Gönder Cevapla
 
Değerlendir:
  • 0 Oy - 0 Yüzde
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
BU DüNYA, BU NESiL HER YÖNDEN, HER CİHETTEN KIYAMET ALAMETi!
Yazar Mesaj
delinin biri Çevrimdışı
Acemi Üye
*

Mesajlar: 49
Üyelik Tarihi: Nov 2009
Rep Puanı: 0
Ruh Halim
Ruh Halim
Zararsiz

Takımın:
Mesaj: #1
BU DüNYA, BU NESiL HER YÖNDEN, HER CİHETTEN KIYAMET ALAMETi!
Bismillahirrahmanirrahiym. Münafıklar sana geldiklerinde: Şahitlik ederiz ki sen Allah'ın Peygamberisin, derler. Allah da bilir ki sen elbette, O'nun Peygamberisin. Allah, münafıkların kesinlikle yalancı olduklarını bilmektedir. Yeminlerini kalkan yapıp Allah yolundan yan çizdiler. Gerçekten onların yaptıkları ne kötüdür! Bunun sebebi, onların önce iman edip sonra inkâr etmeleridir. Bu yüzden kalpleri mühürlenmiştir. Artık onlar hiç anlamazlar. Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki duvara dayanmış kütükler gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Düşman onlardır. Onlardan sakın. Allah onların canlarını alsın. Nasıl bu hale geliyorlar? Onlara: Gelin, Allah'ın Peygamberi sizin için mağfiret dilesin, denildiği zaman başlarını çevirirler ve sen onların, büyüklük taslayarak uzaklaştıklarını görürsün. Onlara mağfiret dilesen de, dilemesen de birdir. Allah onları kesinlikle bağışlamayacaktır. Çünkü Allah, yoldan çıkmış topluluğu doğru yola iletmez. Onlar: ‘Allah'ın elçisinin yanında bulunanlar için hiçbir şey harcamayın ki dağılıp gitsinler’ diyenlerdir. Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır. Fakat münafıklar bunu anlamazlar. Onlar: ‘Ant olsun, eğer Medine'ye dönersek, üstün olan, zayıf olanı oradan mutlaka çıkaracaktır’ diyorlardı. Hâlbuki asıl üstünlük, ancak Allah'ın, Peygamberinin ve müminlerindir. Fakat münafıklar bunu bilmezler. Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır. Herhangi birinize ölüm gelip de: ‘Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam!’ demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan harcayın. Allah, eceli geldiğinde hiç kimsenin ölümünü ertelemez. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Sadakallahül-Azıym.
[Münafikun Suresi]


BU DüNYA, BU NESiL HER YÖNDEN, HER CİHETTEN KIYAMET ALAMETi!

Bismillahirrahmanirrahiym. Artık onlar, kıyamet-saatinin kendilerine apansız gelmesinden başkasını mı gözlüyorlar. İşte onun işaretleri gelmiştir. Sadakallahül-Aziym.
[Muhammed suresi, 18. ayet]

Şeytan devamlı vesvese vermekle kalpler de bulunan inkâr kuvvetini arttırır. İnsanların inkârları o dereceye varır ki, cehennem hakkında anlatılanları yalnız korkutmak için, cennet hakkında söylenenleri ise, asılsız teşvikler zannederler. Arzu ve şehvetlerine uyarlar. Şeriata uyanlara ahmak ve hakir gözüyle bakarlar ve bunlara; aldatılmışlar, tuzağına düşmüş derler.
[Kimya-yı Saadet, İmam Gazali, sayfa 84]

Çoğu insan kıyametin kopacağına ciddi anlamda ihtimal vermez.

Bismillahirrahmanirrahiym. Kıyamet-saatinin kopacağını da sanmıyorum. Buna rağmen Rabbime döndürülecek olursam, şüphesiz bundan daha hayırlı bir sonuç bulacağım. Sadakallahül-Azıym.
[Kehf Suresi, 36. ayet]

Kıyamet alametleri birbirini takiben meydana gelir. Bir dizideki boncukların art arda kopması gibi.
[Ramuz El E-hadis, sayfa 277, Camiü’s-Sağır]

Zinanın çoğalması kıyamet alametlerindendir.
[Buhari, Tecrid’i, sayfa 16]

İmam Buhari, İmam Müslim ve diğerlerinin Ebu Hureyre Radıyallahu Anh’dan rivayetlerinde Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz;
“Gözlerin zinası mahremi olmayan kadınlara bakmaktır. Kulakların zinası; dinlenmesi yasak olan sözleri dinlemektir. Dilin zinası; konuşulması haram olan şeyleri konuşmaktır. Elin zinası; haram olan bir şeye dokunmaktır. Ayakların zinası da gidilmesi yasak olan yere gitmektir. Kalbin de zina temennisi ve arzusu vardır” buyurmuşlardır.

Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in getirdiği ölçüler, tüm kâinatı kapsayan mahiyettedir. Erkeğin ve kadının örtünme yerleri bellidir. Kim kime karşı sakınmalıdır, yoruma ihtiyaç kalmayacak şekilde açıktır. Erkeğin diz ve göbek dâhil göbek ve diz arası mahrem, kadının el yüz hariç tüm vücudu, şekil ve vücut hatları belli olmayacak, hissedilmeyecek şekilde mahremdir.

Ya Esma, kadın, kız ergenliğe girdi mi onun artık yüzü ile elinden başka yeri gözükmemesi gerekir.
[Ravi: Hz. Âişe Radıyallahu Anha, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 493]

Ey kadınlar! Ancak nikâh düşmeyen, evlenilmesi haram olan yakın akraba olan erkeklerle konuşun. Olmayanlarla konuşmayın.
[Ravi: Hz. Hasan Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 469]

Erkekler kadınlara benzeyecek, kadınlar erkeklere benzeyecek.
[Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahir Zaman Alametleri, sayfa 451]

Erkekler kadınlar gibi süsleniyor, giyiniyor bu zamanda; bakımlı olmak düşüncesiyle. Kadınlarda erkekler gibi pantolon, takım elbise giyiyor, saçlarını kısacık kestiriyor.

Kadın elbisesi giyen erkeğe, erkek elbisesi giyen kadına lanet olsun!
[Hakim]
Sanat adı altında sanatçılık yapanlar her türlü kılığa giriyor bu zamanda. Erkekler kadın kılığına, kadınlar erkek kılığına giriyor.

Erkeğe benzemeye çalışan kadın, kadına benzemeye çalışan erkek bizden değildir!
[İ. Ahmed]
Kadınların birçoğu erkekler gibi davranmaya çalışıyor; kendilerini güçlü gösterebilmek, kendilerini kanıtlayabilmek için. “Ben buyum, ben de güçlüyüm, ben farklıyım” diyebilmek için. Erkeklerden de kadınlara benzemeye çalışanlar var değil mi? Herkesin hayatı kendine, herkesin kararlarını ve yaşayış şeklini seçme hakkı var bu zamanda.

Kadın gibi davranan erkeğe, erkek gibi davranan kadına lanet olsun!
[İmam Buhari]

Erkeklere benzeyen kadınlara ve kadınlara benzeyen erkeklere ALLAH lanet etsin!
[İmam Taberani]

Erkekler kadınlara benzeyecek, kadınlar erkeklere benzeyecek.
[Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahir Zaman Alametleri, sayfa 451]

Erkekler bile makyaj yapıyor; özellikle sanatçılar, modernliği savunanlar. Her türlü bakımı yaptıranlar bile var. Kadınlar da saçlarını kestiriyor erkekler gibi. Hz. Eyyub Aleyhisselam zamanında kadınların saçları tek bir sebeple kesilirdi. Sadece zina eden, kocalarını aldatan kadınların saçları kesilirdi. Bu zamanda herkes kendi saçını kendisi kestiriyor değil mi? Kadınların el ve yüz hariç tüm vücudu mahrem olduğu halde herkes başını açıyor göz zinasına sebep oluyor; üstüne birde saçını kestiriyor, boyatıyor. Modern çağda yaşıyoruz ama hepimiz, modernlik böyle oluyor artık, herkes böyle giyiniyor değil mi?

Hz. Esma Radıyallahu Anha anlatıyor: ‘’Bir kadın Resulullah Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’e gelerek: ‘’Kızım çiçek hastalığına yakalandı ve saçları döküldü. Ben onu evlendirdim, peruk takayım mı?” diye sordu. Aleyhisselatu Vesselam:
‘’ALLAH takana da taktırana da lanet etmiştir!’’ diye cevap verdi.
[Buhari, Libas, 83,85; Müslim, Libas, 115, 2122. Hadis; Nesai, Zinet 71; Kutub-i Sitte]

Peruk takıyorlar değil mi bir de? Hem erkekler hem de kadınlar peruk takıyor.

İbn-u Abbas Radıyallahu Anh dedi ki: ‘’Peruk takan, taktıran; kaşları incelten, kaşlarını incelttiren, dövme yapan ve dövme yaptıran lanetlenmiştir.’’
[Ebu Davud, Tereccül 5, 4170. Hadis, Kutub-i Sitte]

Allah, süslenmek için yüzünü boyayıp yolana da, yoldurana da [makyaj yapıp, yüzündeki tüyleri alana] lanet etsin.
[Ravi: Hz. Âişe Radıyallahu Anha, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 347]

Moda ve güzellik için, hoş görünmek için, modern olabilmek için; erkeklerin bile kaşlarını incelttirmemesi gerekirken, hem kadınlar hem de erkekler kaşlarını inceltiyorlar değil mi? Modern çağdayız! Bilgi çağındayız!

Hangi bir kadın ki, koku sürünüp dışarı çıkar ve kokusunu duyurmak için bir cemaatin yanından geçerse, ona bakana da, kendisine de zina günahı yüklenir.
[Ravi: Hz. Ebu Musa Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 178]

Sokağa çıktığımızda hangi bayanın yanından geçsek parfüm sürmüş oluyor ve parfüm kokusunu duyuyoruz. Hem kokuyu sürene hem de kokusunu duyana zina günahı yükleniyor. Erkeklere sorarsanız ezberlemişler şu cümleyi; “erkeklerin günahı kadınlardan sorulacak”, umurlarında bile değil gerisi. Kadınlara sorarsan istediklerini yapmakta serbestler.

Zina da devam eden adam putperest gibidir.
[Ravi: Hz. Enes Radıyallahu Anh, Ramuz El Ehadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 236]

Bir beldede zina ve faiz meydan alırsa, o belde halkı Allah'ın azabına hak kazanmış olurlar.
[Ravi: Hz. İbn-i Abbas Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 54]

Gerek yere batmak, suret değiştirmek ve gerekse taş yağmak zaruridir. Dediler ki; "Ya Resulallah bu ümmete mi?" Buyurdu ki: “Evet, onlar şarkıcı cariyeler edindiklerinde, zinayı helal saydıklarında, faiz yediklerinde, Harem [Mekke]de avlanmayı ve ipek giymeyi helal saydıklarında ve erkekler erkeklerle, kadınlar kadınlarla ilişkiye girdiklerinde.”
[Ravi: Hz. İbn-i Ömer Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 464]

Zina yapan kimse, zina ederken mümin değildir. Şarap içen de içerken mümin değildir. Hırsızlık yapan da hırsızlık yaparken mümin değildir, yağmacılık yapan bir mevki sahibi kimse de yağmacılık yaparken mümin değildir. Öyle bir yağmacılık ki; o adamın cüretine hayretten dolayı insanların gözü ona dikilir. [Müslim’in Ebu Hureyre Radıyallahu Anh’dan rivayetinde "Sizden biriniz ganimetten bir şey çaldığında mümin değildir. Aman sakının! Sakının!" ilavesi vardır.]
[Ravi: Hz. Abdullah İbn-i Evfa Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 488]

Zina yapan kimse, zina ederken mümin değildir. Bu hükme göre, sürekli başı açık olan, göz zinası işleyen kadınlar kâfirdir! Sürekli zina işlerler çünkü! Dille ne kadar Müslümanlık iddia etseler de gırtlaklarından öteye geçmez Müslümanlıkları, sadece lafta kalır.

Allah, dinen örtülmesi gereken yerlere bakana da baktırana da lanet etsin.
[Ravi: Hz. Hasan Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 347]

Allah Resulü aynen şöyle buyuruyor: “Cehennem ehlinden olan bir grup var ki, bunlar bir takım kadınlardır.”
“Nasıl kadınlar Ya Resulallah?”
“Üzerlerine bir elbise giymişler ama [üzerlerinde bir elbise var, anadan doğma çıkmamışlar, tamam], açık giyinmişler, örtünmüş, giyinmiş ama tıpkı çıplak bir kadınmış gibi herkesin gözünü üstüne çekiyor. Tıpkı çıplakmış gibi erkeklerin bakışlarını çekiyor bu kadın. Mesela daracık bir pantolonu bacağına geçirmiş, vücudunu alçıdan bir kalıba koymuş gibi, önden ve arkadan apış arasının kalıbını bütün gözlere ve kaldırımlara dökmüş bu kadın. Hatta pantolon giymese bile, ne giyerse giysin, ne kadar elbise giyerse giysin; vücudunun kalıbı, endamı önden veya arkadan vücut hatları meydana çıkıyorsa ALLAH bu kadına örtünmüş demiyor, çıplaktır hükmünü veriyor! Bu haliyle ne oluyor? Meylediyorlar bu kadınlar? Kime? Kendileri çıplak olarak dolaştıkları için, başka erkekler bize baksın diye meylediyorlar! Bu kıyafette çıkan kadın, ‘Bakalım herkes bana bakıyor mu?’ diye, o kadın da başkasına bakıyor. Hep göz görüyor musunuz? Gözlerden fırlayan küfür, etrafı kasıp kavurmaktadır bugün! Bu haliyle bir kadın; kıyafetini, elbisesini onun bunun dikkatini çeksin diye giyinen bir kadın, sırtına kadar soyunan bir kadın, ince elbiseler ve şile bezlerinden gömlekler yapıp giyen bir kadın,… Çıplak dolaşmış hükmü doğan bu kadının, bu kıyafetiyle, bu tavrıyla, bu edasıyla ALLAH’a isyan için açılan bir isyan bayrağından farkı yoktur! ALLAH kapatın, örtünün, gizleyin dediği halde kadın açılıyor, dökülüyor, dekolte oluyor. Bu haliyle ne diyor? “Ey ALLAH, sen istediğin kadar örtünün deyin, ben seni ALLAH kabul etmiyorum, soyunup çıkıyorum, kendi kıyafetimi sana isyan bayrağı olarak kullanıyorum” diyor! Böyle bir hale Müslüman nasıl razı olabilir? Kendisi durmadan meylediyor! Ona, buna bakıyor, erkekleri kendisine meylettiriyor! Bakmaya mecbur bırakıyor! Dikkatini çekiyor! Şehvetini çekiyor! Bu kadınların başları, saçları, kafaları aynen devenin hörgücü gibi şekil şekil alır. [kuaför salonlarında kimisi saçlarını kabartıyor, kimisi taratıyor, kimisi döküyor, kimisi şişiriyor, her çeşit…] aynen tarif etmiş Resulullah. Arkasından hükmünü belirtiyor. Bu gidişlerinden, kıyafetlerinden, günahlarından tövbe etmedikçe, vallahi bu kadınlar cennete giremeyecekler! Cennetin kokusunu ALLAH onlara göstermeyecek, baktırmayacak, duyurmayacak! Bakışlar ne kadar korkunç görüyor musunuz? Bakışlar ne kadar müthiş! Bakışlar ne kadar öldürücü! Bu hükümlerin hepsi göz üzerinde meydana geliyor görüyor musunuz? Göz üzerinde meydana geliyor!

Üniversiteyi bitirmişler. Neyi halleder ki üniversite? ALLAH’ın hükümlerine itaat etmedikçe 100 tane üniversiteyi bitirse hiçbir değer ifade etmez! Bakınız bizim değer hükmümüz budur! Müslüman böyle inanmak zorundadır! Çırılçıplak dolaşan yahut bacağına giydiği kot pantolonla apış arasına kadar vücudunun kalıbını ortaya koyarak; onun bunun şehvet nazarını çeken bir kıza sordum! Bir münasebetle sordum! Dedim ki ‘Kardeşim, vücudunuzda bütün mahrem noktaları gösteriyorsunuz. Hatta apış aranıza kadar ortaya koymuşsunuz. Her şeyinizle meydandasınız. Niçin böyle yapıyorsunuz? Siz kimin emrindesiniz? Seni yaratan ALLAH’ın emrinde misin? Yoksa senin düşmanın Avrupalı modacıların emrinde misin?’ Sustu. Avrupalı moda evleri emir veriyor! Onların emirlerine göre bunlar elbise alıyorlar. Avrupalı modacılar emrediyor, ne diyorlar? “Üstünüzdeki elbiseyi çıkaracaksınız, o elbisenin yerine şu model de bir elbise giyeceksiniz” diyorlar. Bizimkilerde hemen itaat ediyorlar. Aradan 4 ay geçiyor, bir emir daha çıkıyor, “Üzerinizdeki elbiselerin modası değişti, demode oldu. O elbiseleri atacaksınız, şu tipte bir elbise giyeceksiniz” diyorlar, hemen onlara itaat ediyorlar. Niye bizim kadınlarımız, kızlarımız Avrupalı kâfirlerin, Avrupalı modacıların birer hamalımıdır? Hamal gibi yüklen indir, yüklen indir; onlara hamal mı olacaklar? Onlar emredecek, kadınlarımız, kızlarımız giyecekler, onlar çıkarın diyecek; kadınlarımız kızlarımız giydiklerini çıkaracaklar, böyle şey olamaz! Biz ALLAH’ın emrine boyun eğmek zorundayız! Avrupalı emrediyor, “Üstünüzdeki elbiseyi çıkarın. Modası geçti bunun, mini etek giyeceksiniz, midi etek giyeceksiniz, maxi etek giyeceksiniz, bluz giyeceksiniz, … Şunu giyeceksiniz, bunu giyeceksiniz.” diyor. Emir Avrupa’dan geliyor, kızlarımız, eşlerimiz yüzünü bile göremediği o kâfir, o müşrik, o münkir, o edepsiz, utanmadan yoksun Avrupalıların emrine körü körüne itaat ediyor. Buna nasıl razı olabiliyorsunuz? Yüzünü bile görmediğiniz bir Avrupalı modacının emrine mi uyacaksınız? ALLAH’ın; sizi yoktan yaratan ALLAH’ın emrine mi uyacaksınız? Niçin düşünmüyorsunuz? Hollywood’dan emir gelecek, Broadway’den emir gelecek, Paris’ten emir gelecek, Londra’dan emir gelecek ve ondan sonra kostüm değişecek, etek değişecek, elbise değişecek. Niye? Senin amirin onlar mı? Senin ALLAH’ın onlar mı? Senin yaratıcın onlar mıdır? Onun için o kıza dedim ki; o genç kıza dedim ki, “%100 ALLAH’a yemin ederek söyleyebilirim ki, siz istediğiniz için şu elbiseyi giymiyorsunuz, Avrupalı modacılar istediği için giyiyorsunuz!” “Efendim günü modası böyle, ister isteyeyim, ister istemeyeyim mecburum giymeye.” diyor. Kimdir seni mecbur eden? Bir kanun maddesi mi var? Ceza kanunlarında, Avrupa”nın moda sahnesine koyduğu elbiseyi giymeyenler hapse atılacak diye bir ceza kanunu var mı? Kot pantolonu giymeyen kadınlar hapse atılacak diye bir kanun var mı? Kim? Kim? Kim? Kim zorluyor sizi? İşte ey çıplak dolaşan kadınlar, ey çıplak dolaşan genç kızlar! Üzerinizde ki bu çıplak elbiseyi, istediğiniz için değil; Avrupalı modacı patronlar emrettiği için giyiyorsunuz! Siz onların emrindesiniz! Size taşıyın dediler, taşıyorsunuz! Çıkarın dediler, çıkarıyorsunuz! Siz Avrupalıların hamalısınız! Hamalısınız! Hamalısınız! Avrupa hamalları! Yüklen diyorlar, yükleniyor! Boşalt diyorlar, boşaltıyor! Hamal mısın sen? Seni yaratanın emrine niçin uymuyorsun? Tepeden tırnağa örtün diyor ALLAH[c.c.]! Namaz da bile emir veriyor! İslam hukukuna göre; namaz da bile bir kadın, mutlaka ayrı bir tavırla gelecek! Bir Müslüman kadın namaz kılacak! Namaz kılmayan kadın olabilir mi? Hz. Mevlana feryat ediyor! Bir Müslümanın karısı eğer namaz kılmıyorsa; o namaz kılmayan kadınların pişirdikleri yemeklerin içinde vallahi ALLAH’ın rahmet ve bereketi yoktur! O yemek şifa değildir! O yemek deva değildir! Namaz kılmayan kadınların pişirdiği yemekler; insanın ruhunu zedeleyen birer zehirdir! Müslümanın karısı namaz kılacak! Seni namazdan geri koyan nedir? Seni ibadet etmekten geri koyan nedir? Namaz kılacaksın! Namaz kılarken de ilahi emirlere uyacaksın! Hepiniz biliyorsunuz, bir Müslüman kadın namaza dururken erkekler gibi durabilir mi? Erkekler iftitah tekbirini alırken, namaza başlama tekbirini alırken; erkekler ellerini kulaklarına kadar kaldırıp “ALLAHU EKBER” derler. Kadınlar böyle yapamaz! Kadınlar namaza dururken, tekbir alırken ellerini göğüslerinin hizasına getirip öyle tekbir alacaklar ve göğüslerinin üzerine kapatacaklar! Ne demektir bu? ALLAH ferman ediyor, emir buyuruyor! “Ey Müslüman kadın! Benim huzurum da bile, benim huzurum da dahi, erkekler gibi ellerini kulağına kaldırıp koltuk altını gösterme! Seni cehennemde odun gibi yakarım” diyor ALLAH[c.c.]! Koltuk altını göstermeyeceksin! Kadın kolları koltuk altına yapışık bulunarak, göğsü hizasında tekbir alacak ve göğsünün üstüne kapatacak! “Ey kadın! Sen benim huzurum da bile örtünmek zorundasın! Göğüslerini açık bırakma! Dimdik göğüslerini dikip namaza durmayasın; elini aşağıya değil, göğsünün üzerine bağla! Göğüslerini açık tutarsan seni cehennemde göğüslerinden yakar, azap ederim” diyor ALLAH[c.c.]! Ya şimdi sokakların hali nedir? Müslümanın karısı, ALLAH’ın, yaratıcısının huzurunda bile göğsünü açamaz! Koltuk altını gösteremez! Ya sokaklar da nasıl? Sokaklar da! Şaka mı zannediyorsunuz meseleyi? Bunun içindir ki, örtünme konusunda Osmanlı İslam devri zamanındaki âlimlerimiz; Müslüman kadınlara nasıl bir elbise giydirelim ki, koltuk altı bile görünmesin demişler. Nasıl bir elbise? Sokağa çıkarken nasıl bir elbise giydirelim ki, kollarını kaldırmak zorunda olduğu zaman, Müslüman kadının koltuk altı görünmesin! Nasıl elbise yapalım diye düşünmüşler. En sonunda en uygununu, en mükemmelini çarşaf olarak ilan etmişlerdir. Koltuk altı bile görünmeyecek!

Peki, bugün hâlimiz nedir? Kızlarımız, sahipsizdir, yalnızlık korkusuyla hastadır. Erkekler ise azgınlığın sınırlarını zorlamaktadır. Şimdi, çıktık açık alınla, 10 günde 15 kızla!
İslam’da kadının yeri, evinin en saklı yeridir. Günümüzde kadının yeri, hosteslik, sekreterlik ve genel evlerdir. Kızlar, çıplak kadın gazeteleri ve magazin programları yoluyla pazarlanır. Çağdaşlık makinesinin zevk verici bir parçası olur. Örtünüp kendilerini saklamaları yasaklanır. Kızlar cilve yapar, erkeklerde sellektör yapar! Saçlarını kırmızıya boyarlar! Çorabından tokasına kadar giydiği her şey cırtlak renklerdedir. Baş açık! Kollar açık! Bacaklar açık! Vücudunun en mahrem yerlerini bile, dar kıyafetlerle örtmek suretiyle açmıştır! İnsanda hayvanî bir şehvet uyandırmaktan başka hiçbir cezbeye sahip değildir. Sesi, karşı köydeki çobana bağırır gibi yüksek perdedendir. Kahkaha atarken, boğazından çıkardığı müthiş sesler, civardaki tüm erkeklerin dikkatini çekmektedir. Yanındaki erkeklerle konuşur, dövüşür, çekişir. Kaba bir ses, donuk bakışlar, zarafetini kaybedip kabalaşmış el hareketleri vardır. Kendisini güzelleştirmek çabasıyla, dışarıdan dikkat çekebilecek tüm organlarını açmış, içerden ise kendini erkeklerin gözlerine peşkeş çekmek suretiyle, ruhunu öldürmüştür.

Eşyanız sizi kurtaramayacak! Malınız sizi kurtaramayacak! Hiçbir şey sizi kurtaramayacaktır! Kim geçici malına aldanıyorsa bilsin ki, hiçbir kıymeti kalmayacaktır! “O gün çok olacaksınız! Fakat Müslümanlar; sanki bir sel geliyor da; yağmurlar yağdıktan sonra seller akmaz mı? O akan selin sürükleyip götürdüğü çöpler gibi, çöplük gibi vallahi kıymetsiz olacaksınız” diyor Resulullah Aleyhisselatu Vesselam! O selin önüne katıp götürdüğü çöpler gibi, çöplük gibi olacaksınız! Şahsiyetiniz olmayacak! Kâfirler sizden korkmayacak! Çünkü onların seline kapıldınız! Çünkü hayatınız kâfirlerin hayatına benzedi! Çünkü kızınız, karınız onlara benzedi! Çünkü eğitim sisteminiz onlara benzedi! Çünkü kaldırımınız, caddeniz, sokağınız hepsi onlara benzedi! Bugün bizim caddelerimizden kâfirlerin selleri akıyor! Sokaklarımızda abdestsiz kimse dolaşmazken; bugün sokakta dolaşan gençlerin %90’ı cünüp dolaşıyor! Cünüp dolaşıyor Ya Rabbi! Yıkıldı memleket! Ecdadımızın kan vererek aldığı topraklar! Şehitlerimizin can vererek aldığı topraklar da sırtına kadar soyunup dolaşan, satılık mı nedir? Binlerce, yüz binlerce kadın sokak sokak şehvet panayırına, kadın pazarına çevirdiler sokakları! Sel önüne düşmüş giden çöplük gibiyiz sanki! Olaylar bizi sürükleyip götürüyor! Kimse dur demiyor! Kimse ne oluyor demiyor! Nesillerimiz sürükleniyor! İnsanımız sürükleniyor! Kadınlarımız, kızlarımız bir kasırga gibi sürüklenip gitmektedir! İslam ahkâmına göre; bir Müslümanın kızı sırtını, karnını, göbeğini, diz kapağından yukarı da kalan apış aralarını, baldırını vallahi öz babasına gösteremez! Öz babasına hiçbir müslümanın kızı sırtını gösteremez! Bir baba kızının çıplak sırtına bakarsa, kızının baldırına bakarsa vallahi zina etmiş gibidir! İslam budur! Ama sokaklarda görmüyor muyuz? Sırtına kadar soyunmuş binlerce kadın, hayvani bir iştahla sokak sokak sürünüp dolaşıyor! Bu ümmeti bu hale getirenler hesap verecek! Bu ümmetin namusunu kaldırımlara dökenler, namusumuzu ve utanma duygumuzu sanki bombardıman edip yok edenler, bu ümmetin neslini utanmadan yoksun ve namussuz, vahşi bir iştah ile sokaklarda müşteri haline getirenler, Bu ümmeti bu hale getirenler hesap verecek! Sokaklarda sırtına kadar soyunup dolaşanlar acaba sokakları ne zannediyorlar? Bir Müslüman kadın sırtını, karnını ancak ve ancak nikâhlısına gösterebilir. Sadece kocasına gösterebilir! Sadece helaline gösterebilir! Bir Müslüman kadın sırtını, göğsünü, diz kapağından yukarısını vallahi babasına gösteremez! Ne demek oluyor bu? Demektir ki bu sırtına kadar soyunan kadınlar sokaklarda ki bütün erkekleri kendi kocaları zannediyorlar! Böyle şey olmaz! ALLAH Resulü Aleyhisselatu Vesselam böyle buyuruyor! “Sanki sellerin önüne katılıp götürdüğü çöpler gibi olacaksınız. Çöplük gibi olacaksınız! Kâfirler burnunu silip, çöp tenekesi gibi size atacak” diyor Resulullah Aleyhisselatu Vesselam.

Örtülü olan çıplaklara ve erkek gibi giyinen kadınlara ve kadın gibi giyinen, süslenen erkeklere lanet olsun!
[Tergib-üs-Salat ]

Örtülü olan çıplaklara:
Örtülü olan çıplaklar kimlerdir? Sanatçılar, mankenler, şarkıcılar, artistler değil mi? Bu saydıklarımızın örtüleri paradır. Onların örtüsü yoktur aslında! Ne kadar çok para alırlarsa o kadar çok soyunurlar. Onların dini imanı paradır. Şan, şöhret ve alkış toplamaktır. Onlara sorarsan sanat için yaptıklarını söylerler. İnsanlara göstermeye çalıştıklarına göre sanat için, gerçekte para, şan, şöhret ve övülme için soyunurlar. Bir de derler ya biz halka mâl olmuş insanlarız diye. Mâl ve mal oldukları doğrudur aslında. Şeytana mâl olmuşlardır. Şeytanın malıdırlar. Örtülü çıplaklar kimlerdir? Birçok kimsenin bildiği halde uygulamadığı dini hükümlerin öngördüğü şekilde bedenlerinin örtünmesi gereken yerlerini örtmeyenlerdir. Erkeklerde diz ve göbek dâhil mahrem olan diz ve göbek arası örtülü olmayanlar örtülü çıplaktır. Kadınlarda el ve yüz hariç tüm vücudu örtülü olmayanlar örtülü çıplaktır. Sadece saçı açık olanlar bile örtülü çıplaktır.
Yobazım değil mi? Hangi devir de yaşıyorum. Modern çağ da, bilgi çağında böyle düşünülür mü? Günümüz insanlarının düşüncelerine göre modern çağ da yaşıyoruz, gerçekte ahir zamanda yaşıyoruz. Cehennemliklerin sayılamayacak kadar çok, cennetliklerin ise; cehennemliklerin yanında parmakla sayılacak kadar az olduğu zamanda yaşıyoruz.
Saçının bir tutamının bile açık olması göz zinasına girdiğinden; saçı açık olan kadını gören her erkek göz zinası işlemiş oluyor. Saçı açık olan kadın da onu gören erkeklerin sayısı kadar zina günahı yüklenmiş oluyor. Daha ilkokul sıralarından itibaren, kız kardeşlerimiz, ablalarımız, kızlarımız başları açık olarak okula alınıyor değil mi?

Müslüman olduğunu iddia eden devletler, kâfir devletler dini hükümleri hiçe sayarak hükmediyorlar. Kız öğrencilerin başları kapalı olursa fitne çıkarmış. Büyüdükleri zaman ahlaksızlık çıkıyor ama kimsenin umurunda değil ki! Sonra diyorlar bir de bu nesil neden bozuldu.

Saçı başı açık olması yetmiyormuş gibi, bir de güzellik adına makyaj yapıyorlar ya. Süsleniyorlar, iltifat duymak, güzel görünmek, aynı ortamda bulunduğu diğer kadınlar arasında farklı olabilmek için. Yapmayan çok az kaldı değil mi? Çok nadir. Bazıları da modernlik adına, kendini kanıtlayabilmek, kendine güvendiğini gösterebilmek adına yapıyor. Makyaj yapmayan birini gördüklerinde küçümseyerek bakanlarda var tabi, ‘hangi çağda yaşıyorsun, bakımsız kadın olur mu’ diye. Herkes yapıyor, yapmayan da bir süre sonra yapmaya başlıyor bu zamanda.

Domuz eti yiyen dinden çıkar, kâfir olur. Peki, domuz neden haramdır? Neden bu derece de yasaktır? Domuz, kendi pisliğini yiyen tek hayvandır yeryüzünde ve eşini de kıskanmayan tek hayvandır. Makyaj malzemelerinin içinde domuz yağı bulunur, domuz yağı katkılı maddeler bulunur. Ne bulunursa bulunsun değil mi? Zorunlu haller dışında evden bile çıkmamaları gerekirken kadınlar için güzellik, beğenilme her şeyden önce gelir.

Kadının Cihadı Evde Durmaktır! Bu konuda varid olan hadisler şu şekildedir;

İbn-i Ömer Radıyallahu Anh, Ümmü Seleme Radıyallahu Anha ve Aişe Radıyallahu Anha’dan rivayet edilen hadiste buyrulur ki;
"Kadınların cihadı evde oturmaktır."
[hasendir. İbni Ömer'den: Ebu Ya'la; İbni Hacer, Metalibu Aliye(1591); Ümmü Seleme'den: Taberani, Evsat(6/198); Ebu Ya'la; İbni Hacer, Metalibu Aliye(1590); Aişe'den: Ahmed(6/68); İbni Kesir(4/1953); İbni Kayyım, İ'lamul Muvakkiin(4/221); Ebu Vakıd el-Leysi'den: Ahmed(5/218); İbnül Cevzi, el-Hadaik(2/336)]

Enes Radıyallahu Anh'dan; Rasulullah Aleyhisselatu Vesselam kadınlara buyurdu ki;
"Sizin evlerinizdeki zahmetiniz, Mücahitlerin Allah yolundaki ameline ulaştırır." [hasendir. İbni Hacer,Metalib(1595); Ebu Ya'la(6/140); Bezzar; İbni Ebi Şeybe, Mecma(4/304); Maksadu Ali(770); Dürrü Mensur(2/153); Busayri,İthaf(3919); Kenz(45146); İlelül Mütenahiye(2/631); Taberani,Evsat(3/163); Mizanul İtidal(3/91); İbni Adiy(3/143); Mecruhin(1/299);Beyhaki, Şuab(8742-3); Lisanul Mizan(2/468);Camiüs Sağir(9162); isnadındaki Ruh Bin el-Müseyyeb hakkında İbni Main ve Bezzar güvenilir dediler. Esma Binti Yezid ra'dan benzer bir rivayet için bakınız; İbni Abdilberr,el-İstiab(4/1788);İbni Hacer,el-İsabe(4/229); İbni Sa’d(8/319); İbnül Esir,Üsdül Gabe(7/19);Halebi, İnsanul Uyun(1/149); Heytemi,ez-Zevacir(2/121);Tergib(3/53); sahih kaydıyla: Hakim, Taberani, Bezzar, İbnül Cevzi,Ahkamun Nisa(65); İbnül Cevzi,Telkihu Fuhum(s158)]

İbni Ömer Radıyallahu Anh'dan;
"Kadınların zaruret dışında sokağa çıkmaktan nasipleri yoktur. Onların kenarlar hariç yollardan da nasipleri yoktur."
[Taberani, Kenz(45062); Camius Sagir(7657); Mecmauz Zevaid(2/200); İbni Adiy(3/454)]

Ebu Amr Bin Hamas Radıyallahu Anh ve Ebu Hureyre Radıyallahu Anh'dan;
"Yolun ortası kadınlar için değildir."
[Hasendir. İbni Hibban(1969); Deylemi(5255); İbni Adiy(1/192); Beyhaki, Şuab(7821-23); İbni Ebi Hatim, Cerh veTa'dil(1/2/73); Heysem Bin Küleyb, Müsned(1/190); Elbani, Sahiha(856); Sahihul Cami(5425); Feyzul Kadir(7658); Busiri, İthaf(2670); Metalibu Aliye(2685); Taberani(3/158); Semerkandi, Bustan(854); Nevafihul Atire(1630)]

"Allah'a ve Ahiret gününe iman eden bir kadının, bir gün bir gecelik yolu yanında mahremi bir erkek olmadan gitmesi helal olmaz."
[Buhari(Mescidu Mekke, 6); Müslim(hac, 423); Darimi(2681); Ebu Davud(1724); Tirmizi(1170); İbni Mace(menasık, 7); Ahmed(3/7); Malik(1884); İbni Hibban(2714); Beyhaki(3/138); İbni Huzeyme(2523); Tahavi, Müşkil(2/113); Tayalisi(2317); Kayravani, Cami(256); İbni Hacer, Rahmetül Gaysiyye(s142); Leys Bin Sa'd, Erbaun(36)]

Buraya kadar kadınların ancak zaruret halinde kocalarının izniyle dışarı çıkabilecekleri, çıktıklarında yolun kenarından gitmeleri, sefer mesafesini ise yalnız gitmemeleri gerektiği anlatıldı.

İmam Şerahsi, İmam Muhammed'in Kitab-ul Kesb'ini açıklarken der ki;
"Erkeklerin kadınlara su taşımaları için bazı kaplar temin etmeleri gerekir. Çünkü kadın abdest almak ve su içmek için suya muhtaçtır. Abdest yerine teyemmüm etse bile su içmeden edemez. Nehirlerden, kuyulardan ve havuzlardan su almak için çıkması mümkün olmaz. Bismillahirrahmanirrahiym. Hem namusunuzu korumak için evlerinizde durun da önceki cahiliyet devrinde olduğu gibi süslenip çıkmayın. Namazı kılın, zekatı verin. Allah ve Resulü'ne itaat edin. Ey ehli beyt! Allah sizden kiri gidermek ve sizi tertemiz, pampak yapmak istiyor. Sadakallahül-Azıym. [Ahzab Suresi 33.ayeti] ile kadınlar evde oturmakla emir olunmuşlardır. Bunları getirmek erkeğin vazifesidir. Şeriat nafaka teminini erkeğe yüklemiştir."
[Şerahsi, Şerh-u Kitab-ul Kesb, sayfa 89]

İfadeye dikkat edilirse; içme suyu bulunan kadının abdest için evden dışarı çıkamayacağı belirtiliyor. Artık kadınlar, şehir şebekesinin de bulunduğu günümüzde ne gibi sebeplerle dışarı çıkmalarını gerektireceğini hesap etsinler.

