği idi, iman birliği idi, din kardeşliğinin verdiği beraberlik idi.<br />
Şimdi "son vatan parçası" olan Anadolu'da bile, bir avuç insan, Çanakkale'deki birlik ve beraberliği gösteremiyorsa, burada durup düşünmek gerekmez mi? Evet, bu noktada durup düşünmek ve "Acaba biz nerede yanlış yapıyoruz?" diye kendimizi hesaba çekmek icap etmez mi?<br />
Çanakkale'nin o zor ve çetin günlerinde var olup da bugün kaybettiğimiz ruh, nasıl bir şeydi?<br />
İşte, elinizdeki eser, o ruhu, Çanakkale heyecanını yeniden bulmakta bir nebze işe yararsa, mutluluğumuz sonsuz olacaktır.<br />
<br />
İnanıyoruz ki, yeniden Çanakkale ruhunu kazanırsak, bir daha Kuva-yı Milliye aşkını yakalarsak, maddeten ve manen çok güçleneceğiz; önümüz açılacak ve biz, bir daha dünyaya insanlık nedir, gösterebileceğiz.<br />
Ümitsiz değiliz. O güzel insanlara ve hatıralarına lâyık olmaya çalışıyoruz. Onları anlayan, seven ve yollarını yol bilen güzel gençler yetişiyor. O güzel gençlere, erkekliğiyle kızıyla, güneylisiyle kuzeylisiyle, doğulusuyla batılısıyla hepsine sevgiler, saygılar sunuyorum.<br />
<br />
Vehbi VAKKASOĞLU]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ÇANAKKALE BİR DESTANDIR<br />
<br />
Çanakkale Zaferi, yokluk ve yoksulluk döneminin başarısıdır. Maddi ve siyasi açıdan devletin tıkandığı bir dönemde meydana gelmiştir. Maddi imkânların neredeyse tabana vurduğu, düşmanların ise çok güçlü bulunduğu bir savaştır.<br />
Bu gerçeğe rağmen Çanakkale Savaşları nasıl zaferimizle sonuçlandı?<br />
Bu zaferin bir tek doğru izahı vardır. O da Mehmetçiğin imanıdır. "Ölürsem şehit, kalırsam gazi!" dedirten iman, askerimizi kahramanlaştırmıştır.<br />
Kana, kine ve inanılamaz bir ateş sağanağına rağmen Mehmetçik, adının ilham ettiği imanı hiç unutmamış, bir gül bahçesine girercesine şehadete koşmuştur. Yine bu imanladır ki, fedakârlığın her türlüsüne, açlığa, susuzluğa, yara bere ile yaşamaya sabırla katlanmış, yılmamış, yıkılmamıştır.<br />
Mehmetçiği ayakta tutan güç, düşmanlarını şaşkına çevirmiştir. Zira böylesine bir direnci onlar değil düşünmek, hayal bile edememişlerdi.<br />
Düşman cephe, her ihtimali hesaba katmıştı, ama bu imanın kahramanlaştırma derecesini bilememişti.<br />
Ateş püsküren çeliğe karşı Mehmetçik, iman dolu göğsünü siper etmişti. Hem de onca kana, kine ve acımasızlığa rağmen insanlığından bir şey kaybetmiyor, düşmanının seviyesizliğine asla düşmüyor, böylece savaşa güzellik getiriyordu. Hastaya, hastaneye, silâhsıza, teslim olana ateş etmiyor, esire misafir muamelesi yapıyordu. İmanından kaynaklanan merhameti öyle coşkundu ki, onu "tek dişi kalmış medeniyet"in acımasızlığı bile söndüremedi. Bu merhametten düşmanı da yararlandı. Kendisini tehlikeye atarak, yaralı düşmanını sırtlayıp siperine ***ürdü.<br />
Mehmetçik, Çanakkale'de binlerce insanlık dersi verdi. Şimdi, daha aradan bir asır bile geçmeden, bırakın düşmanlarını, dostları, hatta çocukları ve torunları dahi o insanlık örneklerine yabancılaştı! O güzelim insanlık tabloları unutuluverdi.<br />
Mehmetçiğin Çanakkale'de yaşattığı insanlığa bütün dünya, şimdi daha çok muhtaçtır. Çünkü, açık ve örtülü savaşlarda yine acımasızlıklar, sömürüler, bencillikler ve yaşanıyor;yine insanlar, küçük çıkarlar uğruna, açlığa ve ölüme terk ediliyor;özellikle de Müslümanlar, yine dünyanın her yerinde kana, gözyaşına, acıya boğuluyor.<br />
<br />
