Gönder Cevapla
 
Değerlendir:
  • 1 Oy - 5 Yüzde
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Imam-i Âzam Ebu Hanife
Yazar Mesaj
AtMaCa Çevrimiçi
Admin
*********

Mesajlar: 9,326
Üyelik Tarihi: Oct 2007
Rep Puanı: 1280
Ruh Halim
Ruh Halim
Sert

Takımın:
Fenerbahce
Mesaj: #1
Imam-i Âzam Ebu Hanife
Imam Âzam (büyük Imam) lâkabiyla bilinen, Ebû Hanife künyesiyle meshur Numân b. Sâbit b. Zevta (Zûta) mutlak müctehid ve fikihta Hanefi mezhebinin imami.

Ebû Hanife, Kûfe'de hicrî 80 yilinda dogdu. Numân ve ailesinin Arap olmadigi kesindir; onun Farisi veya Türk oldugu seklinde degisik görüsler vardir. Dedesi Zûta, Teym b. Sa'lebeogullari kabilesinin âzatlisi olup, Hz. Ali zamaninda Kâbil'den Kûfe'ye gelerek; orada yerlesti. Zûta'nin oglu Sâbit de Kûfe'de ipek ve yün kumas ticaretiyle ugrasti. Islâm'in hâkim oldugu bir ortamda yetisen Numân b. Sâbit küçük yasta Kur'ân-i Kerîm'i hifzetti. Kirâati, yedi kurrâdan biri olarak taninan Imam Âsim'dan aldigi rivâyet edilir (Ibn Hacer Heytemî, Hayratu'l Hisan, 265) Numân gençligini ticaretle geçirdikten sonra Imam Sa'bî (20/104)'nin tavsiye ve destegiyle ögrenimine devam etti. Arapça, edebiyat, sarf ve nahiv, siir ögrendi. Yetistigi Kûfe sehri ve bütün Irak bölgesi müslim-gayrimüslim birçok düsüncenin, itikâdi firkalarin bulundugu, itikadla ilgili atesli tartismalarin yapildigi rey ehlinin yerlestigi bir sehirdi. Dindar bir ailede yetisen Ebû Hanife'nin de bu itikâdi tartismalara zaman zaman katildigi kuvvetle muhtemeldir. Ebû Hanife, Sa'bî'nin kendisini ilme tesvikini söyle anlatmaktadir: "Günün birinde Sa'bî'nin yanindan geçiyordum. Beni çagirdi ve bana, 'Nereye devam ediyorsun?' dedi. Ben de, 'Çarsi pazara' dedim. O, 'Maksadim o degil, ulemâdan kimin dersine devam ediyorsun?' dedi. Ben, 'Hiçbirinin' diye cevap verince Sa'bî, 'Ilmi ve ulemâ ile görüsmeyi sakin ihmal etme. Ben senin uyanik ve aktif bir genç oldugunu görüyorum' dedi. Onun bu sözü benim içimde iyi bir etki yapti. Ticareti biraktim, ilim yolunu tuttum. Allah'in inâyetiyle Sa'bî'nin sözünün bana çok faydasi oldu." Kendisinin de belirttigi gibi Sa'bî'nin bu tavsiyesi onun için bir dönüm noktasi olmustur. Bundan böyle ticaret isini ortagi Hafs b. Abdurrahman'a devredecek, ara-sira dükkânina ugrayacak, asil isi ilim meclislerine devam etmek olacaktir. O zaman Numan henüz yirmiiki yasindadir (Muhammed Ebû Zehra, Ebû Hanife, Çev.: Osman Keskioglu. Istanbul 1970. 43).

Ebû Hanife'nin yasadigi yer ve çagda itikâdi firkalar çogalmis, bir sürü sapik firkalar ortaya çikmis, Emevi hükümdarlarinin Ehl-i Beyt'e zulmü devam etmistir. Mantigi çok kuvvetli olan Numân b. Sâbit hiçbir firkaya baglanmadan ilim tahsilini ilerletti ve kelâm ilmine yöneldi. Tartismak (cedel) için sik sik Basra'ya gitti, ancak kelâm ve cedel'in din disi oldugunu görerek fikh'a yöneldi. "Arkadasini tekfir etmek isteyen ondan önce küfre düser" diyordu (Hatib el-Bagdâdî, Târihu Bagdâd, XIII, 333). Kendisi bunu söyle anlatir: "Sahâbi ve tâbiin, bize gelen konulari bizden iyi anladilar. Aralarinda sert münâkasa ve mücâdele olmadi ve onlar fikih meclisleri ile halki fikha tesvik ettiler; fetvâ verdiler, birbirinden fetvâ sordular. Bunu anlayinca ben de münakâsa, cedel ve kelâmi biraktim; selefin yoluna döndüm. Kelâmcilarin selefin yolunda olmadigini; cedelcilerin kalpleri kati, ruhlari kaba, nasslara muhâlefetten çekinmeyen, verâ ve takvâdan uzak kimseler olduklarini gördüm" (Ibnü'l Bezzâzi, Menâkîbu Ebî Hanife, I, 111).

Numân, babasiyla onalti yasinda hacca gittiginde ortada tâbiînden Atâ b. Ebî Rebâh, Abdullah Ibn Ömer ile tanisarak onlardan hadis dinledigi, rivâyet edilir (Abnü'l Esir, Üsdü'l-Gâbe, III, 133). Kendisi, tâbiînden sayilir ve etbau 't-tâbiînin büyüklerindendir. Onun, gençliginde çaginin bütün düsünce akimlarini izledigi, ihtilâflari çok iyi tesbit ettigi zikredilmektedir (Sa'râni, Tabakatü'l-Kübrâ, I, 52-53). Fikihta karar kilip selefin yolunu izlemeye basladiktan sonra gelenege uyarak kendisine bir üstad âlim seçti. Onsekiz yil Irak'in büyük fakihi Hammâd b. Ebî Süleyman (ö.120/737)'in derslerine devam etti. Onun vekîli oldu ve on yillik ögrencilikten sonra kendi kürsüsünü açmak istediyse de, altmis kadar fetvasinin kirkinin Hammâd tarafindan tasvib edildigi ve yirmisinin düzeltildigini görünce bundan vazgeçerek onun ölümüne kadar vekâletinde bulundu. Özellikle o sirada varolan su dört fikhi ögrendi: Istinbat, Hz. Ömer fikhi, Abdullah b. Mes'ud fikhi, Abdullah b. Abbâs fikhi. Birincisi ser'i hakikatleri arastirip ortaya koymaya, ikincisi maslahata, üçüncüsü tahrice, dördüncüsü Kur'ân ilmine dayanan okuldu (Muhammed Ebû Zehra, Islâm'da Fikhi Mezhepler Târihi, Çev: Abdulkadir Sener, II, i32).


Hocasi Hammâd b. Ebî Süleyman, Ibrahim en-Nehaî ve Sa'bî gibi iki büyük âlimden fikih okudu. Abdullah b. Mes'ud ve Hz. Ali'nin fikhina sahip Kadi Sureyh, Alkame b. Kays, Mesruk b. el-Ecda'in fikhindan faydalandi. Ebû Hanife'nin fikhinda daha ziyâde Ibrahim en-Nehaî okulunun tesiri görülür. Dehlevî, "Hanefi fikhinin kaynagi, Ibrahim Nehaî'nin kavilleridir" der (Sah Veliyullah Dehlevî, Huccetullah'il Bâliga, i, 146). Ayrica Ebû Hanife, "istihsan" kullanmada tartisilmaz bir ilim elde etmistir. Onun tâcir olarak halkin günlük hayatiyla iç içe olusu ve sik sik ilim merkezlerine seyahat edip birçok âlim ile düsünce alisverisinde bulunmasi, bu alanda sayginligina sebep olmustur. Hac seyahatlerinde tâbiîn âlimlerinin ileri gelenleriyle görüsmüs, ilmî sohbetlerde bulunmus, onlardan hadis dinlemistir. Atâ b. Ebî Rebâh, Atiyye el-Avfi, Abdurrahman b. Hürmüz el-A'rec, Ikrime, Nâfi', Katâde bunlardan bazilaridir (Zehebî, Menâkibu'l-Imâm Ebi Hanife ve Sahiheyni Ebi Yûsuf ve Muhammed b. el-Hasen, Misir). Kendisi söyle der: "Hz. Ömer'in fikhini, Hz. Ali'nin fikhini, Abdullah b. Mes'ud'un ve Abdullah Ibn Abbâs'in fikhini onlarin ashâbindan aldim" (M. Ebû Zehra, Ebû Hanife, 44).

Ebû Hanife ilimle ugrasirken ticareti de bütünüyle birakmadi. Bu, onun helâl rizik kazanmasini sagladigi gibi, ticarî kazancini ve talebelerinin ihtiyaçlarinin karsilanmasini, bagimsiz bir ilim meclisi kurmasini da sagladi. Ebû Yûsuf'un parasinin bittigini söylemesine ihtiyaç birakmadan o Ebû Yusuf'u murâkabe eder, yardimda bulunurdu. Gücü yetmeyen talebelerinin de evlenmesini saglardi (Zehebî, a.g.e, 39). Birçoklari ticarette Ebû Hanife'yi Ebû Bekir'e benzetirdi; çünkü o bir mali satin alirken, sattigi zamanki gibi emânet kâidesine uyar, kötü mali üste, iyisini alta koyardi, muhtaç saticiyi sömürmezdi. Bir defasinda bir kadin, satmak üzere ona bir ipek elbise getirdi. O, fiyatini sordu. Kadin yüz dirhem istedi. Ebû Hanife, degerinin yüz dirhemden fazla ettigini söyledi. Kadin yüzer yüzer artirarak dört yüze çiktiginda Ebû Hanife, daha fazla edecegini söyleyince kadin, "Benimle egleniyor musun?" demisti. Ebû Hanife de, "Ne münasebet, bir adam getirin de fiyat takdir ettirelim" dedi. Adam çagrildi ve fiyati takdir etti: Ebu Hanife o mali bes yüz dirheme satin aldi. Bu olay o zamandan beri halk arasinda günümüze kadar anlatilarak, ticarette dürüstlüge dâir bir darb-i mesel haline gelmistir.

Ebû Hanife vakar sahibi bir insandi. Tefekkürü çok, konusmasi az, Allah'in hudûdunu olabildigince gözeten, dünya ehlinden uzak duran, faydasiz ve bos sözlerden hoslanmayan, sorulara az ve öz cevap veren çok zeki bir müctehiddi. Fikhi sistematik hale getirip bütün dünyevî meselelerin leh ve aleyhteki biçimlerini ortaya koyarak ve saglam bir akîde esasi çikararak doktrinini meydana getirmistir. Ebû Hanife'nin binlerce talebesi olmus, bunlarin kirk kadari müctehid mertebesine ulasmistir (el-Kerderî, Menâkibu'l-Imâm Ebû Hanife, II, 2i8). Müctehid ögrencilerinden en meshurlari Ebû Yusuf (i58), Muhammed b. Hasan es-Seybânî (i89) Dâvûd et-Tâ; (i65), Esed b. Amr (i90), Hasan b. Ziyâd (204), Kasim b. Maan (i75), Ali b. Mushir (i68), Hibban b. Ali (i7i)'dir. Ebû Hanife'nin fikih okulu, talebelerine verdigi dersler ile ondan fetvâ istemeye gelen halk için verdigi fetvâlardan meydana gelmistir. Ders verme usûlü eski filozoflarin diyalektik akademi derslerini andirmaktadir. Bir mesele ortaya atilir; bu, talebeleri tarafindan tartisilir ve herkes görüsünü söyler; en son olarak Imam, delil ve istinbat ile bir karara ulasilmasini saglar ve karari delillerden ayirarak veciz cümleler halinde yazdirirdi. Bu sözleri en yakin müctehid talebeleri tarafindan sonradan mezhebin fikih kaideleri haline getirilirdi. Onun ilim meclisi bir istisâre, bir diyalog merkezi, bir hür düsünce okulu idi. Ebû Hanife'nin halkin sevgi ve saygisini kazanmasinda; fetvâlarinin her yerde hakli olarak tutulmasinda; ilmi, ihtilaflardan arindirip halka selefin yaptigi gibi bilgi aktarmasi, fitnelere bulasmamasi ve takvasi etkili olmustur. Onun talebelerine verdigi ögütlerde, ilimde hür düsünce ve arastirmanin yollarinin tutulmasi, câhil ve mutaassiplardan uzak durulmasi gibi önemli kayitlar vardir: "Halka yaklas, fâsiklardan uzaklas. Insanliginda kusur etme, kimseyi küçük görme. Bir meselede görüsünü sorana bilinen görüsü tekrarla ve sonra o meselede su veya bu sekilde baska görüsler de bulundugunu zikret. Halka yumusak davran, bikkinlik gösterme, onlardan biriymissin gibi davran." Ebû Hanife kimseye "benim görüsüm en dogrudur" demedi; hattâ, kendisinin de bir görüsü oldugunu ama daha iyi bir görüs getirene uyacagini söylerdi. Yine o, talebelerine kendisinden her isittigini yazmamalarini, çünkü yarin görüsünü degistirebilecegini ifade ederdi. Demek ki, hiç bir zaman kendisi mezhebî taassub içinde olmamistir. Aktif bir sekilde olmasa da döneminin siyasî hareketlerine katildi. Hayatinin bir bölümü Emevilerin, bir bölümü Abbâsilerin hâkimiyetinde geçti. Her iki dönemde de siyâsal iktidara karsiydi. Onun siyâsetini ehl-i beyt taraftarligi belirliyordu. Ehl-i beyt'e büyük muhabbeti vardi. Abbâsîler iktidara geldiklerinde ehl-i beyt'i gözeteceklerini söylemislerdi. Ancak onlarin iktidara geldikten bir süre sonra ehl-i beyt'e zulmetmeye devam ettiklerini görünce, onlara da karsi çikti. Derslerinde firsat buldukça iktidari tenkid etti. Her iki siyasal iktidar devrinde de kendisinden süphelenilmis, onu kendi taraflarina çekmek, halk nezdindeki itibarindan yararlanmak için kendisine kadilik görevini teklif etmislerse de o, her iki dönemde de teklifleri reddetmis ve bu sebepten dolayi iskenceye ugramis, hapsedilmistir (Ibnü'l-Esir, el-Kâmil fi't-Târih, V, 559). Imam, takvâsi, firâseti, ilmî dürüstlügü ve görüslerini iktidara karsi kullanmasi ile halkin büyük sevgisini kazandi. Abbâsi yönetimi ile hiçbir zaman uyusmadi, uzlasmadi. Ticaretten kazandigi helâl rizikla ilmini destekledi. Hattâ o, Zeyd b. Ali'nin imamligina zimnen bey'at etmisti. Hz. Ali'nin torunlari, kendisi gibi birer birer isyan edip sehid edilirken Imam Zeyd için Ebû Hanife söyle diyordu: "Zeyd'in bu çikisi -Hisâm b. Abdülmelik'e isyani- Rasûlullah'in Bedir günündeki çikisina benziyor. " Ebû Hanîfe'nin ehl-i beyt imamlari ile olan birlikteligi, Emevi ve Abbâsi yönetimlerine karsi tavri dikkat çekici bir tavirdir. i45 yilinda Hz. Ali (r.a.)'in torunlarindan Muhammed en-Nefsü'z Zekiye ile kardesi Ibrahim'in Abbâsilere isyan etmeleri ve sehîd olmalari karsisinda Ebû Hanife Irak'ta, Imam Mâlik Medine'de açikça iktidari telkin etmisler, bu yüzden ikisi de kirbaçlatilmis, iskence görmüs ve hapsedilmislerdir. Ebû Hanife alenen halki ehl-i beyt'e yardima çagirdigi için hapsedildi ve her gün kirbaçlatildi. Bunun sonucunda yetmis yasinda sehidler gibi öldü. Zehirletildigi de rivâyet edilir (en-Nemeri, el-Intika, 170). Bagdat'ta, Hayruzan mezarligina defnedildi, cenazesinde binlerce insan hazir bulundu.


Ölümünden sonra ders halkasini Ebû Yusuf sürdürdü. Vefâtindan sonra fetvâlari yazilip, doktrini sistemlestirildi. Hanefilik kanun ve asillariyla Islâm dünyasinin dört bucagina yayilmistir. Mezhebi sistematik hale getiren, Imam Muhammed es-Seybânî'dir. el-Asl, el-Câmi'ü's Sagir, el-Câmi'ü'l-Kebîr, ez-Ziyâdât, es-Siyerü'l-Kebû'i yazan odur. Bu kitaplar güvenilir rivâyetler olarak zikredilerek "Zâhirü'r Rivâye" veya "Mesâilü'l-Usûl" adiyla mezhebin ana kaynaklari sayilmistir (Bk. Hanefi mezhebi). Talebelerinin toparladigi "el-Fikhu'l Ekber", kesin olarak Imam Âzam'a aittir ve ehli sünnet akidesinin temel kitabidir (Imam Fahrü'l Islâm Pezdevî, Usûlü'l-Fikh, I, 8; Ibnü'n-Nedîm, Kitâbü'l-Fihrist, I, 204). Ayrica el-Fikhü'l Ebsât, Kitâbü'l Alim ve'l Müteallim, Kitâbü'r Risâle, el- Vasiyye, el-Kasîdetü'n Numâniye, Marifetü'l-Mezâhib, Müsnedü'l-Imam Ebî Hanife adli eserler de imamdan rivâyet edilmistir. Bunlarin yanisira kaynak ve arastirmalarda nüshalari bulunamayan baska eserlerden de söz edilmistir.


Ebû Hanîfe önceleri Kelâm ilmiyle ugrasmis ve birtakim tartismalara katilmis olmasina ragmen cedelcilerin iddiali üslûbundan uzak kalmistir. Ictihadlarini degerlendirirken kendisi söyle demistir: "Bu bizim reyimizle vardigimiz bir sonuçtur. Kimseyi reyimize zorlamaz, kimseye 'bunu kabul etmeniz gerekir' demeyiz. Bizim gücümüz buna yetiyor, bize göre en iyisi budur. Bundan daha iyisini bulan olursa buyursun getirsin onu kabul ederiz" (Zehebî, a.g.e., 2i). Kendisine tâbi olacak kimselere de su tavsiye ve ikazda bulunmustur: "Nereden söyledigimizi (verdigimiz hükmün delil ve kaynagini) tetkik edip bilmeden bizim reyimizle fetvâ vermek hiçbir kimse için helâl olmaz." O, bir tek kisi ya da mezhebin Islâm'i kusatmasinin mümkün olmadigini biliyordu. Ne Ebû Hanife ne baska bir Imam, kendi ictihadi hakkinda böyle bir iddiada bulunmustur. Onlar hep sahih sünnetin asil oldugunu, sahih sünnet ile sözleri çatistigi takdirde sahih sünnet ile amel edilmesi gerektigini ögrenci ve izleyicilerine özenle tavsiye ve ikaz etmislerdir.

Mezhepleri günümüze kâdar varligini sürdüren Ehl-i Sünnet mezheplerinden dördü arasinda ilk tedvin edilen mezhep Hanefi mezhebi olmustur. Irak'ta dogan bu mezhep hemen hemen bütün Islâm dünyasinda yayildi. Abbâsiler döneminde kadilarin çogu Hanefi idi. Selçuklularin, Harzemsahlarin mezhebi de Hanefilik idi. Osmanli döneminde de resmi mezhep Hanefilik olmustur (Izmirli Ismail Hakki, Yeni Ilm-i Kelâm, Ankara 1981, 127).

Ebû Hanife yetmis yillik ömrünü fetvâ vermek, ders halkasinda talebe yetistirmek, ilmî seyahatlerde bulunmak ve ibadet etmekle geçiren, Islâm âleminin yetistirdigi büyük müctehidlerden biridir. Elli bes defa hacca gittigi nakledilir (Izmirli, I. Hakki, a.g.e. 127). Bu duruma göre o her sene hac yapmistir.

Imâm-i Âzam usûlünü söyle açiklamistir: "Rasûlullah (s.a.s.)'den gelen bas üstüne; sahâbeden gelenleri seçer, birini tercih ederiz; fakat toptan terketmeyiz. Bunlardan baskalarina ait olan hüküm ve ictihadlara gelince, biz de onlar gibi ilim adamlariyiz."

"Allah'in kitabindakini alir kabul ederim. Onda bulamazsam Rasûlullah'in güvenilir, âlimlerce mâlum ve meshur sünnetiyle amel ederim. Onda da bulamazsam ashâbindan diledigim kimsenin re'yini alirim... Fakat is Ibrâhim, Sâ'bi, el-Hasen, Atâ... gibi zevâta gelince ben de onlar gibi ictihad ederim" (el-Mekkî, Menâkib, I, 74-78; Zehebî, Menâkib, 20-21; M. Ebû-Zehra, Târihü'l-fikh, II, i6i; A. Emin, Duha'l Islâm, II, i85 vd).

Imam Muhammed de "Ilim dört türdür: Allah'in kitabinda olan ile ona benzeyen, Rasûlullah (s.a.s.)'in saglam bir senetle nakledilen sünnetinde sâbit olanlar ile ona benzeyenler, Rasûlullah'in ashâbinin icmâ'i ile sâbit hükümler ile onlara benzeyenler ve nihâyet Islâm fukahâsinin çogu tarafindan sahih ve güzel oldugu kabul edilenlerle bunlara benzeyenlerdir" (Ibn Abdilber, el-Câmi', II, 26) demistir.

Ebû Hanife'ye hadis konusunda bir kisim tenkidler yapilagelmistir. Bunlar: Ebû Hanife hadiste zayiftir (Ibn Sa'd, Tabakatü'l-Kübra, VI, 368); Re'yi ile sahih hadisleri reddeder (M. Zâhidü'l-Kevserî, Te'nib, 82 vd.); Onun nezdinde sahih olan hadis sayisi onyedi veya elli civarindadir (Ibn Haldûn, Mukaddime, 388,) seklinde özetlenebilir.