Kadının evinin balkonundan bir şey almak için dahi dış elbise [çarşaf veya pardösü] giymeden çıkması haramdır.
[Faruk Beşer, Hanımlara Özel Fetvalar(1/82)]

"Gençlik delilikten bir şube ve kadınlar da şeytanın tuzaklarıdır"
[sahihtir. İbn-i Ebi Şeybe(8/162); Ebu Nuaym, Hilye(1/138); Heytemi, Zevacir(2/450); Zübeydi, İthaf(7/280); Dürrü Mensur(2/225); Keşful Hafa(1528); Münavi, Camiül Ezher(2/334); Mekasıdu Hasene(586); Temyiz(92); Deylemi(3665); Camiül Kebir(10985); Feyzül Kadir ve Camius Sağir(4928); Darekutni(4/247); Fethul Vehhab(38); Lalkai, Sünne(1058); Beyhaki, Medhal(786); Kudai(56); Tergib(4/298); el-Amiri; sahih dedi, Suyuti ve İbnül Gırs hasen dediler] buyrulmuştur.

Zamanın ucubelerindendir; belden daraltmalı, rengarenk, hatta yarım pardösüler, süslü, çiçekli, yaldızlı eşarplar dış elbisesi olarak giyilmekte, pantolon giyen, makyaj yapan, elini yüzünü açtığı yetmezmiş gibi dış elbise de giymeyen, yırtmaçlı etek giyen, peruk takarak çalışan ve kendilerinin bütün bunlarla örtülü olduğunu zanneden bayanlar var. Vallahi bunların hepsi Kuran'daki ve hadislerdeki örtülü emrine aykırıdır! Namaz kılanların namazı bile kabul olmaz! Kendi tercihiniz ile şeytanın tuzağı haline gelmeyiniz!

Ebu Şakra Radıyallahu Anh'dan;
"Başlarını deve hörgücü gibi yapan kadınları gördüğünüzde onlara hiçbir namazlarının kabul olmayacağını bildiriniz"
[Ahmed(2/223); Taberani(22/370); İbni Hacer, el-İsabe(7/206); Camius Sagir(644); Mecmauz Zevaid(5/137); Berika (5/346); Dümeyri, Hayatül Hayevan(s133); isnadında bulunan Mahled Bin Ukbe hakkında bkz: Buhari,Tarih(7/437); Cerh ve Ta'dil(8/348); İbni Hibban, Sükat(9/185); İbni Hacer, Lisan(6/9)]

Zorunlu haller dışında evden bile çıkmamaları gerekirken onlar için güzellik, beğenilme her şeyin önünde gelir. Yedikleri, içtikleri her şeye; dudaklarına sürdükleri rujlarda bulunan domuz yağı karışır, domuz yağı midelerine gider. Dinden çıkarlar. Kâfir olurlar. Hâlbuki saçının bir tutamının görülmesi bile zina olduğu halde, saçlarını açarlar, kestirirler, boyarlar; üstüne makyaj yaparlar. Ama kullandıkları makyaj malzemelerinde domuz katkısı olduğunu önemsemezler. Girdiği ortamlarda güzel kokabilmek adına parfüm kullanırlar. O ortamdaki erkeklerin hepsine zina günahı yüklenir onun yüzünden ve o ortamdaki erkeklerin sayısınca zina günahı yüklenir kendisi. Ama güzellik, modernlik her şeyin başında gelir kadınlar için.

Hangi bir kadın ki, koku sürünüp dışarı çıkar ve kokusunu duyurmak için bir cemaatin yanından geçerse, ona bakana da, kendisine de zina günahı yüklenir.
[Ravi: Hz. Ebu Musa Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 178]

Takılar takınıp süslenirler üstelik!

Sevban Radıyallahu Anh anlatıyor: ‘’Resulullah Aleyhisselatu Vesselam’ın yanına Fatıma Bintu Hübeyre, elinde altından iri yüzükler olduğu halde gelmişti. Aleyhisselatu Vesselam, kadının ellerine vurmaya başladı. Fatıma da hemen [oradan sıvışıp] Resulullah’ın kızı Fatımatu’z-Zehra’nın yanına girdi. O’na Resulullah Aleyhisselatu Vesselam’ın kendisine olan davranışını anlattı. Bunun üzerine Hazreti Fatıma Radıyallahu Anha boynundaki altın zinciri çıkarıp: ‘’Bunu bana Hasan’ın babası Ali hediye etti’’ dedi. Zincir daha elindeyken Resulullah Aleyhisselatu Vesselam yanlarına girdi ve şunu söyledi. “Ey Fatıma! Halkın: ‘’Resulullah’ın kızının elinde ateşten bir zincir var!’’ demesi seni memnun eder mi?’’ dedi ve böyle diyerek oturmadan geri dönüp gitti. Bunun üzerine Fatıma Radıyallahu Anha zinciri çarşıya gönderip sattırdı, parasıyla bir köle satın aldı ve onu azat etti. Bu olanlar Resulullah Aleyhisselatu Vesselam’a anlatılınca: ‘’Fatıma’yı ateşten kurtaran ALLAH’a hamdolsun!’’ buyurdular.
[Nesai, Zinet 39, [8,158]; Kutub-i Sitte, 2105. hadis]

Ebu Hüreyre Radıyallahu Anh anlatıyor: ‘’Bir kadın Resulullah Aleyhisselatu Vesselam’a gelerek sordu:
“2 altın bilezik hakkında ne dersiniz, [takayım mı?]”
“Ateşten iki bileziktir, [takmayın!]” buyurdular. Kadın devamla:
“Peki, altın gerdanlığa [ne dersiniz?]’’ diye sordu. Rasulullah Aleyhisselatu Vesselam’dan yine:
“Ateşten bir gerdanlık!” cevabını aldı. Kadın yine sordu:
“1 çift altın küpeye ne dersiniz?”
“Ateşten 1 çift küpe!”
….
[Nesai, Zinet 39, [8,159]; Kutub-i Sitte, 2104. hadis ]

Süslenip dururlar, kıyafetlerine aksesuar olarak takılar takarlar değil mi? En çok altın takmayı severler ama! Modaymış.

Bir de tırnak uzatıp boyarlar ya.


Resulullah Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz tekrar başka mevzua geçti ve [şeytana] şöyle sordu:

“Peki, sam yeli estiği zaman ve ortalığı sıcaklık bastığı zaman çocuklarını nerede gölgelendirirsin?”
“İnsanların tırnakları arasında [gölgelendiririm]”

[Muhyiddin-i Arabi, Seceret’ül Kevn]

Şeytanların gölgelenmesi için uzattıkları ve üstüne boya sürdükleri tırnaklar. Bir de yemek yerler o uzun tırnaklı elleriyle, üstüne yemek de yaparlar. Modaymış. İlericilikmiş, Medeniyetmiş.

Leş parçalamış akbabalar gibi kıpkırmızı dudaklarla gezerler. Görenlerin içleri gider ya bir de. Bön bön bakarlar. Gerçekten de leş parçalıyorlar aslında, bilmezler ve kabullenmezler ama. Marka takıntısı vardır bazılarında, ille de yabancı markalar olacak onlar için, dünya modası. Moda diye gezerler ya. Yabancı ürünler aldıklarında dünyada ki Müslümanlara harp eden, Müslümanları öldüren ve öldürülmesine vesile olan kâfirlerin ekonomisine katkıda bulunurlar. Ne olursa olsun güzellikten vazgeçmezler. Son moda olan makyaj malzemeleri de gerçek Müslümanlara zulmeden kâfirlerin ürettikleridir.
Kapalı olanlara gerici gözüyle ve aşağılayıcı bir şekilde bakarlar ya, kendi aşağılıklarını, işledikleri günahları bilmezler. Açık-saçık giyinip vücutlarını sergilerler.

Modern çağ da yaşıyoruz değil mi? Modern çağ. Eskiden kâfir, müşrik, dinsiz, putperest kadınlar bile bırakın bedenlerini sergilemeyi saçlarını bile açmazlardı. “Hadi ya o kadar film var eskilere dair, nasıl olur?” Filmlerin senaryoları düzmecedir. Tarihi bir film olsa bile kıyafetleri, konuşmaları senaristler kendi kafalarına göre yazarlar. Birçok senaryo da sadece tema, ana konu ve karakterlerin isimleri doğrudur. Gerisi hep düzmecedir.

Bu zamanda başı açık olanlar, bedenlerini her türlü sergilemekten kaçınmayanlar arasında bile Müslümanlık iddiasında bulunanlar var değil mi? Müslümanlık ne dille, ne de kimliklere Müslüman yazmakla olur. Müslümanlık özle, kalpte olur. Kalpte.

Başı açık olan, bedenlerini sergileyecek şekilde ve vücut hatlarını gösterecek şekilde giyinenler; sürekli göz zinası işlediklerinden dolayı fahişedir. Bu şekilde giyinmelerine izin veren, ses çıkarmayan; aile büyükleri, ağabeyleri, kardeşleri, eşleri birer pezevenktir! Ama bu yönetim sistemleri, yöneticiler bu şekilde olmasını istiyor, bu şekilde olması için kanunlar koyuyorlar değil mi? Pezevenkler dünyamız...

Hakikatte gerçekten Müslüman olan ve ALLAH’a inanan bir erkek; bırakın açık-saçık giyinen kadını, sadece başı açık olan bir kadınla bile evlenmez. Tabi sözde değil, özde Müslümansa! Çünkü işlediği günahlardan ve kapaması, gizlemesi gerektiği halde, mahrem olduğu halde saçları açık olarak; her girdiği ortamda zina günahı yüklendiği için; başı açık olan kadın bile kâfirdir!

Hz. Ali Kerremullahu Vechehü anlatıyor: Resulullah Aleyhisselatu Vesselam “Gençlerinizin haktan saptığı, kadınlarınızın azdığı zaman haliniz ne olur?” diye sormuştu.
[Kutub-i sitte; Heysemi, Mecma’u’z-Zevaid]

Gençlerin haktan sapması: gençlerin nereye gittiğini; gençlerin kendileri bile bilmiyor ki büyükler nasıl bilsin. Sadece heveslerini tatmin etmeye çalışıyorlar. Günü birlik yaşıyorlar. Önlerine ne gelirse, akıllarına ne eserse onu yapmak istiyorlar. Akıllarına eseni, etrafında gördüklerini yapıyorlar.

Kadınlar almış başını gidiyor; herkes kendi isteklerine göre hareket ediyor. Herkesin kendine göre doğruları var değil mi? Herkes kendi doğrusuyla, kendi bildiği doğruyla yaşamaya çalışıyor. Gerçek doğrular ise göz ardı ediliyor ve gericilik olarak adlandırılıyor. Herkes arayışını bulmaya çalışıyor ama neyi aradığını ve nerde araması gerektiğini bilmiyor. Herkes özgür değil mi? Bu zamanda özgürlük var. Herkes istediğini yapmakta serbest! Ama kimse ne istediğini ne yapmak istediğini tam olarak bilmiyor. Bir şeye takılıp gidiyor, onu yaptıktan sonra başka şeylere yönlendiriyor kendini. Çünkü yarım kalan yanı bir türlü tamamlanmıyor. Neyi aradığını bilmediği için, gerçekte aradığını bulamıyor çünkü.

“Ben var ya ben!”. Bu “ben” var ya. Herkes “ben” diyor değil mi? Herkes kendine göre yalnız. Herkes kendi doğrularını bulmaya ve kendi nefsinin istediği şekilde kurallar koyarak, kendi aklınca, kendi hevesince yaşamak istiyor, yaşamaya çalışıyor hayatını. Ve kendi istediği şekilde kurallar koyarak yaşadığı hayatına İslami hükümleri de eklemeye çalışıyor kendi aklınca! Ve ne yapmış oluyor? Kendine özel yeni bir din ortaya koymuş oluyor! Ben özgürüm. Sadece özgürüm demeler.

Hür olduğunu, özgür olduğunu; her istediğini yapmaya güçlü olduğunu iddiaya yeltenirsen sana ilk vurulacak damga: “Sen kâfirsin. ALLAH’ı inkâr ediyorsun!”
[Abdülkadir Geylani, Futuhul-Gayb]

Erkekler erkeklerle, kadınlar kadınlarla ilişkiye girdiklerinde kıyamet yaklaşmış olacaktır.
[Ramuz-el E-hadis,448/8; Ölüm-Kıyamet ve Diriliş, sayfa 480]

Erkek erkeğe ilişkiye girenler, gaylar, homoseksüeller, Türkçe de ipne’ler. Kadın kadına ilişkiye girenler; lezbiyenler. Hayvanlarla ilişkiye girenler! Bu yaşadığımız çağda, bizlerin modern çağ ve bilim çağı olarak adlandırdığı çağ da; gerçekte ahir zaman olan çağ da, yaptığımız sapıklıklardan sadece bir tanesini yaptığı için helak edilen kavimler var bilir misiniz? Nerden bilelim, bunlardan bahsedilmiyor ki! Bahsedildiğinde de dinlemek istemiyoruz.

Âlimler ilmi sırf para kazanmak için öğrendiğinde [ilim yani<okumak ile veya görmek ile ve dinlemek ile elde edilen bilgi> para kazanmak için öğrenilip, para kazanmak için öğretildiğinde]. Dini dünyalık karşılığında sattıklarında, hükmü sattıklarında kıyamet yaklaşmış olacaktır.
[Ölüm-Kıyamet ve Diriliş, sayfa 480]

Âlimler yani bizim deyimimizle öğretmenler. Para karşılığında eğitim veriyorlar. ALLAH onlara akıl vermiş onlarda akıllarını kullanıp bundan faydalanıyorlar. ALLAH’ın hükmünü hiçe sayıp, maaşlarını aldıkları devletin öngördüğü bilgileri öğretiyorlar. Eski âlimler, eğiticiler, öğrencilerinden bırakın para almayı, onlara eğitim verebilmek için onların bütün ihtiyaçlarını karşılarlardı. Öğrencilerinin geçimlerini temin ederlerdi. “Bu kadar öğrenci var nasıl olabilir ki bu zamanda?” değil mi? Bu zaman da ki ilimlerin hepsi boş ilimler. Hepsi akılları karıştırmak, kurcalamak, boş yere beyinleri yormak ve birçoğu da sadece öğretmen olmak isteyen öğrencinin öğrenmesi ve öğretmenlerden başka kimsenin işine yaramayan bilgiler. Dünyanın bütün incelikleri için her türlü konu da ilim var bu zamanda. Ama din bakımından, gerçekler bakımından doğru dürüst bir eğitim sistemi yok! İlkokul 4. sınıflardan itibaren yabancı dil, İngilizce eğitimi verilir mesela Türkiye’de! Neymiş efendim? İngilizce dünya diliymiş. Ama üniversiteye gelinceye kadar; üniversitelerde de Arapça bölümü seçilmezse Arapça öğretmezler değil mi? Kutsal kitabımız, Kuran’ın dilini öğretmezler. Ama lafa gelince Müslüman bir ülkedir Türkiye. Bir de iddia ederler ya; en gelişmiş Müslüman ülke Türkiye diye! Kâfirlere gelince, onlarda dinlere saygı deyip dururlar, görünüşte öyledirler, gerçekte dine İslamiyete savaş açmışlardır.

Ahir zamanda kurt okuyucular olacak! Kim o zamana yetişirse, onların kötülüklerinden ALLAH’a sığınsın. Onlar çok kirli insanlardır. İnsanlar ikiyüzlü olacak, ikiyüzlülük ve gösterişten utanılmayacak.
[Ölüm-Kıyamet ve Diriliş, sayfa 470]

İkiyüzlülüğe devam eden adam puta tapan gibidir.
[Ravi: Hz. Enes Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 236]

İmam dediklerimiz, âlim dediklerimiz bile okudukları, dini bilgileri oldukları halde; her türlü günahı işliyor. Sürekli haberleri çıkıyor. İkiyüzlü davranıyorlar. Halka iyiliği söylüyor gibi görünüp, kötülüğü emredenleri olduğu gibi, birçoğu da gizli günah işlemek bir yana açık açık herkesin gözü önünde işliyor. Onlar bile yapıyorsa normaldir ama diğer insanların da yapmaları.

Ahir zaman da öyle adamlar çıkacak ki, dinlerini dünya menfaatleri karşılığında satacaklardır. Bunlar yumuşak görünmek için koyun postuna bürünecekler, dilleri şekerden tatlı, fakat kalpleri kurt kalbi gibi katı olacaktır.
[İmam Tirmizi, Zühd, sayfa 60]

Âlimler din eğitimi için ücret alıyorlar, fetva vermek için. Televizyonlar da görüyoruz ya; onlara göre İslam’ı anlatmak için ekrana çıkıyorlar ve bunun karşılığında ücret alıyorlar. Kendi menfaatleri için dini kullanıyorlar.

Camilerin içinde ALLAH’a isyan içinde olanların, günah işleyenlerin seslerinin yükselmesi, dinen yasak olan şeyleri işleyenlerin, dinin emrettiklerini yerine getiren samimi müminler üzerine galip olup onlara zorla hükmetmeleri kıyamet alametlerindendir.
[Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahir Zaman Alametleri, sayfa 450]

Günahkâr olanlar ileri gelenler oldukları için, halk içinde mertebe ve rütbe sahibi oldukları için mescitlerde, camilerde istedikleri gibi konuşup duruyorlar, yönlendiriyorlar herkesi. Birçoğu da gelmiyor, ama bir şekilde karışıyor!

İnsanlar üzerine bir zaman gelir ki zenginler seyahat için, orta halliler ticaret için, onların âlimleri ikiyüzlülük ve gösteriş için, fakirleri ise dilenmek için hac ederler.
[Ramuz-el E-hadis, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi]

“Hacı” desinler diye hacca gidenler, milletin gözüne dindar görünebilmek için hacca giden yöneticiler. Sırf reklam yapmak için dini istismar etmekten kaçınmayan şarkıcılardan, sanatçılardan, aktörlerden bile hacca, umreye gidenler var.

Ahir zaman’da ümmetim içerisinde en az bulunacak şey helal para ve kendisine güvenilir arkadaştır.
[Suyuti, Camiü’s-Sağır]

Çalışıyoruz ama neye çalıştığımızı bilmiyoruz. Kundakta ki bebek nasıl olur bilirsiniz! Emziği verirsin ağzına, ağlayıp sızlayınca yedirip içirirsin. Koca koca bebekleriz hepimiz gerçekte. Sadece devletin izin verdiği şekil de ve devletin öngördüğü ücretlerde çalışıyoruz. Devlet izin verirse ya da ekonomiyi düzeltebilirse yiyoruz, içiyoruz. Kundakta ki bebekler gibiyiz hepimiz. Ağlayan bebekleri ağlamasın diye pış pışlarlar ya. Bizi de öyle pış pışlıyorlar. Para gelsin de nasıl gelirse gelsin diyoruz. Alın teri döküyoruz ama ne için alın teri döktüğümüzü bile bilmeden, sırf alın teri döktüğümüz için aldığımızda helal olduğunu düşündüğümüz ücretler karşılığında her türlü işte çalışıyoruz. Ürettiklerimizin ya da çalışmamızın neye gittiğini, ne için çalıştığımızı bilmiyoruz. Sadece para için çalışıyoruz. Helali aramadan. Sadece para gelsin diyoruz. Yeter ki gelsin.

Bu zaman, ahir zamandır. Bu zamanda çoğu insanların mabudu[ilahı], paradan ibarettir. Bu zaman insanlarının çoğu, Musa Aleyhisselam’ın kavmine benzedi. Yahudilere benzedi. Onlar, altın buzağıyı kendilerine mabut[ilah] edinmişlerdi. Bu zamanın insanının altın buzağısı da paradır. Parayı kendine mabut edinmişsin, ilah edinmişsin. Paraya tapıyorsun! Senin taptığın para!
[Abdülkadir Geylani, Fethur Rabbani]

Parasız hiç bir şey olmuyor ama değil mi? Bu dünya parayla dönüyor, parayla işliyor. Attığımız adım, içtiğimiz su bile parayla! Satılması haram olan şeylerden birisi sudur. Her yerde satılıyor ama! Parasız su bile vermiyorlar değil mi? Aldığımız nefes bile parayla! Para, olmazsa olmazlarımızın en birincisi olmuş!

Bu zamanda bırakın başka bir insanı; kendi ana-babamıza, kardeşimize; hatta kendimize bile güvenemiyoruz ki; güvenilir bir arkadaş nerede bulalım. Bir süre güvendiklerimizde bizim istediğimiz şekilde davranmıyor değil mi? Her şeyin ve herkesin kendi istediğimiz şekilde olmasını istiyoruz.

“Ben” diyoruz başka bir şey demiyoruz. Bu “ben” var ya; bizim içimizde taptığımız nefsimizdir.

Kıyametin önü sıra tanıdık kimselere selâm vermek âdet olur. Ticaret meydan alır, o derecede ki, kadın erkeğine yardımcı olur. Akraba yoklamaları kalkar ve yalancı şahitler çıkar, gerçek şahitlik gizlenir, yazarlar ise çoğalır.
[Ravi: Hz. İbni Mes'ud Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 121]

Kıyametten hemen önce yalancı şahitlik yaygınlaşır, hakka şahitlik ise gizlenir.
[Ramuz-el E-hadis, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi]

Yakın arkadaşımız bir hata yaptığında ya da kusur işlediğinde “Görmedim, duymadım, bilmiyorum” oluyor ya da yaptığı halde yapmadı diyoruz. Onu savunuyoruz, yalan yere. Arkadaşlığımız, samimiyetimiz bozulmasın diye. Kendi içimizde, benliğimizde sürekli yalnız olduğumuzu düşündüğümüz halde, değer verdiğimiz insanların yaptıklarını; yapmamış olarak gösteriyoruz. Bir de tanımadıklarımızın yaptıkları var. Görüp, şahit olduğumuz halde gizliyoruz, lafını bile etmiyoruz. “Aman ne işimiz var, var yoluna git. Dertsiz başına bela mı arıyorsun?” demeler. Gölgemizden bile korkuyoruz kimi zaman. Gerçekleri söylemekten kaçıyoruz. Her şeyi çevremizdeki insanlara ve kendi doğrularımıza göre yorumluyoruz. Yararı dost bildiklerimizden, zararı düşman bellediklerimizden biliyoruz.

Senin kendisine güvenip ümit bağladığın her şey, senin ilahındır, mabudundur. Kendisinden korktuğun veya kendisine ümit bağladığın her şey senin ilahındır, mabudundur. Esas sebep olan ALLAH’ı tamamen unutarak, zararın da, faydanın da kendisinden kabul ettiğin her şey, senin ilahındır, mabudundur.
[Abdülkadir Geylani, Fethur Rabbani]

İftiranın yaygınlaşması kıyamet alametlerindendir.
[Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahir Zaman Alametleri, sayfa 450]

En basit olarak; bir ortamda bir suç ya da kabahat olduğunda bile ilk aklımıza o ortamda sevmediğimiz ve istediğimiz şekilde davranmayan kişiye yükleniyoruz değil mi? İlk onu itham ediyoruz. Onu suçluyoruz! Araştırmadan, düşünmeden ilk onu yargılıyoruz. İftira etmiş oluyoruz.

Selam halka değil de özel insanlara verilinceye kadar kıyamet kopmaz.
[Ölüm-Kıyamet ve Diriliş, sayfa 470]

Kişinin yalnız tanıdıklarına selam vermesi kıyamet alametlerindendir.
[Ramuz-el E-Hadis, 121/4, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi]

Hangi birisine selam verelim, sokağa çıktığımızda insan kaynıyor. Hem selam versek garip garip bakarlar “Tanışıyor muyuz?” diye. Her önüne gelene selam versek gideceğimiz yere yetişemeyiz. Adım atsak selam vermemiz lazım.

Aramızın bozuk olduğu ya da dargın olduğumuz, konuşmadığımız insanlara bile selam vermiyoruz. Selamı kesiyoruz. “Benden uzak olsun da, kime yakın olursa olsun” diyoruz!

Yahudilerin selam verdiği gibi selam vermeyin. Zira onlar elle, başla işaretle selam verirler.
[Ravi: Hz. Câbire Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 474]

Bizler el işaretleriyle, araba kornalarıyla selam veriyoruz değil mi?

İkiyüzlülük hâkim olacak, ikiyüzlülük ve gösterişten utanılmayacak.
[Ölüm- kıyamet ve diriliş, sayfa 470]
En sağlam bildiğimiz, en güvenilir bildiğimiz bile bizi sırtımızdan vuruyor. Herkes ikiyüzlü davranıyor. Kendimiz bile yapıyoruz ikiyüzlülük ama farkında olamıyoruz ya da olmak istemiyoruz. İşimize gelmiyor!

Şu 3 şeyle karşılaşılmadıkça ümmet güzel bir yol üzere olacaktır. İyilik kalkmadıkça, ahlaksız çocuklar çoğalmadıkça, aralarında “Essekkarun” ortaya çıkamadıkça. Dediler ki; “Essekkarun nedir?”
Cevap verdiler: “Ahir zaman’da gelecek bir nesildir ki, aralarındaki selamları birbirlerine sövüp saymak olacaktır.
[Kıyamet Alametleri, sayfa 141-142]

Son zamanlarda türeyen, birbirleriyle karşılaştıkları zaman selamları lanetlemeden, küfürden ibaret olan sarhoş bir nesil ortaya çıkmadan kıyamet kopmayacaktır.
[Ahmed bin Hanbel// Hakim, Son Zamanlarla İlgili Hadisler, sayfa 54]

Gençler arasında argo[küfürlü] konuşmak hat safhada bu zamanda; ahir zamanda. Deyyus, dürzü, ipne, orospu, fahişe, … demeler. Hatta ağza alınmayacak küfürler, sövmeler.

Benden sonra ümmetim içinde fetret devri olacak. O devirde herkes helali aramadan mal talebinde bulunacak, kanlar akıtılacak ve şiir Kuran’a bedel tutulacak.
[Deylemi; Geleceğin Tarihi; Ravi: Hz. İbni Ömer Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 456]

Şiir Kuran’a bedel tutulacak. Şiirler ve şiirlerin müzikli hali şarkılar, türküler.


Resulullah Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz bundan sonra, bir başka mevzuu sordu. Şeytan cevap verdi.

“Rabbından neler talep ettin?”
“10 şey talep ettim.”
“Nedir onlar, ya lain?”
“Şunlardır:

4-benim için bir okuma kitabı vermesini istedim. Şiirleri bana okuma kitabı yaptı.
5-istedim ki; benim için bir ezan vere; ahenkli bir şekilde okunan kasideleri, ilahileri verdi.”

[Muhyiddin-i Arabi//Seceret’ül Kevn]

Şeytan, yeryüzüne atıldıktan sonra, "Ya Rabbi bana ev ver" dedi. "Hamamlar senin evin olsun" buyruldu. "Meclis" istedi, "Çarşılar ve yol ağızları" verildi. "Yemek" istedi, "Besmelesiz yenen yemekler senin olsun" dendi. Müezzin istedi, "Çalgıcılar müezzinin olsun" buyruldu. "Kuran" istedi, "şiir" verildi. "Yazın dövme, hadisin yalan olsun, resulün de bakıcılar, falcılar olsun, öksen, tuzağın da kadınlar olsun" buyruldu.
[Ravi: Hz. Ebu Ümâme Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 110]

İslam âlimleri buyuruyor ki!

İbn-i Hibban’ın bildirdiği hadis-i şerifte, Resulullah Aleyhisselatu Vesselam, develerin boyunlarındaki çanları çıkarmıştır. Hâlbuki çan şehveti tahrik etmez. Çan bulunan yere rahmet melekleri girmiyor. Artık çalgıyı, çalgı aletlerini siz düşünün.

Şeyh-ul-İslâm Ahmed İbn-i Kemal Efendi Hazretleri 40 Hadis kitabında buyuruyor ki:
“Bütün çalgı aletlerini kırmak ve domuzları öldürmek için gönderildim” Bu hadis-i şerif, her çeşit çalgıyı ve domuz eti yemeyi yasak etmektedir.

Hazret-i Ebu Bekir, iki küçük cariyenin def çalıp şarkı söylediklerini gördü ve onları azarlayarak “Şeytanın çalgısını mı çalıyorsunuz?” dedi.
[Buhari]

İbn-i Ömer hazretleri, ihramlı bir toplulukta şarkı söyleyen birine, “Allah senin ibadetini kabul etmesin” dedi.
[İbn-i Ebid-Dünya]

Ashabı Kiram’dan Enes bin Malik hazretleri “En pis kazanç, şarkı ve çalgı aletleriyle kazanılandır” dedi.
[İbn-i Ebid-Dünya]

İbn-i Abbas Hazretleri, “Çalgı aletleri haramdır” dedi.
[Beyheki]

Âişe validemiz, bir evde şarkı söyleyen birini görünce ona, “Yazıklar olsun sana. Bu şeytandır, bunu çıkarın dışarı” dedi ve onu çıkardılar.
[Buhari]

Fudayl bin İyad Hazretleri, “Müzik ve şarkı, zinanın teşvikçisidir” dedi.
[İbni Ebid-Dünya]

Şeyhül İslam Ahmed İbn-i Kemal Paşazade, Risale-i Münire’de buyuruyor ki:
Cevâhir-i Fetâvâ kitabında “Raks [oyun], şarkı ve çalgı haramdır!” diyor. İstihsân kitabında çalgı dinlemenin haram olduğu bildiriliyor. Hidâye kitabının sahibi, “Şarkı söyleyenin şahitliği kabul edilmez” diyor. Tefsir âlimlerinin büyüklerinden İmam-ı Kurtubi, şarkı söylemek, ney çalmak ve raks etmek icma ile haramdır diyor. Abdülkadir-i Geylani’nin “Raksa[dansa, şarkı söylemeye] helal diyen kâfir olur!” fetvası vardır.
[Vesiletü'n Necat kitabı]

Şeyh Muhammed Rebhami Hazretleri buyuruyor ki:
Saz, tambur, tef, ney ve diğer çalgı aletlerini çalmak, ALLAH’ın emrini tutmamak olur.
[Riyad-ün-Nasıhin]

İmam-ı Şarani Hazretleri buyuruyor ki:
“Hakim-i Tirmizi’nin Nevadiru’l Usul adındaki kitapta rivayet ettiği hadis-i şerifte Resul-i Ekrem Efendimiz, “Her kim şarkı sesine kulak verirse, onun ruhanileri dinlemesine izin verilmez!” buyurdu. Oradakilerden biri tarafından, “Ya Resulallah, ruhaniler kimlerdir?” diye soruldu. Resulullah Aleyhisselatu Vesselam da, “Cennet ehlinin okuyucularıdır” buyurdu.
[Muhtasar-ı Tezkire-i Kurtubi]

İmam-ı Birgivi Hazretleri buyuruyor ki:
Saz dinlemekten kulaklarını korumalıdır.
[Risale-i Birgivi]

“Şarkı ve müzik, şeytani duyguları harekete geçiren en etkili unsurlardan biridir”
[Mecmu-ul Fetava]

Şarkı, Kitap ve Sünnetle yasaklanmıştır.
[İmam-ı Kurtubi]

Şarkı ve müzik aletlerinin haram olduğu konusunda icma vardır.
[İbn-i Salâh]

İmam-ı Rabbani Hazretleri buyuruyor ki: İmam-ı Şami, Mültekıt kitabında “Hiçbir âlim, ahenkli bir şekilde okunan ilahiye, kasideye, şarkıya, … günah değildir demedi.” buyurdu.
[Mektubat-ı Rabbani, 266]

Kuran’ı şarkı söylercesine okumak haramdır.
[Fetava-i Bezzâziyye]

Çalgı çalmanın haram olduğu icma ile bildirildi.
[Makamat-ı Mazheriyye]

Çalgı çalarak veya oyun arasında Kuran okuyan kâfir olur.
[Tergib-üs-salât]

Dümbelek, ney, saz çalmak haramdır.
[Tahtavi şerhi]

Kuran’ı makam ile okuyan bir imamın arkasında kılınan namazın tekrar kılınması gerekir.
[Halebi]

Kuran’ı, Arap şivesine uygun, tecvit ile ve güzel ses ile okumalıdır. Ebu Davud’daki hadis-i şerifte, “Kuran’ı güzel sesle okuyun!” buyuruldu. Yani "ALLAH’tan korkarak okuyun" demektir. Bu da, tecvit ilmine uyarak okumakla olur. Yoksa harfleri, kelimeleri değiştirerek, manayı, nazmı bozarak makam ile okumak haramdır.
[Berika]

Makamlı okumak, şarkı söylemek, çalgı aletleri haramdır.
[Tıbb-ün-nebevi]

Kuran’ı makamlı, şarkı söylercesine okumak ve dinlemek haramdır. Burhâneddin-i Mergınânî hazretleri buyurdu ki:
Kuran’ı makamlı, şarkı söylercesine okuyan hafıza, ne güzel okudun diyen kimsenin imanı gider. Tekrar kelime-i şehadet getirerek Müslüman olması gerekir. Kuhistânî de, böyle yazmaktadır.
[Dürr-ül-Müntekâ]

Makamlı şarkı söylemek ve dinlemek haramdır. Tekkelerde ilahiler okuyarak raks etmek, oynamak, dönmek haramdır. Şimdi, dinden haberi olmayan münafıklar, böyle tarikatçılık yapıyorlar.
[Fetava-yı Hindiyye 5/352]

Allame Zahirüddin bin Cafer diyor ki:
Mevlitte çalgı, şarkı, raks gibi şeyler yapmak büyük günah olur!
[Mektubat]

Kitab-ül-Kırare’deki hadis-i şerifte, kıyamet alametleri sayılırken, Kuran çalgılardan okunur, [şarkı söylercesine, makamlı okunur] buyuruluyor.
[Tergib-üs-Salât]

Ney de, diğer çalgılar gibi asla caiz değildir. Eğlence ve para kazanmak için şarkı söylemek haramdır. Her çalgıyı çalmak ve dinlemek, raks etmek caiz değildir.
[Redd-ül Muhtar]

ALLAH aşkı ile dolmuş, evliyanın büyüklerinden olan Mevlana Celaleddin Rumi Hazretleri, ney ve başka hiçbir çalgı çalmadı. Musiki dinlemedi ve raks etmedi. Zikrin kalp ile sessiz olacağını Mesnevi’de bildirmektedir.
[Saadet-i Ebediye]

Şarkı, çalgı ile başkalarını eğlendiren şahit olamaz, şahitlik yapamaz!
[Mecelle m. 1705]

Her çalgı haramdır.
[Ahlak-ı Alaiyye]

Tef, tambur ve her çeşit çalgıyı evinde, dükkânında bulundurmak, kendisi kullanmasa bile, satmak, hediye etmek, kiraya vermek haramdır.
[Berika]

Müzik, nefsin gıdası, ruhun zehridir, kalbi karartır.
[Dürr-ül Mearif]

Harama helal diyen ve haramı ibadete karıştıran kâfir olur.
[Saadet-i Ebediye]

Her çeşit çalgı dinlemek haramdır.
[Fetava-i Bezzaziyye, Hadika, Ahlak-ı Alaiyye]

Müzik bütün dinlerde büyük günahtır.
[Dürr-ül-Münteka]

İncilin yasakladığı müziği, sonradan papazlar Hıristiyanlığa soktu.
[Mevahib-i Ledünniyye Şerh-i Zerkani]

Müfessirler, İsra suresinin 64. âyetinde şeytana, (Vestefziz... bi savtike [Sesinle oynat]) demenin çalgı ile oynat demek olduğunu, bu âyetin, her çeşit çalgıyı haram ettiğini bildirmişlerdir.
[Şeyhzade]

Lokman suresinin 6. âyetindeki “lehv-el hadis” ifadesini âlimler şarkı, çalgı aleti olarak bildirmiştir. İbn-i Mesud Hazretleri yemin ederek “lehv-el hadis”ten kasıt, çalgı aleti ve şarkı olduğunu söylemiştir.
[Tefsir-i İbn-i Kesir, Tefsir-i Medarik//İbni Mesud gibi büyük bir zata inanmayan cahillere ne denir ki?]

İlk makamlı okuyan, şarkı söyleyen şeytandır.
[Taberani]

Sesini şarkı söyleyerek yükseltene şeytan musallat olur.
[Deylemi]

HEP BİLMEDİĞİMİZ FARKINA VARAMADIĞIMIZ BİR ARAYIŞ İÇİNDE OLMADIK MI HEPİMİZ?

OLDUK DEĞİL Mİ? AMA BULAMADIK..