İşte bu sebeple, Çanakkale'de Mehmetçiğin sergilediği insanlığı samimi olarak yaşatacak bir imana şiddetle ve çok acele ihtiyaç vardır. Bu imanı yaşa*****, dünyada insanlığın, sevginin, hoşgörünün hâlâ var olduğuna insanları inandırmak gerekiyor. Aksi halde zayıfın ezilip sömürüldüğü, zenginin daha da zenginleştiği bir maddeci zihniyet, çölleşmedik gönül bırakmayacaktır.<br />
Dünyayı yeniden ve bir daha merhametle, vicdanla, sevgiyle, şefkatle kim tanıştıracak? Bu insanlık görevi, herkesten önce, Çanakkale dehşetinde bu güzellikleri yaşayanların torunlarına düşmez mi?Yani bize, size, hepimize düşen ve alternatifi olmayan bir görevdir bu... İnsanlık ya yeniden ve bir daha kendine gelerek yaratılış gayesini hatırlayıp dünyaya yaşanılacak bir hayatı gösterecek ya da gelişini hızlandırdığı kıyameti bekleyecektir.<br />
Mehmetçiğin güzelliklerin kaynağı yüreğindeki imandı. O, imanın başka adreslerde aranmaması gerektiğini, adıyla da bütün âleme göstermekteydi. Çünkü o, Mehmetçik idi...Adı, sahibinin güzelliklerine sahipti. Bütün imkânsızlığına, çaresizliğine ve bilgi eksikliğine rağmen, güzelliğin adresini biliyordu.<br />
<br />
Güzelliğin kaynağından fazla uzaklaşmamıştı. Gönlü, Güzeller Güzeli'ndeydi...<br />
Bu millet, onu o kadar çok seviyordu ki, bu muhabbetle onun adını askerine ad olarak almıştı. Böylece dünyada, peygamberinin adını kendisine ad olarak alan tek ordu olmuştu.<br />
<br />
Hem de bu adı alışta, benzersiz bir incelik göstermiş, asla onun gibi olamayacağını bilmenin ve aşkının derinliğini göstermenin idrakı içinde Muhammed'i Mehmet'e çevirmiş, onu da küçülterek askerine isim yapmıştır.<br />
İşte Çanakkale, bu askerin zaferidir.<br />
Çanakkale'yi diğer zaferlerimizden ayıran bir üstünlüğü de, Osmanlının son döneminde, daha doğrusu çöküşü sırasında kazınılmış olmasıdır.<br />
Bu zafer, "Çöktü, bitti,öldü" denildiği zamanda Osmanlı insanının ne olduğunu bir kez daha bütün dünyaya göstermiştir, Osmanlı insanını bütün olumsuzluklara rağmen güçlü ve üstün kılan İslâm imanını dosta düşmana tanıtmıştır.<br />
<br />
O günden sonra düşmanlarımızın asıl hedefi imanımız olmuştur. Çünkü onlar da iyice anlamışlardır ki, yüreklerde bu iman olduğu sürece bu millet ne sürü olur, ne de sömürülür...<br />
<br />
Bugün ülkemizin içinde bulunduğu bütün darboğazların sebebi, bizi biz yapan, kimlik ve kişiliğimizi oluşturan değerlerimizden uzaklaşmamızdır. Çanakkale'den aldıkları dersle, düşmanlarımız, neremize vuracaklarını öğrenmişlerdir. Biz ise, tam tersine, bir gaflet ve tembellik içine düşüp sürekli düşman oyunlarına gelmişiz. İşin en acı yanı da, maddi ve manevi varlığımızı borçlu olduğumuz İslâm imanından ve onun kazandırdığı ahlâktan uzaklaşmış olmamızdır. İslâm imanından uzaklaşmak demek, sahip olduğumuz temel hayat damarını koparmak demektir. Çünkü bu millet, bin senedir, sahip olduğu bütün güzellikleri o imana borçludur;bütün kahramanlığını, güzel ahlâkını, sevgisini o imandan ve o imanın en yüksek temsilcisi olan Güzeller Güzeli'nden almıştır. Bu gerçeği görenler, bu milleti zayıflatmak ve yenmek için doğrudan doğruya her vesile ve vasıta ile imana saldırıyor, bu konuda netice almak için her yolu, daha doğrusu her yolsuzluğu deniyorlar;ilmi gerçekleri saptırıyor, tarihi tahrif ediyor, güncel olayları tersine çeviriyorlar.<br />
<br />
Bütün mesele, İslâm'la güçlenmiş, kahramanlaşmış olan bu milleti tarih sahnesinden silmektir. Çanakkale'de çok ümitlendiler;maddi sebeplere, silâh ve asker üstünlüğüne, Osmanlı askeri ve bürokratik çözülmesine bakınca da hemen harekete geçtiler. Ancak Mehmetçik bütün bu olumsuzlukları tersine çevirircesine şahlandı. Bu şahlanış , bütün plânları, entrikaları, ince ayar hesapları alt üst etti.<br />