Gerçekte, Ebû Hanife, hadis ilminde meshur muhaddisler kadar mütehassis degilse de, "ictihad sûrâsi"nda bu konuda kendisine yardimci olan hadis hâfizlari vardir (M. Zâhidü'l Kevserî, a.g.e., 152). Ictihadinda, bizzat üstadlarindan ögrendigi dörtbin kadar hadis kullanmistir (Mekkî, Menâkib, II, 96). Bazi hadisleri Hz. Peygamber'e ait olusunda süphe bulundugu, baska bir deyisle hadisin sihhatini tesbit için ileri sürdügü sartlara uymadigi için reddetmistir (Ibn Teymiyye, Raf'u'l-Melâm, 87 vd.). Yoksa Ebû-Hanife, degil sahih hadisleri reddetmek, mürsel ve zayif hadisleri dahi kiyasa tercih ederek tatbik eylemistir. (Ibn Hazm. el-Ihkâm. 929).

Diger taraftan, Kiyas yüzünden Ebû-Hanife'ye tenkit yöneltenler haksizlik etmistir. Çünkü sahâbeden beri kiyas tatbik edilmis ve diger imamlar da az veya çok miktarda bu metodu kullanmislardir. Ebû Hanife: i-Kiyasi kâidelestirmis, 2- Sik kullanmis, 3- Henüz vuku bulmamis hâdiselere de tatbik etmistir. (ibn Abdilber, a.g.e., II, 148; Ibnu'l-Kayyim, Ilâmü'l-Muvakkim, 1, 77-277, M. Ebû-Zehra, Ebû-Hanife, 324; A. Emin, a.g.e., II, i87).

Yine, "Istihsan" metodu basta Sâfii olmak üzere birçok âlim tarafindan agir bir sekilde mahkum edilmis ve bazi kimseler tarafindan da yalniz Ebû Hanife'ye nisbet edilmistir. Halbuki mesele mukayeseli bir sekilde incelendiginde istihsani reddedenlerle kabul edenlerin buna verdikleri mânânin çok farkli oldugu görülecektir.


Imam Sâfii'ye göre Istihsan; "Bir kimsenin keyfine göre bir seyi begenmesi, güzel bulmasidir." Bir kölenin bedelini bile tayin edecek olan kimse onun benzerini gözönüne alarak bu isi yapar. Eger benzerine aldirmadan bir deger biçerse, tutarsiz ve haksiz bir is yapmis olur. Allah'in helâl ve harami ise bundan çok daha önemlidir. Bir kimse haber veya kiyasa istinad etmeden hüküm verirse günahkâr olur (er-Risâle, 507-508). Istihsan ile hükmeden, Allah'in emir ve nehiyleriyle bunlarin benzerlerini terketmis, kafasina estigi gibi davranmis olur (el-Umm, VII, 267-272).


Ibn Hazm'da Istihsan, nefsin arzuladigi, begendigi sekilde hükmetmektir (el-Ihkâm, 42). "Bu bâtildir, çünkü delili yoktur, arzuya tâbi olmaktan ibarettir; arzu ve zevkler ise insandan insana degisir" (Ibtâlu'l-Kiyas, 5-6) demistir.


Bu imamlara göre istihsan; Kitab, sünnet, icmâ ve kiyas gibi mûteber delillerden birine degil de nefsin arzusuna dayanan bir istidlal ve hüküm verme yoludur. Halbuki her ne kadar Ebû Hanife'nin istihsani nasil anladigina dâir sarih bir ifade nakledilmemisse de, onun benimsedigi hüküm ve ictihad usûlünün, yukarida zikredilen mânâlarda bir istihsana uymadigi sâbittir. Kaldi ki onun istihsana göre verdigi hükümlere dayanarak mensuplarinin ortaya koydugu istihsan tarifleri yukaridakilerden tamamen ayridir (Hayreddin Karaman, Islâm Hukukunda Ictihad, s.137).


Istihsanin iki anlami vardir:

i- Ictihad ve re'yimize birakilmis miktarlarin tayin ve takdirinde re'yimizi kullanmak; nafaka, tazminat bedeli, yasak ava karsilik kesilecek hayvanin takdirlerinde oldugu gibi.

2- Kiyasi bundan daha kuvvetli bir delil ve delâlete terketmek, Râzî bu ikincisini de ikiye ayirarak genis izah ve misaller veriyor ki bunlardan çikan neticeye göre istihsanin ikinci türü: Nass, icmâ, zaruret veya daha kuvvetli baska bir kiyas sebebiyle kiyasi terketmekten ibaret oluyor.

Bu anlamiyla istihsan hem gayr-i mûteber bir ictihad metodu olmaktan hem de yalniz Ebû Hanife'ye mahsus bulunmaktan çikmis oluyor. Imam Sâfii, istihsan lâfzini birinci mânâda kullanmistir (el-Mekkî, Menâkib, I, 95). Imam Mâlik, "Istihsan ilmin onda dokuzudur" demis ve ictihadinda buna genis bir yer vermistir (Amidî, el-Ihkâm, 242; el-Mekkî, Menâkib, I, 95 vd.).

Imam Ebû Hanife'nin ictihâdindan bazi örnekler:

1- Ebû Hanife'ye, Evzâi soruyor:

-Namazda rükûa giderken ve dogrulurken niçin ellerinizi kaldirmiyorsunuz?


-Çünkü Rasûlullah (s.a.s.)'den bunu yaptigina dâir sahih bir rivâyet gelmemistir.

-Haber nasil sahih olmaz? Bana Zühfi, Sâlim'den, o babasindan, "Rasûlullah (s.a.s.)'in namaza baslarken, rükûa varirken ve dogrulurken ellerini kaldirdigini" haber verdi.


-Bana da Hammâd, Ibrâhim'den, o Alkame ve el-Esved'den, bunlar da Abdullah b. Mes'ud'dan, "Rasûlullah'in yalniz namaza baslarken ellerini kaldirdigini, bir daha da kaldirmadigini" haber verdi.

-Ben sana Zührî, Sâlim, babasi yoluyla Hz. Peygamber'den haber veriyorum, sen ise bana, Hammâd ve Ibrâhim haber verdi diyorsun?


-Hammâd b. Ebî Süleyman, Zührî'den, Ibrâhim de Sâlim'den daha fakihtir. Ibn Ömer'in sahâbî olusu ayri bir fazîlettir, ancak fikihta Alkame ondan geri degildir. el-Esved'in birçok meziyetleri vardir. Abdullah'a gelince; o Abdullah'tir!

Bu cevap üzerine Evzâî, susmayi tercih etmistir (Karaman, a.g.e., 138-139).

Bu istinbâtinda Ebû-Hanife, hadise dayanmis, fakat üstadlari oldugu için râvilerini daha yakindan tanidigi bir hadisi digerlerine tercih etmistir.


2- Bir kimse digerine kâri ortak olmak üzere satmasi için bir elbise veya ayni sartla yapip kiraya vermesi için bir ev teslim etmek suretiyle bir "mudârebe akdi" yapsa bu akid Ebû Hanife'ye göre fâsittir. Çünkü sözkonusu akidde meçhul bir bedel karsiliginda bir adam kiralanmis oluyor. Imam-i Âzam'a göre bu bir ortaklik akdi degil isticâr (kira) akdidir ve sartlarina uygun olmadigi için fâsidtir (Ebû Yusuf, Ihtilâfu Ebî Hanîfe ve Ibn Ebî Leylâ, 30; es-Serahsi, el-Mebsût, XXII, 35 vd.).

Ayni akid, "müzâraa" akdine benzetilerek, Ibn Ebî Leylâ tarafindan câiz görülmüstür.

Bu kiyas ictihâdinda iki müctehid, makisûn aleyhleri farkli oldugu için iki ayri hükme varmislardir.

3- Keza bir kimse, digerine mahsulün yarisi, üçte yahut dörtte biri kendisinin olmak üzere arazisini veya hurmaligini teslim etse yani müzâraa veya muamele akdi yapsa, Ebû Hanife'ye göre bu akidler bâtildir. Çünkü arazinin sahibi adami meçhul bir ücret karsiliginda kiralamistir. Ebû Yusuf'un rivâyetine göre Imam söyle derdi: "Tarla veya bahçeden hiçbir sey çikmazsa bu adam bosa çalismis olmayacak mi?" Ebû Yusuf ve Ibn Ebî Leylâ ise sahâbe görüslerine dayanarak ve mudârabe akdine kiyas ederek bu islemi câiz görmüslerdir (Ebû Yusuf, a.g.e., 4i-42).

4- Yahudi ve hristiyanlar gibi farkli din sâliki gayr-i müslimlerin birinin digerine sâhid veya vâris olmasi, Ebû Hanife'ye göre câizdir; "çünkü bütün kâfirler tek bir millet gibidir". Halbuki Ibn Ebî Leylâ, onlarin iki ayri din sâliki iki ayri millet olduklarini kabul ederek birinin digerine sâhit ve vâris olmasini câiz görmemistir (Ebû Yusuf, a.g.e., 73).

Imam-i Azam'in fikih tedvinindeki öncülügü

Islâm ilimlerinde fikhin konularinin düzenli olarak belirlenmesiyle bunlarin kitap, bâb, fasillara ayrilarak yazilmasi Islâm hukukunda çok önemli bir dönüm noktasidir. Imam Muhammed es-Seybânî'nin telifiyle ortaya çikan bu düzenli metinler (asl), vahyî hükümlerle dinî-dünyevî hayati ince ayrintilariyla içine alan besyüzbin meseleyi hükme baglamistir. Bunlar yazili küllî fikih kâideleri olarak Islâm kültür ve hukukunun vazgeçilmez kaynaklari olmus, yüzyillarca serhleri yapilmistir. Çagdaslarinin Ebû Hanife'yi asiri rey taraftarligi ile suçlamalari bile daha sonralari onun görüslerinin baska kavramlar adi altinda kabulünü engellememistir. Ebû Hanife'nin bir diger özelligi, kendisinden öncekilerin nakillerinin yarisini bütün meseleleri yeni bastan edille-i ser'iyye kaynaklarindan çikarmasidir. Islâm'in esaslarina uymayan "haber-i vâhid"leri reddeder. Ashabin görüsünü birçok müsnedden tercih eder. Tâbiinin görüsünü almak yerine kendi reyini koydu, çünkü o da tâbiîndendi. Ebû Hanife, hilâfet i32 yilinda Abbâsilere geçinceye kadar Irak'tan Hicâz'a gitti; orada Mâlik b. Enes (i79) ve Sufyân b. Uyeyne gibi ileri gelen imamlarla görüstü; hacca gelen çesitli merkezlerin âlimleriyle irtibat kurdu, i36 yilinda Abbâsi yöneticisi Ebû Câfer el-Mansur'un basa geçmesiyle Kûfe'ye döndü. Ama onu da tasvip etmedi; ehl-i beyt lehine fetvâ verdi (M. Zemahserî, el-Kessâf, ii, 232). Çagdasi Imam Câfer el-Sâdik ile mütâbakati vardir. Iki yil onun meclisinde bulunmus ve, "bu ikiyil olmasa Numân helâk olurdu" demistir. Hicrî i50 yilinda vefât ettiginde yakinlarina, "Halifenin gasbettigi hiçbir yere gömülmemesini" vasiyet etmistir.

Imâm-i Azam bazi rivâyetlere göre iskence edilirken, zehirlenerek öldürülmüstür. Dâvûd b. el-Vâsitî'nin nakline göre her gün hapiste ona baskadi olmasi teklifi yapilir, o her defasinda reddeder, böylece sonunda yemegine zehir katilarak sehid edilir. Ibn el-Bezzâzi de Ebû Hanife'nin hapisten çikip evine döndügünü, ancak devletin onu halkla temastan engelledigini ve evinde gözetim altinda tutuldugunu zikreder (el-Bezzâzi, Menâkibu'l-Imâmi'l-A'zam, II, i5). Ebû Hanife'nin cenaze namazinda ellibin kisi bulunmus, hattâ halife Ebû Mansur'un da namaza katildigi söylenmistir.


Çagdaslari içinde degisik okullara mensup Mâlik, Evzâî, Abdullah b. Mübârek, Ibn Cüreyh, Câ'fer-i Sadik, Vâsil b. Atâ vs. büyük imamlar bulunan Imâm-i Âzam ile büyük Imam Muhammed Bâkir arasinda geçen söyle bir olay anlatilir: Muhammed Bâkir, Ebû Hanife'ye, "Dedemin yolunu ve hadislerini kiyasla degistiren sen misin?" diye sormus; Ebû Hanife, "Sen, sana lâyik olan bir sekilde yerine otur. Ben de bana lâyik olan sekilde yerime oturayim. Dedeniz Muhammed (s.a.s.)'e hayatinda sahâbîleri nasil saygi duyuyorlarsa ayni sekilde ben de size saygi besliyorum. Simdi sen bana kadinin mi erkegin mi zayif oldugunu; kadinin mirasta erkege nisbetle hissesini; namazin mi orucun mu efdal oldugunu, idrarin mi meninin mi pis oldugunu söyler misin? " diye sormus. Imam Bâkir da kadinin mirasta iki hissesi oldugunu; erkekten zayif oldugunu; namazin oruçtan efdal ve idrarin meniden pis oldugunu söyledi. Ebû Hanife ona, "Kiyas yapsaydim kadin erkekten zayiftir diye ona mirastan iki hisse verir; idrar yapildiktan sonra gusledilmesini, meni çiktiktan sonra sadece abdest alinmasini söylerdim. Kiyasla dedenizin dinini degistirmekten Allah'a siginirim" (Muhammed Ebû Zehra, Islâm'da Fikhi Mezhepler Târihi, II, 66-67).

Ebû Hanife, meseleleri olmus gibi farzederek takdîrî fikih hükümleri ortaya koymus, örfü ve istihsani sik sik kullanmis, ticârî akidlerdeki ictihadlarinda ilk defa ortaya hükümler çikarmistir. Onun en önemli özelliklerinden birisi, sahsi hak ve hürriyetleri savunmasidir. Âkil bir insanin sahsi tasarruflarina hiç kimsenin müdâhale edemeyecegini savunarak fikihta büyük bir reform yapmistir. Âkile ve bâlige bir kizin/kadinin evlenme hususunda velâyetinin kendisine ait oldugunu savunurken babasi dahi olsa, hiç kimsenin sahsi velâyet hakkina müdâhalede bulunamayacagini söylemistir. Kezâ, bunak, sefih ve borçlunun hacredilmesini reddeder. Çogu görüslerinde ve bu hürriyet bahsinde o görüsünü yalniz basina cumhura karsi -hatta Ebû Yusuf da ona muhâlefet eder-durmaktadir. Ona göre velâyet, hürriyeti kisitlar ve zedeler. Genç erkegin nasil hür velâyeti varsa, genç kizin da olmasi gerekir. Maslahat disinda bu mutlâka sarttir. Yine Ebû Hanîfe, mülkiyet ile hürriyeti birbirine baglamis, insanin mülkündeki tasarruf hürriyetini sonuna kadar savunmus ve mahkemenin bu hürriyete müdâhalesinin onu kayit altina almasinin karsisinda yer almistir. Insanin kendi mülkî tasarrufu eger baskasina zarar verici olursa, o zaman bu meselede suurlu bir dinî vicdana basvurur. Çünkü bu gibi meselelerde mahkeme müdâhalesi daha fazla düsmanlik ve çekisme, dinî duygularin zayiflamasina, hattâ fitne ve zulme yol açar. Insanin dinî duygusu zayifladiktan sonra bunu hiçbir sey telâfi edemez, kalp katilasir, dinden uzaklasilir, bugzetme ve düsmanlik yayginlasir, tecâvüz ve çekismeler artar, iyilikler kaybolur, kötülükler ortaya çikar. Iste kisaca, Ebû Hanîfe yöneticilerin zorbaligina karsi kisisel özgürlükleri savunurken, ayni zamanda dinin sivil gelisim tarzini da ilk defa böyle sistemli bir fikihla ortaya koymustur.


Ebû Hanife'nin bir baska önemli görüsü, Dârü'l-Harb'e izinli giren bir müslümanin fâiz almasini câiz görmesidir. Çünkü ona göre orada Islâmî hükümler tatbik edilmediginden, müslümanin düsman rizasiyla onlarin mallarini almasi câizdir. Evzâî bu konuda karsi çikarak, fâizin her yerde her zaman haram oldugunu söylemis, kâfirlerin mal ve canlarinin müslümanlar için haram oldugunu istihrac etmistir. Ebû Yusuf ile Imam Sâfii ve Cumhur da Ebû Hanife'nin bu görüsüne katilmazlar. Ebû Hanife'nin temel ilkesi, zarûretin yasak seyleri mübah kilmasi ilkesidir. Zarûret bulununca özel ve istisnâî hallere gerek vardir. Bu bakimdan o bir çok meselede kolaylik getirmistir. Onun Dârü'l-Islâm'in Darü'l-Harb'e dönüsmesi için getirdigi sartlar da Cumhurun görüsünden farklidir. O, düsman istilasi ile birlikte ayrica Dârü'l-Harb'in sirk ahkâmini uygulamasi, baska bir Dârü'l-Harb'e bitisik olmasi, o devlette emniyet içinde olan bir müslüman veya zimmî kalmis olmasi halinde oranin Dârü'l-Harb olmadigini söylemektedir. Cumhur ve Ebû Yusuf ile Imam Muhammed ise, sadece orada küfür ahkâminin uygulanmasini yeterli görmüslerdir (Bk. Dârü'l-islâm, Darü'l-Harb.).

Vakif konusunda da Ebû Hanife, mâlikin mülkünde hiçbir kayitla mukayyed olmadigini savunurken, mâlikin kendisinin yaptigi vakifta ne kendisi ne mirasçilari hakkinda lâzim bir vâkif olmamakta, vakif âriyet hükmünde olmaktadir. Yani vâkif, âriyetin câiz oldugu kadar câizdir. Rakabesi vâkfin mülkü hükmünde kalmakla beraber geliri ve hasilati vâkif cihetine sarfolunur. Vâkif, sagliginda vâkiftan dönerse kerahatle beraber bu câizdir. Ebû Hanife bu konuda, Ibn Abbâs'tan rivâyet edilen hadislere göre hüküm vermistir. O söyle demistir: "Nisâ sûresi nâzil olup da orada miras hükümleri bildirildikten sonra Rasûlullah'i söyle derken isittim: "Allah'in ferâizinden hapis etmek yoktur. " Yani mirasçilar mirastan mahrum edilemezler, buyurmustur. Yine Hz. Ömer demistir ki: "Eger bu vâkfimi Hz. Peygamber'e anmamis olsaydim, ondan dönerdim." Üçüncü delili, mali vâkif ile hapsedip tasarruftan alikoymanin fikih kâidelerine karsi gelmek seklindeki akli delilidir. Mülkiyet tasarruf ve hürriyete baglidir, hürriyeti men eden her türlü tasarruf sarih bir ser'î nass bulunmadikça bâtil olmaktadir. Birsey bir kimsenin mülküne girdikten sonra onun mülkiyetinden mâliksiz olarak çikmaz.

R-U-H-U-M-U-Z ----- Y-E-T-E-R..........
(Bu Mesaj 18-12-2007 03:17 AM değiştirilmiştir. Değiştiren : AtMaCa.)
18-12-2007 03:14 AM
Web Sayfasını Ziyeret Edin Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
Nizam-ül Mülk Çevrimdışı
smmh
*******

Mesajlar: 7,392
Üyelik Tarihi: Apr 2008
Rep Puanı: 38
Ruh Halim
Ruh Halim
Israrci

Takımın:
Mesaj: #2
Cvp: Imam-i Âzam Ebu Hanife
aynı şeyleri belki tekrar olacak çoğunluk olarak ama

farklı ifadeler de var diye ekliyorum inşaallah...

Fıkıh ilmini kuran, sistemleştiren Ehli sünnetin reisi İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe hazretleridir. Bunun için bu mübarek zat hakkında biraz daha bilgi vermek yerinde olacak.


Imami Azam Ebu Hanifenin adi Numandir. Babasinin adi Sabit , dedesinin adi da Numandir. Ehli sunnetin 4 buyuk imaminin birincisidir . Imam derin alim demektir. Dedesi Islam dinini kabul etmisti . Hicretin 80 senesinde Kufe sehrinde dogdu . Eshabi kiramdan (r.a.) Enes Bin Malik ve Abdullah bin Evfa ve Sehl bin Sa'd Saidii ve Ebuttufeyl Amir bin Vasile gibi zevatin zamaninda yetismistir Fikh ilmini Hammad bin Ebi Suleyman'dan ogrendi. Tabi'índen bir cok zaatlarla ve Hz Ali efendimizin torunlarindan olan Imami Caferi Sadikla sohbet etti , manen kendisinden feyz aldi . (Caferi Sadik (k.S.) silsilei saadattandir).
Cok hadisi serif ezberledi . Kisa bir zaman icerisinde Sani ve sohreti tum dunyaya yayildi , kiyamete kadarda devam edecektir.


Emevilerin 14cu ve son halifesi olan Mervan bin Muhammed, mervan bin Hakemin torunu olup 132 (m. 750) de Misirda katl olunmusdur . 5 sene halifelik yapmisdir . Bunun zamaninda , Irak Valisi olan Yezid bin Amr , Imami Azam (k.s.'e Kufe hakimligini teklif etdi ise de , zuhd ve takvasi , ilmi ve zekasi son derece cok olmasina ragmen kullarin hakkini gozetmede kusur etmesinden korktugu icin teklifi red etti. Yezidin emri ile basina 110 kamci vuruldu . Mubarek basi , yuzu sisdi. Ertesi gun tekrar teklif yapmislarsada kabul etmedi. Izin isteyip Mekke-i mukerremeye gitti. 5-6 sene orada yasadi.