Sitemizden Programları indirebilmek Ve En İyi Şekilde Faydalanmak İçin Lütfen ÜYE Olunuz..
(Bu Mesaj 09-06-2010 03:05 PM değiştirilmiştir. Değiştiren : delinin biri.)
09-06-2010 03:04 PM
Web Sayfasını Ziyeret Edin Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
delinin biri Çevrimdışı
Acemi Üye
*

Mesajlar: 49
Üyelik Tarihi: Nov 2009
Rep Puanı: 0
Ruh Halim
Ruh Halim
Zararsiz

Takımın:
Mesaj: #2
RE: BU DüNYA, BU NESiL HER YÖNDEN, HER CİHETTEN KIYAMET ALAMETi!
Rahmet melekleri çan, zil, çıngırak bulunan yere girmez.
[Nesai]

Melekler köpek ve çan bulunan topluluğa yaklaşmaz.
[Müslim; Ebu Davud; Tirmizi]

Çan şeytanın çalgı aletidir.
[Müslim; Ebu Davud; Nesai]

Şarkıcı kadını dinlemek, yüzüne bakmak haramdır.
[Taberani]

ALLAH [c.c.] Zurna, gırnata, ut, tef gibi bütün çalgı aletlerini, cahiliyet döneminde tapınılan putları kaldırmamı emretti.
[İbn-i Ahmed]

Bir zaman gelecek, zina, içki ve çalgıyı helal sayanlar çıkacaktır.
[Buhari]

Şarkı kalp de nifak meydana getirir.
[Beyheki]

Suyun otu büyüttüğü gibi, şarkı, oyun ve eğlence kalp de nifakı büyütür.
[Deylemi]

Rabbim içkiyi, kumarı, darbukayı ve şarkıcı kadınları haram kıldı.
[İbn-i Ahmed]

İçkilere başka isim verilerek içilir. Çalgılarla eğlenirler. ALLAH onları yere batırır, domuz ve maymun haline getirir.
[İbni Mace]

Şunlar zuhur ederse, ümmetimin helaki hak olur: Lanetleşmeler, içkiler, çalgılar ve erkeğin erkekle, kadının kadınla ilişkiye girmesi.
[Deylemi, Hâkim]

Çalgı aletlerini, putları yok etmek için gönderildim.
[İbn-i Ahmed; Ebu Nuaym; İbn-i Neccar]

Şeytana “Çalgılar müezzinin, yazıların dövme, elçin kâhinler ve falcılardır” denildi.
[İbn-i Ebid-Dünya; İbn-i Cerir; Taberani]

İki ses lanetlidir: Nimete kavuşunca çalgı, musibete maruz kalınca feryat.
[Bezzar]

Nimete kavuşunca çalgı çalmak ilahi gazaba sebep olur.
[Deylemi]

Şarkılar, içkiler yayılınca, yere batmalar görülür.
[Tirmizi; Ebu Davud; İbni Mace]

Kuran çalgı aletleriyle okunmadan önce hayırlı amel işlemekte acele edin.
[Taberani]

Kuran çalgı aletleriyle okunduğu zaman ölebilirsen öl.
[Taberani]

Kuran’ı çalgı aletlerinden okuyanlara ALLAH lanet eder.
[Müsamere]

Belaya maruz bırakan 15 kötü âdetten biri çalgıların yayılmasıdır.
[Tirmizi]

Gözün zinası [harama] bakmak, kulağın zinası [haram şeyleri] dinlemektir.
[Müslim]

Resulullah çalgı aletleriyle para kazanmayı yasakladı.
[Begavi]

Tabiinin büyüklerinden Nafi anlatır: Abdullah ibn-i Ömer ile beraber gidiyorduk. Ney sesi işittik. Abdullah, kulaklarını parmakları ile kapadı. Oradan hızla uzaklaştık. “Ney sesi daha işitiliyor mu?” dedi. “Hayır, işitilmiyor” dedim. Parmaklarını kulaklarından ayırdı. “Resulullah da böyle yapmıştı” dedi. Nafi, sonra dedi ki, ben o zaman çocuk idim. Bundan anlaşılıyor ki, Nafi’ye kulaklarını kapamasını emretmemesi, çocuk olduğu için idi. Çünkü çocuk isteyerek dinlese de ona günah olmaz. Yoksa Abdullah takvası sebebi ile kulaklarını kapattı demek doğru değildir. Nafi, böyle yanlış anlaşılmaması için, çocuk olduğunu bildirdi.
[Eşiat-ül-Lemeat]

Tasavvuf müziği diye bir şey yoktur. Müzik, nefsin gıdası, ruhun zehridir, kalbi karartır.
[Dürr-ül Mearif]

Arkadan çekiştirmek veya devamlı ipek giymek yahut devamlı çalgı dinlemek gibi günahlara devam etmek kalbin kararmasına yol açar.
[İmam Gazali, Kimya-yı Saadet, sayfa 580)

İçki içmek ve çalgı dinlemek gibi, kul hakkı ile ilgili olmayan günahların hepsine tövbe etmek gerekir.
[İhya-u Ulumiddin, İmam Gazali 4/65]

Herkes dünyadaki işine göre diriltilir. İçki içenler, sarhoş olarak, çalgıcı, çalgı çalarak diriltilir.
[Dürre-tül Fâhire fî-Keşf-i Ulûm-il-Âhıre – Kıyamet ve Ahiret, sayfa 36]

Çalgı dinleyenin veya ipek giyenin şahitliği kabul edilmez.
[İhya-u Ulumiddin, İmam Gazali 4/41]

Davet edildiği yerde günah bir şey varsa, mesela duvarda canlı resimleri varsa yahut çalgı çalınıyorsa, kadın erkek karışık ise böyle bir davete gidilmez.
[İmam Gazali, Kimya-yı Saadet, sayfa 207)

Ut ve saz çalmak haramdır.
[İmam Gazali, Kimya-yı Saadet, sayfa 231]

Çalgı aletlerinin üretiminden kaçınmak, zulümden kaçınmak olur.
[İhya-u Ulumiddin, İmam Gazali, 2/218]


Mevlana Celaleddin Rumi ve Musiki

Sual: Mesnevi’de, [Dinle neyden…] deniyor. Buradaki ney’den maksat çalgı mıdır, yoksa bir benzetme mi yapılmıştır?
CEVAP
Ney çalgıdır; fakat buradaki ney çalgı değildir. Çalgının her çeşidi haramdır. Mevlana Celaleddin Rumi Hazretleri buyuruyor ki:

Mesnevinin birinci beytinde, [Dinle neyden, nasıl anlatıyor, ayrılıklardan şikâyet ediyor] deniyor. Burada neyden maksat, İslam dininde yetişen kâmil, yüksek insan demektir. Bunlar, kendilerini ve her şeyi unutmuştur. Zihinleri her an, ALLAH’ın rızasını aramaktadır. Ney, Farsça’da, “yok” demektir. Bunlar da, kendi varlıklarından yok olmuştur. Ney denilen çalgı, içi boş bir çubuk olup, bundan çıkan her ses, onu çalan kimseden meydana gelmektedir. O büyükler de, kendi varlıklarından boşalıp, kendilerinden, ALLAH’ın ahlakı, sıfatları ve kemalatı ortaya çıkmaktadır. Ney’in üçüncü manası, kamış, kalem demektir ki, bundan da, kâmil insan kastedilmektedir. Kalemin hareketi ve yazması kendinden olmadığı gibi, kâmil insanın hareketleri ve sözleri de, hep ALLAH’ın ilhamı iledir.
[Mesnevi Şerhi]

KISACA CELALEDDİN MUHAMMED RUMİ: Evliyanın büyüklerindendir. Mekatibi Şerife’nin 107. mektubunda diyor ki, Mevlana Celaleddin Rumi, Ehl-i sünnet Evliyası’nın büyüklerindendir. 1207 de Belh şehrinde doğup, 1273 de Konya’da vefat etti. Babası Sultan-ül-Ulema Muhammed Behaeddini Veled büyük âlim ve Veli idi. Daha çocuk iken babasının kalbindeki ilimlere kavuştu. Nefehat da diyor ki, Beş yaşında iken Kiramen Katibin meleklerini, Evliyanın ruhlarını ve sokakta dolaşan cinleri görürdü. Babası, oğlu ile Hicaz’a, sonra Şam’a ve Konya’ya geldi. Babası ölünce, oğlu ders verirdi. Önce Babasının halifesi olan Seyyid Bürhaneddin Tirmüzi’den 9 sene ilim öğrendi. Seyyid Bürhaneddin Kayseri’de defnedilmiştir. Bundan sonra, Şemseddini Tebrizi gelip irşat eyledi. Ney ve dümbelek çalmadı. Dönmedi, raks etmedi. Bunları, sonra gelen cahiller uydurdu. Divan-ı Kebir den 30 bin, Mesnevi de 47 bin beyt vardır. Farisidirler. Türkce şerhleri çoktur. Nakşibendi tarikatının büyüklerinden Abdullah-i Dehlevi hazretleri, “3 kitabın eşi yoktur. Bunlar Kuran, Buhari Şerif ve Celaleddini Rumi’nin Mesnevi’sidir” buyurdu. Yani, Evliyalık yolunun faziletlerini bildiren kitapların en üstünü Mesnevi’dir. Evliyalık ve nübüvvet yollarının faziletlerini ve inceliklerini bildirmekte ise, İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin Mektubâtı’nın eşi yoktur. Görülüyor ki, tasavvuf büyükleri, birbirlerini sever ve överlerdi. Abdullah-ı Dehlevi Hazretleri, 107. mektupta buyuruyor ki: “O, Evliyanın büyüklerinden ve Ehl-i sünnet ve cemaat âlimlerinden idi.”

Şimdi Sünnet Seniyye Hadis'i Şerif ve Kuran’a ve Ehl-i Sünnete bu kadar bağlı olan bir büyük zatın diğer Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği hükümlere, hadislere ve Kuran’a aykırı olarak müziğe helal dedi demek çok büyük bir iftira ve cahilliktir. Bunu yapanların bilmesi gerekir ki Mesnevi'deki ney'den kasıt Kendini ALLAH [c.c.] da yok eden “Kâmil İnsan” demektir. Ney, Farsça’da, yok demektir.

Bu kadar açık ve net olan Ney kelimesini tutup Mevlana Celaleddin Rumi Hazretleri müziğe helal dedi diye anlamak apaçık cahillikten başka bir şey değildir. Mevlana Celaleddin Rumi Hazretlerine ait olmayan bir sözü Mevlana Celaleddin Rumi söylemiş gibi göstermek, iftira atmak düpedüz Ehl-i sünnete ve Peygamber Efendimiz’e ve ALLAH’a iftira atmak olur. Çünkü Mevlana Celaleddin Rumi Hazretleri yukarıda da Müziğin haram olduğunu beyan eden yüzlerce hadis, yüzlerce Ehl-i sünnet âlimi ve Kuran’a aykırı davranmaz, her sözü diğer âlimler gibi bu yola uygundur.

ALLAH’ın rızası, haram ettiği, yasak ettiği şeylerde olmaz, yani haramları işleyerek Allah’ın rızası kazanılmaz. Aksine, bu haramları terk ederek kazanılır.
[Tam İlmihal / Dinimiz İslam]

10 şey vardır ki, Lut kavmi onları yapmış ve o yüzden helak edilmiştir. Ümmetim ise onlara bir de kendisi katar: erkek erkeğe ilişkiye girmek, fındık gibi topaç taşlarını sapanla atmak, güvercinle oynamak, tef çalmak, içki içmek, sakal kesmek, bıyık uzatmak, ıslık çalmak, el çırpmak [alkışlamak], ipek gömlek giymek. Bir tane de ümmetim ilave eder ki, o da kadın kadına ilişkiye girmektir.
[Ravi: Hz. Hasan Radıyallahu Anh, Ramuz El-Ehadis, sayfa 315, Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevi]

Sadece tef çalmak bile şeytanın ezanı. Tef çalmak bile. Şarkılar, kasideler, fasıllar, ilahiler şeytanın ezanlarıdır. Ama ilahiler dini içerikli, huzur veriyor değil mi? Gaflet uykumuzdan uyanmamamız için şeytan böyle oyalıyor değil mi bizleri? Şeytanın ezanı olan ilahiler. Şiirler şeytanın okuma kitabıdır. Her yerde şiirler var değil mi? ilahiler; ALLAH’ın adının, peygamberlerin adının, islami konuların işlendiği ilahiler. Laf eğlencesi yapıyorlar. 7 gün 24 saat, televizyonlarda, radyolarda, sokaklarda, arabalarda, hatta cep telefonlarında bile şeytanın ezanlarını dinliyoruz. Nefsimize, kulağımıza hoş geliyor çünkü. Bu nesil şeytanın ezanları olan şarkıları, ilahileri, kasideleri dinleyen kulaklarıyla şeytana tapıyor. Şeytanın okuma kitabı olan şiirleri okuyan dilleriyle, şeytana tapıyor. Kalbine galip gelmesiyle de kalbiyle şeytana tapıyor. ALLAH’ın kitabı Kuran’ı okumuyoruz, ama şeytanın ezanlarını 7 gün 24 saat okuyup dinliyoruz. Müslüman olmayanlarsa zaten Kuran’dan habersiz!

Bismillahirrahmanirrahıym. Bayağı insanlardan kimi de vardır ki, bilmeyerek ALLAH yolundan saptırmak ve onu alaya almak için laf eğlencesi satın alırlar. İşte bunlara alçaltıcı bir azap vardır. Sadakallahül-Azıym.
[Lokman suresi, 6. ayet]

Davet edildiği yerde günah bir şey varsa, mesela duvarda canlı resimleri varsa yahut çalgı çalınıyorsa, kadın erkek karışık ise böyle bir davete gidilmez.
[İmam Gazali, Kimya-yı Saadet, sayfa 207]

Hangi davette günah işlenmiyor ki bu zamanda? Düğünlerde kadın erkek bir arada dans ediyor, karşılıklı oynuyor. İçki içiyor. Kutlamalarda yapılmayan rezillik kalmıyor. Ailemiz, arkadaşlarımız olduğu için gidiyoruz değil mi ama? Bakalım cehennemden bizi kurtarabilecekler mi o kıramadığımız insanlar? Beraber odun niyetine yanarız cehennemde ne güzel:)

Kuran okurken ağlayın, eğer ağlayamazsanız ağlar gibi yapın.
[Sa’d Bin Ebi Vakkas’Tan, ibn-i Mace//İhyau Ulumi’d-din, 1.cilt, Rub’ul- İbadat, İmam Gazali]

Kuran okurken, dinlerken ağlamak sevaptır. Anlamıyoruz ama değil mi? Ama falan şarkıcının, falan sanatçının ağır ve duygulu şarkıları seslendiren sanatçıların şarkılarını dinlerken ağlarız, duygulanırız. Kutsal kitabımız Kuran’ı anlayamıyoruz ama şiirler, şarkılar direkt kalbimize hitap ediyor. Hislerimize tercüman oluyor. Bir de hareketli şarkılar eşliğinde oynayanlar, dans edenler var. Eskiden köleler, cariyeler efendilerine dans edip şarkı türkü söylerdi. Şimdi herkes nefsinin kölesi, cariyesi; şeytanın kölesi, cariyesi olmuş kendi kendine söyleyip dans ediyor. 7 gün 24 dört saat her yerde çalıyor. ‘Madem yasak, haram, madem şeytanın ezanları; niye her yerde çalıyorlar? Günah olsaydı çalmazlardı değil mi?’ Söyleyenlerde, çalanlarda şeytanın kulları, köleleridir. Onların taptıkları paradır. Para gelsin de nasıl gelirse gelsin umurlarında mı onların! Kuran’ı anlamayız, okumayız ama şiirler, şarkılar kalbimize ve kulağımıza hoş gelir. Ama Müslüman olduğunu iddia edenlere göre hepimiz Müslümanız. Sözde Müslüman özde şeytana tapan, şeytana kulluk eden putperestler dünyam. Kâfirler zaten kendi nefsine, dünya zevklerine tapıyor.

Kıyamet yaklaşınca o devrin en itibarlıları yaltaklık ve dalkavukluk yapanlardır.
[İmam Taberani; Deylemi, Son Zamanlarla İlgili Hadisler]

Bu zamanda bir yere geleceksen, bir makama yükseleceksen; ya torpilin olacak ya da yalakalık yapacaksın üstlerine, amirlerine. Doğruluktan kazanan olmuyor nasıl olsa. Doğrular kaybetmeye mahkûm. Yanlış olanlar, dalkavukluk, yalakalık yapanlar iyi işlerde çalışıyor, iyi yaşıyor.

İspiyoncuların, arkadan çekiştirenlerin ve alaycıların artması kıyamet alametlerindendir.
[Beyhaki, İbn-i Neccar; Son Zamanlarla İlgili Hadisler, sayfa 11]

Arkadan konuşanlar, arkadaşlarının hatalarıyla alay edenler, taklitçilik yapanlar. Taklitçiliğe hal ve hareket girmez sadece. Falan sanatçı şu şekilde saç yaptırıyor, falan şekilde giyiniyor. En sevdiğimiz sanatçı da o! Ona benzemeye çalışıyoruz. Onun gibi giyinmeye, onun gibi olmaya çalışıyoruz. Sanatçılar her şeyle alay ediyorlar değil mi? İslami değerlerle, boşu boşuna laf eğlencesi yapıyorlar; sırf para alabilmek için. Para için! Taptıkları para için, alkış, şan, şöhret için!

Gerçekte, filmler, diziler de taklittir. İnsan davranışlarının ve olaylar karşısında verdikleri tepkilerin taklit edilerek canlandırılmasıdır. Her türlü olayın canlandırılmasıdır.

Bismillahirrahmanirrahiym. Onlar âyetlerimizi ve uyarıldıkları şeyleri alaya almışlardır. Sadakallahül-Azıym.
[Kehf Suresi, 56. ayet]

Kim gülerek günah işlerse, ağlayarak Cehenneme girer.
[Ravi: Hz İbni Abbas Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 400]

Sığırların dilleriyle yalayarak yediği gibi, dilleriyle geçimlerini temin eden bir takım insanlar ortaya çıkmadıkça kıyamet kopmaz.
[İmam-ı Ahmed; Son Zamanlarla İlgili Hadisler, sayfa 15]

“Sığırların dilleriyle yalayarak yediği gibi”
Bunlar ilk başta şarkıcılar, sanatçılar, aktörler, aktrislerdir. Para için, şan için ağızlarında geveleyip durular. Şanları, şöhretleri biraz daha artsın, cepleri biraz daha dolsun diye. ALLAH güzellik vermiş kimisine, kimisine de ses vermiş. Mesleklerinin ismi “sanat’dır.” Aktörler, aktrisler her şekle giriyor. Laf olsun diye yemin edenler, yalan konuşanlar, her türlü yalanı konuşanlar. Ama onlar mesleğini yapıyor değil mi? Böyle bir meslek yok ki gerçekte! Onlara sorarsan önemli şahsiyetlerdir. Ama gerçekte kukladırlar! Parayı verirsin, “şunu söyle” dersin, söylerler, “şöyle giyin” dersin, giyinirler, “şu şekilde davran” dersin, davranırlar. “Açıl” dersin, açılırlar, “soyun” dersin, soyunurlar. “Yatağa yat” dersin, yatarlar, “Aç” dersin, açarlar. “Küfret” dersin, küfrederler. “Yemin et” dersin, yemin bile ederler. Sanatlarını yapıyorlar ama kendilerine göre. Kimin eli kimin cebinde olduğu belli olmayan, kimin kiminle düşüp kalktığı belli olmayan sanatçılar. Para için, şan için, şöhret için dinlerini imanlarını bırakıp, paraya, şana, şöhrete, makama taptıklarını gizleyen sanatçılar. Bir de halkımız kendi dinine, kitabına, ALLAH’ına, peygamberine, din kurallarına sahip çıkmaz, ama sanatçılara, aktörlere, şarkıcılara sahip çıkarlar değil mi? Onları savunurlar. Çünkü onları seviyoruz.

Allah lanet etsin, halkanın ortasına oturana. [Yani güldürmek için, eğlendirmek için sahneye çıkana.]
[Ravi: Hz. Huzeyfe Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 347]

ALLAH dışında her şey, bir puttur. Kişi ALLAH’tan başka neye bağlandı ve neye gönül verdiyse, kimi sevdiyse o onun putudur.
[Abdülkadir Geylani, Fethur Rabbani]

Kişi sevdiği ile beraberdir! Cehennem de sevdiğimiz sanatçılarla beraber odun olarak cehennem ateşini alevlendririz o zaman!

Süveyd İbn-u Gafle Radıyallahu Anh anlatıyor: ‘’Ali Kerremullahü Vechehü dedi ki: ‘’Ben size Resulullah Aleyhisselatu Vesselam’dan bir hadis söyleyince, ALLAH’a yemin olsun Aleyhisselatu Vesselam’ın söylemediği bir şeyi söylemektense gökten [yere] atılmayı tercih ederim. Ancak benimle sizin aranızda meydana gelen şeyler hakkında konuşunca, bilesiniz harp hiledir. Zira ben Resulullah Aleyhisselatu Vesselam’ın şöyle söylediğini işittim:
‘’Ahir zaman’da akılca kıt bir takım imamlar çıkacak. Yaratılmışların en hayırlısının sözünü söylerler, Kuran okurlar. İmanları gırtlaklarından öteye geçmez. Okun avı delip geçtiği gibi dinden çıkarlar. Onlara nerede rastlarsanız onları gebertin[öldürün]! Zira onları öldürene, kıyamet günü ALLAH’ın vereceği sevap var.’’
[Buhari, Fezailu’l-Kur’an 36, Menakıb 25, İstitabe 6; Müslim, Zekat 154, 1066. hadis; Ebu Davud, Sünnet 31, 4767.hadis; Nesai, Tahrim 26, <7,119>; Kutub-i Sitte 4780. hadis.]

Bu hükme göre söyledikleri gibi amel etmeyen, fetvalarına uymayan imamları öldürmemiz gerekiyor. Sadece dini kötüye kullanan, kendi menfaati için kullanan imamlara ölüm hükmü varsa; para için dinini satan, üstüne dinini kullanan, üstüne üstelik İslam’ın neslini bozan sanatçıların, aktörlerin, artistlerin, şarkıcıların görüldükleri yerde kellesinin vurulması gerekir! Ama insan hakları var değil mi? İnsan öldürmek günah! Hangi çağ da yaşıyoruz. ALLAH’ın ve Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in emirlerinden daha çok biliyorlar değil mi bu sistemleri oluşturanlar? ALLAH’tan daha merhametliler o zaman. ALLAH’ın hükmünün uygulanmadığı yerde Müslümanlık olmaz! Öldürsek içeri alırlar değil mi? İşkence yaparlar! Hapse atarlar! Ahiret de bizi cehenneme atacaklar ama bu dünyada, fani dediğimiz bu hayatta, dini hükümlerin uygulanmamasına itiraz etmiyoruz. Masumlar öldürülünce kimse kılını bile kıpırdatmıyor. Ama lafa gelince Müslüman olduğunu iddia edenler için; “hepimiz Müslümanız” demeler. Şuan Afganistan’da, Irak[IraQ]’da, Filistin’de ve Ortadoğu çevresinde öldürülen gerçek Müslümanlar insan değil mi? Hani insan öldürmek çok büyük günahtı? Sebepsiz yere ülkeleri işgal edilip sebepsiz yere öldürülüyorlar kimse ağzını açmıyor, ama İslam’ın neslini bozanlara sıra gelince insan hakları ve özgürlük var! Bütün Müslümanlar kardeştir! Bu zamanda kişinin kendi öz kardeşinin yaptığını düşmanı yapmıyor ama değil mi? Müslüman olunsaydı yapmazdı! Ne yapabiliriz? Kanunlar, kurallar var!

Yarın huzuru mahşerde bize ne buyuracaklar biliyor musunuz? “ALLAH, yarattığı kullarının, aralarında hükmetmeleri için koyduğu kanunları bilememiş mi ki; siz başka kanunlar koyarak, başka kanunlarla hükmettiniz?”

Sığırların dilleriyle yalayarak yediği gibi, dilleriyle geçimlerinin temin eden bir takım insanlar ortaya çıkmadıkça,.
Şairler, yazarlar, gazeteciler, amirler, memurlar, öğretmenler, … Daha doğrusu geçimlerini sadece konuşarak ve yazarak kazananlar var ya. İşte bunlar sığırların dilleriyle yalayarak yediği gibi, dilleriyle geçimlerini temin ederler. Güç kullanmadan, sadece konuşarak ve yazarak geçimlerini sağlarlar.

İnsanlar üzerine bir zaman gelecek, adam bir topluluğun içinde oturacak ta kendisini dile alacaklar korkusuyla kalkamayacak.
[Deylemi; Geleceğin Tarihi 1, sayfa 30; Ravi: Hz. Ebu Hureyre Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 504]]

Girdiğimiz ortamlarda yanlış bir konu konuşulduğunda, kalkmak istesek de kalkamıyoruz değil mi bazen? Doğru olmayan bir konuda açıklama yapmıyoruz, gerçeği söylemiyoruz, karışmak istemiyoruz, herkes istediğini yapmak ta, istediğini söylemekte özgür nasıl olsa! Hele bir de arkadaşlarımız söylüyorsa o yanlışları, bizde onaylıyoruz. Yorum yapmaktan da kaçıyoruz bazen. Susup dinliyoruz! Susarak da söylenenleri kabullenmiş ve onaylamış oluyoruz. İçimizden farklı düşünüyoruz ama. Doğrusunu bildiğimiz halde susuyoruz. Konuşmayacaksak terk etmemiz gereken o ortamı bile terk etmiyoruz.

Bismillahirrahmanirrahiym. Ey iman edenler, bir kavim başka [bir kavimle] alay etmesin, belki kendilerinden daha hayırlıdırlar; kadınlarda kadınlarla [alay etmesin], belki kendilerinden daha hayırlıdırlar. Sadakallahül-Azıym.
[Hucurat Suresi,11.ayet]

Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır!

Dünya üzerindeki İslam ülkeleri arasında en medeni olan ülke Türkiye gösteriliyor. Her türlü özgürlük var nasıl olsa! Kimin kiminle ne yaptığına bakılmadığı için moderniz, medeniyiz. Yaptığımız işlerin “helal mi? haram mı?” olduğuna önem vermeden; yeter ki para gelsin de, nasıl gelirse gelsin deyip, her türlü yoldan para kazanmaya çalıştığımız için moderniz. 7 gün 24 saat her yerde şeytanın ezanları okunup söylendiği için moderniz. Okullarda bile şeytanın okuma kitabı olan şiirlerin bulunduğu kitaplarla moderniz. Dinen yasak olan her şeyi, haram olan her şeyi helal saydığımız için moderniz. Dünya üzerinde İslamiyet en güzel Türkiye de yaşanıyor ama değil mi?

Vah sizlere! Üzerinizde İslam’ın yalnızca ismi var, bu isim Müslümanlığı size fayda vermez.
[Abdülkadir Geylani- Fethur Rabbani]

İran da, Afganistan da, kadınlar çarşafla geziyorlarmış. Ne gericilik değil mi? Modern çağda her şey serbest. Daha doğrusu modern çağ dediğimiz ahir zaman da, bütün haramlar, haram olan ne varsa serbest! Haram olan ne varsa yapıldığı için, hepsinin yapılmasına izin verildiği, göz yumulduğu için gelişmişiz. Ama diğer İslam ülkeleri geri kalmış. Şeriat ile yönetilenler zaten fi tarihinde yaşıyor değil mi? Medeniyet diye dilendiğimiz şey İslam’dan, dinden, imandan vazgeçmekten başka bir şey değil!

Bismillahirrahmanirrahiym. Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın [arkasından çekiştirmesin.] Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte, bundan tiksindiniz. ALLAH’tan korkup-sakının. Sadakallahül-azıym.
[Hucurat Suresi,12. ayet]

Hepimiz herkesin kendi istekleri doğrultusunda olmasını, o şekilde davranmasını istiyoruz ya; kendi doğrularımızın aksi bir hareketi yapan kim olursa olsun, isterse eskiden çok yakın arkadaşımız olsun; yine onun hakkında konuşup, anlatıyoruz. Onun arkasından konuştuğumuz yetmiyormuş gibi, kendimizde eklemeler yapıyoruz. Gıybetin anlamını bile bilmiyoruz ki. Yapıyoruz ama! Gıybet kişi hakkında söylenen; duyduğunda ya da duymuş olsa, hoşuna gitmeyen bir şeyi söylemektir. Bizim sözlüğümüzde öyle bir kelime yok ama değil mi? Ya da bizim sözlüğümüzde o kelimenin anlamı o şekilde değil!

”Sizin aranızda kolera ve şarbon gibi ölümcül hastalıklar yaygınlaşacaktır.”
[Sahih-i Buhari]

Ölümcül hastalıklar, salgınlar.
Mektuplarla şarbon virüsü gönderildi bir ara. Çin de ‘’SARS’’ virüsü ortaya çıktı. Bir de “kuş gribi” tabi. Türkiye’nin Ağrı ilinde dezenfekte kıyafetler giyen kâfirler, tavuklara enjektörlerle kuş gribi diye adlandırılan dizanteri mikrobunu aşıladılar. Uçaklarla havadan dizanteri mikropları bırakıldı Türkiye’nin üzerine. Milletvekillerinden biyolojik savaş diye açıklama bile yapıldı, ama kimse kurcalamadı. Her zaman olduğu gibi üstün körü konusu geçti. Üstü kapandı. Ama özgür bir ülkeyiz değil mi? Hayvancılığı da bitirdiler artık.

Gelelim “domuz gribine”.

Şimdiye kadar üç firma üretim yapmış:

GlaxoSmithKilne firmasının Pandemrix, adlı aşısı.

Baxter International’ ın H1N1aşısı.

Her ikisinin de henüz lisansı yok. Avrupa ilaçlar kuruluşu tarafından onaylanmamış.

Novartis tarafından üretilen Influenza A (H1N1) 2009 Monovalent.

Amerika’nın bazı eyaletlerinde zorunlu aşılamaya karşı tepkiler artıyor. Aşılardan ölümler meydana gelmekte. İngiltere ülkesinde kesinlikle böyle bir uygulama yapmayacağını söylüyor. Diğer ülkelerde de durum farklı değil.

Bu aşılar yapıldığı takdirde:

-Guillain-Barre sendromu

-Vaskülit

-Felç

-Anafilaktik şok

-Ve ölüme neden olabileceği duyuruluyor.

Ayrıca Novartis firmasının geliştirdiği ilacın yan etkilerini Novartisin kendi laboratuvar sonuçlarından okuyabilirsiniz.

1-Domuz gribi aşısının içinde domuz kanı var.
2-Bu aşının içinde kısırlık meydana getiren yan etki var.
3-Bu aşının içinde insanın genetik yapısını bozan maddeler var.
4-Bu aşının içinde dünya da bir numaralı kansorojen madde özelliği taşıyan formaldehit bulunuyor. Yani Amerika yasaklı, Avrupa da yasaklı olan bir madde!
[Amerika’da bu aşı vurulan bir vatandaş devlete dava açtı]

Şimdi işin sosyolojik boyutu!

1-Almanya’ da hükümet yetkilileri bürokrasi kesimi civasız aşıyı kullanırken, halka civalı aşı kullandılar. Bu haber Almanya’da duyulunca halk ayaklandı. Türkiye’ye gelen ilk parti aşı [500 bin aşı] civalı idi!

2-Kuş gribi hastalığının ilacı olan Tamifulu ilacının firma sahibi Donald Rumsfeld [Amerika’nın 3. etkili adamı] idi ve 2 milyar dolar kazandı. Domuz gribi hastalığının ilacını üreten firmaların hepsi Yahudi firmasıdır!

3-Türkiye de ciddi olmamasına rağmen sözde birkaç ilde eskilerin ajan Lawrence’leri gibi Türkiye’ye sokulan sözde sanal hastalık ile halkı kandıran ülke yöneticileri, haberlerde yapılan domuz gribi haberleri ile halkı psikolojik baskı altına alıp kendilerince alınacak 43 milyon aşının, yani 1 milyar dolarlık aşının bahanesini oluşturdular!

4-Hiçbir ülke de, hatta ölümlerin yaşandığı ülkelerde bile, ülke halinde bu kadar aşı talebi olmazken, neden Türkiye kobay ülke olarak denendi?

5-Domuz gribi hastalığını kendi kendine oluşabilecek bir evresi olmayan bir hastalıktır! Yani özel labaratuvar da özel hazırlanması gereken bir hastalıktır!

Şimdi asıl düşünülmesi gereken şey!

1-Tevrat’ta İsrail’in “Armegeddon Savaşı” yapacağı ve dünya da sadece 144 bin kişinin kalacağı yazıyor! Bu savaşın sadece silahla olacak bir savaş olmadığını düşündüğümüzde, bu salgın hastalıkların hepsi labaratuvar da hazırlanan hastalık olduğunu düşündüğümüzde ve ilaç firmalarının hepsinin Yahudi kuruluş olduğunu düşündüğümüzde, … Sizce sonuç ne çıkıyor?

2-Hacca gideceklere aşı vuruldu. Şimdi hacı adaylarına, Diyanet İşleri Başkanlığı’na soralım. “Haramla tedavi olunmaz!” hadisi varken ve domuz gribi aşısının içinde domuz kanı varken, bu aşıyı alan hacı adaylarının haccının kabulü ve sağlıkları nasıl hiçe atılabilir?

Domuz gribi denilen safsata çıkmadan önce ilacı üretilmişti. Bu ilacı satmak için bir hastalık icat edilmeliydi ve domuz gribi adında bir virüsü [mikrobu] halka bulaştırdılar. Domuz gribinin adı bile yokken Türkiye’ye geliyor diye haberleri gelmişti. Bu haberlerin ne amaçla verildiğini belliydi. Kasten yapılan uygulamalı hastalıklardan biride bu şimdi.

Hatırlarsınız zehirli kenelerde bu şekilde Türkiye’ye sokulmuştu, köy evlerinde olan keneler yüz yıllardır kimseyi öldürmemişti. Yine gündemi meşgul etmek için, halkı başka yöne çekmek için bir müddet kenelerle oyalanıldı. Tüm medyalarda zehirli kene vardı. Kavanozlarla getirip piknik yerlerine dökmüşlerdi. Şimdide domuz gribini insanlara bulaştırıp panzehiri olan aşıyı sattılar. Sağlık ocaklarında bebeklere yapılan aşıların gerçek içeriğinin ne olduğunu ne kadar biliyoruz? Onlarca aşı türü var, hangisi gerçek sağlık amaçlı, hangisi DNA’yı değiştirmek için yapılmıştır? İşte bunlar muamma!

Yurt dışından gelen 3 öğrenci getirmiş ve okul karantinaya alınmış, hatta velilere de geçmiş. Kılıf hazır! Yazık! Çok yazık ki insanlarımız kobay olarak kullanıldı!
İnternet kullananlar iyi bilir, anti virüs programı [mikrobu engelleyen program] satmak için önce virüs icat edilir, bunu tüm internet âleminde yayarlar. Böylece ya format atarsınız bilgisayarınıza veya o virüsten kurtulmak için anti virüs programını satın alırsınız. İşte bunun aynısı insanlar üzerinde de uygulanıyor.

Doktorlar, "Sakın aşı olmayın" diyor!
Biz, 27 Eylül 2009 tarihli Yeniçağ’da, “Domuz gribi aşısı neden ilk olarak Türkiye’de?” diye sorarken Türk halkının kobay olarak kullanıldığını belirtmiştik. İki hafta sonra eski Sağlık Bakanı Osman Durmuş, aynı zamanda bir tıp doktoru olarak, testleri yapılmayan aşının Türkiye’de denenmesini kınamış ve grip salgını karşısında bağışıklık sistemini güçlendirecek tedbirler alacağını ama ailece aşı olmayacaklarını söylemişti.

Sağlık Bakanlığı ise hâlâ ısrar ediyor. Bu arada Ankara’daki salgının, grip aşısının geldiği günlere denk gelmesi de anlamlıydı! TRT halkı paniğe sevk edecek yayınlar yaptı!

***
Sistem içinde bulunan doktorlar alenen aşıya karşı çıkamadı! Fakat el altından bütün doktorlar, “aşı olmayın, tehlikeli yan etkileri var” diye yakınlarını uyardı!

Osman Durmuş, Sağlık Bakanlığı’nın aldığı aşılardaki alüminyum ve skualen maddelerinin öldürücü ve felç edici etkileri bulunduğunu açıklamıştı.

Bir aşının testinin yapılmış sayılması için üç milyon kişi üzerinde denenmiş olması gerekiyor. Bazıları, ABD’de aşılama kampanyasının başladığını iddia ediyor ama durum hiç de öyle değil. New York’ta aşı yaptırmaları zorunlu kılınan sağlık görevlileri, aşıların yeterince test edilmediğini belirterek aşı kampanyasını durdurmak için dava açtı.

Washington’daki Federal mahkemede açılan davanın dilekçesinde, “Bir domuz gribi salgınını önlemeyi bırakın, zayıflatılmış canlı virüs içeren burun aşıları bir H1N1 salgınını tetikleyebilir” denildi.
Turner, şikâyetlerinin kabul edilmesi halinde aşının ülke genelinde dağıtımının durdurulacağını kaydetti.

ABD’de zayıflatılmış canlı H1N1 virüsü içeren 2.4 milyon doz burun spreyi şeklindeki domuz gribi aşısı eyalet ve yerel sağlık idarelerine dağıtılmıştı.

Avustralya’da ise domuz gribi aşısının uygulanmasına başlandı. İlk etapta, en riskli gruplar olan sağlık çalışanları, hamile kadınlar ve kronik hastalar aşılandı. 10 yaşın altındaki çocukların ise aşının denemelerinin devam etmesi sebebiyle henüz aşılanmayacağı kaydedildi.

Görüldüğü gibi durum tartışmalı!

***

Peki, bir hükümet, nasıl olur da kendi halkının, ilaç şirketleri tarafından kobay olarak kullanılmasına razı olur?
Görüldüğü üzere İktidar Partisi’nin beyin takımının, sadece Türkiye ile değil, Müslümanlık ile de bir sorunu var! Ermenistan ile barışacağım diye Azerbaycan bayrağını yasaklamaya kalkışabilen bir iktidarın, Türkiye’deki insanların kobay olarak kullanılmasından rahatsızlığı da olmaz! Nitekim sonunda Bakü’deki Türk şehitliğinden Türk bayraklarının indirilmesi sonucunu elde ettiler!

***

SİYASET - SON DAKİKA
Eski Sağlık Bakanı'ndan domuz gribiyle ilgili şok açıklama!

MHP Kırıkkale Milletvekili Osman Durmuş, kendisini ve ailesini domuz gribi salgınından korumak için koruyucu tedbirlere başvuracağını, ancak, aşı olmayacağını söyledi.

Durmuş, MHP Afyon Milletvekili Abdülkadir Akcan ve MHP Kahramanmaraş Milletvekili Mehmet Akif Paksoy ile birlikte domuz gribi salgını ve alınacak aşıyla ilgili basın toplantısı düzenledi.

Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın "Şubat, mart aylarında eğer grip aşısı yapılmazsa 21 milyon kişi hastalanacak, 5 bin 300 kişi ölecek" şeklinde kehanette bulunduğunu ifade eden Durmuş, kamuoyunu doğru bilgilendirmek amacıyla toplantı yapma ihtiyacı duyduğunu belirtti.

Domuz gribi pandeminin laboratuarlarda üretilen bir virüs olduğuna dair resmi beyanların BM Genel Kurulunda ifade edildiğine dikkati çeken Durmuş, dünyada 60’ı aşkın grip salgını yapan virüs bulunduğunu kaydetti.

Her yıl mevsimsel grip salgınlarından dünyada 250-500 bin, Türkiye’de ise 17 bin kişin hayatını kaybettiğini vurgulayan Durmuş, domuz gribi nedeniyle 1 yılda ölen hasta sayısının tüm dünyada sadece bin 500 kişi olduğunu söyledi.