1916 yılının şartları iki yıl sonra değişti, çünkü Mehmetçik, elinden geleni, hatta gelmemesi gerekeni de yapmıştı. Ancak askeri ve sivil bürokrasi, kendisinden ve silâh arkadaşlarından kaynaklanan sebeplerle çaresiz kaldı ve devlet çöktü.<br />
<br />
Mehmetçik çökmemişti; zira hâlâ aynı imanın sahibiydi... Gün, düşünülen yerden kalkmanın günüydü. Tekrar, yegâne gücümüz olan Mehmetçiğe iş düştü. Bu defa bütün millet yediden yetmişe Mehmetçikti...<br />
Yeni savaşın adı "İstiklâl Savaşı" idi. İstiklâl "bağımsızlık" demekti. Daha iki asır önce dünyaya bağımsızlık armağan eden devlet, şimdi son vatan parçasında kendi bağımsızlığını kurtarmaya çalışıyordu.<br />
Yine imkânsızlık vardı... Yine düşman çoktu ve güçlüydü...Biraz yorgun ve yaralı da olsa, yine karşılarında kahraman Mehmetçik vardı.<br />
İstiklâl Savaşı, Çanakkale'nin verdiği tecrübe ve moralle kazanıldı. Mustafa Kemal Paşa'dan Ali Çavuş'a kadar aynı kadro, bir kez daha cephede saf tuttu.<br />
Çanakkale Zaferi, hem Balkan Savaşlarındaki acı yenilgimizin hüznünü giderdi, hem de İstiklâl Savaşımıza güç verdi.<br />
<br />
Söylemesi biraz zordur;ama Çanakkale Zaferi, günümüzdeki olumsuzluklardan bile sorumludur!Çünkü Çanakkale Savaşı, sekiz buçuk ay içinde, ülkemizin en iyi yetişmiş, en kaliteli insanlarını, gelecek vaat eden parlak gençlerini de alıp ***ürmüştür. Zira Çanakkale bir "subay savaşı" olmuştur. İstanbul'un ve Anadolu'nun en seçkin liselerinin öğrencileri, gönüllü olarak Mehmetçiğin imdadına koşmuş ve büyük bölümüyle de burada şehit olmuşlardır."Biz Çanakkale'ye bir darülfünün(üniversite) gömdük!" sözü Atatürk'e aittir. En kaliteli insanımızın Çanakkale'de dünyasını değiştirmesi, günümüze kadar uzayıp gelen bir kaht-ı ricale(adam kıtlığına) sebep olmuştur.<br />
Bununla beraber Çanakkale, milletimizin hafızasına kazınmış, hatıralarının en canlısı ve en etkilisi olarak ibretlerle dolu durmaktadır. Çünkü neredeyse her üç evden biri, Çanakkale'ye evlâdını göndermiştir. Hem de Çanakkale'de, bugün çok muhtaç olduğumuz müthiş bir birlik ve beraberlik yaşamışızdır. İstanbul'dan Ankara'ya, İzmir'den Adana'ya, Samsun'dan Selanik'e, Antep'ten Tunceli'ye, Maraş'ten Diyarbakır'a, Medine'den Bağdat'a, Kudüs'ten Trablusgarp'a, Üsküp'ten Saraybosna'ya kadar bütün Osmanlı coğrafyasından insanımız, yan yana omuz omuza düşmana karşı durmuştur. Bu birlik, gönül birliği idi, iman birliği idi, din kardeşliğinin verdiği beraberlik idi.<br />
Şimdi "son vatan parçası" olan Anadolu'da bile, bir avuç insan, Çanakkale'deki birlik ve beraberliği gösteremiyorsa, burada durup düşünmek gerekmez mi? Evet, bu noktada durup düşünmek ve "Acaba biz nerede yanlış yapıyoruz?" diye kendimizi hesaba çekmek icap etmez mi?<br />
Çanakkale'nin o zor ve çetin günlerinde var olup da bugün kaybettiğimiz ruh, nasıl bir şeydi?<br />
İşte, elinizdeki eser, o ruhu, Çanakkale heyecanını yeniden bulmakta bir nebze işe yararsa, mutluluğumuz sonsuz olacaktır.<br />
<br />
İnanıyoruz ki, yeniden Çanakkale ruhunu kazanırsak, bir daha Kuva-yı Milliye aşkını yakalarsak, maddeten ve manen çok güçleneceğiz; önümüz açılacak ve biz, bir daha dünyaya insanlık nedir, gösterebileceğiz.<br />
Ümitsiz değiliz. O güzel insanlara ve hatıralarına lâyık olmaya çalışıyoruz. Onları anlayan, seven ve yollarını yol bilen güzel gençler yetişiyor. O güzel gençlere, erkekliğiyle kızıyla, güneylisiyle kuzeylisiyle, doğulusuyla batılısıyla hepsine sevgiler, saygılar sunuyorum.<br />
<br />
Vehbi VAKKASOĞLU]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>