150 (m. 767) senesinde , Abbasi halifesi Ebu Cafer Mansurun emr etdigi temyiz baskanligini kabul etmedigi icin zindana atildi. Kamci ile doguldu . Hergun 10 kamci artdirilarak doguldu. Kamci sayisi 100 oldugu gun dar-i beka'ya intikal ettiler.


Imam-i Azam (k.s.) dortyuzbin kimseden ilm aldi
Bu zatin buyuklugunu anlamak icin her asirda alimler bu zatin hakkinda kitaplar yazmislardir.


Imam-i Azam (k.s.) ayet ve hadis isiginda 12bin kaide tertip edip , 8bin kaide ile fetva vermislerdir.Hanefi mezhebinde , 500bin dini mes'elesi cozulmus , hepsi cevaplandirilmisdir.O dininin büyük bir direğidir


Hanefî mezhebi, Osmanlı devleti zamanında her yere yayıldı. Devletin resmî mezhebi gibi oldu. Bugün, dünya yüzünde bulunan Ehl-i islâmın yarıdan fazlası ve Ehl-i sünnetin pekçoğu, Hanefî mezhebine göre ibâdet etmektedir.
İmâm-ı a'zamın babası Sâbit, Kûfede, imam-ı Ali ile buluşup, İmâm hazretleri, buna ve evladına duâ buyurmuştu.

Hadis-i şerifte,
“Ümmetimden, Ebû Hanîfe adında biri gelecektir. Bu, kıyâmet günü, ümmetimin ışığı olacaktır” buyuruldu.

“Nu'mân bin Sâbit adında ve Ebû Hanîfe denilen biri gelecek, ü teâlânın dînini ve benim sünnetimi canlandıracaktır” buyuruldu.


“Ebû Hanîfe adında biri gelir. O, bu ümmetin en hayrlısıdır”,


“Ümmetimden biri, dinimi canlandırır. Bid'atleri öldürür. Adı, Nu'mân bin Sâbittir”,


“Her asırda , ümmetimden, yükselenler olacaktır. Ebû Hanîfe, zamanının en yükseğidir”,

“Ümmetimden, Ebû Hanîfe adında biri gelecektir. İki küreği arasında ben vardır. Allah ü teâlâ, dînini, onun eli ile canlandırır” hadis-i şerifleri meşhûrdur


(Bu hadisi serifler büyük alim Ebulleysi Semerkandiy hazretlerinin MUKADDIME ismi kitabinda yazilmistir. Ibni Abidiyn REDDÜL MUHTARI serh ederken bu hadisi seriflerin mevzu hadis yani uyduruk hadis olmadigini delillerle aciklamistir.)


Hanbeliy alimlerden olan Allame Yusuf TENVIRUSS SAHIFE isimli kitabinda diyorki: Ebu hanifeye dil uzatmayiniz ve ona dil uzatanlara inanmayiniz! Allaha yemin ederim ki , ondan daha vera sahibi ve ondan daha bilgili kimse bilmiyorum . Hatibi Bagdadiynin sözlerine inanmayiniz! Onun alimlere karsi kiskanciligi vardir. Ebu hanifeye , Imam ahmete dil uzatmistir. (Imam ahmet hanbeliy mezhebini ihdas etmistir).


Imami Azam hazretleri gencliginde , kelam ilmine ve marifete calisip pek mahir oldu. Sonra Imami Hammada 18 yil hizmet edip yetisdi. Hammad vefat edince , onun yerine müctehid ve müfti oldu. Ilmi , üstünlügü her yere yayildi . Fazileti , zekasi , anlayisi zühd ve takvasi , emaneti , cabuk cevabli olmasi , dine bagliligi , dogrulurugu ve bütün insanlik olgunluklarinda , herkesin üstünde idi.


Zamaninda bulunan ve sonra gelen bütün müctehidler , üstün kimseler , hatta hristiyanlar , kendisini hep medh etmisdir . imami Safii hazretleri buyuruyorki : Fikh bilgisinde, herkes Ebu hanifenin cocuklaridir. Bir kerrede : Ebu hanife ile teberrük ediyorum . hergün mezarini ziyaret ediyorum . Zor bir durumda kalinca onun kabrine gidip iki rekat namaz kilarim. ü Tealaya yalvaririm . Dilegimi verir, buyurdu.


Imami Safi hazretleri Imami Azam hazretlerinin talebelerinden olan Imam Muhammed hazretlerinin talebesidir. Imam safi hazretleri buyurdularki: Hazreti bana ilmi iki kimseden ihsan etti, Hadisi Süfyan bin Uyeyneden, Fikhi Imam Muhammedden. Bir kerre de : Din bilgilerinde ve dünya islerinde , kendisine minnetdar oldugum bir kisi vardir. Oda Imami Muhammeddir , buyurmusdur. Yine Imam Safiy hazretleri buyurdularki: Imami Muhammedden ögrendiklerimle bir hayvan yükü kitap yazdim.

O olmasaydi, ilimden birsey edinmeyecekdim. Ilmde herkes Irak alimlerinin cocuklaridir. Irak alimleride Kufe alimlerinin talebesidir. Kufe alimleri ise Ebu Hanifenin talebesidir. ( Yâni, bir adam, çoluk çocuğunun nafakasını kazandığı gibi, İmâm-ı a'zam da, insanların, işlerinde muhtaç oldukları din bilgilerini meydana çıkarmağı kendi üzerine almış, herkesi güç bir şeyden kurtarmıştır.


(burada bir mezheb imaminin dolayi yönden imami azam hazretlerinin talebesi oldugu dikkate sayandir. Burada hemen sunuda izah etmek istiyorum : İmâm-ı Şâfi'înin ayrı bir mezhep kurması, İmâm-ı a'zamı beğenmemesi, ondan ayrılması demek değildir. Eshâb-ı kirâmda bazen ayri birbirlerine muhalif ayri hükümlerle amel ve ictihad ederlerdi . Bununla berâber birbirlerini çok severler ve hurmet ederlerdi. Feth sûresinin son âyeti buna şâhittir).


Müsned isimli kitapta deniliyorki: Imami Azam hazretleri Kurani kerimden ve hadisi seriflerden bir mesele cikardi zaman , bunu üstadlarina söylerdi. Hepsi tasdik etmedikce süal sahibine bu cevabini bildirmezdi. Kufe sehri cami’inde ders verirken 1000 talebesi her dersinde bulunurdu . Bunlardan kirk adedi müctehiddir. (iclerinden en meshurlari Imami Yusuf , Imami Muhammed , Imam zuferdir). Bir meseleye cevap bulunca bunu talebelerine bildirirdi. Birlikde incelerler, Kurani kerime ve hadisi serife ve Eshabi Kiramin sözlerine uygun oldugunda sözbirligi olursa, sevincinden (ELHAMDÜLILLAH VAllahÜ EKBER) derdi. Dersde bulunanlarin hepsi de böyle söylerdi. Bundan sonra bunu yaziniz buyururdu.


Imami Azam hazretleri hergün sabah namazini camide kilip ögleye kadar talebelerini dinler , onlara cevap verirdi , derdleri varsa en güzel bir sekilde onlara derman bulurdu. Ögle namazindan sonra yatsiya kadar telebeye ilm ogretirdi. Yatsidan sonra evine gelip biraz dinlerir sonra camiye gider, sabah namzina kardar ibadet ederdi . Bu hali selefi salihinden Misar bin Kedami Kufi ve baska kiymetli kimseler haber vermislerdi. (Misar 115 (m. 733) senesinde vefat etmistir).


Imam Azam hazretleri ticaret ederek helal kazanirdi. Baska yerlere mal gönderir, kazanci ile talebesinin ihtiyaclarini alirdi. Kendi evine bol harc eder, evine harc etdigi kadar da, fakirlere sadaka verirdi. Her Cuma günü anasinin babasinin ruhu icin, fakirlere ayrica yirmi altin dagitirdi. Hocasi Hammad rahmetullahi aleyhin evi tarafina ayagini uzatmazdi. Halbuki aralarinda yedi sokaka uzaklik vardi. Ortaklarindan birinin, cok mikdarda bir mali, islamiyyete uygun olmiyarak satdignini anlayinca, bu maldan kazanilan doksan bin akcanin hepsini fakirlere dagitip , on parasini kabul etmedi. Kufe sehrinin köylerini hadudlar basip , koyunlari kacirmislerdi. Bu calinan koyunlar, sehrde kesilip halka satilabilir dusuncesi ile o gunden beri yedi sene kesilmis koyun eti alip yemedi.


CÜNKÜ BIR KOYUNUN EN COK YEDI YIL YASAYACAGINI ÖGRENMISDI. HARAMDAN BU DERECE KORKAR, HER HAREKETINDE ISLAMIYYETI GÖZETIRDI.


Büyük fikih alimlerden , muhaddislerden olan , islamiyette ilk kitap yazdigi rivayet edilen Ibni Cüreyc Imam azam hazretleri hakkinda buyuruyorki : NUMAN IBNI SABITIN (imam azam) HAZRETLERININ SON DERECE AllahDAN KORKTUGUNU SIZ KUFELILERDEN ÖGRENDIM.


Imami Azam hazretleri 40 sene yatsi namazinin abdesti ile sabah namazi kildi. (yani yatsidan sonra hic uyumadi). Son hacccinda, Kabeyi Muazzama icine girip burada iki rekat namaz kildi. Namazda bütün Kurani kerimi okudu.


Sonra agliyarak : YA RABBI! SANA LAYIK IBADET YAPAMADIM. FAKAT SENIN AKL ILE ANLASILAMAYICAGINI IYI ANLADIM. HIZMETIMDEKI KUSURUMU BU ANLAYISIMA BAGISLA! Diyerek dua etdi. O anda bir ses isitildi ki , YA EBA HANIFE! SEN BENI IYI TANIDIN VE BANA GÜZEL HIZMET ETTIN. SENI VE KIYAMETE KADAR SENIN MEZHEBINDE OLUP YOLUNDA GIDENLERI AFV VE MAGFIRET ETTIM buyuruldu. Imam Azam hazretleri Ramazani serifde hergun ve gece , ayriyeten teravihde namazida dahil olmak uzere 61 defa Kurani Kerimi hatm ederlerdi.


Imami Azam hazretlerinin takvasi o kadar cokdu ki 30 yil (bayramlar haric) hergün oruc tutardi. Cok kere bir rekatde veya iki rekatte Kurani Kerimi hatm ederdi. Bazende yalniz bir azab veya rahmet ayetini namazda veya namaz disinda tekrar tekrar okuyup hickira hickira aglar , sizlardi. (hanefi mezhebinde namazda icin aglamak namazi bozmaz). Isitenler, haline acirdi. Peygamber efendimiz Muhammed Mustafa sallAllahu aleyhi vesellemin ümmeti icinde bir rekat namazda Kurani Kerimi hatm etmek yalniz Hulefa-i Rasidiynden olan OSMAN IBNI AFFANA , Temimi Dari , Sa-iyd bin Cübeyr ve Imami Azam hazretlerine nasip olmustur.


Imami Azam hazretleri kimseden hediyye kabul etmezdi. Fakirler gibi giyinirdi. Bazende Allahu tealanin nimetlerini göstermek icin , cok kiymetli elbise giyerdi. 55 kere hac edip, birkac yil Mekke-i Mukerremede kaldi. Yalniz ruhu kabz olundugu yerde (zindanda) 7000 kere Kurani Kerimi hatm etmisdi.


ÖMRÜMDE BIR KERE GÜLDÜM , ONA’DA PISMANIM demisdir. Az söyler cok düsünürdü. Bazin din konularinda talebesi ile münazara , konusma yapardi. Bir gece , yatsi namazini cema-at ile kilip cikarken bir ayagi kapinin disinda bir ayagi daha mescidde iken , bir mevzu üzerinde , talebesi Imami hazretleri ile sabah ezanina kadar konusup, ikinci ayagini disari cikarmadan, sabah namazini kilmak icin yine mescide girmisdir.Hatta o sirada müezzin gelmis. Imam azam müezzine: evladim burada ne isin var demis. Müezzin cevaben : efendim sabah namazi girdi. (hizmet suruna en guzel misallerden). Imam Ali hazretleri ; 4000 DIRHEME KADAR NAFAKA CAIZDIR BUYURDU diyerek , kazancinin 4000 dirheminden fazlasini fakirlere dagitirdi.


Rivayet edilirki halife Ebu Cafer El- Mansur Imam Azam hazretlerine saygida , hürmette kusur etmezdi. Hatta bir defasinda Halife imama para gönderecegini , imama haber verirken , Imam Azam hazretleri : HAYIR BEN BU PARAYI KABUL ETMEM, demisti. Sonra halife bu parayi Imam Azam hazretlerine gönderecegi gün , Imam Azam hazretleri sabah namazi kilip , elbisesine bürünüp yatmis. Tam o esnada halifenin elcileri gelmis Hediyeyi teslim etmek icin. Fakat Imam azam hazretleri konusmuyor.


Yanindakiler elcilere: BUNUN HALI BÖYLEDIR. COK NADIR KONUSUR. KENDISINE HASTALIK ARIZ OLDUGUNDA HIC KONUSMAZ. Bunun üzerine elci : O HALDE SU HEDIYEYI ALIN , IMAM EFENDI IYILESTIKTEN SONRA KENDISINE VERIN. Elciler gittikten sonra Imam Azam hazretleri oglu Hammada ,``Oglum ben öldükten sonra bu parayi al elciye götür, ve kendisine deki ```babama emanet olarak biraktiginiz paralari aliniz. Hammad vasiyeti yerine getirdikten sonra elci söyle demis: babana rahmet etsin , o dinde cok sadik idi.


IMAM AZAM HAZRETLERININ BU HALI , YALNIZ ZAHIRIY ILM DEGIL , BATINIY ILME’DE SAHIP OLDUGUNA APACIK BIR DELILDIR. O DININ EN ÖNEMLI VE HAYATI MEVZULARI ÜZERINDE DÜSÜNEREK BIR NETICE CIKARMAYA CALISIRDI . CÜNKÜ SUSMASINI BILEN KIMSEYE ILMIN TAMAMI VERILMIS DEMEKTIR

":rose: giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
SEVDALARA DOYULAMADI...rosegul
24-06-2008 03:03 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
Nizam-ül Mülk Çevrimdışı
smmh
*******

Mesajlar: 7,392
Üyelik Tarihi: Apr 2008
Rep Puanı: 38
Ruh Halim
Ruh Halim
Israrci

Takımın:
Mesaj: #3
Cvp: Imam-i Âzam Ebu Hanife
Imam-i Azam'in fikih tedvinindeki öncülügü

Islâm ilimlerinde fikhin konularinin düzenli olarak belirlenmesiyle bunlarin kitap, bâb, fasillara ayrilarak yazilmasi Islâm hukukunda çok önemli bir dönüm noktasidir. Imam Muhammed es-Seybânî'nin telifiyle ortaya çikan bu düzenli metinler (asl), vahyî hükümlerle dinî-dünyevî hayati ince ayrintilariyla içine alan besyüzbin meseleyi hükme baglamistir. Bunlar yazili küllî fikih kâideleri olarak Islâm kültür ve hukukunun vazgeçilmez kaynaklari olmus, yüzyillarca serhleri yapilmistir.

Çagdaslarinin Ebû Hanife'yi asiri rey taraftarligi ile suçlamalari bile daha sonralari onun görüslerinin baska kavramlar adi altinda kabulünü engellememistir. Ebû Hanife'nin bir diger özelligi, kendisinden öncekilerin nakillerinin yarisini bütün meseleleri yeni bastan edille-i ser'iyye kaynaklarindan çikarmasidir. Islâm'in esaslarina uymayan "haber-i vâhid"leri reddeder. Ashabin görüsünü birçok müsnedden tercih eder.


Tâbiinin görüsünü almak yerine kendi reyini koydu, çünkü o da tâbiîndendi. Ebû Hanife, hilâfet i32 yilinda Abbâsilere geçinceye kadar Irak'tan Hicâz'a gitti; orada Mâlik b. Enes (i79) ve Sufyân b. Uyeyne gibi ileri gelen imamlarla görüstü; hacca gelen çesitli merkezlerin âlimleriyle irtibat kurdu, i36 yilinda Abbâsi yöneticisi Ebû Câfer el-Mansur'un basa geçmesiyle Kûfe'ye döndü. Ama onu da tasvip etmedi; ehl-i beyt lehine fetvâ verdi (M. Zemahserî, el-Kessâf, ii, 232). Çagdasi Imam Câfer el-Sâdik ile mütâbakati vardir. Iki yil onun meclisinde bulunmus ve, "bu ikiyil olmasa Numân helâk olurdu" demistir. Hicrî i50 yilinda vefât ettiginde yakinlarina, "Halifenin gasbettigi hiçbir yere gömülmemesini" vasiyet etmistir.


Imâm-i Azam bazi rivâyetlere göre iskence edilirken, zehirlenerek öldürülmüstür. Dâvûd b. el-Vâsitî'nin nakline göre her gün hapiste ona baskadi olmasi teklifi yapilir, o her defasinda reddeder, böylece sonunda yemegine zehir katilarak sehid edilir. Ibn el-Bezzâzi de Ebû Hanife'nin hapisten çikip evine döndügünü, ancak devletin onu halkla temastan engelledigini ve evinde gözetim altinda tutuldugunu zikreder (el-Bezzâzi, Menâkibu'l-Imâmi'l-A'zam, II, i5). Ebû Hanife'nin cenaze namazinda ellibin kisi bulunmus, hattâ halife Ebû Mansur'un da namaza katildigi söylenmistir.


Çagdaslari içinde degisik okullara mensup Mâlik, Evzâî, Abdullah b. Mübârek, Ibn Cüreyh, Câ'fer-i Sadik, Vâsil b. Atâ vs. büyük imamlar bulunan Imâm-i Âzam ile büyük Imam Muhammed Bâkir arasinda geçen söyle bir olay anlatilir: Muhammed Bâkir, Ebû Hanife'ye, "Dedemin yolunu ve hadislerini kiyasla degistiren sen misin?" diye sormus; Ebû Hanife, "Sen, sana lâyik olan bir sekilde yerine otur. Ben de bana lâyik olan sekilde yerime oturayim.


Dedeniz Muhammed (s.a.s.)'e hayatinda sahâbîleri nasil saygi duyuyorlarsa ayni sekilde ben de size saygi besliyorum. Simdi sen bana kadinin mi erkegin mi zayif oldugunu; kadinin mirasta erkege nisbetle hissesini; namazin mi orucun mu efdal oldugunu, idrarin mi meninin mi pis oldugunu söyler misin? " diye sormus. Imam Bâkir da kadinin mirasta iki hissesi oldugunu; erkekten zayif oldugunu; namazin oruçtan efdal ve idrarin meniden pis oldugunu söyledi. Ebû Hanife ona, "Kiyas yapsaydim kadin erkekten zayiftir diye ona mirastan iki hisse verir; idrar yapildiktan sonra gusledilmesini, meni çiktiktan sonra sadece abdest alinmasini söylerdim. Kiyasla dedenizin dinini degistirmekten 'a siginirim" (Muhammed Ebû Zehra, Islâm'da Fikhi Mezhepler Târihi, II, 66-67).

":rose: giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
SEVDALARA DOYULAMADI...rosegul
24-06-2008 03:07 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
Nizam-ül Mülk Çevrimdışı
smmh
*******

Mesajlar: 7,392
Üyelik Tarihi: Apr 2008
Rep Puanı: 38
Ruh Halim
Ruh Halim
Israrci

Takımın:
Mesaj: #4
Cvp: Imam-i Âzam Ebu Hanife
İmam-ı Azam’ın oğlu Hammad’dan emanete riayet sorumluluğu!..

Hicri 150’de Bağdat’ta vefat eden İmam-ı Azam’ın gerideki alim evladı Hammad, her bakımdan muazzez babanın muhterem evladıydı.


Müçtehit babasından aldığı sorumluluk duygusu sonrakilere örnek olacak boyutta bir alimdi. Bağdat’ta babasının cenazesini bizzat kıldırıp defnini yaptıktan sonra ilk işi Bağdat kadısına gitmek oldu:

- Babama emanet olarak bırakılmış birçok altın, gümüş evde kaldı. Sahiplerini bilmediğim bu emanetleri şehrin kadısı olarak siz teslim alın, hem beni hem de babamı sorumluluktan kurtarın.

Düşünceye dalan Bağdat kadısı cevabını şöyle verir:

- Bu emanetleri korumaya Ebu Hanife’nin oğlu benden daha layıktır. Sahipleri gelinceye kadar senin yanında kalması Bağdat kadısının yanında kalmasından daha emniyetlidir...

Hammad’ın ısrarı fayda vermeyip de emanet altınlar, gümüşler yanında kalınca ikinci bir ısrarda bulunur:

- O halde der, gel benden bunları teslim al, tartıp miktarını kalitesini, cinslerini tespit et ki, durumları resmileşsin, benim yanımdaki miktarı ve kalitesi resmen şahitlerle tescil edilmiş olsun!.. Kadı, bunları günlerce tartıp tespit ile meşgul olurken Hammad ortadan kaybolur. Ararlar tararlar Hammad’ı bulamazlar. Ümidi kesilen Bağdat kadısı ilan eder:

- Kimin İmam-ı Azam’ın yanında emaneti varsa gelip benden alsın, Hammad emanetleri tümüyle bana teslim etmiştir. İlanı duyanlar gelirler, İmam-ı Azam’a emanet ettikleri altınlarını, gümüşlerini Bağdat kadısından eksiksiz alırlar. Sonra haber etrafa duyurulur:

- Bağdat kadısı teslim aldığı emanet altın ve gümüşleri sahiplerine teslim etmiştir... Bundan sonra derin bir nefes alan Hammad ortaya çıkar. Bağdat kadısına gelip teşekkür ederek der ki:

- Bu emanetler birer kul hakkı olarak yanımdaydılar. Bir hata ve kusur olsa da bir tanesi zayi olsa benim ve babamın ahiretteki durumumuz çok kötü olurdu. En iyisi sorumlu kadı efendiye teslim etmekti. Şükürler olsun kadı efendi görevini tam yaparak hem beni hem de müçtehit babamı emanete riayette kusur etmekten kurtarmış oldu.