Osman Durmuş, "Domuz gribi daha hızlı yayıldığı halde mevsimsel gripler kadar korkutucu ve öldürücü değildir. Peki, niçin toplum paniğe sevk edilmekte? ’aman elinizi çabuk tutun ve hemen aşı olun’ denilmekte? Küresel krizin faturası gelişmekte olan ülkelere bu şekilde ödettiriliyor" dedi.

-"İNSANIMIZ DENEK OLARAK KULLANILACAK"

Körfez Savaşı sırasında Amerikalı askerlere yapılan şarbon aşılarına katılan skualen ismi verilen doymamış yağ asidi ilave edildiğini, bunun sonucunda askerlerin yüzde 95’inde vücudu tahrip eden hastalık ortaya çıktığını bildiren Durmuş, Sağlık Bakanlığı’nın aldığı Smith Klein, Pastör ve Novartis aşılarında alüminyum ve skualen maddesinin bulunduğunu kaydetti. Durmuş, aşının gerekliliği, etkinliği ve hem de öldürücü ve felç edici etkilerinin, bilim çevrelerinde isteksizliğe yol açtığını vurguladı.

Osman Durmuş, medeni ülkelerde ilaç veya aşı üretildikten sonra laboratuarda etkinliğini, yan etkileri, biyolojik olarak hayvan deneyleriyle güvenilirliği test edildikten sonra insan üzerinde Faz-1 [üçüncü dünya ülkelerinde gönüllülere ve özendirme] ile Faz-2 [geri kalmış ülke insanları üzerinde denenmesi] uygulamalarına gidildiğini anlattı.

Türkiye’ye alınan aşıların henüz Faz-1 ve Faz-2 sonuçlarının bulunmadığına dikkati çeken Durmuş, "Yani insanımız denek olarak kullanılacak!” dedi!

Sayın Bakan, firma yetkililerinin aşıyı Sağlık Bakanlığı’na vermeyeceklerini, kendi personelleri menfaatiyle Türkiye’de aşılama yapacaklarını’ ifade etmiştir.

Eğer bu bilgi doğru ise bunun anlamı ’biz 40 milyon denek üzerinde Faz-1 uygulaması yapacağız’ demektir. Türkiye’deki insanların üçüncü dünya ülkesi vatandaşı gibi kobay olarak kullandırmak, bu Sağlık Bakanı’na ne gibi bir itibar kazandıracaktır" diye konuştu.

-"AŞI OLMAYACAĞIM"-

New Jersey’de 1976 yılında askeri personel arasında çıkan domuz gribi salgınında 1 kişinin öldüğünü, bunun üzerine herkesin aşılanması gerektiğinin söylendiğini belirten Durmuş, 40 milyon Amerikalının aşılandığını, bu aşıya bağlı olarak ise 25 kişinin öldüğü ve 532 kişide sinir felcine yol açan Guillian-Barre sendromu görüldüğünü anlattı. Bunun üzerine aşılamanın durdurulduğunu belirten Durmuş, "Dürüst bir devlet adamı olan dönemin ABD Başkanı Gerald Ford, aşılamayı durdurmuş, ihracını yasaklamış ve her ülkenin kendi ulusal aşı programını başlatmasını istemiştir. Ben de Başkan Ford’u ciddiye alıyorum. Kendimi ve ailemi grip salgınından korumak için koruyucu tedbirlere başvuracağım, ancak aşı olmayacağım" diye konuştu.

Durmuş, Sağlık Bakanlığının 43 milyon doz aşı sipariş verdiğini, bunun için 500 milyon TL ayrıldığını bildirdi.

Selçuk Üniversitesinde veteriner Prof. Dr. Osman Erganiş’in "50 milyon TL’ye Türkiye’nin 10 yıllık aşısının üretilebileceğini" ifade ettiğini belirten Durmuş, "Yani yıllık ihtiyaç 5 milyon TL ile karşılanabilecek iken, 500 milyon TL veriyoruz. Bunun yorumunu vatandaşlarıma bırakıyorum" dedi.

Durmuş, 1977’deki "Rus Gribi" olarak anılan H1N1 virüsüyle 32 yaşın üzerindeki bazı insanların karşılaştığını, bunun için direnç kazandıklarını belirterek, 2009 yılı itibariyle Türkiye’de domuz gribinden ölen olmadığını anımsattı.

Bilkent’te laboratuar okulunda 4 vakayla ilgili "salgın başladı" gibi paniğe gerek olmadığını söyleyen Durmuş, okullara, laboratuarlara sıvı sabunlukların yerleştirilmesi, el yıkama, ağız ve gözün korunmasıyla ilgili hijyenik bilgilerin basın, yayın yolu ve okullardaki eğitimle öğrencilere verilebileceğini belirtti.

Durmuş, "Milli Eğitim Bakanı, orta öğretim müfredatına ilk yardım ve sağlık bilgileri dersi koymalıdır. Böylece Bakan tarafından yaratılan krizin bir rant fırsatına dönüştürülmesinin yerine, halkımıza da doğru ve faydalı bilgi verilir" dedi.

Hastalığa ayrılan 500 milyon lirayla 250 yataklı 25 yüksek ihtisas hastanesi yapılabileceğini veya yeni kurulan 20 üniversitenin tüm derslikleri, laboratuarları ve idari binaların yaptırılabileceğini kaydeden Durmuş, 50 bin TL’ye 10 yıllık güvenli aşı üretilmesi mümkün iken, bunun neden yapılmadığını sordu.

Osman Durmuş, "500 milyon lirayı bu kadar kolay harcayan Sağlık Bakanı, Tarım Bakanı gibi firma mı kayırıyor? 3 ayrı firmaya da aşı siparişi verilerek firmaların susturulması mı amaçlanmıştır? Piyasa araştırması yapılmış mıdır? 500 milyon liralık aşıyı pazarlıkla ve farklı fiyatlarla alan Bakan için savcılar işlem yapabilecek midir? Savcıların içinde sürülme tehdidi var mıdır? Sağlık Bakanlığı bu vesileyle grip aşısını rutin aşı programına mı almış oluyor. Sağlık Bakanlığı personeline hibe edilen grip aşısı neden kullanılmamıştır. Bir bakan halk sağlığını korumak yerine, toplumu salgınla korkutup virüsten ve zararı faydasından çok, pahalı aşıyla, ithalatçısından yana tavır koyar mı?" sorularının cevaplandırılmasını istedi.

-"Üretilmeyecek aşı varsa hesabını benden sorun! "-

MHP Afyon Milletvekili Abdülkadir Akcan, salgınlara karşı tedbir alabilecek, aşı üretimi yapabilecek enstitü ve araştırma merkezlerinin 58. Hükümet tarafından kapatıldığını belirterek, "Bu tesisler kapatılıp, her şeyi özel sektör marifetiyle yapma anlayışıyla hareket ediliyor. 10 milyon liraya 10 yıllık aşınızı üretecek potansiyelimiz var. Eğer ülkemizde üretilemeyecek aşı varsa gelin hesabını benden sorun. Tüccar zihniyetiyle ülke yönetmekle, insan sağlığı kurban edilmektedir" dedi.

Akcan, domuz gribi aşısının 6 ayda bir yenilenmesi gerektiğini belirterek, her yıl 35 milyon liralık aşının ithal edilebileceğini söyledi.

MHP Kahramanmaraş Milletvekili Mehmet Akif Paksoy ise 2 yıl önce kene vakalarının gündemde olduğunu ve o dönemde de yolsuzluk olduğunu ileri sürdüklerini belirterek, "Müfettişlerin hazırladığı haksız kazanç sağlandığına ilişkin raporlar kabul edilmedi. Başka firmalara haksız kazanç sağlanmaktadır" dedi.


SiYONiZM TEHLiKESi

Tüketiciler Birliği’nin boykot karar aldığı bazı firmalar hakkında kısa bilgileri paylaşalım!

STARBUCKS

Starbucks Kafe zincirinin dünya çapında 4.709 şubesi vardır.

Howard Shultz, Starbucks'ın genel müdürü aktif bir siyonisttir. 1998'de Aish HaTorah'ın Jerusalem Fonu "ABD ile İsrail arasındaki ilişkilerin geliştirilmesinde oynamış olduğu anahtar rol"den dolayı kendisini "İsrail'in 50.yılı Siyon Dostları Övgü Ödülü" ile onurlandırmıştır. Aish HaTorah'ın Jerusalem Fonu, Cenin kasabı General Shaul Mofaz’ın başkanlığını yaptığı İsrail ordusu fuarını ve Siyonist propaganda web sitesi olan honestreporting.com 'u finanse ediyor.

Shultz'un çalışmaları, İsrail Dışişleri Bakanlığı tarafından İsrail'in uzun dönem başarıları için anahtar rol oynadığı belirtildi.

İsrail ordusu Filistinlileri, Cenin, Bethelem ve Nabulus'ta katlederken, Shultz Filistinlileri terörist olmakla suçladı ve Intifada'nın Anti-Semistism' in bir göstergesi olduğunu ve buna karşı insanların İsrail'in arkasında olması gerektiğini söyledi.

Diğer büyük şirketleri İsrail ekonomisinin kötüleşmesi üzerine ülkeden çekilirken, Starbucks İsrail'de kalıp sallanan ekonomiye yardım etme kararı aldı. Bu yanlış işletme kararından sonra Starbucks ağır bir zarar aldı ve 2003'te İsrail'deki 6 şubesini kapatmak zorunda kaldı.

Starbucks hala İsrail'e olan para yardımlarını sürdürmektedir. Aynı zamanda Amerikan yönetiminin Afganistan ve Irak[IraQ]'ta sürdürdüğü işgal politikasını da desteklemektedir. Buna destek olabilmek için Afganistan'daki işgal güçlerine destek ve hizmet etmek üzere şubelerini açmıştır.

Coca Cola

Coca Cola 1966'dan bu yana İsrail'in sadık bir savunucusudur.

1997'de, İsrail hükümeti ekonomi kurulu bu şirketi İsrail Ticaret yemeğinde İsrail'e olan 30 yıllık desteğinden ve Arap Birliği’nin boykot kararını reddettiği için onurlandırıldı.

2001 yılında, Coca Cola merkez bürosu, Amerika-İsrail Ticaret Odası ödülleri galasına ev sahipliği yaptı ve en büyük sponsoruydu.

Coca Cola Şirketi çalışanlarına İsrail-Arap çatışması konusu da dâhil değişik konularda eğitim programları düzenlemektedir. Bu eğitim programlarının içeriği İsrail Ajansı ve İsrail Hükümeti tarafından oluşturulmaktadır.

Şubat 2002'de, "İsrail Dostları" adlı bir grup oluşturdu ve Minnesota Üniversitesi'nde ünlü Siyonist Linda Gradstein'a bir seminer verdirdi.

Temmuz 2002'de, Coca Cola milyonlarca dolarla Filistin'in çalınmış toprakları üzerinde yeni bir fabrika inşa edeceğini ilan etti.

Ekim 2005, Tavor Winey’in %51 hissesini alarak İsrail'deki yatırımlarını da arttırmış oldu.


Nestle

Bir İsviçre şirketi olan Nestle, İsrail gıda firması Osem'in %50.1'ine sahiptir. Aralık 2000'inde Nestle, İsrail'de milyonlarca dolarlık global bir Ar-Ge merkezi kuracağını duyurdu.

Nestle Siderot'ta fast-food üretim fabrikaları kurdu. Nestle'nin birçok ürünü bu fabrikalarda üretiliyor.

1998 yılında, Nestle İsrail Başbakanı Netanyahu'nun elinden devlet olarak verdikleri en büyük ödülü "Jubilee Award"ı aldı. Bu ödül, İsrail ekonomisine en yüksek katkıyı sağlayan kişi ve şirketlere devlet adına veriliyor.


Danone

1998 yılında, Franc Riboud Danone adına İsrail Başbakanu Netanyahu'nun elinden devlet olarak verdikleri en büyük ödülü "Jubilee Award"ı aldı. Bu ödül, İsrail ekonomisine en yüksek katkıyı sağlayan kişi ve şirketlere devlet adına veriliyor.

Danone Enstitusune ait bir Ar-ge 1998'te İsrail'de kuruldu.


NOKIA

Nokia yoğun bir şekilde İsrail'de yatırım yapıyor.

Nokia genel müdürü Lars Wolf The Jerusalem, Post ile yaptığı bir konuşma da [4 Mart 2001] "Biz İsrail konusuna bütün yönleriyle önem veriyoruz. Çünkü bizim İsrail Projesi olarak adlandırdığımız dâhil bir projemiz var. Bu projeyle İsrail'e bir network perspektifinden, 'Nokia Venture Organizasyonu' ve Nokia Araştırma Merkezi perspektifinden bakıyoruz"

Nokia Venture Organizasyonu, Aralık 2000'de yeni bir 500 milyon dolarlık fon kurdu ve bunun bir kısmının İsrail şirketlerine gönderdi. Nokia Araştırma Merkezi de İsrail ile yeni çalışmaları başlatmak da görevli bir nokta.

Nokia Networks, bir yıl önce Rosh Ha'ayin'de mağaza açtı. Nokia genel müdürü Lars Wolf “Çalışanların sayısını sıfırdan kırka çıkardığını, alt yapı tamamlandığında bu sayının katlanarak 3 ile 4 ay içinde 80 ile 100 sayısına ulaşacağını” söyledi.

Wolf ayrıca amaçlarının İsrail'i Internet Protokol hareketinde, radyo ve net erişiminde lider haline getirmek olduğunu söyledi.

Johnson&Johnson

Şirket, İsrail firması Biosense için 400 milyon$ ödedi. Biosense, Hayfa merkezli bir tıbbi malzeme şirketi.

Johnson & Johnson, Shfayim yakınlarında ofisini açtı.

1998 yılında, Roger S. Fineon Johnson& Johnson adına İsrail Başbakanı Netanyahu'nun elinden devlet olarak verdikleri en büyük ödülü "Jubilee Award"ı aldı. Bu ödül, İsrail ekonomisine en yüksek katkıyı sağlayan kişi ve şirketlere devlet adına veriliyor.

Yakın bir zamana kadar, DNA, içine girilmez bir alandı. Ama bugün çok net biliyoruz ki, genetik sarmallar rahat açılabiliyor ve istenildiği gibi kromozom dizilişine eklemeler, çıkarmalar yapılabiliyor.

Genetik yapısıyla oynanmış gıdalar, doğrudan genetik yapıyla ilintilenen aşılar, tıpkı bilgisayarımıza şu veya bu şekilde giren virüs programları gibi, kendini sistemle entegre eden programlarla pekala insan genini değiştirebiliyor, yapısını bozabiliyor ve hatta yavaş yavaş ölümüne yol açabiliyor

Dolayısıyla, bugün pratikte yapılmasa da, kanatlı atların, insan formunda hayvanların, domuzlaştırılmış varlıkların, yarı maymun yarı insan yaratıkların ortaya çıkması an meselesidir. Çünkü bunun mümkün olabileceği artık biliniyor. Yapılmıyorsa sebebi; İsrail’deki din adamlarının gücü, Hıristiyan ruhanilerinin ahlaki istinat duvarlarıdır!

Yakında, insan beden malzemelerinin üretildiği laboratuarlardan söz edilirse şaşmayın. Bunların dini ve hukuki boyutları yıllardır tartışılıyor. Hızla o yöne doğru gidiyoruz Bunun için şeytan da elinden gelini yapıyor. Dünyadaki sürgün hayatı bir an önce bitsin diye, saklı ve gizli vesveselerle insanlığı yıkıma sürüklüyor. Siyasi tabirle insanları kışkırtarak, “ALLAH’ı kıyamete zorluyor”

İşte domuzlaştırma operasyonu da bu çalışmalardaki son aşamadır. Bu kadar açıklamanın özüne değinirsek;

Biliyorsunuz son olarak Domuz Gribi diye bir hastalık gündeme geldi. Ve tabii domuz gribi aşısına da Dünyada haysiyet sahibi bilim adamlarından ciddi tepkiler oldu. ‘Bu aşı, bir hastalığı yok etmek için üretilmedi, aksine insanlığa yeni bir hastalık taşımak için üretildi.’ dediler.

Hayır, sizi temin ederim bu aşı sadece hastalık getirmiyor, transgenetik ‘terminatör genler’ de içeriyor. İnsan tabiatını yavaş yavaş silecek ve onu başka bir varlığa dönüştürecek genler.

Şaşırtıcı ve kahredici durum ise, Türkiye’nin, Sağlık Bakanı’nın eliyle bu belaya sürüklenmesi oldu. Bu belayı insanlığın başına Türkiye sarmış gibi, aşı uygulamasında pilot bölge [kobay ülke] yapıldı Türkiye. Bilmem kaç milyon insan risk altındaymış da aşı yapılmazsa bilmem kaç bin insan ölecekmiş de! İnsaf be, insaf! ALLAH’tan korkun. Bu işlere hangi mantık ve vicdan ile bakıyorsunuz?

Birilerinin zenginleştirilmesi için Türk milleti kobay yapıldı! Pekala, herhangi bir grip gibi savuşturulacak bir hastalığı bu kadar büyük bir panikle anlatmak hakikaten akıllarda soru yaratıyor!

Bu nasıl bir panik böyle? Yoksa birileri Türkiye’ye girip virüsü serpti de kimsenin haberimi mi yok?

Bu kadar açık ikaz ve uyarılara rağmen aşı dayatıldı! Bu millete ihanet edildi! Florası, genetiği temiz, hala insan varlıkların yaşadığı Anadolu’ya işgalden beter bir darbe indirdi! Düşünün bu toprakları, tohumları, damızlıkları. Tahıl öldü, çeltik öldü, meyve öldü, hayvan öldü. Arı öldü, bal öldü. Karpuz öldü, kavun öldü, buğday öldü, …

Bir zamanlar da nüfus planlaması adı altında bu milleti kısırlaştıracak aşılar yaptılar. Ve bugün biliyoruz ki, Türkiye’de kısırlık son 10 yılda yüzde 27 oranında artmış durumda.

Aşılarla, genlerin nasıl tahrip edilebileceği konusunda insanları aydınlatacaklarına çoğu Siyonist baronlara ait olan ilaç fabrikalarını zengin edeceğiz diye, milletin kanıyla, geniyle oynadılar!

Sen-Sevdiklerin-Ülken-İnsanlık yok ediliyor! Uyanın artık! Bozulmuş Tevrat’ta öyle yazıyor çünkü!

Yahudilerin inancı, İsrail’in en büyük inancı, imanı budur! Uyanın artık!

Kıyametten evvel 6 [şey] say: Ölümüm, Beyt-i Makdis’in fethi, sonra koyunun kuası [göğüste beliren öldürücü sancı] gibi, sayısız ölüm hadiseleri.
[Kıyamet Alametleri, sayfa 123]

Ani ölümler de kıyamet alametlerindendir.
[Kıyamet Alametleri, sayfa 147]

Kalp krizlerini duyuyoruz her zaman, genç yaşta bile kalp krizinden ölenler var. Trafik kazaları da ani ölümlerdir. Her geçen gün, sayısız trafik kazası olmakta, sayısız insan ölmektedir.

Kişinin annesine isyan etmesi, babasına sıkıntı vermesi kıyamet alametlerindendir.
[Tirmizi, Fiten, 38]

Anne-babamıza karşı soğuk davranıyoruz. İstediğimiz koşulları sağlayamadıkları için, yapmak istediklerimize izin vermedikleri için, bizimle yeteri kadar ilgilenmedikleri için. Bizi anlamadıkları için. Bizi dünyaya getirdikleri için! Hatta sevdiğiyle evlenmesine izin vermediği için annesini öldüren gençler bile var, haberlerde anlatıyorlar ya.

Komşular arasında geçimsizliğin yaygın hale gelmesi kıyamet alametlerindendir.
[Ramuz-El E-Hadis, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, 448/7]

Anne-babamızla, öz kardeşlerimizle anlaşamıyorken, komşularla, çevremizle nasıl anlaşabiliriz? Çevremizdekilerden anlaşabildiklerimiz oluyor bazen, ama belli bir süre sonra, bazı olaylardan sonra onları da siliyoruz hayatımızdan! “ben” diyoruz; yalnızlığa mahkûmum deyip duruyoruz!

Bu “ben’’ demeler var ya; herkesin içinde taptığı ilahıdır. Herkes bu “ben’e, yani nefsine tapıyor.

Büyükler küçüklere merhamet etmediklerinde, küçükler de büyüklerine saygı göstermediklerinde, çocuk öfkeli olduğunda kıyamet yaklaşmış olacaktır.
[Ölüm-Kıyamet ve Diriliş, sayfa 480]
Büyükler küçüklere hep bağırıyor, çağırıyor, dövüyor azarlıyor. Merhametten bir nebze bile eser olmayan büyükler var. Artık küçükler daha çok karşı çıkıyor büyüklerine ama! Büyüklerini tehdit edenler, hatta yolunu kesip çeşitli sebeplerden dolayı dövenler, sövenler. Küçücük çocuklar bile öfkeleniyor, sinirli oluyor!

Boşanmaların çoğalması kıyamet alametlerindendir.
[Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahir Zaman Alametleri, sayfa 455]
Boşanma sayılarının haddi hesabı yok. Her geçen gün, sosyal yaşantıların bozuk olması, zinalar çevre etkenleri ve herkesin kendine göre olan sebepleri yüzünden yıkılan yuvaların sayısı bile belli değil.

İnsanlarda cimrilik ve hırs artacak.
[Müslim, İmare,176; İbn-i Mace, Fiten, 24]

Kıyamet yaklaştı; hâlbuki insanlar dünyaya karşı ancak hırslarını arttırıyorlar, ALLAH’tan da uzaklaşıyorlar.
[Suyuti, Camiü’s-Sağır, 2/57]

Her şeyi, kendimizi sadece insanlara göre ayarlıyoruz. Çevremizde gördüklerimizin bizim olmasını istiyoruz. Dünya ve madde diyoruz, para diyoruz da başka bir şey demiyoruz. Hırs bürümüş gözümüzü ama bir taraftan da biz farklıyız. Başkalarının yaptığı en ufak bir hatada bile dağlar yıkılmış gibi tepki veriyoruz; pireyi deve yapıyoruz ama kendimize gelince, çok büyük yanlışlar bile yapsak herkesin anlayışla karşılamasını bekliyoruz.

Bitmeyen istek
Kalp hastalıklarının onuncusu Tul-u emel yani “bitmeyen istek’tir.”. Zevk ve sefa sürmek için çok yaşamayı isteyip duruyoruz. Tul-u emel [bitmeyen istek] sahipleri, ibadetleri vaktinde yapmazlar, tövbe etmeyi terk ederler. Kalpleri katı olur, ölümü hatırlamazlar. Hiçbir şeyden ibret almazlar. Hep dünya malına ve makamlarına kavuşmak için ömrünü harcarlar. Ahireti unuturlar. Yalnız zevk ve sefasını düşünürler. Bitmeyen isteklerin sebepleri, Yahudilerde, Hıristiyanlarda ve münafıklarda olduğu gibi dünya zevklerine düşkün olmak ve ölümü unutmak, sağlığına, gençliğine aldanmaktır.

Dedikoducuların, arkadan çekiştirenlerin ve alaycıların artması kıyamet alametlerindendir.
[Son Zamanlarla İlgili Hadisler, sayfa 93]

Hareketleri ya da söyledikleri hoşumuza gitmeyen bir arkadaşımızın hakkında bile ileri geri, konuşmaktan, dedikodusunu yapmaktan çekinmiyoruz. “Vay efendim şunu yaptı, vay efendim bunu yaptı. Ya o mu, filan zaman böyle yapmıştı, bundan sonra doğru yapsa ne olur.” Arkadaşlarımızın bile yanlış söylediği sözleri alay konusu yapıyoruz, onları taklit ediyoruz.

Hele birde sanatçılardan, televizyonlardan, dizilerden gördüklerimizi marifet sayarak taklit ediyoruz. Aslında bu işi meslek edinenler bile var. Stand-up’çılar. Herkesin, her şeyin taklidi yapılıyor artık.

Kıyamet yaklaşınca o devrin en itibarlıları yaltaklık ve dalkavukluk yapanlardır.
[Son Zamanlarla İlgili Hadisler, sayfa 97]

Bu zamanda ya torpilin olacak ya da yalakalık yapacaksın bir yere gelmek istiyorsan. Yalakalık ve dalkavukluk yapanlar işlerinde %90 daha hızlı yükseliyorlar nasıl olsa.

Kim herhangi bir canlının resim ve heykelini yaparsa, o kıyamette bu yaptığına can ver diye teklif olunarak azap olunur. Hâlbuki ona can vermesi mümkün değildir.
[Buhari, Ta’bir, 45]

İbn-i Ömer Radıyallahu Anh rivayetine göre Rasulullah Aleyhisselatu Vesselam şöyle buyurdu: “Bu resim ve heykelleri yapanlar kıyamet günü bu yaptıklarınıza can verin bakalım diye azap edileceklerdir.”
[Buhari, Büyü, 40; Müslim, Libas, 96]

Kıyamet günü azabı en şiddetli olanlar resim ve heykelleri yapanlardır.
[Buhari, Libas, 89]

Ebu Hureyre Radıyallahu Anh, ben Rasulullah Aleyhisselatu Vesselam’ı şöyle buyururken işittim:
‘ALLAH: benim yarattığım gibi resim ve heykel yapmak suretiyle yaşatmaya kalkışanlardan daha zalim kim vardır? Haydi, bir zerre kadar karıncayı yahut bir hububat tanesini veya bir arpa tanesini yoktan var etsinler bakalım. Ne mümkün! Buyurdu!
[Buhari, Libas, 90; Müslim, Libas, 101]

Daha ilkokula başlar başlamaz resim yaptırıyorlar. Çocuk yaşta resim yaptırıyorlar. Hayvanların, insanların resimlerini yaptırıyorlar. Büyüyünce, okulu bitirince ressamlığı seçenler bile var. Sürekli resim yapanlar var.

HEP BİLMEDİĞİMİZ FARKINA VARAMADIĞIMIZ BİR ARAYIŞ İÇİNDE OLMADIK MI HEPİMİZ?

OLDUK DEĞİL Mİ? AMA BULAMADIK..

Sitemizden Programları indirebilmek Ve En İyi Şekilde Faydalanmak İçin Lütfen ÜYE Olunuz..
09-06-2010 03:06 PM
Web Sayfasını Ziyeret Edin Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
delinin biri Çevrimdışı
Acemi Üye
*

Mesajlar: 49
Üyelik Tarihi: Nov 2009
Rep Puanı: 0
Ruh Halim
Ruh Halim
Zararsiz

Takımın:
Mesaj: #3
RE: BU DüNYA, BU NESiL HER YÖNDEN, HER CİHETTEN KIYAMET ALAMETi!
Bir taraftan da teknoloji sağ olsun, fotoğraf makineleri varken resim yapmakla kim uğraşır? Her şeyi renkli, renksiz, olduğu şekliyle dondurup resmedebiliyoruz artık. Teknoloji sağ olsun. Teknolojiyle ilgili yeni bir şey olduğunda din elden gidiyor diyenler var değil mi? Sebebini söylemiyorlar! Söyletmiyorlar ama! Dinde birçok kısıtlama var değil mi? Yasak var! Neden yasak olduğunu merak eder miyiz? Merak etsek araştırırız! Ama bize gerekli olduğunu düşündüğümüz bilgileri bize zaten öğretiyorlar nasıl olsa. Aslında öğrettikleri boş ve lüzumsuz şeyler. Beynimizi işgal edecek şeyler! Dini hükümlerde haram olan bir şey her yönden haramdır! Yapana! Yaptırana! Saklayana! Bakana! Kısacası ondan her şekilde faydalanana haramdır! Fotoğraf çekene, çektirene! Eski günleri hatırlamak için, anı, hatıra olarak çektirdiğimiz fotoğrafları sakladığımız fotoğraf albümleri bile var. Hatıra ama! Hatıra! Şeytan hatıraları hatırlatarak kalbimizi, maneviyatımızı bozuyor hiç durmadan! Ama biz umursamıyoruz! Eskileri hatırlayıp durmak hoşumuza gidiyor.

Üstüne üstelik birde insanların, hayvanların hareketli suretlerini gösteren kameralar ve televizyonlar var. Teknoloji daha da gelişti. Neredeyse herkesin evinde var. Olmayan yok! Sürekli televizyona bakıp duruyoruz! Cep telefonlarıyla bile çekebiliyoruz fotoğrafları artık! Üzerimizde ki kıyafetlerde resimler, hayali ya da gerçek hayvan resimleri var! Çocuklarımızın kıyafetlerinin neredeyse hepsinde var resimler! Kullandığımız paralarda, artık teknoloji sayesinde kıyafetlerde canlı suretler, resimler var.

Okullarda öğretilen her kitapta; resimler, suretler var. Öğretmenlerin, öğrencilerin sürekli kullandıkları kitaplar.

“Dinde her şey yasak, yaşamayalım o zaman! İslam’dan soğutuyorlar böyle yaparak! İslam dini hoş görü dinidir.” İslam dini hoş görü dinidir, ama haramların helal sayılmasıyla değil! Zaten Müslüman olan, gerçekten imanı olan bir Müslüman, İslam’dan soğutuyorlar cümlesini bile kullanmaz! Müslüman olan dininden soğumaz, Müslüman olmayan çekimser kalır, soğur!

Said Bin Ebi’l-Hasen’den rivayet edilmiştir:
“Bir adam, Abdullah İbn Abbas’a gelip ona:
“Ben şu suretleri[resim] yaparak geçimimi ondan sağlayan bir adamım. Onlar ve sanatım hakkında bana bir fetva ver!’’ dedi. Abdullah İbn Abbas, o adam: ‘’ Bana yaklaş dedi!’’ dedi. O adam da, Abdullah İbn Abbas’a yaklaştı. Sonra yine ona:
‘’Bana yaklaş!” dedi. O adam da yaklaştı. Sonunda elini o adamın başının üzerine koyup:
‘’Sana Resulullah Aleyhisselatu Vesselam’dan dinlediğim bir hadis-i haber vereceğim. Ben, Resulullah Aleyhisselatu Vesselam’ı:
“Her ressam cehennemdedir. ALLAH, ressamın yaptığı her surete kıyamet gününde hayat verecek ve o canlı suret[resim] de cehennemde kendini yapan sahibine azap edecektir.’’ buyururken işittim’’ dedi.
[Sahih-i Müslim. 1938. hadis.]

Fotoğraflar artık nüfus cüzdanlarında bile var. Suretler, resimler her yerde var.

Bir de süs eşyası olarak biblolar var. Tarihi eserler, heykeller. Artık o kadar kolay şekilde satın alınabiliniyor ki bunlar. Bazen de düşünüyoruz; “ya insanlar eskiden bunlara nasıl tapıyormuş?” diye.

Hazreti Ali Kerremullahi Vechehü ‘den rivayete göre; Aleyhisselatu Vesselam şöyle demiştir: ALLAH Rasulü Aleyhisselatü Vesselam cenazedeydi: “Hanginiz yolda kırılmadık bir put, yerle bir kılınmadık bir mezar, bozulmadık bir resim bırakmadan Medine’ye gider?” diye sordu. Bir adam: “Ben, ey ALLAH’ın Rasulü!” diye cevap verdi. Ali Kerremullahi Vechehü dedi ki: Medineliler korktu. Adam yola koyuldu. Bir süre sonra dönüp: “Ey ALLAH’ın Rasulü, kırılmadık put, yerle bir edilmedik mezar, bozulmadık resim bırakmadım.” dedi. Sonra Aleyhisselatu Vesselam şöyle buyurdu:
“Kim bu sanatlardan birine tekrar dönerse, o kimse Muhammed’e indirilene küfretmiştir.”
[Ahmed Bin Hanbel; Fıkhu’s-Sunne, Seyyid Sabık]

Muhammed’e indirilene küfretmek, yani Aleyhisselatu Vesselam’a indirilene küfretmek. ALLAH’ın kitabına küfretmek. Kutsal kitabımız Kuran’a küfretmek.
Biz gördüğümüz fotoğrafları bozmak yerine, yırtıp atmak yerine, seyrederek, bakmakla geçiriyoruz vaktimizi! Fotoğraf çektirmekle, çekmekle geçiriyoruz zamanımızı! Bozmayı bırakın, bozulan, yıpranan resimleri bile eskisinden daha güzel hale getirebiliyoruz artık teknoloji sayesinde! Göze hitap ediyor ama! Güzel görünüyor! Kuran’a küfretmek pahasına yapıyoruz bunları! Dini konularda şu yasak bu yasak diyen âlimleri de yobaz diye isimlendiriyoruz ama.

Bir taraftan da o kadar âlim, imam var, hatta bunları yapanlar, çektirenler, gazetelerde boy gösterenler var.

Ahir zaman da öyle adamlar çıkacak ki, dinlerini dünya menfaatleri karşılığında satacaklardır. Bunlar yumuşak görünmek için koyun postuna bürünecekler, dilleri şekerden tatlı, fakat kalpleri kurt kalbi gibi katı olacaktır.
[İmam Tirmizi, Zühd, sayfa 60]

Melekler, içinde köpek, resim ve heykel olan eve girmezler.
[Buhari, Libas, 94]
Gazeteler, dergiler, afişler. Bu dünyanın her yerinde fotoğraflar var. Bu dünyanın her yerinde suretler var. Artık resim olmayan kitapları almak bile istemiyor birçoğu! Ders kitaplarının hepsinde resimler, suretler var! Camilere namaz kılmak için gidenlerin kıyafetlerinde suret resimleri, cep telefonlarında, şeytanın ezanı olan müzikler, kıyamet gününde can verin denilecek olan suretler, fotoğraflar var! Cüzdanlarında taşıdıkları kimliklerinde; paralarda bile resimler var! Bu dünya meleklerden mahrum! Bu dünyayı meleklerden mahrum edense yine bizleriz! Camilere giderek namaz kılarken bile taşıyoruz bu resimleri! “Kapalı olduğunda, görünmediğinde bir şey olmaz ama değil mi?” Üstünü kapattık mı mesele yok! Her şeye bir kılıf uyduruluyor değil mi? Kimse helali istemiyor ama! Haram bir şey olduğunda minareyi çalan kılıfını hazırlıyor! Neden? Herkes böyle nasıl olsa! Nefsimize hoş geliyor! Şeytan dürtüyor! Kuran’a küfretmek pahasına her yeri resimlerle, fotoğraflarla süslüyoruz, üstüne Müslüman olduğumuzu iddia edip, ibadet etmeye çalışıyoruz. Şeriatla yönetilen Müslüman ülkelere de, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Masonlar demokrasi adı altında götürüyor bunları.

Ahir zaman geldiğinde, ümmetimin erkeklerine, peştamalla bile olsa hamama girmeleri haram olur, dediler: ‘’Ya Resulullah, bu nedendir?” Buyurdu ki: “Zira onlar çıplak insanların üzerine girerler veya onların üzerine çıplak insanlar girer. Emin olunuz ki, ALLAH bakana da kendisine baktırana da lanet etmiştir.
[Ravi: Hz.Zahri Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi]

“Ahir zaman geldiğinde, ümmetin erkeklerine peştemalla bile olsa hamama girmeleri haram olur.” Bu hamamlar nelerdir? İlk olarak televizyondur! Televizyon öyle bir hamamdır ki, suretlerin hareketli halleri gösterilir. Fotoğraftan daha ağırdır hükmü! Her türlü zina işlenir, göz zinası, kalp zinası! Saçı başı açık kadınları bırakın, anadan doğma soyunanları bile var! Kendi evlerimizi bile hamam haline getirmişiz! Kendi evimize girerken bile hamama giriyoruz. Evimize girerken zina yuvasına giriyoruz! Kulaklarımız ve gözlerimiz her türlü zinayı işliyor! Bir de açık saçık sahneler daha çok ilgi çeker ya, o yüzden sanatçılar açık saçık giyinir! Ama dini programlar yapanlarda var değil mi? Bırakın saçının bir tutamının açık olduğu kadınları, ahlaksız sahnelerin olduğu programlardan, filmlerden sonra dini programlar yapıyorlar! Peştemalla bile olsa girmeleri haram olur! Her türlü girilmesi, boy gösterilmesi suret, resim olduğu için haramdır, daha da önemlisi, gözler ve kulaklar zina işler! Şeytanın ezanlarını sürekli çalan kanalları bırakın, dini programlarda bile müzik çalınıyor değil mi? Fon müzikleri, ney’ler. Ama o kadar bilginler, âlimler, imamlar bunları nasıl bilmiyorlar? Hem dinimizi öğreniyoruz!

Günümüzün en büyük âlimleri diye nitelendirdiklerimiz bile yaptıkları programlardan ücret alıyor. Dini öğretmeleri karşılığında! Eski âlimlerin bırakmış olduğu kitaplardan edindikleri, derme çatma bilgilerle, birçok hükmü hiçe sayarak dinlerini dünya karşılında yiyerek! Ama ilimleri var değil mi? Akılları var, ilimlerine bedel ücret almaları onların da hakkı! Dini konuları öğrendikleri eski âlimler, onlardan daha fazla ilmi olmalarına rağmen, ücret talep etmeyi bırakın; dini, İslam’ı; öğrencilerine öğretebilmek için, İslam’a hizmet için, bütün öğrencilerinin geçimlerini sağlıyorlardı. Eski âlimlerden öğrendikleri kıt bilgileri halka öğretme süsüyle ücret alan bizim âlim dediğimiz sahtekârlar!

İnsanlar üzerine bir zaman gelecek ki, onların hepsi Kuran okur, ibadete çalışırlar ve dinde olmayan şeyleri dinde varmış gibi göstermekle meşgul olurlar. Fakat bilmedikleri yönden kâfir olurlar ve okumalarına ve ilimlerine bedel rızk alırlar ve dünyayı din karşılığında yerler. İşte bunlar kör deccalın avenesi olacaklardır.
[Ravi: Hz. İbn-i Mesud Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis, Ahmed Ziyaüddün Gümüşhanevi]

Bizler hepimiz kör deccalın avenesiyiz!

Birde çizgi filmler, animasyon filmler var; çocukların vazgeçilmezi! Resim ve suretlerin hareketli hali, üstüne hayvanların bile seslendirildiği çizgi filmler var!