Bu olaydan anlaşılıyor ki, o günkü harp ve darplardan çekinen insanların birçoğu kendinden daha emin biliyorlardı İmam-ı Azam’ı. Bu sebeple ona teslim ediyorlarmış değerli varlıklarını. Onun aziz evladı Hammad ise babasından daha az sorumluluk duygusuna sahip değilmiş anlaşılan. Babasından 26 sene sonra 176’da vefat ettiğinde halk arasında dolaşan değerlendirme aynen şöyle olmuştur:

- Müçtehit babaya layık bir evlad idi HAMMAD!..

Hammad’ın (dedesinden ibretli hatıralar anlatan) bir de oğlu vardı İsmail. İbni Hallikan İsmail’in dedesinden anlattığı bir hatırasını şöyle nakleder. İsmail der ki:

- Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ömer’e hürmetsizlik etmekten çekinmeyen Rafızi bir komşumuz vardı. İki katırının birine Ebu Bekir, ötekine de Ömer adını koymuştu. Ahırında bunları tımar ederken ‘Ebu Bekir şöyle dur, Ömer şuraya çekil..’ diyerek söylenir, bizi rahatsız ederdi. Dedem de bizlere hep sabır tavsiye eder:

- Sakın tartışmaya girmeyin, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer korumanıza ihtiyaç duymayacak kadar büyük insanlardır, onlar kendilerini korurlar... diyerek bizleri hep sakinleştirirdi...

Bir gün koşa koşa biri geldi dedeme dedi ki:

- Katırlarına Ebu Bekir, Ömer adını koyan adamı bir katırı teperek öldürmüş, cesedi ahırdaymış şimdi!.. Dedem de tebessüm ederek dedi ki:

- Gidin bakın mutlaka Ömer tepelemiştir onu. Ebu Bekir affeder; ama Ömer kolay kolay affetmez, adaletini uygular!.. Gerçekten de gidenler haber getirdiler.

- Ömer tepelemiş, cesedi orada yatmaktadır. Dedem bizi tekrar ikaz etti:

- Sakın böyle insanlarla tartışmaya girmeyin. Büyüklere saygısızlık edenler eninde sonunda layıklarını bulurla

":rose: giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
SEVDALARA DOYULAMADI...rosegul
24-06-2008 03:08 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
Nizam-ül Mülk Çevrimdışı
smmh
*******

Mesajlar: 7,392
Üyelik Tarihi: Apr 2008
Rep Puanı: 38
Ruh Halim
Ruh Halim
Israrci

Takımın:
Mesaj: #5
Cvp: Imam-i Âzam Ebu Hanife
İmam-ı Azam hazretlerinden öğütler...


Yürürken vakarlı olasın.

* Her işinde acele etmeyip, teenni edesin.

* Arkadan seslenene cevab vermeyesin. Zira hayvanlar ardından çağrılır. Onu kendine layık görmeyesin.

* Konuşunca, çok yüksek seslenmeyesin. Muhatabın işiteceği kadar ve ağır söyleyesin.

* Kendin için susmayı ve az hareketi âdet edesin. Böylece sabır ve sebatını herkes bilsin.

* İnsanlar içerisinde -û Teâlâ'yı çok an ki, O'nu senden öğrensinler.

* Beş vakit namazın arkasından kendin için öyle vird kabul et ki, onda Kur'an okuyup, zikr ile şükrünü yapasın.

* Her ayda birkaç gün oruç tut.

* Nefsini murakabe edip, ilmi muhafazaya alasın. Böylece amelinle iki dünyada menfaatlenesin. İnsanlarla olan işlerini o görsün. ,

* Elinde bulunan dünya devletine ve bedenin sıhhatine itibar ve itimad etmeyesin. Böylece hepsinden sorguya çekildikte ümidsizliğe düşmeyesin.

* Sultan seni kendi yakınlarından ederse de, sen bu yakınlığını insanlara duyurmayasın. Zira sultana yakınlığı izhar edince, insanların ihtiyac ve işlerinin yeri olursun. Hepsinin işlerini görmeyi boynuna alırsan, sultanın gözünden düşüp hakaret bulursun. Yapmazsan ayıblanır, insanları darıltmak sıkıntısında kalırsın.

* Halkın hâtâsını örtüp, doğruluğuna uyasın.

* Kötü bildiğin kimseyi, kötülüğü ile anmayıp bir iyiliğini bulup, onunla söyleyesin.

* kötülüğü din hakkında ise, onu insanlara söyleyesin ve ona uymaktan onları koruyasın.

* Hak Teâlâ bu din-i mübinin yardımcısıdır. O halde sen, makam sahiblerinin dininde gördüğün sakatlıkları bir kere söylersen -û Teâlâ yardımcın olur. İnsanlar senden elbette çekinir. Ne kimse dinde bir bid'at çıkarabilir, ne de bozukluğu o halde kalır.

* Sultanından ilme uymayan amel görürsen, ona saygılı tatlı dille söyleyesin. Çünkü onun eli, senin elinden kuvvetlidir.

* Bir sözü bir kere demekle yetinesin. O makam sahibi, o bozukluğu gıyabında söylemekle senden çekinmediyse, yine işleyip terk etmediyse, sarayına gidip, yalnız olarak tatlı dille nasihat edesin. Bid'at sahibi ise, münazara ile Kitab ve sünnetten hatırına geleni söyleyesin. Kabul ederse ne âla, yoksa onu kızdırmaktan çekinesin. Sakın ölümü unutmayıp, Hak Teâlâ'dan üstadların için mağfiret ve rahmet dileyesin.

* Kur'an-ı Kerim okumaya devam edip, kabir ziyaretlerine ve meşayıhı görmeye ve kıymetli yerlere çok gidesin.

* Avamın sana arzettikleri enbiya ve salihleri, mescid, menzil ve mezarlar hakkında gördükleri rüyaları kabul edesin.

* Küfr ve bid'at ehlinden bir kimse ile oturup konuşmayasın. Mümkünse dine davet edesin. Yoksa oyun meclislerine gitmeyesin.

* Müezzin ezan okuyunca, hazır olasın. Böylece avamdan önce mescide gelesin.

* Hakimin evine yakın evde oturmayasın.

* Komşundan gördüğün ayb, emanettir; saklayıp, kimsenin sırrını kimseye söylemeyesin.

* Bir iş için seninle meşveret edene doğruyu söyleyesin. Seni Mevlâ'ya yakın eden işleri O'na gösteresin.

* Benim bu vasiyyetlerimi can ile kabul kılasın. Bunlarla dünya ve ahiretinde fayda bulasın. Tevfik-i Hakk'ı refik bulasın.

* Sakın bahil olma ki, halin kötü olur. Tamah ve yalan ehli olma ki, mürüvvetsiz kalmayasın.

* Doğruyu yanlışa katma ki, ihanet görmeyesin.

* Her işte mürüvveti gözetesin.

* Sıkışık ve rahat zamanlarda beyaz elbise giyip, kalben kimseye muhtac olmadığını gösteresin.

* Fakirsen kimseden bir şey istemeyesin.

* Dünya ehline hırs ve rağbet etmeyesin. Himmetini yüksek yapıp, alçakta kalmayasın.

* Yolda giderken sağına soluna bakmayıp, önüne toprağa bakasın.

* Hamama giderken, hamam ücretini pazarlık etmeden insanlardan daha çok veresin. Hamam ehli arasında mürüvvetin zahir olup, onlardan tazim ve hürmet bulursun.

* İlim sahibleri yanında alçak olan dünyayı aşağı tutasın. Hak Teâlâ'nın katında dünyadan yüksek olan devlete kavuşasın.

* Dünya işleri için sadık bir vekil bulasın. İşlerini o görüp, sen ilim ve amele dönesin.

* İlim ehlinden hüccet ve münazara bilmeyenlerle ve makam kazanmak için olan bahis ve konuşmalara katılmayasın. Zira onlar senden kaçınmayıp, seni mahcub etmeye çalışırlar. Senin haklı olduğunu bilseler de, aykırı giderler. Ayan ve ekâbir meclisine vardığında onlar seni yüksekte oturtmayınca, sen yukarda oturmayasın.

* Bir cemaat içinde iken, onlar seni tazim ile ileri geçirip imam yapmayınca, önlerine geçmeyesin.

* Kadınların, kızların, gençlerin toplandıkları mesire (piknik) yerlerine gitmeyesin.

* Fısk, çalgı, şarkı ve haram bulunan meclislere girmeyesin. Onlarla ortak olup, ihanet görmeyesin.

* İlim meclisinde sakın kızmayasın.

* Halka, inanılmamaya yakın olan hikâyeleri söylemeyesin.

* İlim ehlinden biri için bir meclis kurmak istersen, eğer fıkıh meclisi ise, kendin gidersin, orada bildiğin gerçekleri takrir edersin. Böylece halk onu âlim sanıp, ona aldanmasınlar. Senin huzurunla şübhede kalmasınlar. Sözü fetvaya salih ise, onu ondan zikretmeli, yoksa senin huzurunda ders görmüş olmaması için kalkıp gidesin. Belki onun yanında talebenden birini bulundurup, sözünün durumunu, ilminin derecesini öğrenirsin.

* Bid'atle karışık zikr meclisine gitmeyesin.

* Evlenme işlerini, cenaze, bayram namazlarını ve Cum'a hutbesini üzerine almayasın.

* Anneni, babanı, üstadını hayır duadan unutmayasın.

* Bu nasihatimizi, bizden can-ü gönülden kabul edesin. Zira bunu senin ve herkesin iyiliği için vasiyyet eyledim. Bu yolda gidesin ve halkı da Hak yola getiresin.

":rose: giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
SEVDALARA DOYULAMADI...rosegul
24-06-2008 03:11 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
Nizam-ül Mülk Çevrimdışı
smmh
*******

Mesajlar: 7,392
Üyelik Tarihi: Apr 2008
Rep Puanı: 38
Ruh Halim
Ruh Halim
Israrci

Takımın:
Mesaj: #6
Cvp: Imam-i Âzam Ebu Hanife
İmam-ı Azam Hz.lerinin meseleleri kolaylıkla çözümüne misal olarak;


İmam-ı Azam Ebu Hanife rh.a.’in arkadaşlarından, o dönemin hadis ve kıraat âlimlerinden Süleyman A’meş, bir gece evinde eşiyle tartışmış ve hanımını biraz incitmişti. Buna rağmen tartışmadan hemen sonra hanımıyla tekrar konuşmak istemiş, ama hanımı kocasına kırgın olduğu için, adamın sözlerini cevapsız bırakmıştı.

Adam öfkeyle:
-Niçin bana cevap vermi yorsun? diye hanımını bağırıp, azarladı. Fakat bir cevap alamadı.
A’meş’in kızı babasına:
-Bu gece olmasa da, yarın sabah konuşur seninle, dediyse de adamın öfkesi dinmedi:
-Eğer bu gece benimle konuşmazsa, benden kesin boş olsun, dedi.

Kızcağız da annesini konuşması için ikna etmeye çalıştı. Ama annesi inat etti, konuşmamakta direndi.Karısının konuşmamakta kararlı olduğunu gören A’meş’in ise az önce öfkeyle ettiği yeminin ciddiyeti aklına geldi, söylediğine pişman oldu. Eşiyle boş olmaktan kurtulmak için care düşünmeye başladı. Gecenin bir yarısında giyinip evden cıktı. Doğru Ebu Hanife Hazretlerinin evine gitti. Ebu Hanife onu içeri alıp derdini sordu. A’meş karısıyla olan hadiseyi anlattı, dert yandı:

-Bu kadın bu tavrıyla benden kurtulup kaçmak istiyor. Beni sıkıntıya sokmasından korkuyorum. Kendisi çocukların annesidir. Onu boş olmaktan kurtarıp beni rahatlatacak bir care var mı? diye sordu.
Ebu Hanife:
-Üzme kendini. ’ın izniyle bir care bulunur, dedi.

Ebu Hanife, A’meş’in oturduğu yerdeki mescidin müezzinine haber gönderip yanına çağırdı. Bu gece sabah ezanını henüz vakti girmeden okumasını tenbihledi. A’meş de evine dönüp, ezanı beklemeye başladı. Daha sabah olmadan okunan ezanı duyan A’meş’in hanımı, sabah oldu da boşanması gerçekleşti zannederek konuştu:

-Oh be! dedi. Senden kurtuldum, kötü huylu herif!
A’meş ise kıs kıs gülerek cevap verdi:
-Henüz sabah olmadı. Sen de konuşup yeminimi bozdun. Bize çare gösterenden razı olsun.

":rose: giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
SEVDALARA DOYULAMADI...rosegul
24-06-2008 03:12 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
Nizam-ül Mülk Çevrimdışı
smmh
*******

Mesajlar: 7,392
Üyelik Tarihi: Apr 2008
Rep Puanı: 38
Ruh Halim
Ruh Halim
Israrci

Takımın:
Mesaj: #7
Cvp: Imam-i Âzam Ebu Hanife
1- Ebû Hanîfe Hakkında Söylenenler


Şahabedin Ahmed b. Hacer Heysemî, Hayrat'ul-Hisan adlı ki­tabında şöyle diyor: «Bir adamın hakkında insanların birine aykı­rı iki zümreye ayrılması, o adamın şeref ve mevkiinin yüksekliği­ni gösterir. Bakınız Hz. Ali hakkında nasıl oldu: Onun uğrunda iki zümre helake maruz kalmıştır: Aşın derecede sevmekte ifrata dü­şenler, ona düşmanlıkta ileri gidenler...»

Çok doğru olan bu söz, îmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe'ye de tıpa­tıp uymaktadır. Çünkü bazı insanlar ona taraftarlıkta o kadar ile­ri gitmişlerdir ki, onu peygamberler mertebesine yaklaştırdılar. Tevrat'ın onu müjdelediğini iddiaya kalkışmışlar. Hz. Muhammed (A.S.) onun ismini zikretmiş ve ümmetinin çırağı olduğunu haber vermiş, dediler. Ona Öyle sıfatlar ve menkıbeler uydurdular ki, onun mertebesini aştılar, derecesini geçtiler. Bâzı kimseler de ona hücumda ileri gittiler. Zındıklık, ana caddeden ayrılmak, dini if­sat etmek, Sünneti bırakmak, hattâ Sünneti bozmak gibi isnadlar-da bulundular. Sıhhatsiz, delilsiz fet\â veriyor dediler. Bu hücum­larında ma'kul tenkit haddini aştılar, bu görüşleri bir araştırma­ya ve incelemeye asla dayanmıyordu. Bu gibiler delilsiz ve ted-kiksiz rastgele tezyif etmekle kalmadılar, düşmanlıkta o kadar ile­ri gittiler ki, oriun şahsına, dinine ve îmanına bile ta'n ile hücum ettiler. .



2- Bu Hücumlar Neden Îlerî Geliyordu?


Bunlar îmâm-ı A'zam Hazretleri sağken oluyordu. O, kendisi­ne arzolunan mese'le hakkında bir hüküm ve karara varmak için talebeleriyle ilim halkalarında müzakere yaparak tahriç ettiği Ha­dîsleri vazettiği kıyas ve kaideleri için uğraşıp, düzgün kıyaslar, uygun içtihatlar için üzerine hüküm kılınacağı illet ve sebepleri beyan edip dururken böyle yapılıyordu!

Onun hakkında bu ihtilâflar acaba neden ileri geliyordu. Bu­nun sebepleri ne idi? İleride yeri gelince bu bahse temas edeceğiz. Ancak bur da o sebeplerden birini, diğerlerinin esası sayılabilecek olanını hemen açıklıyalım ki, o da şudur: Ebû Hanîfe hâiz ol­duğu şahsî nüfuz ve ilmî kudreti ile fıkha öyle bir istikamet verdi ki, bu ders halkasının hudutlarını aştı, hattâ kendi muhitini geçe­rek diğer îslâm ülkelerine yayıldı, islâm devletinin .birçok yerlerinde onun görüşünden ve düşüncelerinden bahsedilir oldu. Bun­lar muvafık, muhalif herkesçe duyuldu. Muhalif olan beğenmiyor­du, muvafık olan ona taraftar çıkıyordu. Yalnız naslara bağlanıp başka şeye bakmıyan birinci grubu muhalifler, dinde re'y ve kıya­sı mutlak olarak bid'at sayıyorlar, bunları şiddetle inkâr ediyor­lardı. Çok defalar vera' ve takva sahibi olan o büyük imâmın kail olmadığı şeyleri onun görüşü hilâfına dahi olsa, öyle imiş gibi he­sap edip ona ezbere hücum ediyorlar, delilini ve söyleyenini bil­meden, bîd'at görüşü diye dil uzatıyorlardı. Belki de îmâm-ı A'zam'ı görseler, onun delilini ne veçhile olduğunu bilseler, hücum eden bu keskin diller biraz hafiflerdi. Hattâ belki onu takdir edip ona muvafakat ederlerdi. Bu hususta şunu rivayet ederler: Ebû Hanîfe ile çağdaş olan Suriye'li fakîh Evzâî bir defa Abdullah b. Mübârek'e sordu:

— Kûfe'de çıkan ve Ebû Hanîfe denen bu bid'atçı kimdir?

İbni Mübarek buna cevap vermedi. Yalnız gayet ince ve müşkil bâzı mes'eleleri ortaya atıp onların anlaşıhş tarzını, fetvalarını arzetti. Evzâî'nin bunlar hoşuna gitti ve:

— Bu fetvaları veren kim? diye sordu. O da :

— Irak'ta gördüğüm bir üstad, dedi. Evzâî:

— Bu, üstadlarm en şereflisi; git, onunla çokça görüş, dedi. O zaman îbn-i Mübarek:

— İşte Ebû Hanîfe budur, cevabını verdi.

Sonraları Ebû Hanîfe ile Evzâî Mekke'de buluştular, görüştü­ler. İbni Mübârek'in zikrettiği bâzı mes'eleleri müzakere, müba-hase ettiler. Ebû Hanîfe onlar hakkındaki görüşünü açıkladı. Ay­rıldıktan sonra Evzâî, Abdullah b . Mübârek'e : «Doğrusu ben, bu zatın ilminin çokluğuna, aklının üstünlüğüne hayran kaldım. Ona gıpta ettim. 'tan af dilerim, ben onun hakkında gayet yanılı­yormuşum. Sen -ondan ayrılma, o bana eriştirdiklerinden çok bambaşka imiş» [1]dedi.

Ebû Hanîfe Hazretleri, kuvvetli şahsiyeti, derin tesiri, geniş nüfuzu ile beraber aynı zamanda fetva verme ve hüküm çıkarmada,

Hadîsleri anlama ve onlardan ahkâm alma hususunda yeni bir tarz ve buluş sahibiydi. Bu usulünü talebeleri arasında olduğu gibi on-larîa görüşenler içinde de otuz seneden fazla bir müddet yaymağa gayret etti. Böyle bîr durumda olan kimse elbette ki, acı tenkidlere hedef olacaktır, hattâ şahsına hücumlar yöneltilecek, görüşleri tez­yif olunacak »aleyhinde bulunanlar çıkacaktır.



3 - Haksız Hücumlara Karşı Onu Müdafaa Edenler


Hicretin dördüncü asrında, mezhep taassuplarının alıp yürüdü­ğü ve fıkıh âdeta bir mezhebe şiddetle taraftar olanlar arasında mücadeleden ibaret sanıldığı devirlerde, Ebû Hanîfe'nin taraftar­ları ile karşı taraf arasında münazaa ve münakaşalar çok artmıştır. ( Bunun için evlerde, camilerde münazaralar yapılırdı. Hattâ bir ma­tem toplantısında bile fıkıh münazaraları ve mezhebler etrafında münakaşalar cereyan ederdi. Herkes imamım müdafaa eder, ona taraftar çıkardı. îşte bu asırda imamların menkıbeleri toplanıp menâkıb kitapları yazıldı. Bunlarda herkes kendi imamını bol bol medh u senada bulundu, diğerlerine ait satırları hücumla doldurdu.

Bu mücadeleler, bilhassa Hanefîîerle Şafîîler arasında pek şid­detli oluyordu. Onun için. bu iki imam, Ebû Hanîfe ve Şafii , acı hü­cumlara hedef oldular. Taraftarları ise, her ikisine de, imamların kendilerinin asla arzu etmedikleri, hattâ huzurunda onlardan teberrî edecekleri bâzı meziyetler ve sıfatlar yakıştırdılar.

Ebû Hanîfe Hazretleri, en fazla hücuma hedef olmuştu. Çün­kü onun re'y ve kıyası çokça kullanması; Hadîs hakkındaki bilgi­si, takvası hüküm vermesi ve sair hususlarda ona hücum için açık bir gedik olarak kullanılıyordu.' Koyu mezhebci mutaassıplar ona atmadık ok bırakmadılar, hücumda hak ve insafı bir yana bırakıp hiçbir şeyden çekinmediler. Hattâ Safirlerden bir kısmı, işin bu kadar ileri gitmesini hoş görmediler. Bunu vebali mucip gördüler, hak yoldan sapma saydılar. İçlerinden Ebû Hanîfe hakkında insafı elden bırakmıyanlar çıktı. Ebû Hanîfe'nin güzel menâkıbı hakkın­da eserler yazanlar ve Şafiîlerden, fazla taassup gösterenlere cevap verenler oldu. Meselâ görüyoruz ki, Şafiî olduğu halde Celâleddin Süyutı ortaya çıkıyor ve (Tebyiz'us-Sahife fî Menakıbîl İmam Ebî Hanîfe) adlı bir eser yazıyor.. Yine Safi mezhebinde olan Sabahad-din Ahmed b, Hacer Heysemî Mekkî ,(E1-Hayrat'ul-Hisan fî Menâ-kıb'ıl-îmâmil A'zam Ebî Hanîfe Numan) unvanı kitabını kaleme alıyor. Yine .görüyoruz ki, tmam Şa'ranî, (Mîzan) adlı eserinde Ebû Hanîfe'den sitayişle bahsediyor ,onu müdafaa eyliyor. Onun mes'ele alıp hüküm çıkarma yolunun doğruluğunu-açıklıyor (Ta-bakât) ırida onun evliyaullahtan olduğunu, velayet mertebesine erenlerden bulunduğunu söylüyor.