Ebu Sadi Radıyallahu Anh anlatıyor: ‘’Resulullah Aleyhisselatu Vesselam buyurdular ki: ‘’Ruhumu kudret elinde tutan ALLAH’a yemin olsun ki, vahşi hayvanlar insanlarla konuşmadıkça kıyamet kopmaz.
[Kutub-i Sitte]

Kıyamet alametlerinden biri de, hayvanların insanlarla konuşmasıdır. Vahşi hayvanlar, yani evcil olmayan hayvanlar. Sadece bunlarda konuşmuyor ama hayali yaratıklarda konuşturuluyor.

Sihir, lügatte gizli, üstü kapalı şey demek olup, aldatmak, göz bağcılık ve göz boyacılığı yapmak suretiyle insanları aldatmak demektir. Çok güzel konuşarak aldatmaya da sihir denilir. [Buhari, Tıb,51]de, ‘’Nice sözler vardır ki, sihir gibi etkilidir’’ buyurulur.
[Riyazu’s-Salihin, İmam Nevevi]

Olmayan bir şeyi olmuş gibi göstermek, yani var olmayan bir şeyi, canlı olmayan bir şeyi canlıymış gibi hareketlendirip seslendirmek de sihirdir. Suret, resim oldukları için can verin denilecek çizgi filmler, sihir olduğu için dinde haram olması! Ama birçok filmlerde montaj bile yapılıyor artık. Montaj yapılmayan filmlere film demeyenler bile var. “Canlı gibi hareket edip, canlı gibi konuşuyorlar, daha nasıl canlandırılabilir ki?” Nefes almıyorlar ama yemek yiyip, içmiyorlar. Gerçekte yoklar! Elle tutulmuyorlar, CD’lerde tutuluyor ama değil mi? İslami isimlerle, İslami kelimelerle alay edilen, dinin istismar edildiği filmler programlar! İnek Şaban’lar. Çok mağfiret ve merhamet eden, suçları en çok affeden manasında ki ALLAH’ın isimlerinden olan Gaffur. Psikopat Gafur”lar! Dini film olmadığı halde, dini bozmak için İslami değerleri farklı gösteren filmler! Tabi dini çizgi filmler, dini filmler bile var! İslam’a hizmet için yapılıyorlar yapanlara göre; karşılığında para alıyorlar ama! “Ya televizyonu izliyoruz, elektrik faturasından da para alacak değiller ya?” Reklâmlar da gösterilen ürünleri alırken verdiğiniz paranın %50inden fazlası reklâm gideri olarak ürünleri kullananlara ödettiriliyor. “Hangisinin iyi, hangisinin kötü olduğunu biliyoruz ama bu şekilde?” Laf! Hangi malın reklâmı daha çok yapılıyorsa onu seçiyoruz. Reklâmı yapıldığına göre iyidir diyoruz! Parayı veren reklamı yaptırıyor ama!

Ebu Hureyre Radıyallahu Anh’dan rivayet edildiğine göre, Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz şöyle buyurdu:
“İnsanı helake sürükleyen 7 şeyden sakınınız.” Sahabeler:
“Ya Resulullah! Bu 7 şey nedir?” diye sordular. Aleyhisselatu Vesselam şöyle buyurdu: “ALLAH’a ortak koşmak, sihir ve büyü yapmak, ALLAH’ın öldürülmesini haram kıldığı bir insanı öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, düşmana hücum sırasında harpten kaçmak, evli olup hiçbir şeyden haberi olmayan namusuna düşkün Müslüman kadınları zinayla suçlamak.”
[Buhari, Vasaya 23, Tıbb 48, Hudud 44; Müslim, İman 145. Ebu Davud, Vasaya 10; Nesai, Vasaya 12; Riyazu’s-Salihin, İmam Nevevi.]

Kıyamet gününde ALLAH’ın yarattığı gibi resim ve heykel yapmak suretiyle yaşatmaya kalkışanlardan daha zalim kim vardır diye buyurulacak olan resimlerin, fotoğrafların, görüntülerin olduğu televizyonlar.

ALLAH’ın haram kıldığı şeyleri başka sebepler öne sürerek, yani Kuran’ın ve Aleyhisselatu Vesselam’ın sünnetine zıt düşen şeylerin yapıldığı için ALLAH’a ortak koşulan ve üstelik sihir yaparak cansızların hareketlendirilip, seslendirildiği çizgi filmler, animasyonların olduğu, canlıların da suretlerinin, resimlerinin ve seslerinin bulunduğu filmlerin olduğu televizyonlar! Üstüne bir de her evde televizyon olmasına, ALLAH’a ortak koşmaya, sihre, zinaya, dini istismara, dini kullanarak menfaat elde etmeye, maddi kazanç sağlamaya sebep olan televizyonların bulunduğu evlerde namaz kılıp, ibadet etmeye çalışanlar! Hem ALLAH’a ortak koşma [şirk], hem küfür hem de ibadet!

Abdurrahman İbnu Sa’d İbnu Zürare’nin anlattığına göre, kendisine, Rasulullah Aleyhisselatu Vesselam’ın zevcelerinden Hz. Hafsa Radıyallahu Anha’ın öldüğü zaman azat olacak olan bir cariyesi, kendisine sihir yaptığı için, sihri sebebiyle öldürtmüştür.
[Muvatta, Ukûl 14,[2,871] Kutub-i Sitte 4900. hadis.]

Bu hükme göre sihri yapanları öldürmemiz gerekirken, hoşumuza gidip, vaktimizi çaldığı için, bize cehenneme sürüklediği için sevdiğimiz, vazgeçemediğimiz televizyonlar ve bu televizyonlara çıkıp program yapanları izleyerek geçiriyoruz zamanımızı.

Bir de futbol sevdalıları var. Futbol nasıl ortaya çıkmıştır?
İlk olarak Hz. Hüseyin Kerbela’da şehit edildiğinde, mübarek başı kesilmiş ve Emevi sarayına getirilirken münafıklar, Hz. Hüseyin’in kesik başını tekme atarak birbirine göndermişler!
İngilizler Müslümanların başını kestikten sonra, karşılıklı durarak; kestikleri Müslümanların başlarını tekmeleyerek birbirlerine atarlarmış. 3 sayı yapınca Hat-Trick derlermiş. İşte biz, Müslümanların aşağılanarak ortaya çıkartılan bir oyunla, futbolla geçiriyoruz günlerimizi. Futboldan başka bir şey konuşmayanlar geziyor ortalarda! Herkesin tuttuğu takım en büyük. Kiminin en büyüğü Fenerbahçe, kiminin en büyüğü Galatasaray, kiminin en büyüğü Beşiktaş! Kiminin en büyüğü Barcelona, kiminin en büyüğü Real Madrid, kiminin en büyüğü Manchester United. En büyük yalnızca ALLAH’tır bilir misiniz?! “Ya En büyük ALLAH’tır biliyoruz, bunlar takımlar arasındaki en büyükler.” Doğru ya bizim için her şey ayrı! Din ayrı, spor ayrı, sanat ayrı, yaşayış ayrı! İslam her yönüyle bütündür ama! İslam bütün şartları uygulanarak yaşanır. Müslümanlık İslam’daki kurallar uygulanarak yaşanır.

Ya İslam’ın bütün şartlarını hakkıyla yerine getir, ya da aksi halde, ‘’Ben Müslümanım,’’ deme.
[Abdülkadir Geylani, Fethur Rabbani]

“Kim uyguluyor ki biz uygulayalım?” Her şeyimizi çevremizdekilere göre ayarlıyoruz! Herkes yapıyorsa normaldir! Normal olmasa kimse yapmazdı!

“Bir taraftan da susuz hamam olur mu?” Televizyonların suları nelerdir? Ağzımızdan akan salyalardır, bağırıp çağırırken, kahkahalarla gülerken ağzımızdan saçılan tükürüklerdir. Duygusal konularda ağlayanların gözyaşlarıdır.

“Hamamsa ne güzel işte yıkanıyoruz sürekli?” Doğru yıkanıyoruz! Amel defterlerimizde ki; günahlarımızın yanında sayılamayacak kadar az olan sevaplarımızdan yıkanıyoruz. Sevaplarımızdan arınıyoruz! Günah üstüne günah işleyerek; cehenneme doğru, cehennemliklerin en şiddetli azaba uğrayanları arasında yerimizi almaya hazırlanıyoruz. Cehennem ateşinde yanabilmek için her şeyi yapıyoruz!

Normal resimlerin, her türlü açık saçık, ahlaksız resimlerin olduğu, gazeteler, dergiler. Bir sayfasında dini bir hükmün, bir sayfasında hayattan bir konunun, başka bir sayfasında fallardan bahsedilen; yaptıkları dolayısıyla insanlıktan nasibini almamış; hayvanlardan daha aşağılık durumda olduğu halde; biz münafıkların baş tacı ettiği sanatçıların, mankenlerin, zenginlerin hakkında yazılar bulunan hamamlar.

Bu dünyanın; sadece saçının açık olması bile zina olduğu halde, üstüne bedenlerini teşhir eden kıyafetleri giyen, vücut hatlarını ortaya çıkaran kıyafetleri giyen kadınların bulunduğu sokakları, televizyon bulunan evleri, daha ilk okul sırasında saçının bir tutamının bile mahrem olduğu halde, saçı açık okula getirttirilen ve saçı açık okula gönderilen kız çocuklarının erkeklerle aynı sınıflarda okutulduğu okulları, bütün vücudunu sergilemek pahasına, sadece iki parça bez parçasıyla, bütün vücudunu teşhir eden kadınların bulunduğu, havuzlar, deniz kenarları, bu dünyanın her yeri hamam!

Örtüleri, dinleri, imanları para olan, bir de üstüne üstelik kimisinin Müslüman olduğunu, kimisinin de inançlı olduğunu iddia ettiği, hiçbir hükmü, uygulamadıkları gibi; dini hiç bir hükmü bilmemelerine rağmen, para için, şan için, şöhret için, kiminle düşüp kalktığı belli olmayanların bedenlerinin her yerini teşhir ettikleri, filmlerin bulundukları sinemalar, afiş bulunan caddeler, … Bu dünyanın her yeri hamam! Sözde inanan, özde kâfir, müşrik dünyamız! Kendi elimizle her yerini hamama çevirdiğimiz dünyamız. Öldürülmeleri gerektiği halde; öldürmediğimiz, üstüne her dalda ayrı ayrı bir hayranımızın bulunduğu sanat adı altında, önüne gelenle ilişkiye giren, kiminle düşüp kalktığı belli olmayan, bedenlerinin her yerini teşhir etmekten sakınmayan kadınların, şeytanın ezanı olan; kasideleri, ilahileri, şarkıları, türküleri söyleyen şarkıcıların, şeytanın okuma kitabı olan şiirleri seslendirenlerin, okutturanların, yazanların olduğu her yer hamam! Üstüne biz gafillerde bunları dinleriz, seyrederiz! Bazıları içinse birbirlerini öldürenler bile var! Bizim sanat dünyası dediğimiz ortamlardaki modern fahişeler!

O devir de halkı cehennem kapılarına çağıracak olan birtakım davetçiler olacaktır. Her kim o insanların davetine uyarsa onu cehenneme atacaklar.
[Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahir Zaman Alametleri, sayfa 382]

Cehennem bizi bekliyor! Cehennem! Biz ki bu dünya da yapılan; gelmiş, geçmiş sapıklıkların hepsini bir arada yapıyoruz! Üstüne yenilerini ekliyoruz. Bizler cehennemlik bir nesiliz! Cehennem ateşini harlamak için kütük lazım millet! Bizi kütük niyetine ateşe atacaklar! Cız-bız çevirecekler! Etlerimiz ateşin içinde cızır cızır edecek! Susadığımız zaman; başımızdan aşağı dökülen kaynar suyun eritmiş olduğu organlarımızın irin haline getirilmiş halini içirecekler bize! Mis gibi!

Gelelim kainâtta gelmiş geçmiş en büyük Deccale!

Hiç şüphe yok, deccal çıkacaktır. Onun sol gözü kördür… Gözsüzleri ve abraşı iyi eder. Ölüleri diriltir… Kim onu onaylarsa deccal fitnesine kapıldı…
[Ravi: Hz. Sumre [Radıyallahu Anh Ramuz El Ehadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 97]

Deccalın bir gözü kördür.
[Buharî; Müslim; Ebu Davud; Ebu Nuaym]

Deccal, bir kimseyi öldürüp diriltecektir.
[Buhari; Müslim]

“Hiç şüphe yok, deccal çıkacaktır. Onun sol gözü kördür!” Evet! Televizyonun gözü kördür! Gözü görmez! Ne gösterilirse onu gösterir! Ne söylettirilirse onu duyurur!

“Gözsüzleri ve abraşı iyi eder.” Filmlerde, reklamlarda, oyuncuları kör yapıyorlar sonra gözlerini açıyorlar ya. Hasta olanlar birden bire iyileşiyor, 10 sene, 20 sene, yüzyıllar bile saniyeler içinde anlatılıyor ya! İşte bu kadar basit bir şeyi, bu kadar kolay bir şeyi göremeyecek kadar körüz! Kör! Kör! Kör!

“Ölüleri diriltir…” çizgi filmlerde, ateş ediliyor, dağlardan düşüyorlar, bir türlü ölmüyorlar ya. Filmler de oyuncular vuruluyor sahte mermilerle, öldü gösteriliyor, bir süre sonra ölmemiş gibi tekrar filme sokuluyor ya! Hem öldürmüş oluyor! Hem diriltmiş oluyor! Tamamen yalan yani! Tamamen yalan!

Bismillahirrahmanirrahiym. Rabbinin bazı alametleri geldiği gün, iman etmemiş veya imanında hayır kazanmamış olana, [imanı fayda vermez.] Sadakallahül-Azıym. En’am Suresi’nin 158. âyetini açıklayan Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz buyurdu ki: “Şu üç şey ortaya çıkınca, iman etmemiş veya imanından hayır görmemiş olana, imanı fayda vermez: Güneşin batıdan doğması, Deccal ve Dabbet’ül-arz.”
[Müslim; Tirmizî; Beyheki]

Deccal’ın çocuğu olmaz.
[Ahmed]
Cansız olan televizyon, yemek yemez, içmez, nefes almaz. Doğurganlık özelliği yoktur!

Hz. Âdem Aleyhisselamm’dan, Kıyamete kadar Deccaldan büyük fitne yoktur.
[Müslim]

Aptal kutusu değil mi televizyon? Saatlerce başına tutuyor insanları! Vaktimizi çalıyor! Televizyon izlemekten başka bir şey yapmayanlar bile var değil mi? Televizyon kadar insana zarar veren ne var? Ahlakını bozan! Namusunu bozan! Utanma duygusunu kaldıran! Var mı? YOK!

Her peygamber, ümmetini Deccal ile korkuttu.
[Buhari, Müslim]

Verdiği zararlar düşünülüne televizyon kadar lanet bir şey yok yeryüzünde! Korkulmayacak bir şey değil ki!

Yedi şeyden önce amelde acele edin. Amel için neyi bekliyorsunuz, azdırıcı fakirliği ve zenginliği mi, ifsat edici hastalığı mı, aklınızı alacak ihtiyarlığı mı, âni ölümü mü, Deccalı mı, yoksa kıyameti mi bekliyorsunuz? Kıyamet ise hepsinden kötüdür.
[Tirmizi, Nesâî]


On alâmet çıkmadan Kıyâmet kopmaz. Biri Deccaldır.
[Müslim; Ebu Davud; Tirmizî; İbn-i Mâce]


3. (5011)- Hz. Huzeyfe Radıyallahu Anh anlatıyor: "Resulullah Aleyhissalâtu Vesselâm buyurdular ki:
"Deccal çıktığı vakit beraberinde su ve ateş vardır. Ancak halkın ateş olarak gördüğü tatlı sudur; halkın su olarak gördüğü ise yakıcı bir ateştir… "
[Buhârî, Fiten 26, Enbiya 50; Müslim, Fiten 105, (2935); Ebu Davud, Melahim 14, (4315); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14/296.]

“Ancak halkın ateş olarak gördüğü tatlı sudur; halkın su olarak gördüğü ise yakıcı bir ateştir.”
Televizyonda istedikleri konuyu istedikleri şekilde anlatıyorlar değil mi bizlere? Yanlış bir şeyi doğruymuş gibi anlatıyorlar bizlere! Neden? Herkesin evinde var çünkü! Herkes izliyor! Herkes seyrediyor! Yanlış gösterdikleri birçok şeyde gerçek doğrular aslında! Resmin hükmü düşünüldüğünde, televizyonla yaptıkları değerlendirildiğinde; dünyada bu zamana kadar, televizyondan daha büyük bir deccal ortaya çıkmamıştır!

Kıyamet yaklaşınca kadınla yolun ortasında cinsel münasebette bulunacak kadar utanma ortadan kalkar. Erkekler erkeklerle, kadınlar kadınlarla ilişkiye girdiklerinde kıyamet yaklaşmış olacaktır.
[Son Zamanlarla İlgili Hadisler, sayfa 97]

“Kadınla yolun ortasında cinsel münasebette bulunacak kadar utanma ortadan kalkar.” Bırakın sokakları, evlerimizde bile başkalarının öpüşmelerini, sevişmelerini yayınlayan televizyonlar var! Yolun ortasını bırakın, televizyon olan evlerimizde bile var! Dizilerde filmlerde, ayrı aktörlerle oynayan aktrislerin öpüştükleri, her biriyle ilişkiye girdikleri, ne yaptıkları belli olmayan, lafa gelince halka mâl olduklarını söyleyen; gerçekte şeytana mâl olmuş kadınların, her önüne gelenle yatağa giren, öpüşen, sevişen kadınların olduğu filmler var!

“Erkekler erkeklerle, kadınlar kadınlarla ilişkiye girdiklerinde kıyamet yaklaşmış olacaktır!” Ahlaksız sahnelerin olduğu sahneleri bırakın; tamamen çıplak olup, birbirleriyle ilişkiye girenlerin bulunduğu, insanların cinselliğinin her yönden göz önüne serildiği porno filmler! Erkek erkeğe ilişkiye giren gayler, homosekksüeller, Türkçe’de ipneler. Kadın kadına ilişkiye giren lezbiyenler, kadın kadına öpüşenler! Bizim üzerimize her yönden, her yandan necaset, pislik yağıyor millet. Cehennem bizi çağırıyor millet! Cehennem bizi çağırıyor! Şehvetlerine yenik düşen şehvetperetsler dünyamız. Kâfirler, putperetsler, kadınların teşhir edildiği, cinselliğin teşhir edildiği, ahlaksız sahnelerin bulunduğu filmleri yayınlayan televizyonlar ve bu televizyondaki programlara bakıp zamanını geçiren, şevke gelen pezevenkler dünyamız!

Benden sonra hamamlar olacak! Bunlarda kadınlar için hayır yoktur, örtüsü ile girse bile. Hiç bir kadın yoktur ki, evinden başka yerde başını açsın da, ALLAH arasındaki bağı kaybolmasın.
[Ravi: Hz. Aişe Raduyallahu Anha, Ramuz El E-Hadis, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi]

Bebeklerin bile saçları kapatılmıyor! Okullarda her kızın saçları açtırılıyor! Büyüyünce zaten hiçbiri kapanma taraftarı değil! Neden? Kapanma gericilerin işi. Onların vücutlarını sergilemeye hakları var! Onlara güzellik verilmiş! İstediklerini yapmakta serbestler çünkü. Çünkü modernler, medeniler! Bizim medeniyet dediğimiz, kâfirlikten, müşriklikten, dinsizlikten, zina işlemekten, şehvetperestlikten, kalp gözümüzü kör edip, gerçek gözümüze perde çeken şeytana tapmaktan geçiyor!
Şeytanperestler dünyamız! Haramı helali bilmeyen, neye inandığını bilmeyen insanlarımızın olduğu, üstüne bir de bazılarının Müslüman olduğunu iddia ettiği; kâfirler, cehennemlikler dünyamız!

İlmin kaldırılması, cahilliğin artması, zinanın açık olarak yapılması, içkilerin meydan alması, erkeklerin gidip kadınların kalması, hatta 50 kadına bakan bir erkek kalıncaya kadar erkeklerin azalması kıyamet alametlerindendir.
[Ravi: Hz. Enes Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi]

Gerçek ilimler yerine, sadece dünyevi ilimleri öğreniyoruz okullarda, eğitim yerlerinde! Dini öğretilerde de bir kaç kuru bilgi veriliyor, onların da birçoğu değiştirilmiş, masal gibi anlatılıyor. Dünyevi ilimlere dair her şeyi duyuyoruz, biliyoruz ama cahilliği gideren, cahilliği kaldırıp, kalp gözünü açan, imana susamış gönülleri nurla dolduran, insanların imanlarını arttıran dini ilimleri öğretmiyorlar bizlere! Onlar ne istiyorlarsa onu öğretiyorlar! Bizde araştırmıyoruz! Gerekseydi öğretirlerdi diyoruz! Demek ki gerek yokmuş diyoruz! Hayata atılmak için acele ediyoruz ama neyin doğru neyin yanlış olduğunu bile bilmeden, herkesin kendine göre doğruları olduğu bir toplum haline gelerek, kâfirliğe, müşrikliğe doğru yol alıp; bir kibrit çöpünün alevine dayanamadığımız halde, dünya ateşinden 69 kat üstün kılınan cehennem ateşine doğru koşuyoruz!

Şarap içen içerken Müslüman değildir.
[Ravi: Hz. Abdullah İbni Evfa Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 488]

Şu beş şey zuhur ederse helak ümmetim üzerine hak olur: Birbirleriyle lanetleşme, içki içme, ipekli giyme, çalgılar ve erkeklerin erkeklerle, kadınların kadınlarla ilişkiye girmeleri.
[Ravi: Hz. Enes Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 54]

Bu ümmet şarabı üzüm suyu, faizi alış veriş, rüşveti hediye gibi kabul eder ve zekâtı [öşrü] ticaret vesilesi yaparsa, işte bu, günahı artırdıklarından dolayı helaklerine sebep olur.
[Ravi: Hz. Huzeyfe Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 29]

Ümmetim ahir zamanda şarabı, ismini değiştirerek içer.
[Ravi: Hz. İbni Abbas Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 117]

Emin olunuz ki; sarhoşluk veren her şey haramdır. Her uyuşturucu haramdır. Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır. Kalbi perdeleyen şey de haramdır.
[Ravi: Hz. Enes Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 169]

İçki kötülüklerin anasıdır. Kim içki içerse Allah onun 40 gün namazını kabul etmez. Bir kimse karnında içki varken ölürse cahiliyet ölümü üzerine imansız gider.
[Ravi: Hz. İbni Amr Radıyallahu Anhüma, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 205]

İçki bütün fuhuşları doğurur. Günahların en büyüğüdür. Onu içen kimse annesinin, teyzesinin, halasının üstüne düşmüş gibi olur.
[Ravi: Hz. İbni Abbas Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 205]

Yakında, Benden sonra ümmetim içkiyi içki saymadan içecekler ve onu içmeye yardımcıları da[içkiyi satanlar da] yöneticileri olacak.
[Ravi: Hz. Ebu Eyyub Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 297]

Ahir zamanda, eğlencelerin ve dansözlerin, dansçıların meydan aldığı içkinin de helalmiş gibi gösterildiği zaman yere batma, taş yağma zuhur edecek ve insan kılığından çıkma olacaktır.
[Ravi: Hz. Sehl İbni Saad Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 302]

Ümmetimden bir grup, içkiyi kendi verdikleri isimle helal sayacaklar.
[Ravi: Hz. Ubâde Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 346]

Allah içkiye, içene de, sunana da, satana da, satın alana da, sıkana ve sıktırana da, taşıyana da, kendine götürülene de ve parasını yiyene de lanet etsin.
[Ravi: Hz. İbni Ömer Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 347]

İçki içmedikçe, kul, dininde genişlik görmekte devam eder. İçki içerse, Allah ondan perdesini yırtar ve şeytan onun velisi, kulağı, gözü ve her kötülüğe sevk eden ve her hayırdan geri bırakan ayağı olur.
[Ravi: Hz. Katade İbni Ayyaş Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 354]

İçki içmeye devam eden adam puta tapınan gibidir.
Ravi: Hz. Ebu Hureyre Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 392]

Ebu Musa radiyallahü anh rivayet ediyor: Rasulullah Aleyhisselatu Vesselam buyurdu: ''Benim için ha içki içmişim, ha şu yelken direğine tapmışım hiç fark etmez.''
[Nesâi, Rudanî no: 5619]

Rasulullah Aleyhisselatu Vesselam buyurdu: “Kim şarap içmeye devam ederken ölürse, Allah ona Ğuta nehrinden içirir.” ‘Ğuta nehri nedir' diye sorulduğunda şu cevabı verdi: ''Fahişelerin ferclerinden akan nehirdir ki, ferclerinin kokusu cehennem ehlini fevkalade rahatsız eder.''
[Ahmed ibni Hanbel, Ebu Ya'la ve Teberani; Rudanî no: 5656]

İçkilerin meydan alması, sokaklarda, büfelerde, marketlerde, bakkallarda bile satılıyor içkiler, haram olmalarına rağmen! Para gelsin de, nasıl gelirse gelsin! Önemli olan para! İnsanların taptığı, bizim taptığımız para, üzerinde resim bulunan ve bir kâğıt parçasından ibaret olan; biz kâfirlerin, ilah edindiği; onu kazanmak için her yolu denediği, gelsin de nasıl gelirse gelsin dediği para!

Enes Radıyallahu Anh rivayet ediyor: Resulallah Aleyhisselatu Vesselam “Şarabın üzümünü sıkana, sıktırana, içene, içtirene, taşıyana, taşıttırana, satana, satın alana, bağışlayana, parasını yiyene lanet etmiştir.”
[Tirmizi; Rudanî no:5618]

Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz kimlere lanet ediyor?

1- Üzümü sıkana. [Fabrika işçileri]
2- Sıktırana. [Fabrika şefleri]
3- İçene. [Marketlerden alıp içene]
4- İçirene. [Ben içmem ama kimseye de karışmam diyene]
5- Taşıyana. [Şoförlük zor iş!]
6- Taşıttırana. [Lojistik bölüm genel müdürlerine]
7- Satana. [Köşedeki bakkala]
8- Satın alana. [alıp içenlere]
9- Bağışlayana. [falan yerde biralar benden, içsin gençler diyenlere]
10-Parasını yiyene.

Lanet nedir?

Bakın, birgün seferde iken, bir kadın devesine lanet eder. Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz, 'O deveyi sal gitsin. Aramızda lanetli bir deve olmasını istemem.' diyor. Koskoca deveyi feda ediyorlar.
Bugünün mercedesinin lanetli diye feda edildiğini düşünün.

Erkekler kadınlara itaat ettiklerinde mahvoldular.
[Ravi: Hz. Ebu Bekre Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 455]

Artık kadınlar hükmediyor değil mi erkeklere! Boşanma korkusuyla istediğini yaptırıyor kimisi! Güvensizlikle! Kocasını aldatmayı, boynuzlamayı sezdirerek, kimi zamanda timsah gözyaşları dökerek yapıyorlar bunları! Kadınlar her yerde söz sahibi artık!

İmam Buhari, İmam Müslim ve diğerlerinin Ebu Hureyre Radıyallahu Anhum’dan rivayetlerinde Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz;
“Gözlerin zinası mahremi olmayan kadınlara bakmaktır.” buyurmuşlardır.

Sokaklarda geçerken açık giyinen bir kız gördüklerinde aval aval bakanlar, laf atanlar, iç geçirenler var! Bırakın 50 kadını-kızı günde binlerce açık saçık kadınlar, kızlar görüyoruz. Okullarda, sokaklarda, televizyonlarda! Biz var ya kör deccalın en büyük aveneleriyiz!

Kişiye kendi sesi konuşmadıkça kıyamet kopmaz.
[Ölüm-Kıyamet ve Diriliş, sayfa 471]

Ses kayıt cihazları artık her şekilde elde edilebiliyor. Cep telefonu dediğimiz aletlerle bile ses kaydı, hatta görüntülü ses kaydı yapabiliyoruz.

Ebu Sadi Radıyallahu Anh anlatıyor: ‘’Resulullah Aleyhisselatu Vesselam buyurdular ki: ‘’Ruhumu kudret elinde tutan ALLAH’a yemin olsun ki, vahşi hayvanlar insanlarla konuşmadıkça, kişiye kamçısının ucundaki meşin, ayakkabısının bağı konuşmadıkça, kendinden sonra ehlinin ne yaptığını dizi haber vermedikçe kıyamet kopmaz.
[Kutub-i Sitte]

Vahşi hayvanlar, çizgi filmlerde, normal montajlı filmlerde, artık reklâmlarda bile konuşuyor bizlerle? Aaaaaa diyoruz, teknoloji ne kadar gelişmiş. Mal mal bakıp sırıtıyoruz kimi zaman! Gülüyoruz!

Artık teknolojiyi öyle bir hale getirmişler ki, her yere dinleme cihazı ya da mikrofon koyup, sinyalizasyon sistemiyle antenler vasıtasıyla konuşabiliyor. Görüntülü telefonlar. Her hangi bir ev eşyasına yerleştirilebilen mikrofonlar, kameralar var.

Bir de eskilerle alay ediyoruz. “Eskiler yaşamıyormuş” diyoruz kimi zaman. İnsanların hayatını kolaylaştıran -bizim hayatımızı kolaylaştırdığını sandığımız- ve her şeyi bildiğimizi zannettiğimiz, ama aslında hiç bir şeyin doğrusunu bilmediğimiz halde, modern çağ diye böbürlenip durduğumuz zaman! Eskiler yaşamıyormuş, biz yaşıyoruz! Bir bakıma doğru aslında! Eskiler dünyada cennet için cehennemi, şimdiki bizler ise, cehennem için dünyayı yaşıyoruz!

Gökyüzünden bir ses ki herkes bunu kendi lisanında işitir.
[Kitabül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, sayfa 37]

Her toplumun kendi lisanlarında işitecekleri bir ses! Radyo, televizyon, cep telefonu ve benzeri haberleşme araçları.

Tozlu dumanlı, karanlık bir fitne görülecek, bunu diğerleri takip edecek.
[Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, sayfa 26]

11 Eylül 2001 tarihinde Amerika’nın New York ve Washington şehirlerinde meydana gelen saldırı.
Bu patlamalar sonucunda büyük bir duman oluşmuş ve bu duman tüm şehirden ve hatta civar kentlerden görülebilecek kadar yükselmiş ve yayılmıştır. Çöken binalar ise, daha büyük bir toz bulutunun oluşmasına neden olmuş, hatta çevredeki insanların üzerleri tamamen bu tozla kaplanmıştır. Emperyalist amaçları uğruna kendi halkına bile saldırmakta tereddüt etmeyen Amerikan yönetimi, bu defa düzmece bir senaryo ile ikiz kuleleri yıkıp 3 bin insanını kendi elleriyle enkaza gömdü. Sistematik bir şekilde patlatılan binaların enkazları, Amerika da hiç yer yokmuş gibi acele bir şekilde Amerika dışındaki ülkelere gemilerle nakledilmiştir.

Afganistan’a yazık oldu! Şüphesiz ALLAH’ın orada altın ve gümüş olmayan hazineleri vardır.
[Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, sayfa 59]

11 Eylül’ü bahane eden Amerika, 2001 yılında dünyanın alakasız bir noktasındaki Afganistan’a saldırdı. Gerçek neden ise Afganistan’ın henüz işletilmeye başlanmamış olan sonsuz doğal gaz rezervlerinin Çin’e akışını önlemek ve Rusya’yı güneyden kuşatmaktır. Bu saldırılarda 100 bine yakın Afganlı öldürülmüş ve bu katliam halen devam etmektedir.

Bazılarımız Müslüman olduğunu iddia ediyor değil mi?
Müslümanların hepsi din kardeşidir. Biz Müslüman olduğumuz için Müslümanlara saldıran kâfirlere yardım edip, lojistik destek sağlıyoruz ve ülkelerimizin, topraklarımızın kullanımına izin veriyoruz. Gerçekte Müslüman olunsaydı, bırakın, Müslümanlara saldıranlara yardım etmeyi; Müslümanlara zulmedenlere karşı çıkar, din kardeşlerimizin yanında olurduk! Ama biz sözde Müslüman olduğumuz için, menfaatler uğruna kâfirlerle iş birliği yapıyoruz, bütün kaynaklarımızı kâfirlere kullandırıyoruz; Müslümanları öldürüp, ülkelerindeki zenginlikleri kâfirler, Yahudiler, Masonlar kullanabilsin diye! Ama Amerika gittiği yere demokrasi götürüyor değil mi? Afganistan şeriat ile yani gericilik diye anlattığımız sistemle yönetiliyor. Şeriat yani kelime anlamında doğru yol, hak; din yolu, nur, aydınlık, ışık, Kuran ve Aleyhisselatu Vesselam’ın tarif ettiği ve bildirdiği yol. ALLAH tarafından Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz vasıtasıyla vaaz ve tebliğ olunan hükümleri içeren ilahi kanunların bütün inceliklerinin ve kısımlarının bulunduğu kanunlar! Şeriat aynı zamanda din manasında kullanılmış ki, asıl hükümler, esas kanunlar denen, dinin temelini meydana getiren şeylere inanmak, yani İslam hukuku demektir. Biz şeriat karşıtıyız değil mi? ALLAH’ın kanunlarına karşıyız yani! Bu yüzden şeriat ile yönetilen ülkelere sözde demokrasi götürdüğünü iddia eden, gerçekte Müslümanları öldürüp, bütün haklarına tecavüz eden kâfirlere yardım ediyoruz. Yarın bize ne buyuracaklar biliyor musunuz? “ALLAH’ın hükümlerini hiçe saydığınız yetmiyormuş gibi, bir de ALLAH’ın hükümlerine sarılıp, ALLAH’ın kanunlarıyla yönetilen Müslümanlara zulmedenlerle beraber olduğunuz halde Müslüman olduğunuzu iddia ediyordunuz. Müslümanlara zulmedenlerle işbirliği yapıyordunuz, Müslümanlara zulmedenlere yardım ederek, sizde zulmetmiş oldunuz.”
“Ama hükümet ve devlet izin veriyor, biz ne yapabiliriz ki?” demeler. Hükümeti, bu devleti yönetenleri bu halk seçmiyor mu? Kendi seçtiklerimizi başa getirmiyor muyuz?
Bir de İncirlik Üssü’nün vurulma ihtimaline karşı, atış menzilinden uzak bir noktayı, yani Türkiye’nin İzmir ilini kâfirlerin eline verdiler. Kâfirleri kendi elleriyle oraya yerleştirdiler sözde Müslüman olduğunu iddia edenler kâfirler!

“Tecavüz kurbanı Iraklı kadınların çığlığı: ALLAH için bizleri öldürün!”

Halkıma, Ramadi'nin, Halidiye'nin ve Felluce'nin insanlarına; erdem ve onurlarını kaybetmeyen tüm dünyadaki insanlara. Bu size, Amerikan-Siyonist hapishanesi Ebu Garib'ten kardeşiniz Nur'un mektubudur. İnanın buradaki aşağılanmayı, sefaleti ve haysiyetsizliği size nasıl anlatacağımı, kelimelere nasıl dökeceğimi bilemiyorum. Siz sıcak evlerinizde karınlarınızı doyurup sevdiklerinizle bir arada otururken bizim maruz kaldığımız aşağılanma ve çektiğimiz açlığı, sizler su içerken çektiğimiz susuzluğu, sizler derin uykuda iken Amerikalıların bize yaşattığı uykusuz geceleri, sizler giyinikken bizim yaşadığımız çıplaklığı, bizi soyup önlerinde sıraya dizmelerini
nasıl anlatabilir, nasıl kelimelere dökebilirim? Ey kardeşlerim; kamyonlarınızı ve arabalarınızı Amerikan malları taşırken gördüğümüzde kalbimiz sıkışıyor. Çünkü o araçlar benim halkıma ve ülkeme ait. Yüreğim kan ağlayarak söyle diyorum: ALLAH’ım! Benim insanlarım, haysiyetlerini ve şereflerini bir avuç Amerikan Doları'na mı satmış? Yaşadıklarımızı ve kirletilen onurumuzu düşündükçe gözlerimden yaşlar boşanıyor. Ey kardeşlerim; Amerikalıların elinde ne ızdıraplar çektiğimizi, ne acılar yaşadığımızı,… ALLAH aşkına, nasıl anlatıp nasıl kelimelere dökeyim. Kardeşlerim; ALLAH'a yemin ederim ki, yaşadıklarımızı dile getirmekten acizim. Bundan utanıyorum. Ama yine de kelimelere sığınarak size olanları anlatacağım. Amerikalıların bizlere yaptığı haysiyetsizlikleri, çektirdiği eziyeti, işkenceyi ve aşağılanmaları elimden geldiğince anlatacağım. Hayvani zevklerinin aracı olmadığımızda, kendimizi şehvetlerine teslim etmediğimizde bizi nasıl öldüresiye
dövdüklerini ifade etmeme izin verin! Siz ey bizim dini liderlerimiz olarak ortalarda tozup gezenler! Amerikalıların bize reva gördüğü bu cinsel ve hayvani eziyetler karşısında hâlâ nasıl oluyor da açık alınla ortalarda görünebiliyorsunuz? Peygamber Efendimiz'in en değerli hazineniz buyurduğu haysiyet ve şerefinizi çiğnetmekten pek sıkılmış gibi görünmüyorsunuz! Bizi ve kendinizi birkaç dolar kırıntısı karşılığında pazarlardaki köleler gibi Amerikalılara ve Siyonistlere mi sattınız? Haysiyet ve şerefinizi ne çabuk kaybettiniz? ALLAH'ın bizi sizlere bir emanet olarak verdiğini ne çabuk unuttunuz? Hani bizleri koruyacak, besleyecek ve namusumuzu asla çiğnetmeyecektiniz? Ne oldu size, verdiğiniz söze ne oldu? Amerikalılar, Ebu Garib'te namusunuzu her gün ayaklar altına alıyor. Mektubumu okuyanları, ALLAH adına, Ebu Garib Hapishanesi'ndeki vahşiliklere dur demeye çağırıyorum. Buradaki insanlığa sığmayan işkenceleri durdurmak için sesinizi yükseltmeye davet ediyorum. Burada yapılanlar, Siyonistlerin hapishanelerde Filistinli gençlere ve kadınlara yaptıklarından daha berbat. Orada fiziki işkence yapıyorlardı. Oysa burada her gün ırzımıza geçiyorlar. Vahşi, kana susamış hayvanlar gibi bedenlerimize saldırıyorlar. Avazımız çıktığı kadar çığlıklar atıyoruz ama kimsenin bizi duyduğu yok! Eğer kalbinizde, ruhunuzda bir zerre insanlık, haysiyet, onur ve şeref varsa, birleşin ve bu hapishaneye saldırın. Gelin ve kurtarın bizi! Elinize geçen bütün silahlarla bu hapishaneye saldırın! Hem onları hem de bizleri öldürün! Biz çoktan ölüme razıyız. Burayı yerle bir edin! Hepimizin karnında onların piçleri var! Çoğumuz hamileyiz! Biz dünden ölüme razıyız! Size yalvarıyoruz; gelin ve kurtarın bizleri! Size, ailelerimize ve ülkemize daha fazla utanç vermemek için ölmek istiyoruz! Bizi öldürün! Size yalvarıyorum! ALLAH için bizleri, Amerikalıları ve onların piçlerini öldürün! ALLAH rızası için! Size yalvarıyoruz!
[Ebu Garib Hapishanesi’nden Bacınız Nur, 10 Nisan 2004]

Ey Sözde Müslümanlar! Önce bir bedeninizi yoklayın! Gerçekten yüreğiniz var mı? Yani yürekleriniz yerinde mi? Sonra bu mektubu düşünün. Anlamazsanız tekrar tekrar okuyun. Daha sonra da aynı olaylar sizin başınıza gelse ne yapardınız onu düşünün. Zaten bu çığlıklara kulak vermezseniz, Irak’ta, Afganistan’da, Çeçenistan’da, Filistin’de, Bosna’da ve diğer İslam Toprakları’nda Müslümanların başına gelenler, yakında sizin de başınıza gelecek. Yakında size de işkence edecek, size de tecavüz edecekler! Sizlerin de analarınıza, bacılarınıza, eşlerinize ve kızlarınıza tecavüz edecekler! Bugün kapattığınız o kulaklarınız o gün haykırışlarınıza asla cevap alamayacaklar! Yine o gün hatalarınızı anlayacaksınız! Fakat son pişmanlığınız sizlere fayda vermeyecek! Ve o gün yapayalnız kalacaksınız! Bugün sessiz kalarak ortak olduğunuz zulüm, o gün sizi can evinizden vuracak!

Fırat Nehri’nin suyu çekilerek altın hazinesini açıklaması zamanı yaklaşıyor. Her kim, o zaman orada bulunursa o hazineden bir şey almasın.
[Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, sayfa 28]

“Fırat Nehri’nin suyunun çekilmesi”
Keban Barajı ve sonradan kurulan diğer barajlar, betondan dev birer dağı andırmaktadır, bu barajlardan altın değerinde servet dökülmektedir, yani elektrik.
Her kim, o zaman orada bulunursa o hazineden bir şey almasın.
Hürriyet Gazetesi 4 Kasım 1973 günkü baskısında haziran ayından itibaren Türkiye’nin her yanına elektrik verilecek başlığıyla yazmış Keban Barajı’nı. Orada bulunduğunda o hazineden bir şey almamamız gerekirken, Türkiye de elektrik kullanılan her yerinde kullanılıyor. Zaten bu barajları yapanlarda bizleriz. Ama elektrik, medeniyet, cartlar, curtlar. Medeniyet dediğimiz kâfirleşme bizim için her şeyden önce geliyor nasıl olsa!

Büyük şehirler dün sanki yokmuş gibi yıkılır, harap olur.
[Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, sayfa 38]

Afetlerde yıkılan yerler. II. Dünya Savaşı’nda atom bombası atılarak yok edilen Hiroşima.

Dünyanın harap olmuş yerlerinin yeniden inşa edilmesi, inşa edilmiş yerlerin yıkılması kıyametin şart ve alametlerindendir.
[Kıyamet Alametleri, sayfa 138]

Eski yapılar, tarihi eser özelliği bulunduğu için, kazanç kaynağı olduğu için onarılıyor, depremlerle yıkılan yerler yeniden oluşturuluyor, günümüz ve yakın dönemde yapılan binalar, şehirler ise savaşlarla yok ediliyor.

Iraklıların [IraQ] elinde ölçecekleri bir tartı aleti ve alış veriş yapabilecekleri bir para hemen hemen kalmayacak.
[Kenzul Ummal, Kitab-ul Kıyame Kısm-ul Efal, 5.cilt sayfa 45]

Irak [IraQ] işgal edilmeden önce Amerika’nın koymuş olduğu ambargoyu hatırlayın. Tek bir sakızı alabilmek için bile 5-6 deste para veriyorlardı.

Irak [IraQ] halkı üç bölüme ayrılır. Bir kısmı çapulculara katılır. Bir kısmı ailelerini geride bırakıp kaçarlar. Bir kısmı savaşır ve öldürülürler. Siz bunları gördüğünüz zaman kıyamete hazırlanın.
[Fera idu Fevaidi’l Fikr Fi’l imam El-Mehdi El-Muntazar]

Çapulculara katılanlar; çapulcular, yani Amerika ve İngilizlere katılan Barzani ve Talabani. Kaçanlar; savaşın başlamasına az bir zaman kala sınır ülkelere göç edenler. Savaşan ve öldürülenler, ellerinde çok az bir güç olmalarına rağmen, Amerikan ve İngiliz askerleriyle mahalle aralarında çarpışmaya çalışanlar. Arada ufak tefek haberler çıkar ya bizim satılmış medyamızda. Boşuna uğraşıyorlar ama değil mi bizce? Amerika’ya karşı koyamazlar. Amerika dünyanın süper gücü!

Muhammed ümmetinden masum bir çocuk öldürüldüğünde, gökten bir melek ‘hak onda ve onun yanında olandadır’ diye haykırır.
[Sabban İsafur Ragibin, sayfa 154]

Savaşlarda askerlerden daha çok masum siviller öldürülüyor. Kundaktaki bebekler, kadınlar, yaşlılar. Savaşla hiç bir alakaları olmayan siviller, askerlerle çatışmaya girmeyen siviller kitle imha silahlarıyla, bombalarla öldürülüyor. Hiç bir şeyden habersiz olan kundaktaki bebekler öldürülüyor.

Beni hak ile gönderen ALLAH’a yemin ederim ki, benden sonra ümmetimin içinde fetret devri olacak. O devir de herkes helali aramadan mal talebinde bulunacak, kanlar akıtılacak ve şiir Kuran’a bedel tutulacak.
[Deylemi; Geleceğin Tarihi 1, sayfa 50; Ravi: Hz. İbni Ömer Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 456]

Helalin-haramın ne olduğunu bilmiyoruz ki, para gelsin yeter diyoruz. Para için kan akıtılıyor! Bir kâğıt parçası için, yollar kesiliyor, insanlar gasp ediliyor, gasp edildikten sonra gasp edilenler de öldürülüyor. Bu dünyada her zaman bu olaylar artıyor. Yönetici diye başa getirdiklerimiz halkın meşgul olması için, yönetim işleriyle fazla alakalı olmaması için, halk içinde karışıklık olması için bunlara göz yummayı bırakın, bu suçlara kendileri izin veriyor. Kapkaççılık yapılırken, çantasını vermekte direnenler öldürülüyor, ama suçlular 3-4 ay yatıp çıkıyor. İnsan hayatına bu kadar önem veren dünyamız.

Şiir Kuran’a bedel tutulacak. 7 gün 24 saat her yerde, televizyonlarda, radyolarda, filmlerde, sokaklarda, arabalarda, cep telefonlarında, şiirlerin müzikli halleri olan şarkıları dinliyoruz. Bunları dinlediğimiz kadar okumuyoruz Kuran’ı. ALLAH’ın kitabı Kuran okunmuyor bu kadar.

Kuran’ı kendi düşüncesine göre tefsir eden cehennemdeki yerine hazırlansın.
[Tirmizi, İbn Abbas; İhyau Ulumiddin, İmam Gazali]

Kuran’ı okurken anlamadığımız için, anlamak istediğimizde mealini okuyoruz ya. Kuran’ın anlayabilmek için, eski âlimlerin hazırladığı tefsirleri okuyoruz sadece. Her şey hazır geliyor, hazır bekliyoruz.

Hazret-i Ali Kerremullahü Vechehü’nün rivayet ettiği hadiste, Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz: “Beni hak peygamber olarak gönderen ALLAH’a yemin ederim ki, benim ümmetim bağlı oldukları asıl din ve cemaatten ayrılarak yetmiş iki fırkaya bölünecektir. Bunların hepsi sapık ve insanları cehenneme davet ile sapıtacaklardır. Bu zamana tesadüf ederseniz, ALLAH’ın kitabına sarılın. Zira sizden evvelkilerin haberi, sizden sonra geleceklerin haberi ve aranızda ne şekil hükmedeceğiniz orada mevcuttur. Kuran’a karşı gelen zalimlerin belini, ALLAH[c.c.] kırar. Kuran’ı bırakıp ta ilmi başka taraflarda arayanları ALLAH sapıtır. Kuran ALLAH’ın sağlam ipi, açık nuru ve insanlar için faydalı olan şifasıdır. Kuran’a sarılanlar için koruyucu ve Kuran’a uyanlar için kurtarıcıdır. Şaşmaz ki düzeltilsin, eğrilmez ki doğrultulsun, incelikleri ve fevkaladelikleri tükenmez, tekrar tekrar okumak Kuran’ı eskitmez’’ buyurmuştur.
[İbn-i Mace; Tirmizi]

“Asıl din ve cemaatten ayrılarak yetmiş iki fırkaya [yetmiş iki cemaate] bölünmek.”
Milliyetçilik olarak ayrılmışız! Amelde 4, itikatta 2 mezhep olarak ayrılmışız! Birde mezhep olarak ayrılanlarda mezhep imamlarının kitapları okunur sadece, diğer mezhep imamlarının kitaplarını okumazlar. Aslında İslam da mezhep yokken, İslam da mezhep bulunmuyorken, mezhep imamları olarak bildiğimiz müçtehit âlimlerin, imamların; konulardaki farklı görüşleri dolayısıyla her mezhep imamının öğrencilerinin imamlarının kitaplarına ve görüşlerine uyarak, ibadet etmesi dolayısıyla farklılıklar oluştuğu için mezhep adı verilerek bölünmeleridir! Cemaatlere ayrılmak! Dini bir konu hakkında konuşulduğunda artık hangi cemaattesin diye soruyoruz ya bir de? Nur cemaatinden misin? Hür cemaatinden misin? Süleymancı mısın? Fethullahçı mısın? … diye.

Farklı görüşler yüzünden İslam hükümlerinde değişikliğe sebep olanlar!

Şu hadiseler meydana gelmedikçe kıyamet kopmayacaktır. Ölümler ve katliamlar yaygın hale gelecek.
[Camiü’s-Sağır; Müsned]

Ölüm her yerde! Savaş olan ülkelerde öldürülenlerin sayısı belli değil! İşkence yapılarak öldürülenlerin haddi hesabı yok! Sokaklarda bile adam kesiyorlar, öldürüyorlar! Artık gölgemizden bile korkar hale gelmişiz.

Cinayetler artmadıkça kıyamet kopmaz.
[Ölüm-Kıyamet ve Diriliş, sayfa 468]

Gasp edildikten sonra bir kâğıt parçası yüzünden, paraları alınanların öldürülmesi! Hoşuna gitmeyen bir söz söyledi diye öldürülenler! Dinlediği şarkının etkisiyle kendini öldürenler!
Her yerde kan kokuyor! Kan!

Doğmamış çocuklar bile öldürülüyor değil mi? Daha doğmamış çocuklar bile öldürülüyor! Düşük yaptıran ilaçlarla, kürtajlarla! Doğmamış çocuklar bile öldürülüyor.

Ebu Hureyre Radıyallahu Anh anlatıyor: Resullullah Aleyhisselatu Vesselam buyurdular ki: “İnsanlar öyle günler görecek ki, katil niçin öldürdüğünü, öldürülen de niçin öldürüldüğünü bilemeyecek.”
[Ebu Müslim, Fiten, sayfa 56]

Cinnet geçirenler kendi çocuklarını bile öldürüyor! Ailesini öldürüp ardından kendisini öldürenler! Sebepleri bilinmeyen, önce öldürüp sonra kendini öldürenlerin, öldürülenlerin, ölüm sebepleri bile tam olarak bilinmiyor! Varsayımlar üzerine yazıp çiziyor herkes.

95.seneye kadar insanların işleri iyi gidecek, 97 veya 99. senede malları ziyan olacak.
[El-Kavlu-l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, sayfa 54]

Selçuk Demiralp, Merkez Bankası’nın Kambiyo Genel Müdürü olduğu 1993 yılında, Merkez Bankası’nın uyarı yazısına rağmen, Dışbank’ın Lapis Grubu’na [Aydın Doğan’a] satışına, 6 gün içinde fikir değiştirerek onay veren kişiydi.
Hiç bir bankanın kredi açmadığı Lapis Grubu’na Dışbank’ın satışı ve arkasından batışıyla, Türkiye’yi 1994 krizine sokan Selçuk Demiralp’in ağır sorumluluğu, koca ülkeyi ekonomik krize sokması, 1998 yılında başbakanlık teftiş kurulu tarafından soruşturulmuştu. Olayların durulmasını bekliyorlar yani! Halkın alışmasını, unutmasını! Ancak Selçuk Demiralp soruşturma sürerken, Aydın Doğan’ın kadim dostu Ahmet Mesut Yılmaz tarafından adeta ödüllendirilerek hazine müsteşarlığına atandı.

Selçuk Demiralp paraşütle indirildiği hazine müsteşarlığı görevi sırasında da, Türkiye’yi en büyük ekonomik krizlerden birinin içine soktu. Aydın Doğan, hakkındaki soruşturma nedeniyle açılan dava halen sürmekteyken, kendisine Dışbank’ı bağışlayan ve kriz nimetlerinden yararlandıran Selçuk Demiralp’i Dışbank yönetim kurulu üyeliğine atadı.

3’lü koalisyon döneminde, Bülent Ecevit’in başbakan olduğu dönemde Şubat 2001 yılında çıkan Türkiye’nin en büyük ekonomik krizinin iç yüzü.

PKK terör örgütü elebaşı Apdullah Öcalan’ın Suriye’de bulunduğu dönemde. Genel Kurmay Başkanı orduyla sınıra kadar giderek, ya Apdullah Öcalan’ı verin ya da biz gelip alalım deyince; Apdullah Öcalan, uçakla İtalya’ya gönderilmişti. İtalya, Apdullah Öcalan’ı vermeyince, İtalya’ya sınır bulunmadığı ve Avrupa ülkesi olduğu, kâfir memleketi olduğu için askeri yönden baskı yapılamadığı için, ekonomik ambargo uygulanmıştı. İtalya bu ambargoyu başta önemsememişti. 3 ay boyunca İtalya ile ithalat ve ihracat kesilince, İtalya durumun ciddiyetini anlamış ve Apdullah Öcalan’ı uçakla Kenya’ya göndermişti. Amerikan CIA ajanları da Apdullah Öcalan’ı kulağından tutup Türkiye’nin MİT elemanlarına teslim etmişti. Apdullah Öcalan, Mesut Yılmaz tarafından kurulan; Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu[TMSF]’nun iflas ettikten sonra mal varlığına el koyduğu Cavit Çağlar’ın hacizli, devlet tarafından el konulmuş olan eski özel uçağıyla getirildiği için, Cavit Çağlar’a bütün mal varlığı geri verildi.
Apdullah Öcalan yargılandı, 30 bin insanın öldürülmesine sebep olan kişi yargılandı. Ama kimse bir şey yapmadı. Sadece hapse atıldı. Her türlü konforu sağlandığı gibi; krallar, padişahlar gibi bakıldığı, gözetildiği halde, bu yetmiyormuş gibi, zehirlenme ihtimaline karşı; her yemeği 3 asker tarafından yenilerek kontrol ettiriliyor. Yani, Apdullah Öcalan, zehirlenmek istenirse, zehirlenemeyecek, onun yerine Türkiye’nin askeri ölecek. Türkiye’nin kendi askerinin canından daha önemli olan 30 bin insanın ölümüne sebep olan Apdullah Öcalan! Üstelik artık basına bile demeçler veriyor! Apdullah Öcalan’ın yakında serbest bırakılması için zemin hazırlanıyor.

Suriye’ye askeri gücünü gösteren Türkiye, tüm dünyaya askeri gücünü bir kere daha göstermiş oldu. İtalya gibi bir Avrupa ülkesine siyasi baskı yaparak, ekonomik ambargo uygulayarak, hem siyasi, hem de ekonomik yönden güçlü olduğunu gösterdi. Her zaman olduğu gibi Amerika ve Avrupa ülkelerinin, Yahudiler ve kâfirlerin oyunlarıyla, Şubat 2001 krizi çıkartıldı. Askeri, siyasi ve ekonomik güç gösterildikten sonra fırsat kollayan kâfirler, Şubat 2001 ayında harekete geçti ve Türkiye’yi krize sürüklediler.
Siyasi bir olay arayan kâfirler, Ahmet Necdet Sezer’in Başbakan Bülent Ecevit’in başına Anayasa fırlattığı günün gecesinde, merkezleri Amerika’da ve İngiltere’de bulunan Citybank ve HSBC Bank’ın; Türkiye’de bulunan şubelerindeki kasalarından 50 milyar dolar parayı yurtdışına kaçırdılar. Bu kriz olayı sadece Bülent Ecevit’in üzerine yıkıldı ama kimse ardını kurcalamadı. Citybank ve HSBC Bank genel müdürleri hortumculuk yüzünden mahkemeye çıkartıldı, ama her zaman olduğu gibi konu örtbas edildi. Sadece basında ufak tefek haberler olarak geçti.

Şubat 2001 krizi sırasında devalüasyonu önceden haber alan işadamları, zenginler, bankalar dolar vurgunu yaparak bu ülkeyi krize soktu. Devalüasyonu önceden haber almak? Aslında haber almamışlardı. Amerika ve Avrupa kâfirlerinin fırsat kolladığını biliyorlardı.

Aydın Doğan Şubat 2001 yılında, sahibi olduğu Dışbank aracılığıyla Merkez Bankası’ndan 258.7 milyon dolar, kişisel TL hesabı bulunan Halk Bankası’ndan da 10 milyon dolarlık döviz çekerek hazineyi, yani Türk milletini trilyonlarca zarara uğrattı.

Aydın Doğan ile benzer işlemi gerçekleştiren Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel ağır ceza mahkemesinde yargılanırken, Aydın Doğan’ın trilyonluk döviz vurgunuyla ilgili olarak Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan 2002/88946 no’lu soruşturma her zaman ki gibi ortadan kayboldu. Aydın Doğan! Doğan Medya Grubu’nun sahibi!

Aydın Doğan Şubat 2001 krizi sırasında devlete ait Halk Bankası’nın Mecidiyeköy Şubesi’ndeki 176483 no’lu hesabından 799.200 Türk lirasından 10 milyon dolar aldı. Aydın Doğan aldığı 10 milyon doları yine aynı şubedeki 185393 no’lu döviz hesabına yatırdı.

Aydın Doğan’ın doları 799.200 Türk lirasından aldığı 22 Şubat 2001 günü, dolar serbest piyasada 900.000 Türk lirasından, Merkez Bankası’nda ise 962.499 Türk lirasından işlem görüyordu.

Piyasa fiyatları ortadayken, Halk Bankası’nın Aydın Doğan’a ucuza döviz satışı yapmasıyla, Aydın Doğan trilyonluk kâr elde ederken, hazine de trilyonluk zarara uğradı. Hazine; yani Türk halkının parası!

Hemen ertesi gün yani 23 Şubat 2001 tarihinde Amerikan ve İngiliz bankalarının bu ülkede bulunan şubelerinden 50 milyar doların yurt dışına kaçırılmasıyla dolar; 1.078.988 Türk lirasına yükselince Aydın Doğan’ın trilyonluk kârı katlanmış oldu.

Aydın Doğan’ın bu vurgunundan elde ettiği gelir, 2001 yılı içinde doların her gün yükselmesiyle katlanarak arttı.

Şubat 2001 krizi sırasında Kamu Bankalarına hücum ederek ucuz döviz kapatanlarla ilgili olarak yapılan idari soruşturmanın Halk Bankası ile ilgili bölümünde, Halk Bankası Genel Müdürlüğü şubelerine gönderdiği bir yazıda kriz günleri olarak anılan 20 ve 21 Şubat 2001 tarihlerinde büyük meblağlarla döviz alımı yapanların listelerinin hazırlanmasını istedi.

Bu listelerde Halk Bankası’nın Mecidiyeköy Şubesi’ndeki büyük meblağlı hareketler dikkat çekiyor.

Listeye göre medya patronu Aydın Doğan, Doğan Medya Grubu’nun sahibi Aydın Doğan; krizin başladığı saatlerde elindeki Türk lirasını dolara çevirmişti. Ancak dikkati çeken nokta Aydın Doğan’a satılan doların fiyatının piyasa değerlerinin altında, yani ucuz olmasıydı.
Hazine müsteşarı Selçuk Demiralp!

Bu döviz alış listelerini ele geçiren milletvekili Emin Şirin, 9 Ekim 2002 tarihinde 1 yıl 8 ay sonra, kriz çıktıktan 20 ay sonra, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’na bir mektup yazdı:

“Sayın Sabih Kanadoğlu,
Yargıtay Başsavcısı

Sayın Kanadoğlu,

İlişikte, 2001 Şubat krizi sırasında Halk Bankası nezdinde yapılan 7 adet döviz işlemi ile ilgili bilgi sunuyorum.
Tarafıma ulaştırılan bu bilgiler eğer doğru ise, Halk Bankası’nı zarara uğratacak nitelikte. Özellikle Aydın Doğan’a ait olduğu iddia edilen hesaplarda yapılmış olan döviz işlemi Halk Bankası’nı 1 trilyon Türk lirası zarara uğratmış olabilir.

İlişikte gönderdiğim bilgilerin doğruluğunun araştırılmasını ve eğer doğru ise gerekli kanuni işlemlerin yapılması için ilgili savcının görevlendirilmesini arz ederim.

Hürmetlerimle
Emin Şirin
Milletvekili.’’

Sadece bir trilyon TL zarara uğratmış olabilirmiş?

Bu mektup üzerine derhal harekete geçen Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, elindeki bilgileri içeren bir yazıyla konuyu Cumhuriyet Savcılığına intikal ettirdi.

Olayı soruşturmakla görevlendirilen Cumhuriyet Savcısı Fethi Şimşek, Halk Bankası’na bir yazı yazarak “2001 yılı Şubat ayında meydana gelen ekonomik kriz sırasında [21 Şubat 2001- 22 Şubat 2001 tarihlerinde] Aydın Doğan’a döviz satışı yapılıp yapılmadığını” sordu.

Banka tarafından verilen cevapta “22 Şubat 2001 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası işlemlerinde Amerikan Doları minimum 830.000 Türk Lirası, maksimum 1.020.000 Türk Lirasından satıldığı halde Aydın Doğan’a Mecidiyeköy Şubesi’nden 22 Şubat 2001 tarihinde 799.200 Türk Lirasından 10 milyon dolar satıldığı” bildirildi.

Sadece Aydın Doğan’a yapılan bu kıyak! Mesut Yılmaz’ın kadim dostu olan Aydın Doğan’a yapılan bu kıyak! Selçuk Demiralp’i Hazine Müsteşarlığı’na getiren Aydın Doğan’ın kadim dostu Mesut Yılmaz.

Cumhuriyet Savcısı Fethi Şimşek, Halk Bankası’ndan gelen cevap üzerine, “hizmet sebebiyle emniyeti suistimal” suçunun işlendiği yerin İstanbul olması nedeniyle verdiği yetkisizlik kararıyla, dosyayı; gereğinin yapılması için 31 Mart 2003 tarihinde Şişli Cumhuriyet Savcılığı’na gönderdi:

“Bankanın yapılan döviz satış miktarına göre büyük miktarda zarara uğradığı iddiasıyla ilgili olarak yapılan inceleme ve soruşturma sonunda, 22 Şubat 2001 tarihinde adı geçen kişilere yapılan döviz satışı Türkiye Halk Bankası Mecidiyeköy Şubesi’nden yapılmış olduğu tüm evrak kapsamından anlaşıldığından suç yeri itibariyle Başsavcılığımızın yetkisizliğine, gereği için hazırlık evrakının Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine, CMUK.nun 8.maddesi uyarınca karar verildi.”
31 Mart 2003

Fethi Şimşek
Ankara Cumhuriyet Savcısı
EK: Hazine evrakı.’’

HEP BİLMEDİĞİMİZ FARKINA VARAMADIĞIMIZ BİR ARAYIŞ İÇİNDE OLMADIK MI HEPİMİZ?

OLDUK DEĞİL Mİ? AMA BULAMADIK..

Sitemizden Programları indirebilmek Ve En İyi Şekilde Faydalanmak İçin Lütfen ÜYE Olunuz..
09-06-2010 03:07 PM
Web Sayfasını Ziyeret Edin Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
delinin biri Çevrimdışı
Acemi Üye
*

Mesajlar: 49
Üyelik Tarihi: Nov 2009
Rep Puanı: 0
Ruh Halim
Ruh Halim
Zararsiz

Takımın:
Mesaj: #4
RE: BU DüNYA, BU NESiL HER YÖNDEN, HER CİHETTEN KIYAMET ALAMETi!
31 Mart 2003; yani krizden 2 yıl 1 ay sonra! Olan olup, biten bittikten sonra!

Ve dosyanın İstanbul’a gönderilmesiyle birlikte Aydın Doğan hakkındaki döviz vurgunu dosyası ortadan kayboldu! Ne basit! Ne kolay!

Aydın Doğan ile benzer işlemi gerçekleştiren Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel, Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanırken, Aydın Doğan’ın trilyonluk döviz vurgunuyla ilgili olarak Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan 2002/88946 no’lu soruşturma her zaman ki gibi ortadan kayboldu.

“Döviz kurunun 100 bin lira düşük uygulanmasından dolayı Aydın Doğan’ın Halk Bankası’na, dolayısıyla devlete [yani halkın parasına] zararı 1 trilyon lira oldu. [bu rakam sadece döviz kurunun düşük fiyattan alınmasıyla oluşan zarar, dolar fiyatının katlanmasıyla oluşan zararın haddi hesabı belli değil.] Aydın Doğan’ın bu haksız kazancıyla ilgili soruşturma açıldı. Banka fon yönetim müdürü Füsun Balamir için sadece aylıktan kesme cezası verilerek olay örtbas edildi. Hukukçular Balamir’in bu suçunun “görevi kötüye kullanmak” olduğunu, bu suça eş gelen cezayı alması gerektiğini belirtirken, olay sadece maaştan kesinti yapma cezası ile kapatıldı. Emri kimlerin verdiğinin üzerine gidilmedi, Aydın Doğan’ın elde ettiği haksız kazanç yanına kâr kaldı.’’
[Evrensel Gazetesi, 17 Temmuz 2002]

Bütün milletin zarara uğratıldığı bir davada varılan sonuç! Konunun daha da üstüne gidilmemesi için Halk Bankası kapatıldı! Daha sonra özelleştirilerek hizmet vermeye başladı!

Aydın Doğan’ın Şubat 2001 krizini fırsat bilip şahsi hesabını dolara çevirirken, sahibi olduğu Dışbank’ın da boş durmadığı belgelendi.

Belgelere göre Dışbank kriz günü Merkez Bankası’ndan 258.7 milyon dolar çekerek trilyonluk bir vurguna imzasını attı.

Şubat 2001 krizi sırasında, devalüasyon kokusunu alarak [köpekler 30 kilometre ötedeki kokuyu alabilirlermiş] Türkiye Merkez Bankası kasalarına saldıran ve milyarlarca dolar tutarında döviz çeken bankaları soruşturan bilirkişi Servet Taşdelen tarafından hazırlanan 4 Aralık 2001 tarihli ve “TBMM yolsuzlukların sebeplerinin, sosyal ve ekonomik boyutlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi” amacıyla kurulan “Meclis Araştırma Komisyonu’na” sunulan raporda, dolar vurgunu ve vurguncuları tek tek listelendi.

Şubat krizi sırasında haksız kazanç sağlamak için devletin kasasını yağmalayanların yapmış oldukları resmi raporlara ‘’spekülatif saldırı’’ olarak yansıdı:

“Kasım 2000 krizinden yaklaşık 3 ay sonra, 19 Şubat 2001 tarihli Milli Güvenlik Kurulu toplantısında Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Başbakan Bülent Ecevit arasında meydana gelen tartışma dövize yönelik spekülatif bir saldırıyı tetiklemiş ve bu defa bir döviz krizi başlamıştır.

Kasım 2000 krizinde dövize saldırı yabancı yatırımcılarla sınırlı kaldığı halde, Şubat 2001 tarihlerinde 5.2 milyar dolarlık bir erime meydana gelmiştir. Dövize yönelik spekülatif saldırıların yoğunluğu kasım 2000 krizinde yara alan enflasyonu düşürme programının sürdürülebilirliğini ortadan kaldırmıştır. [Dikkat ederseniz Citybank ve HSBC Bank’ın Türkiye’deki şubelerinin kasalarından bir gecede yurtdışına kaçırılan 50 milyar doların lafı bile edilmiyor]

Bu bilgilerden genel olarak yetkili kuruluşların krizin başladığı 19 Şubat 2001 tarihinde, ertesi gün valörü ile gerçekte satın alabilecekleri tutarın beş katı kadar döviz talebinde bulundukları anlaşılmaktadır.

Ayrıca; bu dönemde Merkez Bankası’nca döviz satış işlemlerinde, anlaşmadan doğan yükümlülükleri yerine getirmeyen kuruluşlara parasal yaptırım uygulanmamasının, ilgili kuruluşların çok yüksek tutarlarda döviz talebinde bulunmasına ve Merkez Bankası’nın bu durum karşısında bu taleplerine karşılık vermesine dikkat edin!

Yetkili kuruluşlarca Merkez Bankası’ndan 19 Şubat 2001 tarihinde ertesi gün valörü ile yapılan 7.6 milyar dolar tutarındaki döviz alımı dövize yönelik spekülatif bir saldırı niteliğindedir.

Kamu zararına sebebiyet veren somut olaya ilişkin sorumlulukların kesin olarak belirlenebilmesi için, bu olayın koşullarını hazırlayan Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizleri öncesinde ve anılan krizler sırasında meydana gelen olayların ilgili kişi ve kurumların işlem ve eylemlerini de kapsayacak şekilde, bütün derinliğiyle, çok yönlü olarak ve nedensellik ilişkileri esas alınarak araştırılması ve incelenmesi gerekmektedir. Somut olayın kapsamlı bir şekilde araştırılması ve incelenmesi, bu olay sonucunda ortaya çıkan kamu zararında sorumluluğu bulunanlar hakkında gerekli işlemlerin yapılmasının yanı sıra, benzer olayların tekrarının önlenmesi için alınabilecek tedbirlere ve geliştirilebilecek politikalara ışık tutması bakımından da özel bir önem taşımaktadır. Somut olay ile ilgili olarak, emekli Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu tarafından “Başbakanlık Makamı’na muhatap 11 Nisan 2001 ve 28 Haziran 2001 tarihli yazılar ile Merkez Bankası’nın Şubat 2001 krizi sırasındaki başkanı ve başkan yardımcıları hakkında 4483 sayılı kanun kapsamında ön inceleme yapılmasının ve soruşturma izni verilmesinin istenmesi” üzerine konu daha önce Başbakanlık Müfettişleri tarafından incelenmiş olmakla birlikte, bu incelemeler sonucunda düzenlenen raporlarda somut olayın kısmen irdelendiği ve bütün yönleriyle ortaya konulmadığı görülmektedir.

Bu nedenle; anılan hükümet üyelerinin ve Merkez Bankası yetkililerinin somut olayda ortaya çıkan kamu zararına ilişkin sorumluluklarının bütün açıklığıyla ve maddi delilleriyle birlikte ortaya konulabilmesini temin için, konunun Başbakanlık Teftiş Kurulu’nun koordinatörlüğünde Başbakanlık Müfettişleri’nden, Merkez Bankası müfettişleri’nden ve Bankalar Yeminli Murakıpları’ndan oluşturulacak bir heyet tarafından çok yönlü olarak araştırılmasının, incelenmesinin ve sonucundan TBMM başkanlığına bilgi verilmesinin yerinde olacağı düşünülmektedir.”

Laf salatası! Her şeyi biliyorlar ama laf salatasından başka bir şey yapmıyorlar! Kundakta ki bebekler gibiyiz hepimiz. Ağlayan bebekleri ağlamasın diye pış pışlarlar ya! Bizi öyle pış pışlıyorlar.

T.C. Merkez Bankası’nca 19, 20 ve 21 Şubat 2001 tarihlerinde üç gün içinde toplam 84 kuruluşa net toplam 5 milyar 188 milyon dolar tutarında döviz satışı yapılmıştır. [Dikkat ederseniz Citybank ve HSBC Bank’ın kasalarından bir gece de yurtdışına kaçırılan 50 milyar doların lafı bile edilmiyor]

Belirtilen tarihlerde Merkez Bankası’ndan 25 milyon dolar ve daha fazla döviz satın almış olan yetkili katılımcılar ile satın aldıkları dövizlerin tutarları:

Yetkili katılımcı 3 günlük net alış:

1 no.lu banka Citybank 1.063.800.000 dolar
2 no.lu banka Deutsche Bank 764.000.000 dolar
3 no.lu banka Koçbank 426.000.000 dolar
4 no.lu banka TEB 411.000.000 dolar
5 no.lu banka Yapı Kredi Bankası 383.700.000 dolar
6 no.lu banka Chase&Manhattan 332.600.000 dolar
7 no.lu banka Osmanlı Bankası 269.000.000 dolar
8 no.lu banka Dışbank 258.700.000 dolar
9 no.lu banka HSBC Bank 254.900.000 dolar
10 no.lu banka WLB 227.200.000 dolar
11 no.lu banka Garanti Bankası 199.000.000 dolar
12 no.lu banka ABN Ambro 135.000.000 dolar
13 no.lu banka Finansbank 121.000.000 dolar
14 no.lu banka İş Bankası 95.000.000 dolar
15 no.lu banka Türkbank 90.900.000 dolar
16 no.lu banka İktisat Bankası 67.700.000 dolar
17 no.lu banka Tekstilbank 58.300.000 dolar
18 no.lu banka CSFB 50.000.000 dolar
19 no.lu banka İnterbank 42.300.000 dolar
20 no.lu banka Akbank 27.000.000 dolar
21 no.lu banka Taib Bank 25.000.000 dolar

Citybank, HSBC Bank’la birlikte, Türkiye’nin kasasından, Türk halkının rızkından 50 milyar doları yurt dışına kaçırdığı yetmiyormuş gibi üstüne, 1 milyar 63 milyon 800 bin dolar alıyor.

KoçBank 426milyon dolar. TEB 411 milyon dolar. Yapı Kredi Bankası 383 milyon 700 bin dolar, Osmanlı Bankası 269 milyon dolar.

Şubat 2001 krizi sırasında Merkez Bankası’na saldırarak kasasındaki 5 milyar doları yağmalayanlar listesinde yer alan 21 bankadan 8 no.lu banka koduyla anılan, Aydın Doğan’ın sahibi olduğu Dışbank’tı.

Belgelere göre Merkez Bankası’nda günde 68 milyon dolarlık işlem limitine sahip olan Dışbank, kriz günü kendisine tanınan kotanın 5 katı fazlası istemde bulunarak 375 milyon dolar talep etmiş ve bu talebin 258.7 milyon dolarlık bölümü karşılanabildiği için kendisine 258 milyon 700 bin dolarlık döviz satışı yapılmıştı.

Dışbank, kriz günü saldırdığı Merkez Bankası’ndan almış olduğu 258.7 milyon tutarındaki ucuz dolar ile trilyonluk bir vurguna imzasını atarken, bu halk bir gecede bütün fiyatların iki misline katlandığı bir krize mahkûm oldu.

Sonuçta bu işlemleri gerçekleştirenlerin bir kısmı Ağır Ceza Mahkemesi’nde bir kısmı da Yüce Divan’da yargılanırken Aydın Doğan her zaman ki gibi, bu soruşturmadan da sıyrılmayı bildi ve dolar vurguncusu Dışbank’ını, Belçikalı Fortis’e sattı.

31 Mart 2003; yani krizden 2 yıl 1 ay sonra. Olan olup, biten bittikten sonra!

Bu konuda Aydın Doğan hakkındaki dosyanın İstanbul’a gönderilmesiyle birlikte Aydın Doğan hakkındaki döviz vurgunu dosyası ortadan kayboldu! Ne basit! Ne kolay!

Şu an adı Fortis olarak değişen bankanın risk yönetimi ve kontrol sorumluluğunu üstlenen Selçuk Demiralp aynı zamanda trilyonlarca para kazandırdığı, halkın parasını hediye ettiği Aydın Doğan’ın finans operasyonlarından sorumlu sağ kolu olarak görev yapıyor.

Yayın ve basın organlarının tamamını ele geçirmeden doymaya niyetli olmayan Aydın Doğan’ın, 912 bin yeni Türk Lirasına satın aldığı Uzan Grubu’na ait kanalları aldığını da unutmayalım.