4 - Hakikati Meydana Çıkarma Güçlüğü


Görülüyor ki, Ebû Hânîfe hakkında yazacak olan muharririn önünde yol açık ve işlek değil. Olaylar karışık bir halde. Tıpkı top­rak içinde bir yığın halinde bulunan maden cevherleri gibi. Cevheri topraktan ayırabilmek için potada eritmek lâzım, sonra bu eritme ameliyesi de çok karışık, ayrılan cevherler etrafa parça parça sa­çılmış bir halde darma dağınık. Birbirine uygun bir halde sıralanr mış bir fikir vahdeti halinde değil. O dağınık parçaları bir araya getirmek lâzım. Tâ ki, o şahsın akit, ruhu, hüküm verirle metodu, talebelerine telkin ettiği görüşlerinin ne olduğu açıkça meydana çıkabilsin.

Menakıp kitapları pek çok. Fakat bu çokluk hedefe götürüyor yolu aydınlatıyor demek değildir. Zira bunlar mübalâğaların hâ­kim olduğu haberlerden ibarettir. Bunlarda mübalâğadan hâli olanlar hemen yok gibi. Doğru ve sağlam olanı çürüğünden ayıra­bilmek için doğru tenkid ölçülerine ihtiyaç vardır. Bunlardaki ha­berler ne toptan reddolunur, ne de toptan kabul edilir. Çünkü, iç­lerinde doğru olan da var, olmıyan da var. Doğruyu ayırabilmek için tetkik süzgecinden' geçirmek lâzım. Bu durumda biz hâkime benzeriz. Hâkim' mahkemede hâdiseyi gören beş şahidi dinliyor, fakat şahit hâdisenin dehşetine kendisini kaptırmış, onu anlatmak­ta o kadar ileri gidiyor ki, hakiki mahiyetinden çıkarıyor. Hâkim bunları dinledikten sonra bu şahitliğe göre hâdisenin aslını anla­mağa çalışıyor. Zira ipucu verecek bâzı emareler yakalıyor. Ha­kikati gösterecek karineler buluyor. Böylelikle o mübalâğaların hududu içinde hâdisenin mahiyetini anlamağa çalışıyor.


5- Fıkhını Kendisi Tedvin Etmemiş Olması


îmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe Hazretlerinin hayatı ve hakkında doğru haberlerin özetini yaptıktan sonra* onun fıkıh hakkındaki görüşünü incelemeğe başlayınca, önümüzdeki yolun gayet sarp ol­duğunu görüyoruz. Zira, elimizde Ebû Hanîfe'nin görüşlerini ve usulünü toplayan kendi tarafından yazılmış bir kitabı yok. Onun re'yleri talebesi tarafından rivayet yolu ile bize kadar gelmiştir. imâm Ebû Yusuf ile İmâm Muhammed Hazretlerinin kitapları, onun re'y ve görüşlerini diğer »rkadaşlarmm re'yleriyle birlikte bize nakletmektedir. îbn-i Şubrume, İbn-i Ebî Leylâ, Osman Bettî gi­bi aynı çağda yaşayan Irak'lı bir kısım ulemanın bâzı görüşlerine de bunlar arasında rastlıyoruz.

Şüphesiz ki, biz bu kitapları îmâm-ı A'zam'dan rivayet husu-sunda en doğru bulmaktayız. îlmî görüş bundan başkasına itibar edemez. Çünkü ulema, bu rivayetleri kabul etmişler, makbul tut­muşlardır. Ulemanın bu suretle kabul ettikleri bir şeyi butlanına delil olmadıkça,kabul etmeyip terketmek, ilim ve tarih ölçüsüne göre doğru sayılmıyan bir hareket olur. Meğer ki aksinin doğrulu­ğuna delil getirilmiş olsun.


6- Onun Fıkhını Nakledenler



Fakat biz, üstadları Ebû Hanîfe'den yalnız bu iki değerli ima­mın -Ebû Yusuf ile Muhammed b. Haşan'ın- rivayet ettiklerine iti­mat etmekle yetinirsek, bahis tam ve olgun sayılmaz. Arada doldu­rulması icabeden boşluklar.kalır. Zira bu kitaplar Ebû Hanîfe'nin bütün re'ylerini rivayet etmiş değildir. Çünkü Ebû Hanîfe'nin o ki­taplarda toplanmamış re'yîeri de vardır. Büyük imâmın ilminin bu kısmını bu kitaplardan başaklarında aramak zorunda kaldık. Bun­ları da Hanefiyye mezhebinin kitaplarında etrafiyîe bulduk. Fuka-hâ o kitaplarda taarruzu hâlinde bu rivayetlerin bâzını, (zâhir-i ri-vaye) dediğimiz îmânı Muhanımed'in kitaplanndakilere tercih bi-hâ o kitaplarda taarruzu hâlinde bu rivayetlerin bâzısını, (zâhir-i ri-vayeyi tercih edip üstün tutarlar. Diğerleri nâdir sayılır.

Her ne olursa olsun, bu tercih işi, incelemeğe ve mukayeseler yaparak ölçmeğe değer. Halbuki bu gayet güç bir iştir, öyle ko­layca yapılacak bir şey değildir.

Yukardan beri arzettiklerimize şunu da ilâve edelim ki, îmâm Muhammed'in kitaplarında fıkıh kavilleri, çok defalar delilleri zi­kir olunmaksızın sıralanıp verilmiştir. Evet, onlarda Ebû Hanîfe'­nin kavilleri toplu, fakat sözün ruhu demek olan delilinden hâli bir haldedir. Şüphesiz ki, böyle delilden hâli mücerret sözleri in­celemek, re'y ve kıyas fıkhının üstadı Ebû Hanîfe'yi bize, doğru olarak tanıtamaz. Çünkü bu bize onun kıyastaki çığın, naslardan illetleri aîması, bu illetlerin ittıradına göre hükümlerin de aynı ol­ması hususunda bize doğru bir fikir veremez. Onun için o büyük kıyasa fakıh Ebû Hanîfe'yi tanıyabilmek için İmâm Muhammed'in kitaplarını şerh eden ulemanın sözlerinden ve ahkâmın vecihlerini beyanlarından, onun delillerini anlamağa çalışmak gerekiyordu. Bu şerhler "'vasıtasiyle Ebü Hanîfe'nin kıyaslarını, usulünü tanıma veya onlardan sonra gelen ulema nakletmiştir, o halde bu deliller aciklamaya çalıştık. Biz. bu delillerin hepsinin aynen imâmdan naklolundu­ğunu sanıyoruz. Fakat mademki onları, onun talebesiyle buluşan ve izahlar, her ne kadar metin halinde Ebû Hanîfe'nin değilse de, naslardan hüküm çıkarıp' kıyaslarını kurduğu illet ve sebeplerini açıklama, bakımından, onun kıyaslarına yakın olduğunu söyle­yebiliriz.


7- Onun Usulünün Nakledilmemiş Olması


Diğer bir eksiklik daha göze çarpıyor. Ebû Hanîfe'nin usulünü ve hüküm çıkarma yollarını, elimizdeki kitaplarda tedvin edilmiş bir halde bulamıyoruz. Ne talebelerinden ve ne de başkalarından rivayet voliyle bunları tafsilâtiyle bilemiyoruz. Tedvin edilmiş plan usuller, füru' ve ahkâmdan derleme ve aralarında bir bağlantı te­sis suretiyle elde edilmişlerdir. Bir asırda toplanan her kısım, o füru'un aslı itibar olunmuştur, Ebû Hasan Kerhî'nin risalesi, Deb-busî risalesi, Pezdevî'nin kitabı, bunlardaki derli topîu usul ve kaideler, ister cüz'î mes'elelerin füru'unun ahkâmı kaideleri bu­lunsun, ister Hanefî mezhebinin hüküm çıkarma yolları olsun, bunlar rivayet yoluyla İmâm-ı A'zam'dan veya talebelerinden alın­mış değildir. Bunlar ancak Hanefîyye mezhebinin kurucusu olan bu imamlardan nakil ve rivayet olunan füru'dan çıkarılmış asıl­lardır.

îşte bu sebepledir ki, Hanefiyye mezhebinin usûl ve esaslarıni bilme yolu pek kolay değildir. Zira araştırıcının', naklolunan bu füru'un mecmuundan bu esasların alınmasının doğruluk ve sıhhat derecesini ve bunların o füru'a tatbikînin ne dereceye kadar doğru olduğunu bilmesi lâzımdır. Bu ise hiç de kolay bir iş değildir.


8- Siyasî Görüşlerinin İhmâl Edîlmesî


İmâm-ı A'zam hakkında inceleme yaparken başka bir eksik­likle karşılaşıyoruz. Ondan rivayet voliyle bize gelenler hep fıkha ait görüşleridir. Akaide dair görüşleri, hilâfet mes'ejesinde kanaati hakkında taleebleri İmâm Yusuf ve İmâm Muhammed'in kitapla­rında bir şeye tesadüf etmiyoruz. Evet, ona nisbet olunan kitaplar­da onun akaide dair re'yleri naklolunmuştur. El'Â'lim ve'1-Müteal-lim risalesi de böyledir. Bü iki risale onun akaid cephesini aydın­latmaktadır. Osman El-Bettî'ye yazdığı risalesi de böyledir. '

Fakat hilâfet hakkındaki görüşünü, ne onun kalemiyle yazıl­mış veya dikte edilmiş, ne de ashabından, talebelerinden birinden rivayet edilmiş olarak bulabiliyoruz. Halbuki onun hayatı, içinde : bulunduğu devirler, maruz kaldığı takipler, bunlar onun muayyen bir siyasî görüşü olduğunu haber vermektedir. Onun hayatı, ile­ride geleceği üzere, imâm Zeyd b. Ali Zeynelâbidin ile sıkı münasebetlerini göstermektedir. Ebû Hanîfe'nin ashabının sözleri de onun Hazret-i Ali evlâdına, Âl-i Beyte candan bağlı olduğuna dellâet eder. Ve onun takibe maruz kalması da bu yüzdendi. Fakat ne ona nisbet olunan kitaplarda, ne de ondan ge­len rivayetlerde bunlara dair hiçbir şey .-bulamıyoruz. Halbuki o, ders halkalarında hilâfete dair görüşünü bazen her halde söyle­miştir. O Âbbasîlerin aleyhinde idi. Nefs'i Zekiyye'nin kardeşi İbrahim[2] Manşur'a karşı ayaklandığı günlerde bunu alenen söy­lerdi. Hattâ talebesi îmâm Züfer'in ona :

— VAllahi sen bundan vaz geçmiyeceksin, bizim de dolayısıyla boynumuza ipler takılacak! dediği rivayet olunur.[3]

Fakat talebelerinin, bilhassa Ebû Yusuf ile Muhammed'in Ab­basî devletiyle münasebetleri çok sağlamdı. Her ikisi bu devlette kadılık vazifesini kabul ettiler. Ve üstadlarmın bu devlete doku­nan, nüfuzunu kıran görüşlerini eserlerinde zikretmediler. Bu gö­rüşler, tarihin gürültüleri arasında kaynadı gitti. Tetkikatçının bun­ları araştırıp bulması gerekiyor. İnşAllah sırası gelince bu bahis­ten örtüyü kaldırmaya çalışacağız. Teâlâ'mn tevfikıyle bun­da muvaffak olacağımızı ümid ederim.


9- Doldurulması Îcabeden Boşluklar


İşte tmâm-ı A'zam'm hayatı incelenirken karşımıza çıkan ge­dikler veya boşluklar ki, ilim bunların doldurulmasını bekliyor. Bunlar bu işin ne kadar güç olduğunu gösterir. Bunlara diğer bir güçlüğü de ilâve etmemiz lâzım: Şöyle ki, Ebû Hanîfe'nin mezhe­bi şarka ve garba yayılmıştır. Türlü ülkelere yerleşmiştir. Adalet ve hâkimlik işleri onu geliştirmiş, uzun zamanlar ona cila vermiş­tir. Bağdad'ta Âbbasîlerin saltanatı boyunca devletin resmî mez­hebi olduğundan kadılık ve hâkimlik işleri ona göre hallolunurdu. îslâm hilâfeti Osmanlı Türklerine geçince, Türk'lerin resmî mezhe­bi Hanefîlik olduğundan Ebû Hanîfe'nin mezhebi, hilâfet mezhebi halini aldı. Irak, Mısır, Suriye ve diğer ülkelerde de resmî mezhep Hanefîlik oldu. Sonra nüfuzu etrafa yayıldı. Tâ Hind Müslümanlarının mezhebi oldu. Hattâ Hind sınırlarını da aştı, Çin Müslüman­ları arasında da Hanefîlik yayıldı. Bu mezhep, yayıldığı bu geniş ülkelerde Kitap ve Sünnette delil. bulunmıyan hususlarda örf ve âdeti de kabul ettiğinden, (tahric) yâni hüküm çıkarma hususunda genişlik kabul olunuyordu. Birçok mes'eleler için görüşler muhte­lifli, îmâmi A'zam'm talebelerinden sonra mezhebi gayet sür'at ile ve çok büyüdü. Tahriç nevilerini, bir kaide altına alıp toplamak öy­le kolay yapılır bir iş değildi. Maverâünnehir ulemasının tahriçle-ri var Irak ulemasının tahriçleri var, Anadolu ve Türk ulemasının tahriçleri var. Bu muhtelif tahriçleri bilmek bu ülkelerden her biri­nin örf ye âdetlerini, tahricin yapıldığı asırları bilmeyi icabeder. Çünkü zamanların değişmesiyle örfler de değişir. Bunların hepsini bilmek büyük gayret ister. Bu bilgileri kolayca tedarik edecek va­sıtadan mahrumuz. Onun için bu mezhebin geçirdiği devirleri ve safhaları incelerken imkân dahilinde olanı yapmakla iktifa edece­ğiz. Emelimiz doğruya ulaşmaktır. yardımcımız olsun. Ke­mal ancak O'na mahsustur.


10- Ebû Hanîfe Hakkında Söylenenler


Şahabedin Ahmed b. Hacer Heysemî, Hayrat'ul-Hisan adlı ki­tabında şöyle diyor: «Bir adamın hakkında insanların birine aykı­rı iki zümreye ayrılması, o adamın şeref ve mevkiinin yüksekliği­ni gösterir. Bakınız Hz. Ali hakkında nasıl oldu: Onun uğrunda iki zümre helake maruz kalmıştır: Aşıri derecede sevmekte ifrata dü­şenler, ona düşmanlıkta ileri gidenler...»

Çok doğru olan bu söz, îmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe'ye de tıpa­tıp uymaktadır. Çünkü bazı insanlar ona taraftarlıkta o kadar ile­ri gitmişlerdir ki, onu peygamberler mertebesine yaklaştırdılar. Tevrat'ın onu müjdelediğini iddiaya kalkışmışlar. Hz. Muhammed (A.S.) onun ismini zikretmiş ve ümmetinin çırağı olduğunu haber vermiş, dediler. Ona Öyle sıfatlar ve menkıbeler uydurdular ki, onun mertebesini aştılar, derecesini geçtiler. Bâzı kimseler de ona hücumda ileri gittiler. Zındıklık, ana caddeden ayrılmak, dini if­sat etmek, Sünneti bırakmak, hattâ Sünneti bozmak gibi isnadlar-da bulundular. Sıhhatsiz, delilsiz fet\â veriyor dediler. Bu hücum­larında ma'kul tenkit haddini aştılar, bu görüşleri bir araştırma­ya ve incelemeye asla dayanmıyordu. Bu gibiler delilsiz ve ted-kiksiz rastgele tezyif etmekle kalmadılar, düşmanlıkta o kadar ile­ri gittiler ki, onun şahsına, dinine ve îmanına bile ta'n ile hücum ettiler. .


11- Bu Hücumlar Neden Îlerî Geliyordu?


Bunlar îmâm-ı A'zam Hazretleri sağken oluyordu. O, kendisi­ne arzolunan mese'le hakkında bir hüküm ve karara varmak için talebeleriyle ilim halkalarında müzakere yaparak tahriç ettiği Ha­dîsleri vazettiği kıyas ve kaideleri için uğraşıp, düzgün kıyaslar, uygun içtihatlar için üzerine hüküm kılınacağı illet ve sebepleri beyan edip dururken böyle yapılıyordu!

Onun hakkında bu ihtilâflar acaba neden ileri geliyordu. Bu­nun sebepleri ne idi? İleride yeri gelince bu bahse temas edeceğiz. Ancak bur da o sebeplerden birini, diğerlerinin esası sayılabilecek olanını hemen açıklıyalım ki, o da şudur: Ebû Hanîfe hâiz ol­duğu şahsî nüfuz ve ilmî kudreti ile fıkha öyle bir istikamet verdi ki, bu ders halkasının hudutlarını aştı, hattâ kendi muhitini geçe­rek diğer îslâm ülkelerine yayıldı, islâm devletinin .birçok yerlerinde onun görüşünden ve düşüncelerinden bahsedilir oldu. Bun­lar muvafık, muhalif herkesçe duyuldu. Muhalif olan beğenmiyor­du, muvafık olan ona taraftar çıkıyordu. Yalnız naslara bağlanıp başka şeye bakmıyan birinci grubu muhalifler, dinde re'y ve kıya­sı mutlak olarak bid'at sayıyorlar, bunları şiddetle inkâr ediyor­lardı. Çok defalar vera' ve takva sahibi olan o büyük imâmın kail olmadığı şeyleri onun görüşü hilâfına dahi olsa, öyle imiş gibi he­sap edip ona ezbere hücum ediyorlar, delilini ve söyleyenini bil­meden, bîd'at görüşü diye dil uzatıyorlardı. Belki de îmâm-ı A'zam'ı görseler, onun delilini ne veçhile olduğunu bilseler, hücum eden bu keskin diller biraz hafiflerdi. Hattâ belki onu takdir edip ona muvafakat ederlerdi. Bu hususta şunu rivayet ederler: Ebû Hanîfe ile çağdaş olan Suriye'li fakîh Evzâî bir defa Abdullah b. Mübârek'e sordu:

— Kûfe'de çıkan ve Ebû Hanîfe denen bu bid'atçı kimdir?

İbni Mübarek buna cevap vermedi. Yalnız gayet ince ve müşkil bâzı mes'eleleri ortaya atıp onların anlaşıhş tarzını, fetvalarını arzetti. Evzâî'nin bunlar hoşuna gitti ve:

— Bu fetvaları veren kim? diye sordu. O da :

— Irak'ta gördüğüm bir üstad, dedi. Evzâî:

— Bu, üstadlarm en şereflisi; git, onunla çokça görüş, dedi. O zaman îbn-i Mübarek:

— İşte Ebû Hanîfe budur, cevabını verdi.

Sonraları Ebû Hanîfe ile Evzâî Mekke'de buluştular, görüştü­ler. İbni Mübârek'in zikrettiği bâzı mes'eleleri müzakere, müba-hase ettiler. Ebû Hanîfe onlar hakkındaki görüşünü açıkladı. Ay­rıldıktan sonra Evzâî, Abdullah b . Mübârek'e : «Doğrusu ben, bu zatın ilminin çokluğuna, aklının üstünlüğüne hayran kaldım. Ona gıpta ettim. 'tan af dilerim, ben onun hakkında gayet yanılı­yormuşum. Sen -ondan ayrılma, o bana eriştirdiklerinden çok bambaşka imiş» [4]dedi.

Ebû Hanîfe Hazretleri, kuvvetli şahsiyeti, derin tesiri, geniş nüfuzu ile beraber aynı zamanda fetva verme ve hüküm çıkarmada,

Hadîsleri anlama ve onlardan ahkâm alma hususunda yeni bir tarz ve buluş sahibiydi. Bu usulünü talebeleri arasında olduğu gibi on-larîa görüşenler içinde de otuz seneden fazla bir müddet yaymağa gayret etti. Böyle bîr durumda olan kimse elbette ki, acı tenkidlere hedef olacaktır, hattâ şahsına hücumlar yöneltilecek, görüşleri tez­yif olunacak »aleyhinde bulunanlar çıkacaktır.


12 - Haksız Hücumlara Karşı Onu Müdafaa Edenler

Hicretin dördüncü asrında, mezhep taassuplarının alıp yürüdü­ğü ve fıkıh âdeta bir mezhebe şiddetle taraftar olanlar arasında mücadeleden ibaret sanıldığı devirlerde, Ebû Hanîfe'nin taraftar­ları ile karşı taraf arasında münazaa ve münakaşalar çok artmıştır. ( Bunun için evlerde, camilerde münazaralar yapılırdı. Hattâ bir ma­tem toplantısında bile fıkıh münazaraları ve mezhebler etrafında münakaşalar cereyan ederdi. Herkes imamım müdafaa eder, ona taraftar çıkardı. îşte bu asırda imamların menkıbeleri toplanıp menâkıb kitapları yazıldı. Bunlarda herkes kendi imamını bol bol medh u senada bulundu, diğerlerine ait satırları hücumla doldurdu.


Bu mücadeleler, bilhassa Hanefîîerle Şafîîler arasında pek şid­detli oluyordu. Onun için. bu iki imam, Ebû Hanîfe ve Şafii , acı hü­cumlara hedef oldular. Taraftarları ise, her ikisine de, imamların kendilerinin asla arzu etmedikleri, hattâ huzurunda onlardan teberrî edecekleri bâzı meziyetler ve sıfatlar yakıştırdılar.


Ebû Hanîfe Hazretleri, en fazla hücuma hedef olmuştu. Çün­kü onun re'y ve kıyası çokça kullanması; Hadîs hakkındaki bilgi­si, takvası hüküm vermesi ve sair hususlarda ona hücum için açık bir gedik olarak kullanılıyordu.' Koyu mezhebci mutaassıplar ona atmadık ok bırakmadılar, hücumda hak ve insafı bir yana bırakıp hiçbir şeyden çekinmediler. Hattâ Safirlerden bir kısmı, işin bu kadar ileri gitmesini hoş görmediler. Bunu vebali mucip gördüler, hak yoldan sapma saydılar. İçlerinden Ebû Hanîfe hakkında insafı elden bırakmıyanlar çıktı. Ebû Hanîfe'nin güzel menâkıbı hakkın­da eserler yazanlar ve Şafiîlerden, fazla taassup gösterenlere cevap verenler oldu. Meselâ görüyoruz ki, Şafiî olduğu halde Celâleddin Süyutı ortaya çıkıyor ve (Tebyiz'us-Sahife fî Menakıbîl İmam Ebî Hanîfe) adlı bir eser yazıyor.. Yine Safi mezhebinde olan Sabahad-din Ahmed b, Hacer Heysemî Mekkî ,(E1-Hayrat'ul-Hisan fî Menâ-kıb'ıl-îmâmil A'zam Ebî Hanîfe Numan) unvanı kitabını kaleme alıyor. Yine .görüyoruz ki, tmam Şa'ranî, (Mîzan) adlı eserinde Ebû Hanîfe'den sitayişle bahsediyor ,onu müdafaa eyliyor. Onun mes'ele alıp hüküm çıkarma yolunun doğruluğunu-açıklıyor (Ta-bakât) ırida onun evliyaullahtan olduğunu, velayet mertebesine erenlerden bulunduğunu söylüyor.

":rose: giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
SEVDALARA DOYULAMADI...rosegul
24-06-2008 03:48 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
Nizam-ül Mülk Çevrimdışı
smmh
*******

Mesajlar: 7,392
Üyelik Tarihi: Apr 2008
Rep Puanı: 38
Ruh Halim
Ruh Halim
Israrci

Takımın:
Mesaj: #8
Cvp: Imam-i Âzam Ebu Hanife
Mevâlîden Olan Ulema Ve Bunların Îslama Hizmeti


Nesebinin Acem olması, onun kadrini asla düşürmez ve onun kemâl derecesine yükselmesine mâni teşkil etmez, onu bu yüksel­me yolundan alıkoymaz. Onun nefsi, köle ruhu değildir. O, hür ve asil ruhlu bir kimseydi.

Tabiîn devrinde fıkıh ilmi mevâli'nin elindeydi (Mevâli keli­mesini tarihçiler Araplardan başkası hakkında kullanırlar). Ebû ,Hanîfe fıkhı bunlardan aldı, onlardan öğrendi Tabiîn ve Tebe-i Tabiîm devrinde İslâm merkez şehirlerindeki inkuhânın ekserisi mevâlidendi.[5]

Ibn-i Abdi Rabbih, Ikdü-V Ferid'de naklediyor: îbn-i Ebî Ley­lâ diyor ki, îsâ b. Musa çok kavmiyet gayreti güderdi. Bana bir defa:

— Irak'ın Fakım kim? diye sordu. Ben de:

— Hasan îbn-i Ebî Hasan, dedim.

— Sonra itim? dedi

— Muhammed b. Sîrin, cevabını verdim.

O kimlerdendir? .

— Mevâlidendir.

— Mekke'nin fakıhı kim?

— Atâ b. Ebî Rebah, Mücahid, Said b. Çübeyr ve Süleyman Bin Yesar.

— Bunlar kimlerden?

— Mevâlidîrler.

— Medine fukahâsı kimlerdir?

— Zeyd b. Eşlem, Muhammed b. Münkedir, Nâfi' b. Ebî Nu-ceyh.

— Yâ bunlar kimlerdendir?

— Mevâlidendirler, deyince rengi bozuldu.

— Ehl-i Kubânın en fakıhı kimdir? dedi.

— Rabiatu'r^Re'y îbri-i Ebî Zennâd.

— Bunlar kimden?

—Mevâlidendirler, dedim. Bu defa yüzü sarardı.

— Yemen fukahâsı kimlerdir? diye sordu.

— Tavus ile oğlu Ibn-i Münebbih, dedim.

— Bunlar kimdendir?

— Mevâlidendirler, deyince şahdamarı kabardı,, ayağa kalktı:

— Horasan fakıhı kim?

— Atâ b. Abdullah Horasanlı.

— Bu Atâ kimden oluyor?

— Mevâlidendir, dedim. Bunun i^zerine yüzü sapsarı kesildi, renkten renge girdi. İçime korku düştü.

— Şam fakıhı kim? dedi.

— Mekhûl, dedim.

— Mekhûl kimden?

— Mevâliden, dedim, içini çekerek derin derin nefes aldı.

— Küfe fakıhı kim? diye sordu. Yemin olsun ki, eğer ondan korkmasaydım, Hakem b. Utbe ve Hammad b. Ebî Süleyman di­yecektim. Fakat baktım fena olacak.

— İbrahim Nahaî ve Şa'bî'dirler, dedim.

— Bunlar kimlerden, diye sordu.

— ikisi de Araptırlar, cevabım verdim.

— Allahu Ekber, dedi ve sükûnet buldu[6]

Mekkî de (Menâkıb-ı Ebî Hanîfe) kitabında Atâ ile Hişam b. Abdu'l-Melik arasında geçen buna benzer bir konuşma nakletmek­tedir. Atâ diyor ki: Hişam b. Abdu'l-Melik'in yanma girdim. Bana:

— Atâ, dedi, etrafındaki ulema hakkında malûmatın var mı?

— Evet Emîrü'l-mü'minîn, dedim.

— Medine halkının fakım kimdir? diye sordu.

— Hazret-i Ömer'in oğlu Abdullah'ın kölesi Nâfi' dedim.

— Mekke halkının fakıhı kim?

— Atâ b. Ebî Rebah.

— Arap mı, mevâliden mi?

— Arap değil, mevâlidendir.

— Yemen halkının fakıhı kimdir

— Tavus b. Keysan.

— Mevâliden mi, Arap mı?

— Arap değil* mevâlidendir.

— Yemâme halkının fakıhı kim?

— Yahya b. Kesîr'dir.

— Mevâliden mi, Arap mı?

— Mevâlidendir.

— Şam halkının fakım kim?

— Mekhul.

— Mevâliden mi, Arap mı?

— Mevâlidendir.

— Cezîre halkının fakıhı kim?

— Meymûn b. Mehran.

— Mevâliden mi, Arap mı?

— Mevâlidendir.

— Horasan halkının fakıhı kim?

— Dahhâk b. Müzahim.

— Arap mı, mevâliden mi?

— Mevâlidendir.

— Basra'nın fakıhı kim?

— Hasan-"ı Basrî ve Muhammed b. Sîrin,

— Arap mı, mevâliclen mi?

— îkisi de mevâliden.

— Küfe halkının fakıhı kim?

— İbrahim Nahaî.

— Arap mı, mevâliden mi?

— Arap'tır dedim. Bunun üzerine :

— Canım çıkayazdı, hiç birini Arap'tır, demiyor.



Îslâmda Ulemanın Çoğunun Mevalîden Olmasının Sebebi?


Ebû Hanîfe'nin yetiştiği bu devirde ilimle uğraşanların çoğu Arap olmayan unsurlardı. Neseble öğünmeleri yoksa da on­lara asıl öğünülecek ilim vermiştir. İlim şerefi daha temizdir, da­ha üstündür, asırlar boyunca daima parlar durur, hiç sönmez.

İlmin Fâris evlâdında gelişeceğine dair Hz. Peygamber'in ver­miş olduğu haber doğru çıktı. Buharı, Müslim, Şirazî ve Tabarân! rivayet ediyorlar ki, Hz. Peygamber : «İlim şayet Ülker yıldızla­rında asılı olsa Fâris oğullarından bâzı kimseler uzanıp onu alır­lar.» buyurmuştur. Bu kitaplarda Hadisin ibaresi değişik olsa da mânâsı birdir. Bu hadis-i şerifin doğruluğuna bakın ki, gerçekten Sahabeden sonra ilim, pek de kısa olmıyan bir müddet mevâlide devam etmiştir, öyle olunca Ebû Hanîfe Numan'm mevâliden ol­masında hayreti mucip bir şey yoktur. Çünkü İslâm devletinde ilim çevrelerini mevâli teşkil ediyor.

Ebu Hanîfe'nin nesebi hakkında sözü kesmeden önce, mev­zuu tamamlamış olmak maksadiyîe, Emevîler devrinde ilimle meşgul olanların çoğunun mevâliden olması sebeplerini açıklaya­lım. Müteaddit sebepler bir araya gelmiştir. Başlıcalan ise şun­lardır :

1- Emevîler devrinde hâkimiyet ve idare Arapların elinde idi. Harble, fütûhatle meşguldüler. Bunlar onları ilimle meşgul ol­maktan alıkoydu. Araştırmaya, tetkikata vakit bulamadılar. Me­vâli ise boş vakit ve saha buldular, ders ve mütaleaya koyuldular. Araştırmalar yaptılar: Baktılar ki, hâkimiyetleri kaybolmuş, baş­ka yoldan şerefe ermek istediler.. O da ilim ve irfan yoludur. Mah­rumiyet bâzan kemâle götürür, yüksek emeller ve bü^ük işler on­dan doğar. Mevliye göre de durum böyledir. Her rie kadar maddî galibiyet ve hâkimiyet Araplarda ise de Arap ve îslâm dünyasında fikir hakimiyeti Arap olmıyan unsurlara geçti.

2- Ashabın birçok köleleri vardı. Bu köleler akşam sabah daima Ashabın yanında bulunur, onlardan ayrılmazlardı. Ashab-ı Kiram'ın Hz. Peygamber'den öğrendiklerim onlardan öğrenirlerdi. Böylece Sahabe devri geçtikten sonra gelen devirde ilim erbabı bu mevâli oldu. Onun için Tabiînin ulemasının ekserisi mevâli-dendir.

3- Bu mevâli, kültür ve ilim sahibi eski milletlere mensup­turlar. Onların fikirlerini yuğurup geliştirmek, düşüncelerine ve hattâ bâzan akidelerine bile bir istikamet vermek hususunda bu­nun tesiri olmuştur, ilme sarılma aşkı, yaratılış ve tabiatlerine uygundu.

4- Araplar sanat erbabı değildiler. İnsan bütün varlığını ilme verirse onun için bir sanat halini alır. îbn-i Haldun bu hu­susta uzun boylu konuşarak der ki: «Sonra bu ilimlerin hepsi Öğ­renmeğe muhtaç melekeler hâline geldi. Ve san'atlar arasına girdi. Yukarıda arzettiğimiz gibi san'atlar şehirlilerin, medenîlerin hü­neridir. Araplarsa insanların bunlardan en uzak olanlanndandır. Onun için ilimler şehir halkına aittir. Araplar onlardan uzak kal­mıştır. O devirde şehirliler Acemlerdi veya o mânâda demek olan, mevâli ve şehir halkı idi.»

":rose: giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
SEVDALARA DOYULAMADI...rosegul
24-06-2008 03:50 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
Nizam-ül Mülk Çevrimdışı
smmh
*******

Mesajlar: 7,392
Üyelik Tarihi: Apr 2008
Rep Puanı: 38
Ruh Halim
Ruh Halim
Israrci

Takımın:
Mesaj: #9
Cvp: Imam-i Âzam Ebu Hanife
Baştan Kelama Hevesi, Sonra Fıkha Dönüşü


Sadî'nin tavsiyesinden sonra Ebû Hanîfe bütün varlığıyle İl­me sarıldı. Ders halkalarına devama başladı.

Fakat acaba hangi nevi' ilim halkalarına merak etti. Tarihî kaynaklardan çıkarabildiğimize göre o devirde ilim halkaları baş­lıca üç nevi'di.

1- Akıt usulleri müzakere olunan halkalar; kelâm dersleri ki, çeşitli taifeler bunlara karışırdı,.

2- Hadis halkaları; Hadîs-i şerifler, bunlarda rivayet ve mü­zakere olunurdu.

3- Fıkıh halkaları; Kitap ve Sünnet'ten hüküm çıkarma usulü, vukubuîan hâdiseler hakkında nasıl fetva verileceği bun­larda okunurdu.

Bu hususta Önümüzde üç türlü rivayet var: Birincisine göre Ebû Hanîfe,, içinde ilim aşkı doğup da derse başladığı zaman, dev­rindeki ilimlerin arasından fıkıh ilmini seçti. Diğer iki rivayete gö­re ise: Evvelâ kelâm ve münazara ilmine başlamış, sonra fıkha me­rak etmiş ve bütün varlığını ona vermiştir.

Bu husustaki üç rivayet şöyledir:[9]

1- Talebesi Ebû Yusuf başta olmak üzere muhtelif kimse­lerden şöyle rivayet olunuyor: Kendisine sormuşlar:

— Fıkha nasıl başladın?

— Anlatayım, demiş: Bu 'ın tevfik ve inayetidir, O'na daima hamd olsun. Ben öğrenmeğe başladığım zaman bütün ilim­leri göz önüne aldım. Herbirini kısım kısım okudum. Sonunu ve faydasını düşündüm. Kelâm ilmine başlayacağım, dedim. Sonra baktım, akıbeti kötü, faydası az, insan kelâmda olgunlaşsa aşikâre konuşamaz, her kötülüğü ona yaptırırlar, heves ve arzusuna uyu­yor. Derler. Bundan vaz geçtim. Sonra edebiyat ve nahve baktım. Onun da sonu, bir çocukla oturup ona nahiv, edebiyat öğretmek­ten ibaret. Şairliğe baktım. Onun da neticesi ya methederek dalka­vukluk yapmak veya hicvetmek. Yalan sözlerden ve dîni hırpala­maktan ibaret. Sonra kıraat ilmini düşündüm. Dedim ki, onu el­de edersem ne olacak : Gençler etrafıma toplanacak, bana okuya­caklar, ben dinleyeceğim. Kur'ân-ı Kerîm ve mânâları hakkında söz söylemek güç. Öyle ise Hadis öğreneyim dedim. Fakat çok ha­dis toplayabilmek uzun Ömür ister, tâ ki bana muhtaç olup baş vursunlar. Beni arayıp müracaat edecekler ise yeni yetişenler, genç­ler olacak. Belki iyi beleyemeyecek. Yalan söylemekle itham eder­ler, bednam olurum ve bu kıyamete kadar gider. Sonra fıkha bak­tım. Ona baktıkça gözümde değeri arttı. Onda bir eksiklik bulama­dım. Baktım ki» ulema ile, fukahâ ile, üstadlarla bir arada oturmak,' onlar gibi ahlâklı olmak var. Aynı zamanda farzları işlemek, dînin icaplarını yerine getirmek ibâdet etmek de onu bilmekle olacak. Dünya ve âhiret onunla kaim... Onun sayesinde dünyayı isteyen büyük mevkilere yükselir .ibadet etmek isteyen onsuz yapamaz.. Kimse ilimsiz ibadet yaptığım söyleyemez. Fıkıh, ilimle ameldir.»

«Bu rivayetten anlaşılıyor ki, Ebû Hanîfe Hazretleri asrında yayılmış olan ilimlerin hepsini denemiş, içlerinden en beğendiğini seçmiş, onda mütehassıs olmuştur. Demek o, devrindeki ilimlerin hepsini bilen kültürlü bir insandı. Sonradan bütün varlığıyla fıkha sarılmıştır. Fıkha sarılması, baştan diğer ilimleri elde edip hep­sinde malûmat sahibi olduktan sonra olmuştur.

2- Yahya b. Şeyban rivayet ediyor, Ebû Hanîfe şöyle de­miştir :

«Ben, kelâmda, münazarada kuvvetli olan bir kimseydim. Bir müddet bununla uğraştım. Münakaşalar yapıyor, kelâmı müdafaa ediyordum. Bu münazara ve mübahase erbabının çoğu Basra'da bulunuyordu. Yirmi defadan fazla Basra'ya gidip geldim. Orada bir sene kadar daha az veya daha çok kaldığım olurdu. Haricîlerden Ibaza, Sufriyye vesair fırkalarla münakaşa yaptım. Kelâm il­mini ilimlerin en efdalı sayıyordum. Kelâm dînin aslıdır, derdim.

Ömrümün birazı böyle geçtikten sonra, kendi kendime düşün­düm. Dedim ki: Hz. Peygamber'in Ashabı olsun. Tabiîn olsun, bizim erebileceğimiz şeylerin hiçbiri onlardan kaçmış değildi. Onlar bu hususta daha kuvvetli idiler. Bunları daha iyi bilirler, her şeyin hakîkatına vakıftılar. Bununla beraber keîâm mes'elesine dalma­dılar, münakaşa ve mücadefc yapmadılar. Kendilerini tuttular, hattâ bunlara dalmaktan nehyettiler. Onlar şeriat mes'delerine, fı­kıh bablanna sarıldılar. Onların sözleri hep fıkıh hakkında idi, oturup bunları konuşmuşlar, halka bunları öğretmişler, bunları öğrenmeğe Müslümanları davet etmişler. Fetva veriyorlar, fetva alıyorlar. İlk Müslümanların devri. Sahabe zamanı böyle imiş. Ar­kalarından Tabiîn aynı izden gittiler. îşte onların 'bu vasfolunan ahvali böylece canlanınca münazaralara, münakaşalara son vere­rek kelâm ilmini bıraktım. O kadarla iktifa ettim. Selefin[10] bu­lunduğu hallere döndüm. Onların izine koyuldum. Onların yaptık­larını yapmağa başladım. Bu mevzuları iyi bilenlerle beraber bu­lundum. Zira baktım ki, kelâmla uğraşanların simaları eskilerin siması. gibi değil. Onların yolu sâlihlerin yoluna benzemiyor. Kalb-leri katı, yürekleri taş gibi. Kitaba, Sünnete, sâlihîne karşı gelme­ğe hiç aldırış etmiyorlar. Ne takvaları var, ne'de korkuları!»

3- Talebesi İmam Züfer b. Hüzeyl anlatıyor: «Ebû Hanîfe derdi ki, baştan kelâmla meşgul olurdum. Bunda parmakla göste­rilir bir dereceye ulaşmıştım. Mescit'te H^mmâd b. Ebî Süley­man'ın ders halkasına yakın bir yerde oturuyordum. Günün birin­de bir kadın gelerek bana: «Bir adamın câriye bir karısı var, onu Sünnet üzere boşamak istiyor, kaç talâk vermeli? diye sordu. Ben de bunu Hammâd'a sormasını ve dönüşte bana da haber vermesi­ni söyledim. Hammâd'a sormuş, o da şu cevabı vermiş:

«Hayızdan temiz olduğu sıra onu bir defa boşar, bekler, iki defa hayız görüp de yıkandıktan sonra kocaya varması helâl olur.» Bundan sonra bana kelâm lâzım değil dedim, ayakkaplarımı alıp Hammâd'ın dersine gelip oturdum. Onu dikkatle dinliyor, söyledi­ği mes'eleleri belliyordum. Ertesi gün müzakere yoluyla yoklama yapılınca ben bellemiş olurdum, diğer talebeler ise yanılırlardı. Bunun üzerine üstadımız Hamtnâd: Benim yanıma, ders halkasının başına Ebû Hanîfe'den başka kimse oturmıyacak, dedi»



Bu Üç Rivayetin Arasını Buluş

İşte üç rivayet böyledir. Bunlar bir kaç yolla naklolunmuş-tur. Rivayetlerin ibareleri, kısalık ve uzunluk bakımından türlü türlü ise de maksat ve mânâ birdir. Birinci rivayetten anlıyoruz ki, Ebû Hanîfe yukarıda da işaret ettiğimiz gibi bütün ilimlerden nasibini aldıktan sonra fıkhı seçmiştir. Diğer iki rivayet ise ilm-i kelâmda son derece maharet sahibi idi, sonra fıkha döndü, diyor.

Birinci rivayetle ikinci rivayet arasını birleştirmek kolaydır. Çünkü birinci rivayet kelâm öğrenmedi, demiyor, kelâm mes'elele^. rinde münazara ve mübahase yaptığını reddetmiyor. Belki kelâm bildiğine işaret bile ediyor. Diğer iki rivayet, kelâmda münazara ve münakaşa yaptığını, bu işden son derece zevk aldığım saraha­ten söylüyor. Hattâ muhtelif fırkalarla münakaşa için Basra'ya bi­le gidermiş. Demek birincinin işaret ettiğini, diğer iki rivayet açık­lıyor. Ve hepsinden çıkan netice sonradan fıkha merak etmiş ol­duğudur.




İlmî Olgunluğu Ve Münazara Kuvveti


Görülüyor ki, Ebû Hanîfe, asrındaki İslâm ilimlerini ve kültü­rünü elde etmiş münevver bir kimsedir. Âsim kıraati üzere Kur'ânı Kerîm'i ezberledi, Hadis biliyordu. Edebiyat, şiir, nahiy öğ­rendi. İtikat mes'elelerine dair türlü fırkalarla mücadele etti. Hat­tâ münakaşa yapmak için Basra'ya bile gittiği ve orada bir sene kaldığı olurdu. En sonunda fıkha sarıldı.