Aydın Doğan’ın sahibi olduğu kanallar, Doğan Medyaya bağlı yayın yapan kanallar ve diğer yayın kuruluşları:
Star TV, Euro Star, Kanal D, Euro D, D Yeşilçam, D Max, Movie Smart, Movie Smart 2, Cartoon Network, D Çocuk, CNN Türk, Haber Türk, Dream TV, Dream Türk, BJK TV, FB TV, GS TV, Fix TV, Powertürk TV, Passion TV, TNT, Discovery Channel, Animal Planet, Comedy Smart, Fashion TV, World TV, Science TV, Travel&Living TV, CNN İnternational, Eurosport, Movies 24, Movies 24 Erotik, Kral TV, Buket TV, Fx TV, Nike TV, World Fashion, D Max, D Plus, Kidsco, Luli, Z TV, Radyo D Haber, Emlak TV, D Hipodrom, D Spor, D Shopping, D Tay TV, Yaşam TV, Fantasy TV, D Smartpromo, Kral TV Avrupa, Loca Portal, Loca 1, Loca 2, Loca 3, ESPN Classic, Yaban TV, NASN Europe[high definition], CNN Türk Radyo, Radyo D, Slow Türk, Best FM, İstanbul FM, Fenomen, Radyo Moda, Smart Oldies, Smart Slow, Smart Jazz, Smart Rock, Smart Hits, İradyo Portal, Kral FM, bünyesinde toplam 24 dergi yayınlanan Doğan Burda [DB], Doğan Music Company, 50 yıldan uzun süredir yayınlanmakta olan Hürriyet, 1930’lu yıllardan 1990’lı yıllara kadar kadınları açabilmek adına her yıl güzellik yarışmaları düzenleyen; 1990’lı yıllarda, Genel Yayın Yönetmeni’ne; bu yarışmaların artık neden yapılmadığı sorulunca ’’artık gerek kalmadı, biz amacımıza ulaştık, kadınları açtık diyen’’ ve 1950’li yıllardan itibaren adı değiştirilen Milliyet, 1996 yılında kurulan Radikal, Posta, Fanatik, Fanatik Basket, finans gazetelerinden 1996 yılında kurulan Referans, Turkish Daily News.

Sadece hamam olan televizyonlarda yayınlanan tek bir kanalı olmuş olsa bile öldürülmesi gerekirken, baş tacı yapılan ve kanalları sürekli izlenen, bütün halkı mağdur etmesine rağmen hiçbir şey yapılmayan; şeytanın ezanlarını yayınlayan radyoların sahibi, Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’e indirilene, Kuran’a küfretmek için çekilen resimlerle dolu dergiler, gazeteler. Üstelik son zamanlarda Doğan Medyaya ait kanallarda İslam ile alay edilen programlara öncelik verilmesi.

Masonların emriyle son dönemde Aydın Doğan’a 3.8 milyar TL tutarında vergi/ceza verildi! Öldürülmesi gereken birine para cezası!

Bir de krizden sonra haksız kazanç elde etme suçundan yargılanan Ahmet Mesut Yılmaz’ın kardeşi var. Devalüasyon olacağı gece, yani Citybank ve HSBC Bank’ın Türkiye’deki şubelerinin kasalarından, Türk halkının 50 milyar dolarlık parasının kaçırıldığı gece, bütün servetini dolara yatırarak, bir gecede servetini 2’ye katlayan Türkiye’nin yöneticilerinden birinin kardeşi. Ve bu şahısların gerçekte ki hükümlerini bırakın, insanların koymuş olduğu kanunlarla bile cezalandırılmaması.

CityBank ile birlikte 50 milyar doları yurt dışına kaçıran HSBC Bank’ın aldığı miktar, 254 milyon 900 bin dolar. Garanti Bankası 199 milyon dolar. Finansbank 121 milyon dolar. İş Bankası 95 milyon dolar, TürkBank 90 milyon 900 bin dolar.

Krizden sonra IMF ve Amerika Türkiye’ye kredi verdi değil mi? Türkiye’nin kasasından halkın parasını çalıp, Türkiye’yi kendine borçlandıran Yahudiler ve kâfirler. Üstüne üstelik Türkiye de yaşayan iş adamları.

Faiz yiyene, yedirene, faiz senedi yazana, bu senede şahit olana, dövmeyi de yapan ve yaptırana, sadakayı geciktirene, hicretten sonra İslam’dan çıkıp gidenlerin hepsine birden, kıyamet gününde Muhammed Aleyhisselatu Vesselam dilinden lanet edilmiştir.
[Ravi: Hz. İbn-i Mesud Raduyallahu Anh, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi]

İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki, faiz yemeyen adam kalmaz. Onu yemese bile kendisine tozu isabet eder.
[Ravi: Hz. Ebu Hureyre Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 141]

Üç kişiye hürmet olmaz: Cenazede para ile ağlayan kadına hürmet yoktur. Onun kazancı da lanetlenmiştir. Şarkıcılara hürmet yoktur, malları bereketsizdir, kazançları da lanetlenmiştir. Bunları dost edinenler de [hoş gören de] lanetlenmiştir. Faiz yiyenin de hürmeti yoktur. Onun malında da bereket yoktur.
[Ravi: Hz. İbni Abbas Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 267]

Allah, faiz yiyene, yedirene, faiz senedi yazana ve zekâtı vermeyene de lanet etsin.
[Ravi: Hz. Ali Kerremullahü Vechehü, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 347]

Kıyamet alametlerindendir; şüphenin açık olması ve açıkça faiz yenmesi.
[Ravi: Hz. İbni Mes'ud Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 448]

705. (2273) (6692)- Hz. Ebu Hureyre Radıyallahu Anh anlatıyor: "Resûlullah Aleyhissalâtu Vesselâm buyurdular ki: "Miraç gecesi, bir kavme uğradım ki, karınları evler gibi iri idi. Bu karınların içi yılanlarla dolu idi ve yılanlar dışardan gözüküyorlardı. Ben: "Ey Cebrail bunlar kimlerdir?"diye sordum. "Bunlar fâiz yiyenler!" dedi."
[İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 17/260]

706. (2274) (6693)- Hz. Ebu Hureyre Radıyallahu Anh anlatıyor: "Resûlullah Aleyhissalâtu Vesselâm buyurdular ki: "Faiz yetmiş çeşit günaha sebeptir. En hafif faiz kişinin anasıyla zina yapması gibidir."
[İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 17/260]

Bankalarda hala işlem yaptırıyoruz, hala bu bankalara para kazandırıyoruz. Faiz haram olduğu halde faiz yiyoruz. Ama zaten bu dünyanın ekonomisi faiz üzerine kurulu değil mi? En küçük faiz yiyen öz annesiyle zina etmiş gibidir! Ve faiz yiyenlerin mideleri yılanlarla doldurulacaktır! Ne güzel değil mi? Faizin haram olmasına rağmen, ekonomisi faiz üzerine kurulu olan bir de üstüne, Müslüman olduğunu iddia edenlerin olduğu dünyamız!

Aydın Doğan, bu soruşturmadan da sıyrılmayı bildi ve dolar vurguncusu Dışbank’ını, Belçikalı Fortis’e sattı.
Fortis Dışbank. Belçika-Hollanda ortaklığı Fortis tarafından satın alınan Dışbank, müşterilerini FortisBank adıyla kabul etmeye başladı. FortisBank Yönetim Kurulu Başkanı Karel De Boeck, 2010 yılına kadar şube sayısının 183’ten 300’e çıkarılacağını açıkladı. Bu haber Türkiye’nin satılmış basın ve yayın organlarının hemen hemen tümünde yer aldı. Fakat hiç kimse, FortisBank’ın PKK terör örgütünün kullandığı mayınları üreten firmaya ortaklığından bahsetmedi. İşte gözden kaçan, O detay!

Dünya üzerindeki bankaların hareketlerini izleyen Netwerk Vlaanderen adlı kuruluş, aralarında FortisBank’ın da bulunduğu 5 bankanın, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu tarafından üretimi yasaklanan misket bombası, nükleer bomba, seyreltilmiş uranyum silahları ve mayın gibi mühimmat üreten silah şirketleriyle ortak olduğunu belgeledi. Netwerk Vlaanderen tarafından hazırlanan 52 sayfalık raporda, Belçika’nın önde gelen finans kuruluşlarından biri olan FortisBank’ın, dünyanın en büyük mayın üreticisi Singapore Technologies Engineering- yani STE’de 1 milyon 376 bin 600 adet hissesinin bulunduğu ortaya çıkarıldı. Raporda FortisBank’ın ortak olduğu Singapurlu mayın üreticisi STE’nin vs-50 ve vs-69 tipi mayınlar ürettiği belirtildi. Singapurlu STE firmasının ürettiği vs- 50 ve vs-69 tipi mayınlar, Türkiye’nin Güney Doğu Bölgesi’nde PKK tarafından sıklıkla kullanılıyor. Dünya mayın izleme komitesi 1999 tarihli raporunda Singapur’un tek mayın üreticisi STE’nin Valsella Valmara 69 ve Valsella vs-50 mayınlardan milyonlarca adet ürettiğini belgelemişti.

Hazreti Ali Kerremullahi Vechehü ‘den rivayete göre; Aleyhisselatu Vesselam şöyle demiştir: ALLAH Rasulü Aleyhisselatü Vesselam cenazede idi: “Hanginiz yolda kırılmadık bir put, yerle bir kılınmadık bir mezar, bozulmadık bir resim bırakmadan Medine’ye gider?” diye sordu. Bir adam: “Ben, Ey ALLAH’ın Rasulü!” diye cevap verdi. Ali Kerremullahi Vechehü dedi ki: Medineliler korktu. Adam yola koyuldu. Bir süre sonra dönüp: “Ey ALLAH’ın Rasulü, kırılmadık put, yerle bir edilmedik mezar, bozulmadık resim bırakmadım.” dedi. Sonra Aleyhisselatu Vesselam şöyle buyurdu: “Kim bu sanatlardan birine tekrar dönerse, o kimse Muhammed’e indirilene küfretmiştir.”
[Ahmed Bin Hanbel; Fıkhu’s-Sunne, Seyyid Sabık]

Muhammed’e indirilene küfretmek! Yani Aleyhisselatu Vesselam’a indirilene küfretmek! ALLAH’ın kitabına küfretmek! Kutsal kitabımız Kuran’a küfretmek! Biz Kuran’a küfretmek için resimlerin hareketli hallerini içeren televizyona bakıyoruz ve üstelik televizyonlarda hangi bankanın, hangi ürünün çok reklâmı yapılırsa ona koşuyoruz! Bunun yanında Güney Doğu’da kolları ayakları kopan, hayatlarını kaybeden gencecik bedenlere ağlıyoruz ama PKK’yı besleyenleri, destekleyenleri de bizler besliyoruz aslında. Biz PKK ile savaşıyoruz ama! Esas savaşmamız gerekenleri bırakmışız! Bırakın yılanın başını ezmeyi, kuyruğunu bile ezmiyoruz! Yılanın bokunu karıştırıyoruz! Yılanın bokunu karıştırıp temizlemeye çalışıyoruz! Bir tabir vardır; “deve dikeni, insan sikeni sever diye!”

“Halkın seçtiği hükümet var o kadar, askeriyesi var, neden kimse bir şey yapmıyor?” Türkiye’yi halkın gözüne güzel gösterilip seçtirilen, gerçekte kâfirlerin, Yahudilerin kuklası olan yöneticiler yönetiyor. Askeriye topu her zaman hükümete atıyor, bir şey yapmıyorlar diye. Ama Recep Tayyip Erdoğan birçok şeyi düzeltti değil mi? Hatırlar mısınız? Başbakan olmadan önce; daha doğrusu seçimlerden Ak Parti galip çıkıp şimdiki Cumhurbaşkanı [karısının kendi ülkesine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde dava açtığı] Abdullah Gül’ün Başbakan olarak görev yaptığı ve yasa değişikliğinden sonra Recep Tayyip Erdoğan’a bıraktığı başbakanlık görevine başlamadan önce; George W. Bush tarafından Amerika’ya çağırıldığını ve George W. Buhs’un Recep Tayyip Erdoğan ile görüştüğünü? Amerikan köpekleri haline gelmiş olan medyanın propagandaları sayesinde, halka iyi gösterilen Recep Tayyip Erdoğan. Başbakan koltuğuna oturmadan önce dünya patronu dediğimiz Amerikan Başkanı’nın görüştüğü Recep Tayyip Erdoğan. Ne mutlu Türkiye’ye, Amerika Başbakan olmadan görüşüyor. Peki, George W. Bush’un dediklerini yapmadığı takdirde, Recep Tayyip Erdoğan’ın bütün ailesinin ortadan kaldırılacağını söylendiğini biliyor musunuz? Recep Tayyip Erdoğan! Başbakan olduktan sonra Amerika’nın hazırlayıp Kemal Derviş’le gönderdiği ekonomik planı aynen uyguladı. Bülent Ecevit zamanında ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı olduğu zaman getirdiği ekonomik planın uygulanması üzerine Ana Muhalefet Partisi Milletvekili, CHP Milletvekili olmasına rağmen ekonomi iyi gidiyor diye açıklamalarda bulunmuştu Kemal Derviş. Kızının başı kapalı olduğu ve bu ülkede baş örtülü okuma yasağı olduğu için Amerika’da okuttuğunu söyleyen Recep Tayyip Erdoğan. Gerçekte Amerika’nın bir koz olarak çocuklarını Amerika içinde tuttuğu Recep Tayyip Erdoğan. İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Başkanlığı yaptığı dönemlerden itibaren sayısız yolsuzluğa karışan Recep Tayyip Erdoğan! Türk milletine en büyük kazığı atan Aydın Doğan’ın burslarıyla çocuklarını okutan Recep Tayyip Erdoğan! Basında çıkıyor ya hep! İyi haberler. Basının yarısı Aydın Doğan’ın elinde, geri kalanı da Recep Tayyip Erdoğan’ın. Aydın Doğan kime köpeklik ediyordu? Recep Tayyip Erdoğan’a. Biz ne görürsek televizyonlarda, gazetelerde onlara inanıyoruz. Altını kurcalamıyoruz. Gerekli olan bir şey olursa zaten satılmış basınımız bize her şeyi göstermek istediği şekilde, yalanlarla süsleyerek anlatıyor nasıl olsa.

Ama artık araları da bozuldu! Aydın Doğan hükümete sataşıyor, hükümet Aydın Doğan’a sataşıyor!


İnsanların 95.seneye kadar yani işleri iyi gidecek, 97 veya 99. senede mülklerini yitirecekler.
[El-Kavlu-l Muhtasar fi Alametil Mehdiyy-il Muntazar, Sayfa 54]
İşte size kıyamet alameti olan, Türkiye de gerçekleşen ekonomik krizler.

Recep Tayyip Erdoğan ekonomiyi düzeltti değil mi?
İşçileri işten çıkarttırarak!
EtiBank özelleştirildi ve Amerika aldı. Bor işletmeleri Etibank bünyesinde! Konulan fiyat 40 milyon dolar. Borla çalışan araba üretildi. Arabayı bor madeniyle çalıştıracak patentli 600 proje olduğu ortaya çıktı. Türkiye, dünya rezervinin yüzde 70’ine sahip ve Amerika bu kaynağı eline geçirdi. Geçenlerde Milletvekillerinden biri açıklama yapmış, bor madeninin Türkiye de olması bir şey ifade etmiyor. Türkiye de sanayisi yok ki! Türkler bu kadar salak bir millet haline gelmiş işte! En son teknoloji olsun, sanayi olsun; ham madde olmadan hiç bir şey üretilemez! Ham madde Türkiye’de, Türklerin yönetici diye seçtikleri peşkeş çekiyor.

Neptünyum elementi. 93 atom numaralı Neptünyum, radyoaktif bir elementtir ve uranyum pillerinin üretiminde kullanılır.1940’da Californiya Üniversitesi Profesörlerinden Amerikalı McMillan ve Abelson tarafından keşfedilen bu radyoaktif element ile son yıllarda enerji üretiminde had safhada faydalanılıyor. Üstelik de alternatifleri içinde en ucuza mal edilen bir element. Peki, bilin bakalım bu Neptünyum dünyada en çok nerede bulunuyor? Türkiye’de. Tahmin edilen rezerv ne kadar? 127 bin ton! Sonra hangi ülke geliyor? Bulgaristan. Bulgaristan’ın rezervi ne kadar? 2 bin 500 ton. Peki, Türkiye’nin sahip olduğu Neptünyum elementinin değeri ne kadar? 9 trilyon dolar! 2010 bilgilerine göre Türkiye’nin iç borcu 220,5 milyar dolar! Dış borcu 273,5 milyar dolar! Toplam borcu 494 milyar dolar! Elindeki Neptünyumun değeri ise 9 trilyon dolar. Yani Türkiye’nin toplam borcunun 18 kat fazlası. Önce Bor, sonra Thoryum, şimdi de Neptünyum. Ama Neptünyumun da sanayisi yok diye peşkeş çektiler değil mi? Hem Türkiye’yi soyup soğana çevirip, halkın parasını çalıyorlar, üstelik kredi vererek borçlandırıyorlar, bu da yetmiyormuş gibi bütün kaynaklarını sömürüyorlar.

Batılı ülkeler tarafından Türkiye’ye sokulan mütareke basınının adamları ne diyor biliyor musunuz geçenlerde? “Türkiye Türklere bırakılamayacak kadar zengin bir ülkedir” [Cüneyt Ülsever kendi köşesinde, Mehmet Ali Birand’da Viyana’da bir seminerde bizzat gözümüzün içine bakarak söylediler.]
Kim işletecek bu madenleri? Amerika ve iş birlikçileri.

Şanlıurfa’da son dönemde faaliyete başlayan İtalyan temelli bir hastanenin varlığını ve bu hastaneye doğuma yakın vakitlerde İsrail’den hamile kadınların geldiğini ve çocuklarını Şanlıurfa’da doğurup ‘’T.C.’’ kimlik kartı alarak çifte vatandaş olup ülkelerine döndüklerini biliyor musunuz?
Ve yine Yahudilere, Güney Doğu Anadolu’da 100 bin futbol sahası büyüklüğünde toprak satıldığını biliyor musunuz? Bolu’da ve diğer stratejik bölgelerde, senetli olup babalarından, dedelerinden miras kalan yerleri tapusuz diye, hükümetin el koyduğunu ve Yahudilere sattığını biliyor musunuz? Türkiye’de yaşayan neslin ecdadının kanlarıyla sulanan topraklar satılıyor!

Rivayet edilir ki; Oğuz Kağan zamanında; Çin ile barış zamanında, Çin elçisi beyleriyle sohbet halinde iken Oğuz Kağan’ın huzuruna gelir ve Çin imparatorunun Oğuz Kağan’ın gümüş yayını istediğini, verilmezse savaşarak alınacağını söyler. Beylerin hepsi “haydi savaşa” diye ayaklanır. Gümüş yay! Dillere destan olan gümüş yay! Her attığını vuran gümüş yay! Silahlar arasında en kutsal sayılan gümüş yay! Oğuz Kağan beylerini sakinleştirip; “gümüş yay benimdir, verin gitsin” der. Gümüş yay elçiye verilir. Elçi Çin’e döner. Bir süre sonra elçi tekrar gelir bu sefer Oğuz Kağan’ın boz aygırını ister. Dillere destan boz aygır. Hüner de, hız da, çeviklikte eşi benzeri bulunmayan boz aygır. Beyler yine ayaklanırlar, “haydi savaşa” diye. Oğuz Kağan beylerini sakinleştirir ve “boz aygır benimdir, verin gitsin” der. Beyler üzüle üzüle boz aygırı elçiye teslim ederler ve elçi Çin’e döner. Çin elçisi bir süre sonra tekrar Oğuz Kağan’ın huzuruna gelir. Bu sefer Çin imparatoru’nun; Oğuz Kağan’ın eşi Bilge Hatunu Çin sarayına cariye olarak istediğini, verilmezse savaş çıkacağını söyler. Beyler bu sefer gürleyerek ayaklanırlar. Bilge Hatun. Güzelliği dillere destan olan Bilge Hatun! Bilgelikte kadınların en bilgesi! Oğuz Kağan nasıl beylerin, erkeklerin lideriyse, Bilge Hatun’da kadınların lideri! Oğuz Kağan; “Bilge Hatun benimdir, verin gitsin” der. Beyler karşı çıkar. Direnirler. Ama Oğuz Kağan’ın emriyle Bilge Hatun gönderilir Çin sarayına cariye olarak. Çin elçisi tekrar gelir, bu sefer iki ülkenin sınırında bulunan bizim atalarımıza ait olan arazi parçasının Çin’e verilmesini ister. İstediği arazi öyle diktir ki, öyle taşlıktır ki, bırakın atlarla geçmeyi, insan yaya bile yürüyemez. Bu sefer beyler “gümüş yayı verdik, boz aygırı verdik, Bilge Hatun’u verdik, dimdik, taşlık araziyi de verelim gitsin” der. Oğuz Kağan o zaman şöyle buyurur. “Kalkın beylerim savaşa! At benim, avrat benim, silah benim! Ama vatanın bir karış toprağını kimseye peşkeş çektirmeyiz!” Ve Çin orduları dağıtılır, Çin sarayı basılır, verilenler geri alınır.
Türkiye’de yaşayan neslin ecdadı, Türklerin ecdatlarının kanla, canla aldığı, kâfire teslim etmemek için aç susuz savaşarak kazandıkları topraklar. Şimdi ki yöneticiler para karşılığında satıyor bunları. Para karşılığında! Ama global bir dünyada yaşıyoruz değil mi? Dinimize küfrederek, atalarımıza ihanet ederek, imanla muhafaza edilen toprakları para karşılığında satarak.

Son seçimlerde Amerika Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakan olmasına şiddetle karşı çıktı ama? Amerika’nın politikası. Yapmak istediği her hangi bir şeye şiddetle karşı çıkar. Neden mi? Tüm dünya Amerika’ya düşman, Amerika tüm dünyaya düşman!

Bismillahirrahmanırrahiym. Ey iman edenler! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, o onlardandır. Şüphesiz ki ALLAH zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. Sadakallahul-Azıym.
[Maide Suresi, 51. ayet]

“Bismillahirrahmanirrahiym. Şüphesiz kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır. Sadakallahul-Azıym.
[Nisa suresi, 101. ayet]

“Bismillahirrahmanirrahiym. Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Sadakallahul-Azıym.
[Mümtehine Suresi, 1. ayet]

Bismillahirrahmanirrahiym. Ant olsun, insanlar içinde, müminlere en şiddetli düşman olarak Yahudileri ve kâfirleri bulursun. Sadakallahul-Azıym.
[Maide Suresi, 82. ayet]

Amerika! İsrail Yahudilerinin yönettiği Amerika! Yaratılmışlara en şiddetli düşman olan Yahudilerin yönettiği Amerika! Amerika’nın karşı çıktığı her şeye diğer ülkeler 4 elle sarılıyor değil mi? 4 elle sarılıyoruz Amerika’nın karşı çıktığı bir konuya! Ama sadece yorum yapıyor Amerika! Kendisine düşman olunduğunu bildiği için, emellerine ulaşmak için yapmak istediğinin aksini savunuyor! Yahudiler! Bu dünyanın patronu Amerika, Amerika’yı yöneten İsrail. Yani bu dünyayı yöneten İsrail. Amerika da seçimler farklı yapılır bilir misiniz? Localar vardır. Zengin localar. Dünyanın en zenginleri Yahudilerin olduğu localar. Bu Yahudi locaları kime destek verirse o başkan olur ve başkan olan, başkan olabilmesi için destek veren locaların isteklerini yapmak zorundadır. Onların emellerine göre hareket etmek durumundadır. Amerika başkanlarının biri hariç hepsi Masondur/Siyonisttir/Satanisttir/İlluminatidir. Amerika Birleşik Devletleri Başkanları arasında Mason/Siyonist/Satanist/İlluminati olmayan bir tek John Fitzgerald Kennedy vardır! John Fitzgerald Kennedy 22 Kasım 1963’te Masonlar/Siyonistler/Satanistler/İlluminati tarafından organize edilen bir suikast ile öldürülmüştür. Amerika Birleşik Devletleri Başkanları’ndan John Fitzgerald Kennedy hariç diğer bütün başkanlar Masondur/Siyonisttir/Satanisttir/İlluminatidir! Birçok kesimin Müslüman bildiği son seçimlerde başkan seçilen Barak Obama bile Masondur/Siyonisttir/Satanisttir/İlluminatidir!

“Bismillahirrahmanirrahiym. Ant olsun, insanlar içinde, müminlere en şiddetli düşman olarak Yahudileri ve kâfirleri bulursun. Sadakallahul-Azıym.
[Maide Suresi, 82. ayet]

Masonların/Siyonistlerin/Satanistlerin/İlluminatinin Türkiye’deki faaliyetleri nelerdir?
Masonluk, Yahudilerin gizli faaliyet gösteren bir örgütüdür. Bütün rütbelerini, sembollerini değiştirilmiş Tevrat’tan almıştır. Giriş törenleri Tevrat doktrinine uygun olarak yapılır. Masonlar, Yahudilerle olan bağlarını sürekli inkâr etmekte ve onlarla hiçbir ilişkilerinin olmadığını iddia etmektedirler. Eğer Yahudilerle olan bağları anlaşılırsa toplum tarafından hoş karşılanmayacaklardır. Bunun yerine kendilerini bir hayır kurumu, bir kardeşlik, yardımlaşma cemiyeti olarak topluma göstermeye çalışmaktadırlar. Masonlar yalnız üyelerine mahsus olarak çıkarttıkları Mimar Sinan, Türk Mason Dergisi, Akasya, Büyük Şark gibi dergilerde, Yahudilerle olan bağlarını açıkça ifade etmektedirler. “Ritüellerimizde Tevrat’tan sayısız alıntılar mevcuttur’’
[Mimar Sinan Dergisi, sayı 47, sayfa 39]

Türk mason localarının 1923’te yayınladığı ‘’Meşrik-i Azam İçtimai Zabıtları’nda, bu sapkın felsefe şöyle ifade ediliyor:
“Biz artık ALLAH’ı hayat gayesi olarak tanımayacağız. Biz bir gaye yarattık. O gaye ALLAH değil, beşeriyettir.”

Bir başka Masonik kaynakta ise şöyle denmektedir:
“Eski-ilkel cemiyetler, acizdiler, acizlikleri dolayısıyla etraflarındaki kuvvetleri ve hadiseleri ilahlaştırdılar. Masonizm ise insanı ilahlaştırdı.”

Masonluğun temelini oluşturan hümanizmin tanımı, bu felsefenin doğrudan din ahlakına karşı bir kimliğe sahip olduğunu göstermektedir. 20. yüzyıldaki hümanist felsefe akımının öncüsü olan Julian Huxley, Darwin’in Evrim teorisini rehber kabul ederek “Evrimsel Hümanizm” adı altında yeni bir batıl din kurmuş ve bu sapkın inanışın anlamını da şöyle ifade etmiştir:

“Ben <hümanist> kelimesini kullanırken, insanın, aynı bir bitki ya da hayvan gibi, doğal bir varlık olduğunu kastediyorum. Yani insanın bedeni, zihni ve ruhu, doğaüstü bir güç tarafından yaratılmamış, aksine evrim süreci sonunda oluşmuştur. Dolayısıyla insan, herhangi bir doğaüstü gücün kontrolü ya da yol göstericiliğine değil, sadece kendi varlığına ve kendi gücüne inanmalıdır.” Masonların amacı, hümanist felsefeye dayalı yeni bir dünya, yani tümüyle din ahlakından uzak bir dünya meydana getirmektir. Huxley’in yolunu izleyen John Dewey adlı Amerikalı filozof, 1933 yılında bir “Hümanist Manifesto” yayınlamıştır. 1973 yılında yayınlanan II. Hümanist Manifesto’da ise insanlığı tehdit eden sorunlar anlatıldıktan sonra bu felsefenin ALLAH’ı nasıl inkâr ettiği şöyle özetlenmiştir: “Bizi kurtaracak bir yaratıcı yoktur, kendimizi biz kurtarmalıyız.”

İşte masonik felsefenin özündeki, insanın temel alınması düşüncesinin özeti budur. Bu sapkın felsefenin öne sürdüğü iddialar aldatıcıdır.

Masonlar mason olmayanlara “Biz ALLAH inancı olmayanları aramıza almayız, hepimiz ALLAH’a inanırız” derler, ancak bunun sadece bir kamuflaj olduğu kendi yayınlarındaki bilgilerden açıkça anlaşılmaktadır. Nitekim masonik kaynaklara bakıldığında ALLAH inancının, örgüt içinde aşamalı bir şekilde ortadan kaldırıldığı görülmektedir. Türk masonların en büyük görevinin ne olduğu şöyle ifade edilmektedir: “Hepimize düşen en büyük insancıl ve masonik görev, olumlu bilim ve akıldan ayrılmamak, bunun evrimde en iyi ve tek yol olduğunu benimseyerek bu inancımızı insanlar arasında yaymak, halkı olumlu bilimlerle yetiştirmektir.” Ernest Rena’nın şu sözleri çok önemlidir: “Ancak halk olumlu bilim ve akıl ile eğitilirse, aydınlatılırsa, dinlerin boş inançları kendi kendine yıkılır.” Lessing’in şu sözleri de bu düşünceyi destekler: “İnsanların olumlu bilim ve akıl ile aydınlatılmasıyla bir gün dine gerek kalmayacaktır.”

Türkiye’de okullarda sadece dünyevi bilimlere ilgili dersler verilmektedir.

Masonların üyelerini seçerken aradıkları özellikler nelerdir?
1-İdealist olmak,
2- İyi isim ve şöhret sahibi olmak,
3- Maddi ve mali imkânların iyi durumda olması.
4- Haricilerin vaktinin müsait olması
[Mason Dergisi- 81/4, sayfa 32]

“Masonlukta hareketlerin rehberi akıl ve hikmettir. Masonluğa göre akıl, dini inançlardan, batıllardan, hurafe ve hayallerden kurtulmak ve konusu gerektiği gibi tanımaktır. Akıl ile dini inançlardan kurtulan kimse konusuna hâkim olduğu zaman hikmete ermiştir. Hakiki masonun en önemli vasfı da budur.”
[Din Açısından Mason Öğretisi, Akasya Tekamül Mahvili Yayınları, Doktor Selami Işındağ, Sayfa 11]

“Bugün yavaş da olsa, şuuru tam manasıyla tatmin edebilecek tek ve evrensel bir din meydana getirilmektedir. Bu evrensel dine paralel olarak, bir de dünya görüşü ölçüsünde ahlak kurulacaktır. Böyle bir din insanı kainâtla birleştirecektir. İşte bu masonizmdir. Bu din gönülden gönüle kurulacaktır. Kurulan bu dinin mabetleri insanlık mabetleri olacaktır. Bu tapınakta okunan ilahiler, belki de bir insanın ruhundan fışkıran müzik eserlerinin en soylusu olan Beethowen’ın 9. senfonisi olacaktır.”
[Mason Dergisi, Yıl: 29, Sayı 40-41, Sene 1981, Sayfa 105-107]

Masonluğun din-dışı hümanist ahlak teorisinin gerçek amacı, adı masonizm olan “ahlaklı bir dünya kurmak” değil, din-dışı bir dünya kurmaktır. Bir başka deyişle, masonlar, ahlaka çok önem verdikleri için değil, sadece topluma “din ahlakı gerekli değil” mesajını verebilmek için hümanist felsefeye sarılmaktadırlar.

Açıkça görüldüğü gibi, masonların amacı, hak dini ortadan kaldırarak hümanist felsefeye dayalı yeni bir dünya, yani tümüyle din ahlakından uzak bir dünya oluşturmaktır.

Tapınakçılar engizisyon mahkemelerine yakalanmamak için kendilerini gizlemiş bunun için çeşitli tarikatlara ve örgütlere sızmışlardır. Tarikat mensupları bu amaca en uygun yol olarak masonluğa sızmış, ele geçirmiş, kendi felsefe, inanç ve ritüellerini masonluğa kabul ettirmişlerdir.

Masonluk felsefesi üzerinde de Kabala’nın etkisi yoğun olara görülür. Bu konu masonik dergi ve kitaplarda üstü kapalı olarak anlatılır. Örneğin Amerikan masonluğunun yayın organı New Age dergisi, Kabala ile masonluk arasındaki bağlantıyı şöyle dile getiriyor:

“Kabala, bilinçaltının kapılarını açan ve ruhu saran manevi değerlerinin dışarı çıkmasını sağlayan anahtardır. Masonluk, onu insanın yaşamı anlaması için gerekli görür.”
[New Age, Sayfa 31]

“Masonlar ana düşüncelerini ve belirgin sembollerini Kabala’dan almışlardır. Amblemlerin pek çoğu da Kabala kaynaklıdır. Örneğin; Jakin ve Boaz sütunları Kabalist bir eser olan Cheare Ora’dan alınmıştır. Masonluğun, Kabala’nın felsefesiyle olan çok büyük benzerliği çok yerde belirtilmiştir.”
[La Kabbala, Henri Seronya]

Türk mason kaynakları da bu bağlantıyı aynı çarpıcılıkla işlerler:

“Görüyoruz ki, Kitab-ı Mukaddes’in haricinde Yahudiliğin gizli bir ananesi, bir geleneği [Tradition Orale-Kabbala] vardır. Ve yalnız buna vakıf olanlar, Kitab-ı Mukaddes’in hakiki manasını anlayabilirler. Biz de Kabala etrafında kurulan, yüksek felsefenin özünü anlamaya çalışıyoruz.”
[Selamet Mahfili, 4. Konferans, Sayfa 48]

Masonların kendi açıklamalarından da anlaşılacağı üzere masonluk din kabul etmediği için Yahudiliğe de karşıdır. Ancak öğreti olarak fanatik siyonist ideolojiyi kullanır.

İngiliz tarihçi Michael Howard, Okült Komplosu adlı kitabında, tapınakçı gelenekten gelen masonluk, gül-haç, ilüminati gibi gizli derneklerin, batı medeniyetini Hıristiyanlık öncesindeki putperest kültüre geri döndürmek için yürüttükleri uzun mücadeleyi anlatmaktadır. Kitabın girişinde konu şöyle açıklanır:

“Kendisi de gizli bir dernek olan masonluk, pek çok gizli dernek ve örgütlerle iç içe olmuş birçok entrika ve batıl işler yürütmüşlerdir. Örneğin, İtalya’da ortaya çıkan propaganda DUE[P2] locasının skandalı, masonların bu örgütlerle olan ilişkilerini su yüzüne çıkarmıştı.”

Masonların MOSSAD, MI5 ve CIA gibi gizli haber alma teşkilatlarıyla olan ilişkileri artık herkes tarafından biliniyor. GLADIO da bunlar gibidir, daha çok İtalya’daki siyasi cinayetleriyle adını duyurmuş bir gizli örgüttür. GLADIO’nun mason yöneticileri, bu örgütü de masonik amaçlar uğruna kullanmışlardır. GLADIO’nun masonlarla olan ilişkileri bağımsız gazete ve yayın organlarında açıklanmıştır.

Dünyanın şu anda en tehlikeli kurumu masonlardır. Her ülkede üst düzey yöneticileri, bürokratları, iş adamları, siyasetçileri bulunmaktadır.

Tesadüf o ki Türkiye’nin petrol rezervlerinin kontrolü genellikle masonların elinde olmuş. Yine benzer bir tesadüfle Türkiye de petrol arayan şirketlerin tamamı Yahudilere ait.

Son petrol yasası hakkında bilinmeyenler. Yabancıların Türkiye’de petrol aramasına izin veren kanunun kabul edilmesinden sonra, Türkiye de petrol arayan şirketlerin tamamı Yahudilere aittir.

Güneydoğu Anadolu’da arama yapanlar arasında en büyük iki petrol şirketi ‘’Mobil’’ ve ‘’Shell’’di. Shell petrol şirketi uluslar arası sahada Hollanda-İngiliz ortaklığı etiketi kullanır. Royal-Dutek Shell’e bağlıdır. Sahibi Markus Samuel isimli bir Yahudidir. Diğer petrol arayıcısı şirket ‘’Mobil’’ ise bilindiği gibi Yahudi trilyoner Rockefeller’ın birçok petrol şirketinden biridir.

Türkiye’de petrol aramaya başlandığı 1956 yılından 1968 yılına kadar Mobil’in Türkiye’deki genel müdürü Necdet Egeran’dı. Necdet Egeran 1954’te yabancı şirketlerin Türkiye’de petrol aramasına izin veren petrol kanunu’nun kabul edilmesinde en büyük çabayı sarf edenlerden birisi. Aynı zamanda Maden Tetkik Arama[MTA] ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’nün kurucularından. Daha sonra emekli olup 1956’da Mobil’in başına geçer. Mobil’in petrol bulduğu kuyuları beton dökerek toprak üzerine çıkmasını engellediği söylentilerinin yaygın olduğu tarihte Mobil’in tek söz sahibi idarecisiydi. Dönemin Etibank Genel Müdürü Burhan Ulutan da o tarihlerde çalkalanan rivayetleri doğruluyor. Kendisiyle görüşmemiz sırasında yaptığı açıklamada Ulutan şunları söyledi:

“1965’lerin başında Mobil Oil’in başında Egeran isimli birisi var. Bu arada petrol bulunan kuyular da kapatılmış.”

O dönemin en gündemdeki şahıslarından Necdet Egeran’ın başka büyük bir özelliği daha var. Bu özelliğini Türkiye’de masonların kendi aralarında yayınladıkları “Şakül Gibi” isimli mason dergisinden öğreniyoruz.

“Enver Necdet Egeran’ın kimliği. 24 Ekim tarihinde Doğuş Locası’nda tekris edildi. [42 yaşındayken]. Mayıs 1950 de kalfa, Ekim 1950 de üstat oldu. Necdet Egeran Bilgi Locası’nın 25 kurucu üyesi arasındadır. 1955 yılında da üstat-ı muhterem oldu. Egeran 1958 de Türkiye Büyük Locası’na genel sekreter seçildi. Locası tarafından İskoçya Büyük Locasına fahri büyük 2.nazırı unvanı verildi. 1964 yılında 1. Büyük Locasını temsil için New York Büyük Locası’nın toplantısına davet edildi. Necdet Egeran 2 Mayıs 1965 te pek sayın üstat seçildi. 58 yaşında 16. masonik yılında Türk masonluğunun en genç büyük üstadı oldu.”
[Şakül Gibi Dergisi]

Görüldüğü gibi Necdet Egeran, Amerika’dan ısmarlama gelen Cevat Eyüp Taşman gibi yabancı petrol şirketlerin türlü entrikalar çevirdiği bir dönemde Türkiye’nin en aktif masonu olma özelliğini de taşıyor. Aynı tarihlerde petrol çıkan kuyuları betonla kapatan Mobil’in genel müdürü olması da rastlantı değil.