Hayatının gençlik çağında, akait esasları -hakkında münazara yapmaktaki hevesi onu çok olgun laştırmış, en yüksek mertebeye ulaştırmıştı. Din esaslarım anlama tarzı kuvvetli idi. Hattâ kendini fıkha verdikten sonra bite icabettiği zaman ara sıra usrl ve akait esaslarında münakaşa yaptığı olurdu. Hâriciler Küfe nıescjdini bastıkları zaman Ebû Hanîfe mescidin içinde idi. Onun yanına gir­diler, onlarla münazara yaptı.[11]

Gulât-i Ş i adan bazılarıyla münakaşa yaptı ve onları ikna etti. Ve daha böyle nice vak'alan oldu. Bütün bunlar, o kendisini fık­ha verdikten sonra oluyordu.

Fakat kendisi ara sıra böyle usul ve. akait hakkında münaka­şalar yapmakla beraber talebelerini ve yakınlarını böyle münaka­şalardan men ediyordu. Rivayet olunduğuna göre oğlu Hammâd'ı kelâm mes'elesinde münakaşa yaparken gördü ve onu bundan vaz geçirdi. Ona:

— Seni münakaşa yaparken görüyoruz, bizi neden menediyor-sun? dediler. Cevabı şu oldu:

— Biz münazara yaparken, arkadaşımız kayıp düşecek, yanı­lacak diye korkudan başımızda kuş varmış gibi dururduk. Sizse münazara yapıyorsunuz ve arkadaşınızın düşmesini istiyorsunuz. Arakdaşmın kayıp düşmesini isteyen, arkadaşını tekfir etmek isti­yor, demektir. Arkadaşını tekfir etmek isteyense, arkadaşından ön­ce küfre düşer.»[12]



Münazaraların Onu Olgunlaştırması


Sözün hulâsası: Muhtelif rivayetlerin işaret ettiği ve ekseriye­tin de tasrih eylediği veçhile Ebû Hanîfe, itikat mes'elelerinde mü­nakaşa yaparken: hayata atıldı. îlm-i kelâm dediğimiz budur. Muhtelif fırkalarla mücadele yapardı. Sonra bundan vaz geçti, fıkha döndü. Bütün fikir kuvvetini fıkha verdi; yine de ara sıra mecbur kaldıkça veya hakkı meydana çıkarmak için akaide dair münaka­şalar yaptığı da olmuştur.

Ebû Hanîfe bidayette muhtelif dinî fırkaların münakaşa mev­zuu yaptıkları mes'elelerle boğuştuktan sonra fıkıh okumağa dön­dü. Devrinin büyük üstadlarından ders aldı. Onlardan birine de­vam etti. Ondan okudu ve yetişti. Başka fıkıh talebeleri muhtelif üstadlardan ders alırken o bir üstada devam etti. En mümtaz hocayı seçti. Onun muhitine ısındı. En ince mes'eleleri ondan öğrendi. Küfe o zaman Irak fukahâsının yatağı idi, Basra ise muhtelif mezheb fırkaları yatağı idi. Bu çevrelerin onun üzerine büyük tesiri olmuş­tur. Kendisi bu hususta şöyle demektedir: Ben ilim ve fıkıh oca­ğında yetiştim. Onların erbabiyle bir arada bulundum, o fukahânın arasından bir fakîhe devam ettim.



Üstadı Hammâd'ın Dersine Devamı


Ebû Hanîfe Hammâd b. Ebî Süleyman'ın dersine devam etti. Fıkıh hususunda ondan yetişti. Hammâd ölünceye kadar ondan ay­rılmadı. Burada bahsedeceğimiz üç şeyi kurcalamak isteriz:

1- Fıkha döndüğü veya Hammâd'a devama başladığı za­man Ebû Hanîfe acaba kaç yaşında idi?

2- Müstakil ders vermeğe başladığı zaman yaşı kaçtı?

3- Hammâd'a devamı fasılasız mı idi? Yâni başkalariyle il­mî münasebeti hiç mi yoktu? Yalnız Hammâd'a devam edip başka-, smdan hiç fıkıh okumadı mı?

Bu suallerin cevabına başlıyahm : Fıkıh okumağa veya Ham-mâd'dan ders almağa başladığı zaman kaç yaşında olduğunu doğ­rudan bilmiyoruz. Fakat müstakil ders kürsüsüne çıktığı zamanki yaşından bunu bulabiliriz. Çünkü bu bellidir. Hemen bütün riva­yetlerin ittifak ettiği bir nokta vardır ki, o da Ebû Hanîfe'nin Ham-mâd'ın dersine vefatına kadar devam etmiş olduğudur. Ancak üs­tadı Hammâd'm Ölümünden sonra müstakil ders halkası kurmuş­tur. Hammâd 120 Hicrî senesinde öldü. Hanîfe o zaman kırk ya­şında idi. "Demek Ebû Hanîfe 40 yaşında ders okutmağa başlamış­tır. Aklı tam kemâle erip olgunlaştıktan sonra üstadının yerine geçmiştir. Bundan önce de ders vermeği düşünmüştü. Fakat sonra vaz geçti. İmâm Züfer'den rivayet olunuyor: Ebû Hanîfe üstadı Hammâd'a olan bağlılığı hakkında şunu.anlatmış :

«On sene onun dersinde bulundum. Sonra içimde bir ders hal­kasında baş olma arzusu uyandı. Onun dersinden ayrılıp kendim ders vermek istedim. Bir gün evden çıttım. Niyetim bunu yapmak. Mescide girdim. Üstadı görünce gönlüm ondan ayrılmağa razı ol­madı. Gelip yanına oturdum. O gece üstadın Basra'da bulunan ak­rabasından birinin Ölüm haberi geldi. Mal bırakmıştı. Ondan baş­ka da mirasçısı yoktu. Bana kendi makamına geçip ders vermemi emretti ve Basra'ya gitti. O gittikten sonra ondan hiç duymadığım mes'eleler gelmeğe başlad- Ben onları cevaplandırıyor ve cevapları da yazıyordum. Sonra üstad dönüp gelince bu mes'eleleri ona arzet-tim. Altmış mes'ele dolayında idi. Kırkında bana muvafakat etti, onları uygun buldu, yirmisinde muhalif kaldı. Ben de Ölünceye ka­dar ondan ayrılmamağa ahdettim ve ölünceye kadar ondan ayrıl­madım.[14]

Hammâd'ın dersinde on sekiz sene bulunduğu tarihçe sabittir. Kendisi şöyle diyor: «Bir defa Basra'ya geldim. Her ne sorulursa behemahal cevabını veririm, sanıyordum. Bana öyle şeyler sordu­lar ki, cevabını bulamadım. O zaman üstadım Hammâd'dan ölün­ceye kadar ayrılmamağa andiçtim. Ve onsekiz sene onun talebesi oldum.»[15]

Ebû Hanîfe onsekiz sene Hammâd'm dersine devam etmiş ve üstadı öldüğü zaman kırk yaşma basmış olunca, ona talebe oldu­ğu zaman yirmi iki yaşında bulunduğu meydana çıkar. Kırk yaşma kadar onsekiz sene talebelik yapmış olur ve ondan sonra da müsta­kil ders halkası kurmuştur.

Bu devamın nasıl olduğuna gelince, Ebû Hanîfe'nin hayatını inceleyen kimse,, bunun fasılasız olduğunu yâni tamamiyle ona bağlanıp başkalarından hiç ders almadığını söyleyemez. Beytul-lah'ı ziyaret etmek, Hac yapmak maksadiyle sık sık Hicaz'a gider­di. Mekke ve Medine'de ulema ile buluşup görüşürdü. Bunların ço­ğu tâbiîndendir. Onlarla görüşmesi ilmî olurdu. Onlardan Hadis rivayeti" dinler, onlarla fıkıh müzakere yapar, kendi usulüne göre onlara ders verirdi. Ona ait haberlerde ve önün tarihinde bir £ok üstadları olduğu zikrolunmaktadır. Kendilerinden Hadis rivayet ettiği ve ders aldığı kimselerin arasında muhtelif fırkalardan adam­lar var. Zeyd b. Ali Zeyd'el-Âbîdin'den, Ca'fer Sâdık gibi Şia imam­larından ders almıştır. Muhammed Nefs'üz-Zekiyye'nin babası Ab­dullah b. Hasan'dan da ders almıştır. Ricata kail olan bâzı Keysa-niye ulemasından da ders okumuştur. Üstadlarmdan bahsederken inşAllah bunları anlatacağız.

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, o üstadı Hammâd'a devamla beraber diğer fukahâ ve muhaddisleri de görmüştür. Nerede bulu­nursa bulunsun tabiîni arar bulurdu. Bilhassa fıkıh içtihatta seç­kin olan Sahabeyle buluşmuş olan tabiîni mutlaka arar bulurdu. Kendisi diyor ki: «Hz. Ömer'in fıkhını, Hz. Ali'nin fıkhını, Abdul­lah b. Mes'ud'un fıkhını ve îbn-i Abbas'in fıkhını onların ashabın­dan aldım.» Eğer ders alması yalnız Hammâd'a münhasırdır der­sek, bunları diğerlerinden almış olmasına yol bulamayız.

14.Hatib Bağdadi, c. 13, s. 333.
15.Hatip Bağdadî, Tarih-i Bağdad,.c. 13, s. 333.



Ebü Hanîfe'nîn Hayatı Hakkında Bilmemiz Gerekenler


Ebû Hanîfe kırk yaşına geldiği zaman, tam olgunluk çağında Küfe mescidinde üstadı Hammâd'm ders kürsüsüne oturdu. Kendi­sine sorulan mes'eleleri çözmek arz olunan hâdiseleri bir hükme bağlayabilmek için bunları talebeleriyle müzakere yoluyla, karşı­lıklı konuşmalarla okutmağa başladı. Benzeri., hâdiseleri birbirine kıyas yapıyor, müşterek illeti olanları ayni hükme bağlıyor, fıtrî zekâsı, kuvvetli aklı ve sağlam mantıki sayesinde bunları ko!ayca yapıyordu. Böylece Hanefiyye mezhebini doğuran parlak fıkıh yo­lunu açtı.

Burada bu ilmî yapının nasıl teşekkül ettiğini ve doğurduğu neticeleri etrafiyle anlatmağa kalkışacak değiliz. Bunun ileride şerh ve beyân yeri gelecektir.

Biz burada onun hayatının mecrasından, onunla ilgili olan şeylerden söz açıyoruz. Biz burada onun şahsını inceliyoruz. Orada ise millî varlığının teşekkülünü araştıracağız. Sonra bu iki emirden doğan neticeler nedir? Yâni ilmî kudretiyle diktiği ilim fidanları ve ne vakit meyve verdiği ve bir çok ülkelerde fıkıh ve hüküm ver­me kapılarını nasıl açtığı mes'elesini bahis konusu yapacağız.

Onun hayatiyle ilgili şeyleri beyan için burada îki noktayı açık­layacağız :

1- Yaşayışı, geçinmesi, kazancı nasıldı?

2- Umumî hayat yâni yaşadığı devirde olup biten olaylar karşısında vaziyeti ne idi ve bunun hayatının akışında ne gibi te­siri oldu?



Ailesinin Malî Durumu

Tarih bize anlatıyor ki, Ebû Hanîfe servet sahibi,, varlıklı bir ailede yatişti. Babaları tacirdi. Onların yünlü ve ipekli kumaş ti­câreti yaptıkları anlaşılıyor. Bu ticaret çok kârlı bir işti. Ebû Ha­nîfe atalarından kalan bu işe başladı. Gençliğinde çarşı-pazara gidip gelirdi. Ulemanın dersine devam etmezdi. ŞaTsî ona ilim mec­lislerine devamı tenbih etti. Bunun üzerine o da ilme sarıldı, fa­kat ticaretten büsbütün ayrılıp vazgeçti mi? Bütün rivayetler onun ticareti bırakmadığını söylemektedir. Hayatının sonuna kadar ti­caretle meşgul olmuştur.[16]

Onun ticarette ortağı olduğunu söylerler, öyle anlaşılıyor kî, onun ilim tahsil edebiimesi, fıkıh ve Hadîs öğrenerek ilme hizmete devanı edebilmesi hususunda bu ortağının yardımı olmuştur. Bü­tün rivayetler onun tacir olduğunda ittifak ettiği gibi fıkıh ve dîne hizmete kendini vermiş olduğunda da ittifak ederler. Bu ise ancak onun çarşıya bağlanmasına lüzum bırakmıyan emin bir ortağın yardım sayesinde olabilir. "Yoksa işinin başında bulunması lâzım gelird Onun da ticarete dair bilgisi, tecrübesi var. Ticaretle alâ­kadar Uıyor, ticaret işlerini idare ediyordu. Fakat ilimle ticareti bir arada toplayan ulemanın ahvali hep böyledir,

Mûtczİle'nin reisi olan Vâsıl b. Atâ da böyle idi. O da Ebû Ha-nîfe'nin çağdaşıdır, aynı yılda doğmuşlardır. O da îran'lıdır. Tica­retle geçinirdi. Akrabasından emin bir ortağı ile ticaretini yürütür­dü. Kendisi ders meşguldü. îslâma hücum edenlerle münakaşa ya-parc: Bunun emsali çoktur. Öyleyse Ebû Hanîfe'nin tacir olduğu haldt kendisini bu derece ilme nasıl vermiş olduğunda hayret edi­lecek bir cihet yoktur.

16.Hatip Bağdadî, Tarîh-i Bağdad, c. 13, s. 333.



Tâcîr Ebü Hanîfe'nin Meziyetleri, Cömertliği


Ebû Hanîfe, tâcîr olarak halka olan ticarî münasebet ve mua­melelerinde dört vasıf taşır ki, bunlar onu doğru ve namuslu tüc­car arasında örnek olarak göstermeğe kâfidir. Ulema arasında en yüksek mevkide o*duğu gibi ticaret ahlâkında da böyledir.

1- Son dertle kanaatkar, gönlü zengindi. İnsanları fakir yapan tamahkârlıktan onda eser yoktu. Bunun sebebi, belki de zengin ve varlıklı bir ailede vetişmiş olmasıdır. İhtiyaç zilletini tat­mış değildi.

2- Son deerce emanete riayet ederdi. Emanet hususunda çok titizdi. Hıyanet nedir bilmezdi.

3- Gayet cömertti, eli çok kaçıktı. Cimrilik ondan uzaktı.

4- Son derece dindardı, çok ibadet ederdi. Gündüzleri oruç tutar, geceleri "namaz ve niyazla geçirirdi.

Şahsında toplanan bu dört güzel vasıf, onun ticaret muame­lelerinde daima eserini göstermiştir. Tacirler ona hayret ederler­di. Birçokları onu ticarette Hz. Ebû Bekr'is-Siddık'a benzetirdi Sanki onu kendine Örnek tutuyor, onun izinden gidiyordu, ona tâ-biydi. Bir malı satın alırken de, sattığı zamanki gibi, emanet kai­desine riayet ederdi: Bir kadın ona satmak üzere bir ipek elbise getirdi. Ebû Hanîfe fiyatım sordu. Kadın da yüz dirhem istediğini söyledi. Ebû Hanîfe: «Bunun değeri yüzden daha ziyadedir, kaça vereceğinizi söyleyin» dedi. Kadın yüzer yüzer artırarak dört yüze çıktı. Ebû Hanîfe: «Daha fazla yapar», deyince kadın:

— Benimle eğleniyor musun? dedi.

Ebû Hanîfe:

— Ne münasebet, dedi, bir adam getirin de fiyat takdir et­tirelim.

Kadın bir adam çağırdı. Fiyat takdir ettirdi. Ebû Hanîfe beş-yüze satın aldı.[17]

O işte böyle idi. Alıcı kendisi, fakat satıcının menfaatini ko­ruyor. Satıcının gafletinden istifade ederek onu aldatmağa fırsat kollanııyor, vurgunculuk yapmıyor, satıcıya doğru yolu gösteriyor.

O öyle bir satıcı idi ki, müşteri fakir veya ahbabı olursa on­lardan kâr almaz, malı aldığı fiyata verir, hattâ kazancından müş­teriye bağışladığı bile olurdu. Bir defa ihtiyar bir kadın geldi:

—Ben yoksulum dedi. Bana şu elbiseyi maliyeti fiatına sat! Ona:

Dört dirhem ver, onu al, dedi.

Ben ihtiyar bir kadıncağızım,, benimle böyle alay etme,

dedi.

— Bunun alayı yok, bunları iki takım elbise olarak almıştım. Birini verdiğini paradan dört dirhem eksiğine sattım. Bu elbise ba­na dört dirheme kalmış oldu, bunu da sen al.

Ahbaplarından biri gelip şu vasıfta, şu renkte bir elbiselik ku­maş istedi. Ona:

— Biraz bekle, düşerse senin için alırım, dedi.

Bir hafta geçmeden o vasıfta kumaş geldi. Ahbabı uğrayınca:

— Senin işi gördük, dedi ve kumaşı çıkardı. Ahbabı;

— Kaça? diye sordu.

— Bir dirheme, dedi.

— Benimle alay edeceğini hiç zannetmezdim!

— Ortada aîay edecek bir şey yok. Ben 20 dinar ve bîr dirhe­me iki elbise satın aldım. Birini 20 dinara sattım. Bu bir dirheme kaldı.[18]

Şüphesiz ki, bu aliş verişe satıcının cömertliğinden ileri gelen büyük bir ikram karışıyordu. Yahut bu alış veriş suretinde bir he­diye ve ihsandı. Bu ticaret değildir. Bu büyük ve âlim tacirin na­sıl cömert bir kalb sahibi olduğunu, onun emanet, dîn, akıl ve ve­fa bakımından nasıl bir namus heykeli olduğunu gösterir. Günah karışma şüphesi olan her şeyden pek sakımrdı. Bir mala haram ka­rıştığı şüphesi hâsıl olursa onu hemen yoksullara, muhtaçlara sa­daka olarak dağıtırdı.

Rivayet olunduğuna göre: Ortağı Hafs b. Abdurrahman'ı mal satmak üzere gönderdi ve içlerinde kusurlu bir elbise olduğunu da ona söyledi ve bunu satarken kusurlu olduğunu, söylemesini tenbih etti. Hafs malı sattı. Kusurunu söylemeyi unuttu. Onu satın alanın kim olduğunu da bilmiyor, Ebû Hanîfe bunu öğrenince bü­tün o mallardan alınan paranın hepsini sadaka olarak dağıttı.[19]

Bu derece takvaya riayet ,helâl kazançla iktifa etmesiyle bera­ber ticareti ona yine de çok gelir sağlıyordu, serveti çoktu. Ulema­ya, muhaddislere pek çok ihsanda bulunur, onlara iyilik yapardı. Târih-i Bağdadî diyor ki: Seneden seneye kazancını toplar, onlar­la üstadîann» muhaddislerin ihtiyaçlarını karşılar, yiyeceklerini, giyeceklerini satın alır, bütün hacetlerini görürdü. Sonra kârdan kalan parayı onlara dağıtırdı ve: «Bunları ihtiyacınız olan yere sarf edin ve ancak 'a hamd edin», derdi. Çünkü verdiğim bu mal filhakika benim değildir, sizin nasibiniz olarak 'ın fazl ve kereminden benim elimden size gönderdiğidir.»[20]

Ticaretinin sağladığı kazançla ulemaya mürüvvet gösteriyor, onların ihtiyaçlarını karşılıyordu. Onları başkalarına muhtaç olma durumundan çıkararak ilmin şerefini koruyordu.

O, dış görünüşe de ehemmiyet veriyor, dışının da içi gibi temiz olmasına dikkat ediyordu. Elbisesine itina gösterirdi. ' Elbisenin en âlâsını giyerdi. Üst elbisesi otuz dinar kıymetinde idi. Kıyafeti güzeldi. Çok güzel kokular kullanırdı. Ebû Yusuf'un dediği gibi da­ha uzaktan güzel kokusu duyulur, geldiği belli olurdu.[21]

Tanıdıklarını da kendi elbiselerine ve diğer dış görünüşlerine dikkat etmeğe teşvik ederdi. Yanına gelip oturan bir adamın üze­rindeki eski elbise gözüne ilişti. Adam kalkıp gideceği zaman bi­raz beklemesini söyledi. Meclis dağılıp herkes gittikten sonra ikisi yalnız kalınca adama:

— Şu seccadeyi kaldır, altında olanları al, dedi.

Adam seccadeyi kaldırdı. Altında bin dirhem vardı, durakladı.

— Al bu dirhemleri, dedi. Onunla kılığını kıyafetini değiştir!

— Ben zenginim, bunlara ihtiyacım yok, cevabım verdi.

— Sen Hz. Peygamber'in şu Hadîsini duymadın mı: «Allah, kulunun üzerinde, ona verdiği nimetin eserini görmeyi sever.» Sen şu halini değiştirmelisin, tâ ki dostların senin için kederlenme­sin


17.Mekkî, Menakjb-ı Ebu Hanife, c, II, s- 100.
18.Hatib Bağdadi, Tarih-i Bağdad, c. 13. s. 362
19.Hatib Bağdadî, Tarih-i Bağdad, c. 13, s. 358.
20.Hatib Bağdadî, Tarih-i Bağdad, c. 14, s. 360.
21.İbn-i Haeer Heysemi, Hayrat'ul-Hisan, s, 61




Devrîndekî Sîyasî Hareketler Karşısındaki Durumu


İşte Ebû Hanîfe'nin yaşayışı böyle idi. Ve onun gelir kaynak­ları bunlardı. Şimdi hayatının akışı ile sıkı alâkası olan bir şeyden bahsetmek istiyoruz. Devrindeki siyasî ayaklanma hareketleri kar­şısında durumu ne idi? Bunların ona tesiri nedir? Ayaklanmala­ra yardımı var mıdır? Devlet işlerini ellerinde tutanlarla münase­beti nasıldı? Bunlar Ebû Hanîfe'nin hayatına tesirleri derecesin­de eserimizde yer vereceğiz. îmâm-i A'zam gibi büyük imâmın ha­yatına son vermeğe sebep olan o işkenceler bununla sıkı alâkadar­dır. Tıpkı sebebin müsebbiple, neticenin mukaddemelerle, eserin müessirle olan bağlantısı gibi. Hayatında çektiği elemlerin sebebi bunlardır.

Ebû Hanîfe hayatının 52 senesini Emevîler devrinde yaşadı. 18 senesini de Abbasîler devrinde geçirdi. Bu iki İslâm devletinde ömür sürdü. Emevî devletinin gençlik ve kuvvetli devrini gördü. Sonra onun çöktüğüne şahit oldu. Abbasîler devletine yetişti. Ab-bâsîlerin gizli bir teşkilât halinde Emevîleri yıkmak için propa­ganda yaptıkları, durmadan çalıştıkları günleri yaşadıktan sonra Emevî devletini yıkıp idareyi- ele aldıkları günleri gördü. Abbasî­ler, Hz. Peygamber'in yakın akrabasından olduklarından Abbasî Halîfeleri, Peygamber'in dinî vekili gibi halkın başına geçmişler­dir. Halkı idareleri altına bu namla alıyorlardı.

Ebû Hanîfe bunların cümlesini görüp geçirdi. Bunlar onun üzerinden hâli kalmıyordu. İhtilâlcilerle bir olup hükümet aleyhi­ne yürümediyse de, bütün haberler, onun kalben Hz. Peygamber'in âli, Ehl-i Beyt ile beraber olduğunu göstermektedir.

O, evvelâ Emevîlere karşı ayaklanan Peygamber'in akraba-siyledir. Sonradan bu işi Abbasîler sırf kendi ellerine alıp Hz. Ali'­nin evlâdını mahrum bırakınca, Hz. Ali evlâdının Abbâsîlere karşı ayaklanmasını haklı gördü. Emevîleri din ve şeriatv bakımından hiç­bir suretle hak ve hâkimiyet sahibi görmüyordu. Fakat işi kılıca sarılmağa vardırarak isyan etmiyordu. Belki de bunu yapmayı ku­ruyordu, fakat bâzı sebepleri hesaba katarak buna imkân görmü­yordu. Zeyd b. Zeynelâbidin, 121 Hicrî yılında Hişam b. Abdu'1-Me-lik'e karşı ayaklanınca, rivayete göre, Ebû Hanîfe: «Onun bu çı­kışı, Hz. Peygamber Efendimiz'in Bedir Harbine çıkışına benzer» demiştir. Kendisine:

— Öyle ise siz neye ona katılmadınız? denilince:

— Beni, ona katılmaktan halkın bendeki emanetleri alıkoy­du. Bana birçok emanet bırakmışlardı. Onları tbn-i Ebî Leylâ'ya bırakma kistedim kabul etmedi. Emanetler bende iken bilinmeyen uzak yerlerde ölmekten korktum, dedi. Başka bir rivayette şu özü-rü ileri sürdüğü söyleniyor:

«Şayet halkın, onun atalarını aldattıkları gibi onu da alda­tıp yarı yolda bırakmayacaklarını bilsem; onunla beraber ben'de; savaşırdım. Zira hak imâm ve halife odur. Hilâfet onun hakkıdır. Ben ona malımla yardım ettim. Bin dirhem göndererek ona bi'at ettim. Elçiye özürümü ona arzetmesini söyledim.»

Bu iki haberden anlaşılıyor ki, o İmâm Zeyd b. Ali Zeynelâbi­din gibi bir âdil imâm tarafından olmak şartiyle, Emevîlere karşı isyanı şer'an caiz görüyordu ve kendisi de mücâhidlerle beraber kılıç sallamağı arzu ediyordu. Fakat o bununla iyi neticeler alına­cağından emin değildi. Böyle yapmak haklı ve yerinde bir iş, lâkin buna kuvvetle katılanlar ve andla bağlı kalpler bulunmadığından bir netice çıkmiyacağı da belli idi. Bununla beraber bu işe arka çevirip katılmıyanlardan olmak da istemezdi. Onun için teyit eden­lerden olduğuna delil göstermek maksadiyle malî yardım gönder­miştir. Mal da takviye kuvvetidir.

İhtilâlcilerle beraber neden çıkmadığı hususunda zikrettiği sebepleri, kılıç taşımağa ve kavgada insan yaralamağa alışık de­ğildi de bu sebeple cihada katılmadığından, kendini mazur göster­mek için ileri sürdüğünü söylemek istemiyoruz. Böyle bir şeye ih­timal bile vermeyiz. Çünkü Ebû Hanîfe içindekinin aksini söyle­yen kimselerden değildi. Kanaatinin hilâfına bir şey söylemez, her şeyi samimiyetle söyler. Hayatını bu yüzden tehlikelere bile maruz bırakmıştır. Bunları kuvvetli bir irade ve cesur bir kalble karşıla­dı. Korkmadı, zaaf göstermedi.




Irak Valîsi Îbn-Î Ebî Hübeyre'nîn Ebû Hanîfe'yî Takibi


İmam Zeyd b. AH Zeynelâbidin'in ihtilâli, 122 hicret yılında onun öldürülmesiyle sona erdi. Ondan sonra 125 senesinde oğlu Yahya Horasan'da ayaklandı. Babası gibi o da öldürüldü. Sonra bu Yahya'nın oğlu Abdullah, atalarının hakkını isteyerek ayaklandı. Emevîlerin son halifesi Mervan b. Muhammed'in gönderdiği kuv­vetleri Yemen'de kırıp ezdi. Fakat o da 130 senesinde şehid oldu.[23]

Zeyd b. Ali'nin Ebû Hanîfe nezdinde büyük bir mevkii vardı. Hattâ onun devlete karşı çıkışını, Hz. Peygamber'in Bedir Harbine çıkışma benzetmişti. Onun dînini, ahlâkını, ilmini pek beğeniyor, çok takdir ediyordu. Onu hak imâm addederdi. Bu cihattan ayrı­lanlardan olmasın diye ona malca yardımda bulundu. Onun Emevî­lerin kılıcıyle öldürüldüğünü gördü. Sonra bu açılan yaralar henüz dinmeden arkasından onun oğlunun öldürüldüğüne şahit oldu. Onun arkasından da torunu aynı akıbete uğradı. Şüphesiz ki, bun­ların hepsi Ebû Hanîfe'nin içinde birer düğüm halinde kaldı. Bu zulümleri diliyle söylemekten elbette ki çekinmedi. Bunları anlat­tı. Kızdıkları zaman ulemanın lisanları, keskin kılıçların yapamadıklarını yapar, onlardan daha keskin olur, vuruşları daha şiddet­lidir. 130 senesinde Irak'ta Emevîlerin başından geçenler, bunu ta-mamiyle göstermektedir.

Mekkî'nin Menakıb-ı Ebû Hanîfe'sinde ve diğer menakıb ki-taplannda ve târihlerin tercüme-i hâl kısımlarında kayıt olunduğu veçhile: Son Emevî Halifesi Mervan b. Muhemmed'in Irak valisi olan Yezid b. Ömer b. Hübeyre, Ebû Hanîfe'ye kadılık veya hazi­nedarlık teklif etti. Bununla onun Emevîlere olan bağlılığını dene­mek istiyordu. Çünkü onun Hz. AH evlâdına taraftar olduğu, onla­ra elinden gelen yardımı yaptığı Emevîlerin kulağına değmişti. Bu sırada Irak, Horasan ve îran, siyasî hareketlerle kaynaşıyordu. Şe­hirler birer birer Abbasî taraftarlarının eline düşüyordu. Koca yeryüzü her taraftan darahp Emevîleri sıkıştırıyordu.

Mekkî aynen şöyle diyor: «Emevîler zamanında îbn-i Hübey­re Küfe valisi idi. Irak'ta kaynaşmalar başgösterdi. Irak fukahâsı-m kendi kapısında topladı. Aralarında İbn-i Ebî Leylâ, îbn-i Şüb-rüme, Davud b. Ebî Hind gibi ulema vardı. Her birini mühim devlet vazifeleri başına geçirdi. Ebû Hanîfe'yi de davet etti. Mührü onun eline vermek, istedi. Ebû Hanîfe'nin elinden geçmeyince hiçbir emir ve fermanın hükmü olmıyacak, Beyt-ül-malden çıkan her mal Ebû Hanîfe'nin elinden çıkmış olacaktı. Ebû Hanîfe bunu kabul etmedi, tbn-i Hübeyre: Eğer kabul etmezse onu döğerim diye ye­min etti. Fukahâ arkadaşları Ebû Hanîfe'ye:

— aşkına, kendini tehlikeye atma, şu işi kabul et. Biz senin kardeşleriniz, hepimiz bu işlerden nefret ediyoruz, fakat ka­bulden başka çare bulamadık, ister istemez vazife aldık, dediler.

Ebû Hanîfe şu cevabı verdi:

— Vas.ıt mescidinin kapılarım saymayı bana teklif etse ona onu da yapmam. Nasıl olur da bu ağır işi kabul ederim. O, boynu­nu vuracağı bir adamm ölüm fermanını yazacak, ben de ona mührü basacağım ha, vAllahi böyle bir ise kat'iyen girmem!

îbn-i Ebî Leylâ:

— Arkadaşımızı bırakalım, o haklıdır, hata başkasının, dedi.

Ebû Hanîfe'yi hapse attılar. Ona her gün dayak attırıyorlar­dı. Cellâd, îbn-i Hübeyre'ye gelerek:

— Bu adam kırbaçtan ölecek, dedi. îbn-i Hübeyre:

— Söyle ona, bizi yeminimizden kurtarsın, dedi. O da Ebû Hanîfe'ye bunu söyleyince:

— Camiin kapılarını saymamı istese yine yapmam, dedi. Son­ra o cellâd, îbn-i Hiibeyre ile görüştü :

— Bu mahpusa bir nasîhatçı yok mu, mühlet istesin ki vere­yim dedi.

Ebû Hanîfe'ye haber gönderdiler :

— Arkadaşlarımla istişare1 yapayım, bakayım, dedi.

İbn-i Hübevre tahliyesini emretti. Ebû Hanîfe hapisten çıkınca atma bindi, Mekke'ye kaçtî. Bu hâdise 130 senesinde İdî. Mekke'de yerleşti. Hilâfet Abbâsîlere geçinceye kadar orada kaldı. Ebû Ca'-fer Mansur zamanında Küfe'ye döndü.[24]

İbn-i Hübeyre tahliyesini emretti. Ebû Hanîfe hapisten çıkınca ki, îbn-i Hübeyre, Ebû Hanîfe'ye işbirİiğiği, beraber çalışmayı tek­lif etti. O da kabul etmedi. Anlaşıldığına göre İbn-i Hübeyre ona, kendi taraftarında olduğunu gösterecek herhangi bir işi kabul et­mesini teklif etti. Onun hakkında ileri sürülen itham ve şüpheyi anlamak istiyordu. Ona mührü vermek istedi. O ise kabuî etmedi. Hükümet tarafında olduğunu gösterecek herhangi bir işin kabulü­nü teklif etti. Şiddetli ısrarlara ve dayağa rağmen o bunu yine ka­bul'etmedi. İşkenceden başı şişti. Fakat gönlü sarsılmadı, dayak altında zaaf göstermedi. Ağlayıp sızlamadı. Fakat annesinin onun bu haline çok üzüldüğünü öğrenince, onun elemine acıyarak göz­lerinden yaşlar boşandı. îşîe hakkıyla kuvvetli olmak böyledir. Ka­naati uğrunda çektikleri şeyler onun hiç umurunda bile olmaz, fakat kendisi için çok kıymetli olan candan yakınlarından birinin acı duymasına gönlü razı olmuyor, başkalarının acı duyması yü­zünden kendi acıları artıyor, diğer kimselerin elem çekmesine ta­hammül edemiyor. Kuvvetli olmak demek, katı kalbli, kaba ve sert olmak demek değildir. Kuvvetli olmak, sağlam irade, yüksek duy­gu, şefkatli kalb, ince ruh, tahammüllü gönül, sebatlı akıl, vekarlı hareket sahibi olmak demektir. İşte Ebû Hanîfe, bunların hepsi demektir.

23.Hatib Bağdadi, Tarih-i Bağdad, c. 13, s. 361.
24.Ibn-i Esir, EI-Kâmil, c. V, 122, 125, 130 seneleri olayları




color=#FF0000]Ebû Hanîfe'ye Yapılan İşkencenin Siyasî Sebepleri[/color]


îbn-î Hübeyre'nin Ebû Hanîfe'ye bu işkenceleri yapmaktan maksadı onun Emevî'lere karşı durumunu anlamak ve denemek idi. Çünkü etrafında şüpheler dolaşıyordu. Anlaşıldığına göre di­ğer bâzı fukahâ da aynı töhmet altında idiler. Fakat orrlar teklif olunan devlet vazifelerini kabul ettiler ve böylece kendilerini şüphe­den kurtardılar. Belki de onlarda Ebû Hanîfe-'deki sabır ve taham­mül yoktu da kendilerini korumak için böyle hareekt ettiler. Bü­tün bunlar olup biterken Emevî Devleti için için kaynıyordu. Ho­rasan ve Iran Abbasî'lerin eline geçmişti veya geçmek üzere idi. Irak'ta kaynaşan fitneler tehlikeli bir Kal alıyordu. Abbasî'lerin orduları orada Emevî'Ieri kuşatmıştı. Devlet merkezine yakın ül­kelerde bile Emevîler ansızın baskına maruzdu. Şu geniş dünya onların başına dar gelmeğe başlamıştı. Saltanat siyaseti onları Ebû Hanîfe'ye böyle muameleye sevk ediyordu. Fakat, din, ahlâk, siya­set bunu kabul edemez, buna asla razı olamazdı.

":rose: giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
SEVDALARA DOYULAMADI...rosegul
24-06-2008 03:56 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
Nizam-ül Mülk Çevrimdışı
smmh
*******

Mesajlar: 7,392
Üyelik Tarihi: Apr 2008
Rep Puanı: 38
Ruh Halim
Ruh Halim
Israrci

Takımın:
Mesaj: #10
Cvp: Imam-i Âzam Ebu Hanife
Hapishaneden Mekke'ye Gîdîşî, Abbasîler Devrinde Tekrar Dönüşü


Hapishane memuru hapisten çıkma yollarını hazırladıktan sonra Ebû Hanîfe Mekke'ye kaçtı. 130 senesinde Abbasîler idareyi tamamiyle ellerine alıncaya kadar Mekke'de oturdu. Her tarafta kopan ihtilâl insanları kapıp fitnenin içine atarken o, Kabe'nin ci­varında, Harem'i Şerifte aradığı emniyeti buldu. İbn-i Abbâs'm il­mine vâris olan Mekke'de şevkle hadis ve fıkıh ilimleri üzerine eğilip ilimle meşgul oldu. Ebû Hanîfe orada Ibn-i Abbâs'm talebe-leriyle buluştu. Onlara kendi ilmini öğretti. Onlardan da onların ilmini öğrendi, İlminden bahsederken Mekke ekolünden nasıl fay­dalandığım açıklayacağız.

Burada Mekke'de ne kadar oturduğunu tetkik etmek istiyoruz. Mekki'nin Menâkıp'mda kaydettiğine göre Ebû Hanîfe Mekke'de Mansur zamanına kadar kalmıştır. Mansur 136. hicrî yılında hilâfet makamına geçti. Ebû Hanîfe, 130 yılında Mekke'ye geldiğine göre en az altı sene Mekke'de ikamet etmiş olması gerekiyor. Bu itibar­la bu büyük imâm Ömrünün altı senesi gibi büyük bir kısmım Bey-tullah civarında geçirmiş, Kabe'de mücavir olmuştur.

Fakat yine Mekkî, Menakib'mda: Ebu'l-Abbâs Seffâh Kûfe'ye girip de halktan bîat istediği zaman' Ebû Hanîfe'nin orada olduğu­nu söylüyor ve aynen şöyle diyor: «Ebû'l-Abbas Seffâh, Kûfe'ye girdiği zaman ulemayı davet etti, onları huzuruna topladı; onlara şöyle dedi:

— Bu hilâfet işi, Peygamberimizin ehline ve akrabasına geçti. Bu size 'u Teâlâ'nın bir lütuf ve keremidir. Hak yerini buldu.

Sizler, ey ulema zümresi, buna yardım etmeğe en lâyık olanlarsınız. Size istediğiniz kadar ihsan ve ikram var. malından ziyafet var. Halifenize bîat ediniz( âhirette sizin iiçn emniyete kavuşma­ğa vesile olur. 'ın huzuruna, halifeye bî'at etmeksizin imâm-sız olduğunuz halde çikmayınız. Hüccetsiz ve delilsiz kalanlardan olmayın.»

Oradakiler Ebû Hanîfe*ye baktılar, o da :

— «İsterseniz kendim namına ve sizin namınıza konuşayım.» dedi.

— Evet, bunu arzu ediyoruz, dediler. Bunun üzerine şu sözleri söyledi:

— 'a hamd olsun ki, bu hakkı Resul-i Ekrem'inin akraba­sına nasîb etti. Zalimlerin zulmünü bizden kaldırdı. Lisanımızla hakkı söyleyebiliyoruz. 'ın emri üzerine sana bî'at ettik. Kıya­mete kadar sana verdiğimiz ahdi tutacağız. 'u Teâlâ bu işi Pey­gamberimizin akrabasından asla ayırmasın.

Ebu'l-Abbâs da buna güzel bir cevap vermiştir:

— «Ulema namına senin gibiler konuşmalı... Seni seçmekte çok isabetli hareket ettiler. Sen de gayet güzel ifade ettin...»

Çıktıktan sonra (kıyamete kadar) sözü ile neyi kasdettiğini sordular O da:

— «Siz beni ele verirseniz ben de sizi ele veririm...» dedi. On­lar da sustular. Ve onun yaptığını haklı buldular.[25]

Bu rivayet iki şeye delâlet eder:

1- Seffâh Kûfe'ye gelip de halktan kendisi için hilâfet bîati aldığı zaman Ebû Hanîfe orada bulunmaktadır. Bu hâdise ise, hiç şüphesiz ki, 136 yılından önce idi. Öyle olunca bu rivayet Kûfe'ye Mansur'un hilâfeti esnasında yani 136 senesinden sonra döndüğü­nü söyleyen rivayetin zahirine uymuyor.

Bence bu iki rivayetin arasını bulmak şöyle mümkün olur: Ebû Hanîfe, îbn-i Hübeyre yüzünden Mekke'ye kaçmıştı. îbn-i Hübeyre ve hükümeti Irak'tan çekilip gidinceye kadar orada otur­du. Onlar Irak'tan def olunca memleketinde kalmak niyetiyle Kû-fe'ye geldi. îşte bu sırada Ebu'l-Abbâs Seffâh'la görüştü. Ve yuka­rıda geçtiği üzere ona bî'at etti. Fakat Irak'ta ve dolayında fitneler tamamiyle sönmüş değildir. îşler tam bir sükûnet ve istikrar bul­mamıştı. Onun için yine Mekek'ye döndü. Belki ,de Mekke ile. Küfe arasında, işleri icabı, birkaç defa gelip gitmiştir ve bu gidişlerinden birinde Seffâh ile görüşmüştür.

Halife Mansur devrinde işler yoluna girip istikrar bulunca Küfe'ye gelip orada kaldı ve mescidde ders halkasını eskiden oldu­ğu gibi yine açtı. Fitneler ve kargaşalıklar devam edip dururken, Abbâsiyye devleti kurulduğu gibi hemen Kûfe'ye yerleşerek mes­cidde ders vermeğe başladığını söyleyemeyiz. Çünkü tarihin delâle­ti veçhile inkılâpların sonunda huzursuzluklar derhal ortadan kal­kıp dinmez. Tarihler bunu böyle kaydederler. Demek Ebû Hanîfe de işlerin yatışmasını bekledi ve ancak Mansur'un halifeliği esna­sında Kûfe'ye dönüp orada kaldı.

2- Bu rivayetlerden çıkan ikinci meseleye gelince: Ulema Ebu'l-Abbâs'a bîat edilmesine razı değildir. Bi'at esnasında yaptığı konuşmadan sonra Ebû Hanîfe ile başbaşa kalınca bunu söylemek istediler. Sonradan onun yaptığını ve dediğini kabul ettiler.

Hakikaten bu ulema arasında tbn-i Şübrüme, îbn-i Ebî Leylâ gibi Emevîîerîe çalışmış, onîara hizmet etmiş kimseler vardı. Onla­rın son halife Muhammed h. Mervan'a yaptıkları bî'at boyunların­da idi. Ahdinde durmak borçtur. Bu yeni bî'at onları gayet güç du­ruma düşürmektedir. Ebû Hanîfe'ye gelince Emevîler hakkında hiçbir taahhüde girmiş değildir. Boynunda böyle bir borç yoktu.

25.Mekki, Menakib-ı Ebi Hanife, s. 23, 24.

":rose: giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
SEVDALARA DOYULAMADI...rosegul
24-06-2008 04:31 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
Gönder Cevapla


Forum'a Git:


Konuyu görüntüleyenler: 1 Misafir
Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir. 5651 sayılı yasaya göre bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. 5651 sayılı yasaya göre sitemiz mesajları kontrolle yükümlü olmayıp, şikayetlerinizi mail@islamiforum.net adresine yollarsanız, gerekli işlemler yapılacaktır. Dikkat: Bu site şikayet sitesi değildir, arızalı ürünleriniz ve diğer şikayetleriniz için bu email adresini kullanmayınız. Report Abuse, Harassment, Scamming, Hacking, Warez, Crack, Divx, Mp3 or any Illegal Activity to mail@islamiforum.net