Türkiye’nin yıllardır petrol yönünden dışarıya bağımlı kalması ve belki de Ortadoğu’nun sayılı petrol üreticisi ülkelerinden biri olma şansını kaybetmesi ile Türkiye’deki masonluk, siyonizm davasına pek önemli katkılarda bulunmuş ve neticede hipnozlu milletvekillerinin uyuduğu bir anda yeni petrol yasası Meclis’ten geçmiştir!

Bir dönem Türk petrol rezervlerini kontrol eden masonların listesi:
Selim Soydanbay; Mobil müdürü, Dev Locası. Kazım Akyel; Türkiye Petrolleri Genel Müdür Muavini, Uyanış Locası. İbrahim Enver Altınlı; MTA Enstitüsü Uzman, Kültür Locası. İhsan Ruhi Berent; MTA Genel Müdürü, Uyanış Locası. Osman Şevki Figen; Mobil Oil Marmara Bölgesi Müdürü, Musavvaf Locası. Mithat Güldü; Etibank Başkaotrolü, İdeal Locası. İhsan Mizanoğlu; Petrol Ofisi Müdürü, İnanış Locası. Rauf Rozental; Socani Vakum Petrol Şirketi Genel Müdürlüğü, Kültür Locası. Nahri Ergene; Mobil, Fazilet Locası. Besim Tan; Mobil Müdürü, Sevgi Locası. İbrahim Deriner; Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Eski Müsteşarı, Bilgi Locası. İhsan Kayın; Petrol Ofisi Müdürü, İnanış Locası. Nimet Danabaş; Maden Kredi Bankası Müdürü, Kültür Locası. Süha Tuğrul Aksoy; Etibank Alım Satım Şube Müdürü, Ülkü Locası. Osman Bilen; TPAO Personel Müdürü, Uyanış Locası. Lütfi Ersin Üçer; Shell Co. Planlama Müdürü, Özlem Locası. Sabih Büyükarıkan; Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Müşaviri, Uyanış Locası. Turhan Kut; Etibank Genel Müdür Muavini, Uyanış Locası. Sabri Ceren; TPAO Pazarlama Muhasebe Müdürü, Uyanış Locası. Ziya Aytınbaş; Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı Genel Müdür Muavini, Uyanış Locası. Abdülkadir Asna; MTA Enstitüsü TTL Şubesi Müdürü, Uyanış Locası. Rıfat Ayaydın; Türkiye Petrolleri Anonim Şirketi, Uyanış locası. Osman Ali Berkman; Mobil Müdürü, Ankara Uyanış Locası. Mehmet Rıza Akaslan; TPAO Mali İşler Grup Başkanı, Uyanış Locası. Atilla Aykol; Maden Jeoloji Mühendisi, Dev Locası. Ahmet Baray; Etibank Genel Müdür Muavini, Uyanış Locası. Zekai Boyer; TPAO Personel Müdürü, Ankara Uyanış Locası. Bergin Erkan; TPAO Genel Müdürü İkmal Grup Başkanı, Gökkuşağı Locası. Cengiz Erdal; Petrol Ofisi Anonim Şirketi Genel Müdür Yardımcısı, Gökkuşağı Locası. Yalçın İlter; Mobil Oil Bölge Müdürü. …

Bu isimlerden de anlaşıldığı gibi Türkiye’nin madenleri yıllarca siyonistlerin “çiftliklerimiz” dedikleri mason localarına kayıtlı kişilere bırakılmış. Üstelik bunların pek çoğu Türkiye’nin azami derecede milli duyarlılık göstermesi gereken Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı çalışanlarıdır! Gafiller memleketim!

RETOG Şirketinin hazırladığı Türkiye’deki petrol dosyaları:

“En zengin yataklar Türkiye Kürdistan’ında”

Türkiye sınırları içindeki petrole ilişkin oyunların yoğunluğu çoğu zaman kamuoyunda “Türkiye de petrol var ama ortaya çıkarılmıyor” tartışmalarına yol açıyor. Yıllardan beri bu konuda medya kuruluşlarında birçok haber dönem dönem yer alır. Ne hikmetse bulunan petrol sahalarını hiçbir gazeteci veya medya kurumu yerinde görmez, tespit etmez ve edemez. Bu konuyu ciddiyetle ele almış hiçbir haber programı veya gündem haber bulamazsınız. Teşebbüs eden birçok gazeteciyi de işinden ederler. Yapacakları çalışmayı hem kursaklarına gömerler, hem de yayınlayacak bir yer bulamazlar. Çünkü basın kuruluşları, medya satılmış! Diğer taraftan biz gafiller bu iri gazete ve televizyonlar da yayınlanan magazin programlarına ilgimizi her geçen gün arttırırız! Bu tarz konuların işlendiği programların neden gösterilmediğini sormayız!

27 Şubat 1992 tarihli Güneş Gazetesi’nin birinci sayfasında yayımlanan hayli ilginç rapora bakalım. “En verimli yatakların Türkiye Kürdistan’ında olduğunu ileri sürdüler.” “Amerikalı Ceyarlar Güneydoğu’da” başlıklı haber de bakın hangi cümleler yer alıyor:

“Güneydoğu Anadolu’yu ve Bitlis, Van, Adıyaman, Tunceli illerini Türkiye Kürdistan’ı olarak değerlendiren bir Amerika Birleşik Devletleri şirketi, Türkiye’nin yer altı zenginlikleri konusunda ilginç iddialarda bulundu. Amerikalı Petrol Şirketi Retog, Türkiye Suriye, Irak[IraQ] sınır bölgesinin petrol ve gaz rezervlerinin raporunu yayınladı. Rezerv açısından çok zengin olduğu bildirilen bu bölge, raporda Kürdistan olarak nitelendirildi.
[Hakan Yılmaz Çebi, 27 Şubat 1992, Güneş Gazetesi]

Kürdistan! Türklere milliyetçi duygular aşılandı, şimdi de Kürtlere milliyetçi duyguları aşılıyorlar. Ümmetçi olmamız gerekirken, milliyetçi takılıyoruz. Türkleri milliyetçilikle, Kürtleri Kürdistan’la oyalıyorlar, gerçekte iç savaş çıkartıp; ortalığı karıştırıp din kardeşini, din kardeşine öldürtmek istiyorlar. Sonra kurtarıcı rolüne bürünüp Türkiye’yi işgal edecekler.

“14900 Landmark Blyd. Sütte 370 Dallas, Texas 75240 USA adresindeki Retog şirketince hazırlanıp satışa sunulan raporda, Türkiye’nin çok şaşırtıcı bir coğrafi konumu olduğu kaydedildi. Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin, Ortadoğu Petrol Bölgeleri’nin kuzeydeki uzantısı olduğu belirtilen raporda, şu anki faal petrol sahalarının az miktarda petrol rezervlerine sahip olduğu vurgulandı.

Raporda öne sürülen görüşlerin aşırı derece detaylı olması dikkat çekti. 4 ciltten oluşan rapor, bölgedeki 517 petrol kuyusunun tüm kayıtlarını kapsıyor. Ayrıca bölgenin tüm jeokimya ve termal özellikleri ve tarımsal etkinliklerini gösteren haritalar da raporda bulunuyor. Raporda yalnızca Ortadoğu’nun Güney bölgelerinin petrol bakımından zengin olduğu görüşünün aksine, içinde Türkiye’nin Güneydoğu Bölgesi topraklarının da bulunduğu kuzey bölgelerinin petrol bakımından zengin olduğu belirtildi. Ayrıca bu bölgede daha önce ayrıntılı bir araştırma yapılmadığı kaydedildi.

45 bin ABD doları fiyatla satışa çıkarılan raporda, Türkiye Kürdistan’ı olarak adlandırılan yöredeki, işlenmeyen petrol sahalarının rezervlerinin büyüklüğü övülüyor. Bakir bölge olarak adlandırılan işlenmeyen sahaların Irak[IraQ] ve Türkiye’de işlenen petrol sahalarından daha verimli olduğu iddia ediliyor.

RETOG şirketinin “yeraltı ve petrol araştırma fırsatları, Türkiye Kürdistan’ı” adlı raporunda, 500 bin ölçekli harita, kuyular, büyük petrol ve gaz sahaları, 52 ayrıntılı kuyu jurnali, 517 kuyu bilgi kayıtları, yerüstü coğrafi bilgiler, Bouger yerçekimi bilgileri, Türkiye-Suriye ve Irak[IraQ]’ın sismik derinlik haritaları ile bu ülkelerde çalışan petrol sahalarının ayrıntılı haritaları bulunuyor. Raporda ayrıca Türkiye’nin siyasi yapısıyla bunun komşu ülkelerle kıyaslamaları da detaylarıyla anlatılıyor.”

Yıl 1992: Türkiye Kürdistan’ı dilerde. RETOG şirketinin vermiş olduğu Türkiye için azami öneme sahip bilgilerin yanında özellikle bu raporda yer alan Türkiye Kürdistan’ı cümlesine dikkatlerinizi çekmek isterim. İsrail siyonizminin Amerika Birleşik Devletleri’ne yaptırdığı Irak[IraQ] işgali sonucu bu niyet her geçen gün gerçekleşmek üzere. Oysa 1990 yılında çıkan masonluk ve kapitalizm adlı eserin ilk baskısının “özel bölümünde” bu konuya dikkat çekilmiştir. Yukarıda belirttiğimiz gerek zengin petrol yatakları, gerekse GAP projesi gibi dev bir projenin yer aldığı topraklarda kurulacak bir Kürt Devleti, İsrail için yutulmayacak bir lokma değildir. Kurulması tasarlanan bu devletin zayıf, askeri güçten yoksun, ekonomik açıdan himayeye muhtaç bir devlet olacağını tahmin etmek hiç de güç değil. Planın ikinci aşamasında, Ortadoğu’nun tek söz sahibi ülkesi haline gelecek İsrail için, bu Kürt devletini kontrol ve himayesine almak gayet kolay olacaktır. Kürdistan’ın İsrail’in bir eyaleti olmasıyla gelişecek bu aşama, İsrail’in Güneydoğu Anadolu sınırları içine alıp vaat edilmiş topraklara kavuşmasıyla sona erecektir.

Rapor şöyle devam ediyor;

“Olay bu yönden değerlendirildiğinde, Time Dergisi’nde çizilen Kürdistan haritasının Güneydoğu Anadolu’nun uzaydan çekilen petrol haritasıyla üst üste çakışmasının bir tesadüf olmadığı açıkça anlaşılmaktadır. Dergi de yayınlanan Kürdistan haritasının sınırları Gaziantep’ten başlıyor. Kuzey Irak[IraQ]’tan Halepçe’ye kadar uzanıyor. Türkiye’nin zengin petrol yatakları Diyarbakır, Adıyaman, Nusaybin ve Batman arasında tüm Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ni içine alan bir yay çiziyor.”

Diğer taraftan uzaydan çekilen petrol yataklarının haritası üzerine Kürt sorununu bahane ederek Amerika’nın bölgeye yerleşmesi de çok dikkat çekici bir olay. Körfez Krizi ve şimdi de Irak[IraQ] savaşı derken bölgede “insani yardım ve güvenlik kampları” adı altında büyük bir oyun oynanıyor.

Amerika Voice Of America TV’de bir yayında spiker milletvekiline soruyor:
Soru: Amerika’ya yönelik terör saldırıları devam ederse ne gibi önlemler almayı düşünüyorsunuz?
Cevap: Gerekirse en kutsal yerlerini bombalamaya kadar gidebiliriz.
Soru: En kutsal yerlerden kastınız Kâbe’mi?
Cevap: Evet Kâbe, gerekirse bombalarız.

Saldırıları yapanlar kendileri, Müslümanları suçlayıp saldıranlar kendileri ve kıblemiz, kutsal yerimiz, Kâbe’yi bombalamakla tehdit eden Yahudiler, Masonlar!

Avrupa Birliği’nden bir yetkili de “Türklere Sevr’i kabul etmekten başka çare kalmayacak” dedi ve yine kimseden ses çıkmadı.
Ama Türkiye Avrupa Birliği’ne girebilmek için yanıp tutuşuyor.

George W. Bush Vatikan’ı ziyarete gittiğinde Papa’yla konuşmasında: “Amerika’nın şu anda girişmiş olduğu iş, Müslümanlara karşı Haçlı seferidir” dedi ve tüm gazeteler de bunu yazdı. Türkiye’deki gazeteler hariç.

Yine bir Amerikalı üst düzey yetkili, “Dünya ve Ortadoğu’da yepyeni bir düzen kurulacak. Güzellikle olmazsa asker zoruyla gerçekleştirilecektir.” dedi ve kimse sesini çıkarmadı.

Peki, Türkiye’yi nasıl yıkacaklar? Türk ecdadının kanıyla sulanmış, gafil bir nesle miras kalmış Türkiye’yi nasıl yıkacaklar?

Önce tüm devlet kurumları özelleştirme adı altında yabancılara satılacak. İki Türk bankası Yunanistan’a satıldı. Türk Telekom özelleştirildi, yabancılara satıldı. İletişim ağı tamamen kâfirlerin elinde. Birçok stratejik kurumlar özelleştirme adı altında kâfirlere satıldı.

Bunlar kimin zamanında oldu? Recep Tayyib Erdoğan zamanında!

Ama son seçimlerde Amerika Recep Tayyip Erdoğan’ın seçilmesine karşı çıktı değil mi? George W. Bush bir önceki dönemde medya sayesinde Başbakan seçtirdiği Recep Tayyip Erdoğan başbakan seçilmesine karşı çıktı değil mi? George W.Bush karşı çıkmadı, sadece açıklamalarda bulundu. Bazıları türban konusu gündeme geleceği için olduğunu düşünür. Saçının bir tutamının bile göz zinası olan kadınların başlarının açtırılması. Bu da bu ülkenin Müslüman olmadığını gösteriyor. Recep Tayyip Erdoğan ise olayı gittikçe körükledi. Üstüne gitti değil mi? Halkın sesi Recep Tayyip Erdoğan. Ne oldu peki? Eski tas eski hamam. Her şey aynı! İç savaş kapıda! İç savaş kapıda! İç savaş çıkartmaya çalışıyorlar! Gafilliğimizden yararlanıp, bizi birbirimize düşürüp, İslamiyeti yok edebilmeleri için, “Great İdea”, Büyük Ortadoğu Projesi[BOP]’ni gerçekleştirebilmeleri için iç savaş çıkarmaya çalışıyorlar millet. İç savaş çıkınca ne olacak, Amerika kurtarıcı rolünde Türkiye’ye girecek, zaten özelleştirme adı altında satın aldıkları devlet kurumlarının üstüne bu ülkenin yönetimini ele geçirecek.

Ama zaten bu halk yöneticisini kendisi seçiyor değil mi? Amerika kendi menfaatleri doğrultusunda seçtiklerini medya sayesinde halka güzel gösteriyor, halkta Kuran’a küfretmek pahasına baktığı televizyonlardan, gazetelerden izleyip, okuyup öğrendikleriyle Amerika köpeklerini, Amerika uşaklarını başa getiriyor. Ne üzerine olduğu bile bilmeyen Kâfiristan Memleketim!

Ama Recep Tayyip Erdoğan namaz da kılıyor değil mi? Halkın dini duygularını, Amerika’nın, insanlara en düşman olan Yahudilerin emellerini gerçekleştirebilmek için dini istismar ediyor! İslamı kullanıyor!

Amerikan başkanı bu ülkeye geliyor, olağanüstü güvenlik önlemleri alınıyor. Bırakın bu ülkeye gelmesini nerde olursa olsun onu bulup öldürmemiz gerekirken, biz dünya imparatorunu, dinimizi yıkmaya çalışanı baş tacı ediyoruz. “Ama öldürürsek savaş çıkar?” Adamlar zaten savaş çıkartacaklar. İslami değerlerimizi nasıl yok ettilerse, yakında bizleri de yok edecekler. “550 milletvekili var, neden bunlar bir şey yapamıyor?” Bir ara ailesiyle birlikte trafik kazası geçiren milletvekillerini hatırlayın. Hepsi de Amerikan karşıtı konuşma yaptıktan bir iki hafta sonra trafik kazası geçirip öldü. Daha doğrusu Amerika öldürttü. Askeriye bile dokunulmazlığı olduğu için darbe yapmadan yargılayamıyor, Apdullah Öcalan’ı bile öldüremediler, yargılasa ne yapacak ki. Ama Amerika karşıtı konuşan dokunulmazlığı olan milletvekilleri Amerika tarafından öldürülüyor, kısa haberlerle geçiliyor; bizde ALLAH rahmet eylesin diyoruz. Ama Askeriye var, Genel Kurmay Başkanlığı var? Türkiye’nin Genel Kurmay Başkanlığı, Askeriyesi Türkiye’yi korumuyor ki, kendi sevdiğini koruyor. Kendi sevdiği haricinde, halkla alakalı olan bir konuda “hükümet bir şey yapmadan biz bir şey yapamıyoruz” diyor. Askeriye artık darbe de yapamıyor, Avrupa Birliği uyum süreci uygulamaları adı altında yasa çıkardılar ya.

HEPSi Mi ECELi iLE ÖLDÜ?

Adnan Kahveci- Eski Maliye Bakanı. Dedi ki;

"Bizim bağımsız olmamız için Amerika ve IMF'den kurtulmamız lazım." 2 gün sonra trafik kazasında öldü!

Bedri İnce Tahtacı- Saadet Partisi Gaziantep Milletvekili,
Dedi ki;"Amerika en büyük engeldir bir ülkede; ABD istediğini Başbakan yapar, istediğini Cumhurbaşkanı ". 5 gün sonra Gaziantep'e giderken trafik kazasında öldü!

Turgut Özal –Cumhurbaşkanı, Dedi ki;

"Musul ve Kerkük bizimdir. Bunu dünya biliyor, Alacağız". 10 gün sonra öldü!

Eşref BİTLİS- Jandarma Genel Komutanı. Dedi ki;

"Amerika'nın İncirlik'ten kalkan uçakları PKK'ya yardım dağıtıyor" 4 gün sonra eksi -60 dereceye kadar dayanıklı olan Türk Silahlı Kuvvetlerine ait uçak ile Siirt’e giderken kaza geçiren uçağı daha kalkış anında iken Ankara Yenimahalle Posta İşleme Merkezi’nin üzerine düştü ve öldü! Kaza nedeni uçak motorlarının buzlanması! Oysa Siirt'te o esnada hava soğukluğu -11 idi. Ankara’da ise -5 idi.

Recep YAZICIOĞLU- Denizli Valisi. Denizli'de kanun çıkardı; "Artık bundan sonra dükkânlara ve benzeri yerlerde İngilizce isim kullanılmayacak, yani ‘cafe’ değil kahve yazılacak" dedi ve 1 hafta sonra Ankara'ya giderken trafik kazasında öldü!

Bahtiyar AYDIN-Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı;

"Bu dış güçlerin büyük bir oyunu, sakın inanmayın, kanmayın kardeşi kardeşe vurduruyorlar, Lice'si ile Hani'si ile Eruh'u ve Edirne'si Muş'u ile aynı ırkın evlatlarıyız, bu ülke kolay kazanılmadı! Çanakkale’de dedelerimiz omuz omuza can vererek kazandılar! Biz de bize yakışır bir şekilde koruyacağız ve bu PKK bitecek bu ABD oyunu son bulacak" dedi ve 10 gün sonra Diyarbakır Lice'de ilkokul çocuklarına önlük, bot, ayakkabı ve kırtasiye malzemesi dağıtırken keskin nişancı silahı ile sırtından, çocukların gözü önünde vurularak öldü.

Binbaşı Cem Ersever: "Ben Ahmet Cem Ersever. PKK'yla yapılan mücadelede atılan adımların yanlış olduğunu, mücadelenin ehil ellerce yürütülmesi gerektiğine, Türkiye Cumhuriyeti'nin PKK sorununa karşı bir stratejisinin olmadığına inandığım ve 1992 yılında Zavahir’i kurtarmak gerekçesiyle bilgisizce yapılan Kuzey Irak Harekatı'nın devleti bir açmaza soktuğunu, PKK'ya siyasi kazanımlar getireceğini, güçlenmesini sağlayacağını beyan ederek, 1993 yılının Mart ayında Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Grup Komutanlığı görevinden kendi isteğimle ve bazı arkadaşlarımla birlikte emekli oldum. 1984 yılından bugüne kadar yapılan yanlışlar, ihanetler ve uydurmalar konusunda Türk kamuoyunun aydınlatılması gerektiğine inanıyorum ve Türk basınıyla kamuoyu önünde Celal Talabani'nin ihanetleri, PKK ilişkileri, Güneydoğu'daki gerçek durum, Köy Korucuları, itirafçılar, faili meçhul cinayetler hakkında ve bazı siyasilerin örgütsel konumları hakkında açıklamalarda bulunacağım."
[Binbaşı Ersever, düşündüğü bu açıklamayı yapamadan öldürüldü.]

TBMM- 1 Mart tezkeresine ret oyu verdi.

3 gün sonra İstanbul’un göbeğinde bombalar patladı. Kaç kişi öldü?

Kancık köpekler olur bilir misiniz? Erkeğini görünce kuyruğunu bacaklarının arasına kıstıran ve erkeğine arkasını dönen kancık köpekler! Türkiye’yi yönettiklerini iddia eden, Türkiye’deki halkın verdiği oylarla seçtiğini düşündüğü Türkiye’yi yönetenler! Erkeğini görünce kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırıp erkeğine arkasını dönen kancık köpekler gibi vermişler arkalarını Amerika’ya, halkı pış pışlayarak uyutuyorlar. Biz gafilleri, biz müslüman bozması kâfirleri uyutuyorlar. Halk da aynı şekilde kancık köpekler gibi arkasını dönmüş yöneticilere eyvallah diyor!

Gelelim Türkiye’de ki diğer masonlara:
İŞ ADAMLARI
Sakıp Sabancı [ilk kuruculardan, sanayici, ülkenin en zenginlerindendi.], Erol Sabancı [Sanayici.], Rahmi Koç [Holding Patronu.], Nejat Eczacıbaşı [Holding Patronu, Bildenberg üyesi.], Bernard Nahum [Vehbi Koç'un Yahudi ortağı. Be-Ko Bernard-Koç demektir.], Vitali Hakko [Vakko'nun sahibi.], Jak Kamhi [Holding Patronu.], Arman Karabet [Türkiye Ermeni Cemaati sözcüsü.], Izak Halava [Yahudi, Haham.], İsmail İsmen [mühendis, Yahudi Dönmesi.], Tuncer Bezmen [gazeteci, yahudi dönmesi.], Fuat Bezmen [Santral Mensucat Sahibi, Yahudi dönmesi, döviz kaçakçısı olduğu ortaya çıkınca Amerika’ya kaçmıştı.], Ali Koçman [Armatör, TÜSİAD Başkanı idi.], Neşet Sırman [İthalatçı, Lions Klüpleri Genel direktörü idi.], David Kohen [Sigortacı, aynı zamanda bütün aile Lion'dur.], Lyonel Makzume [Vapur Acentası var, yahudi, ailece Rotaryen, kaçakçılıktan yargılandı, mahkum oldu.], Jacques Jeulin [Bankacı, Osmanlı Bankası, yabancı.], H. Von Tielman [Türk HOECHST genel müdürü.], Ferit Volkan [Sherton Genel Müdür Muavini], Edward Keiser [İsviçre Hava Yolları Temsilcisi, yabancı.], Bahir Uysaler [Oto-Koç Genel Müdür Yardımcısı.], Sefer Ulusoy [Otobüs Şirketi var.], Selçuk Yaşar [Holding Patronu.], Mehmet Yazar [Odalar Birliği Başkanı, bakan.], Niyazi Yılmazer [Yakamoz'un sahibi.], Arslan Sanır [HEMA Eski Genel Müdürü.], Dündar Soyer [İzmir Sanayi Odası Başkanı idi.], Ugur Paksoy [Paksoy Fabrikası Müdürü.], Cengiz Okaygün [THY ve YEM Sanayi Yönetim Kurulu üyesi idi.], Sahabettin Bilgisu [İzmir Ticaret ve Sanayı Odaları Başkanı.], Mete Tanrıkut [Banka Müdürü.], Teoman Terim [TUSAŞ Genel Müdürü.], Ali Tuzcuoglu [Nakliye Şirketi Sahibi.], Tuncay Sarızı [Nükleer Tıp Uzmanı.], Seyfettin Tokbey [Noter.], A. Kozanoğlu, Ali Balkaner, Alp Yalman, Armatör Sadıkoğlu Ailesi, Ateş Ünal Erzin, Boronkay, Bezmen’ler, Cem Boyner, Çiftçiler Holding, Çapa Ailesi [Çapamarka] Dinçkök, Demirağ Ailesi [Mehmet Nuri ve kardeşi Abdurrahman Naci], Dilberler Mağazaları, Eczacıbaşı, Erdoğan Demirören, Erol Aksoy, Esenpen [Esen Özgener], Erkut Yücaoğlu, Feyyaz Berker [Tekfen], Feyzi Akkaya [STFA], Gorbon, İbrahim Ethem Ulagay İlaç, İpar Ailesi, Kazım Taşkent [Yapı Kredi], Koç Holding, Kutman Ailesi [Doluca Şarapları], Mehmet Üstünkaya, Manisalı Elginkan Ailesi [ECA], Mustafa Taviloğlu, Ömür Yoğurtları, Öngüt’ler, Öner Akgerman [Çimentaş], Özgörkey Ailesi [İzmir Pepsi], Refik Baydur, Rumeli Holding [Uzanlar], Raşit Özsaruhan [Metaş, Betontaş], Selim Edes, Sohtorik, Şarık Tara- Şadi Gülçelik [ENKA], Uğur Mengenecioğlu [UM Denizcilik], Ulusoy Ailesi [Ulusoy Taşımacılık], Yaşar Holding, Zorlu Ailesi, …

HEP BİLMEDİĞİMİZ FARKINA VARAMADIĞIMIZ BİR ARAYIŞ İÇİNDE OLMADIK MI HEPİMİZ?

OLDUK DEĞİL Mİ? AMA BULAMADIK..

Sitemizden Programları indirebilmek Ve En İyi Şekilde Faydalanmak İçin Lütfen ÜYE Olunuz..
09-06-2010 03:07 PM
Web Sayfasını Ziyeret Edin Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
delinin biri Çevrimdışı
Acemi Üye
*

Mesajlar: 49
Üyelik Tarihi: Nov 2009
Rep Puanı: 0
Ruh Halim
Ruh Halim
Zararsiz

Takımın:
Mesaj: #5
RE: BU DüNYA, BU NESiL HER YÖNDEN, HER CİHETTEN KIYAMET ALAMETi!
MEDYA-HALKLA İLİŞKİLER-REKLAM
Dinç Bilgin [gazeteci, medya patronu holding sahibi], Erol Simavi [gazete sahibi], Orhan Tokatlı [gazeteci], Akkan Suver [Yeni Düşünce Gazetesi sahibi, milliyetçi bilinir.], Ziya Tansu [İKA Haber Ajansı], Ümit Atay [basın yayın programcısı], Ayber Saruhan [gazeteci], Hagop Ayvas [Gazeteci], Günay Şimsek [gazeteci], Necmettin Tanyolaç [spor yazarı], Kemal Aziz [gazeteci], Haluk San [gazeteci], Erdoğan Sungur [gazeteci], Mehmet Sadun Altuna [eski basın yayın genel müdürü], Erdogan Arıpınar [gazeteci], Turhan Tayan [gazeteci], Mete Atabek [gazeteci], Selahattin Atasoy [emekli albay], Bahaettin Tatış [eğitimci], Akif Tatlıcıoğlu [noter], Yılmaz Tunçhal [gazeteci], Vedat Nedim Tör [yazar], Suphi Türel [gazeteci], Yavuz Dolun [haber ajansı], Nehar Tüblek [karikatürist], Fuat Uygan [yayıncı], Turhan Dilligil [gazete patronu], Haluk Cansın [gazeteci], Bekir Çiftçi [gazeteci], Erol Dallı [gazeteci], Kenan Değer [TRT’ci, Antalya], Nurettin Demirkol [gazeteci], Emin Edis [gazeteci], Teoman Ertan [TRT’'ci], Mümin Çevik [editör], Güngör Mengi [gazeteci, TRT'de hükümet temsilcisi], Yekta Okur [gazeteci], Üstün Ünügür [gazeteci], Bahadır YanıkÖmeroğlu [gazeteci], Arslan T. Yazman [gazeteci], Ertuğrul Zorlutuna [gazeteci], Kahraman Bapçum [gazeteci], Tuğrul Ilıcak [Kemal Ilıcak'ın akrabası, gazeteci], Aykut Sözeri [aktör], Ali Kırca, Altan Öymen, A. Emin Yalman, Ali Sirmen, Ali Gevgili, Adnan Düvenci, Abdi İpekçi, Aydın Sevgel, Ali İhsan Göğüş, Alev Coşkun, Altan Erbulak, Ali Ulvi, Ali Baransel, Argun Berker, Ayla Selışık Tamar, Ayşe Arman, Aydın Boysan, Ali Canip Yöntem, Abdülkadir Yücelman, Ali Naci Karacan, Aladdin Baydar [Fenerbahçeli ilk milli futbolculardan, gazeteci], Bilgin Ailesi [Sabah, ATV], Bekir Coşkun, Bekir Kutmangil [Günaydın’ın öldürülen sahibi], Bedii Faik, Cengiz Çandar, Cüneyt Ülsever, Coşkun Kırca, Can Ataklı, Cenk Koray, Canan Arıtman, Cüneyt Arcayürek, Cihat Baban, Cüneyt Koryürek, Cehdi Şahingiray, Çetin Emeç, Defne Samyeli, Doğan Koloğlu, Erkan Göksel, Ecvet Güresin, Emil Galip Sandalcı, Ebuziyyad Ziya, Ekrem Uşaklıgil, Emine Uşaklıgil, Erdal Atabek, Eşfak Aykaç, Enis Tahsin Til, Ercan Arıklı, Emre Kongar, Engin Baydar [Nazikioğlu, soyadını kullanmıyor- Türk Basın Birliği Başkanı idi], Ertuğrul Soysal [Nail Keçili’nin üvey babası, eski İSO bşk,TİSK Kurucusu, Atlı Zincir'in sahibi], Fikret Bila, Ferai Tınç, Faik Akın, Füsun Özbilgen, Fikret Otyam, Fazıl Ahmet Aykaç, Gülgün Feyman, Güngör Mengi, Güneri Cıvaoğlu, Gündüz Vassaf, Gündüz Kılıç [GS’li Baba Gündüz-Kılıç Ali’nin oğlu, Altemur Kılıç’ın kardeşi], Gülçin Telci, Hüseyin Cahit, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Hamdi Nüzhet Çançar, Halit Deringör, Hakkı Tarık Us [gazeteci], Işıl Özgentürk, ismet Berkan, İsmet Solak, İsmail Hüsrev Tökin, İsmet Binark [yazar], Karacanlar, Kahraman Bapçum, Kamil Masaracı, Leyla Umar, M. A. Birand, Mehmet Ali Önel, Murat Sertoğlu, Murat Birsel, Mecbure Canan Barlas, Münir Berik, Mekki Sait Esen, Mahmut Ekrem Talu, Muvaffak Talu, Mükerrem Sarol, Mithat Perin, Murat Belge, Muammer Yaşar Bostancı, Mahmut Esat Bozkurt, Metin Yalman [A. N. Sezer’in Basın Danışmanı], Naim Tirali, Nuri Çolakoğlu, Necmettin Sadak, Nezih Demirkent, Nasuh Mahruki, Necati Zincirkıran, Nail Güreli, Necmi Tanyolaç, Orhan Koloğlu, Okay Gönensin, Osman Kavala [İletişim’in sahibi], Osman Kapani, Osman Saffet Arolat, Osman Ulagay, Oğuz Tongsir, Orhan Erinç, Oğuz Aral, Örsan Öymen, Özcan Ergüder, Ömer Madra, Piyale Madra, Pakize Suda, Reha Muhtar, Refik Erduran, Ruhat Biliktan Mengi, Recaizade Mahmut Ekrem, Rasih Nuri İleri, Rana Pirinççioğlu, Simaviler, Sedat Sertoğlu, Sedat Ergin, Seçkin Türesay, Suphi Nuri İleri, Sabiha Sertel, Selim Ragıp Emeç, Selçuk Erez, Semih Poroy, Semra Somersan, Semih Balcıoğlu, Şiar Yalçın, Tahsin Öztin, Talat Sait Halman, Talay Erker, Turhan Selçuk, Tekin Aral, Uzanlar, Uğur Dündar, Umur E. Talu, Vedat Nedim Tör, Yalçın Bayer, Yılmaz Çetiner, Yavuz Gökmen, Yalım Eralp, Zekeriya Sertel, Zeynep Göğüş,
Fazli Necip Bey [Yeni Asır Gazetesi’nin Kurucusu], Erol ve Sedat Simavi [Hürriyet Gazetesi’nin sahipleri], Ahmet Emin Yalman [Vatan Gazetesi’nin kurucusu], Abdi İpekçi [Milliyet Gazetesi’nin eski Genel Yayın Yönetmeni], Ferit Sahenk [NTV’nin Sahibi] …

TERAKKİ VAKFI OKULLARININ ÜNLÜ MEZUNLARI
Ömer Madra, Ümit Meriç, Billurdeniz Seval [mankenlik ajansı sahibi], Gülçin Telci [gazeteci], Ali Nasuh Mahruki, Sedat Üründül, Reşit Emre Kongar, Barış Manço [10. sınıfa kadar Galatasaray Lisesi'nde okuyan Barış Manço babasının vefatının ardından, kendisi de bir Selanik göçmeni olduğu için Şişli Terakki Lisesi'ne geçerek oradan mezun olur], Şarık Hamza Tara, Halit Refiğ, İshak Alaton, Orhan Pamuk, Mazhar Efe Özal [1967 Ankara, Turgut Özal'ın oğlu], Yıldız Sertel, Mustafa Taviloğlu, Bekir Kutmangil, Prof. Dr. Can Gökdoğan, Prof. Dr. Aksel Siva, Doç. Dr. Umur Çorgar, Prof. Dr. Asaf Savaş Akat, Berna Yılmaz, Sevda Sabancı, Erkut Taşkın, Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu, Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu, Fatoş Aslı Ural [Selçuk Ural'ın kızı], Lütfi Emin Karaosmanoğlu, Mine Kantel Yıldız, Özlem Savaş [Tv sunucusu, oyuncu], İdris Kavala, Ogün Uluç, Çiğdem Subaşı, Candan Şimşek, Muzaffer Sürmeli, Fehmi Saltık, Cem İlhan, Ahmet Adil Tunca, Zahit Aydın Göğüş, İnci Selçuk, İrem Kalkavan, Yahya Murat Demirel [1967 Isparta], Murat Arman, Deniz Çupi [İslam Çupi'nin oğlu], Ahmet Zorlu, Alara Bezmen [Halil Bezmen'in kızı], Çiğdem Sabancı [Erol Sabancı'nın kızı], Esat Murat Serezli [Metin Serezli'nin oğlu], Hasan Nuri Tanla [Bülent Hasan Tanla'nın oğlu], Mehmet Yalçıntaş [Nevzat Yalçıntaş'ın oğlu], Abdullah Zaimoğlu [Rasim Zaimoğlu'nun oğlu], Salih Yavuz Uluğ, Sabetay Varol, Mehmet Erdem Yarsuvat, Fatma Necla Balkır, Halit Refik Refiğ, Hayri Erdoğan Alkin, Ahmet Bali, Emin Yalçın Öktem, Hülya Uğur [Tv’de hava durumu sundu].

BÜROKRASİ
Remzi Yelman [emekli korgeneral], Ertuğrul Ünlüer [eski Kocaeli vali ve belediye başkanı], Numan Urs [emekli albay], Engin Ural [çevre sorunları vakfı başkanı], Bülent Ulusu [eski başbakan], Hamit Yener [emniyet 1. şube müdürü idi.], Nüvit Yetkin [CHP milletvekili idi.], Halit Tokullugil [Bursa eski valisi], Zeki Yücetürk [Balıkesir eski milletvekili], Ali Berkol [NATO'da görevli], Suphi Baykam [CHP milletvekili idi], Fahir İlkel [eski enerji ve tabii kaynaklar bakanı], Sezai Orkunt [emekli amiral], Sezai Oymaklı [emekli subay], Hüseyin Öğütcen [İzmir valisi idi], Tahsin Önalp [eski bayındırlık bakanı], Enver Saatçigil [eski vali], Ahmet Gündüz Aktuğ [polis başmüfettişi], Bedrettin Dalan [İstanbul eski belediye başkanı], Şahap Kocatopçu [27 mayıs ve 12 eylül bakanlarından], Hakkı Kütük [emniyet müdür muavini], Şerif Tüten [eski Ankara valisi, Rotary şeref üyesi], Ülkü Söylemezoğlu [imar iskan bakanlığı müsteşar yardımcısı], Çetin Anuncan [deniz subayı], Muzaffer Ercis [emekli tuğgeneral], Yelman Gazimihal [SEKA genel müdürü idi], Feyyaz Gölcüklü [MDP milletvekili], Rüştü Güner [DSİ bölge müdürü], Saffet Gürtav [İETT genel müdürü], Muammer Durak [vali muavini], A.A.I.Hilbrand [yabancı, askeri ateşe], William Hudson [İstanbul İngiliz konsolosu], Herman Büneman [İzmir alman başkonsolosu], Akgün Kıcıman [dışişleri bakanlığı protokol müdürü], Ekkes Langer [Ankara Avusturya Ticaret Ateşesi], Gerard Sambrana [Fransız, idari ateşe], Erkki Tammiwori [Finlandiyalı, başkonsolos], Geoffrey Ogden [İstanbul ABD başkonsolos vekili], Hans Peter Schoni [İsveçli, idari müsteşar], Fritz Langer, Marshall Berg [ABD idari ateşe], Wolfgang Ziebel [Alman, başkonsolos], Nicholas Baskey [ABD, idari ateşe], …

SİYASET
Ali Fuat Cebesoy, Altemur Kılıç, Ahmet Ağaoğlu, Aydın Köymen, Atilla Mutman, Bülend Ulusu, Bülent Akarcalı, Bülent Tanla, Besim Tibuk, Behçet Bilgin, Bahattin Yücel, Bekir Sami Kunduh, Besim Üstünel, Burhan Özfatura, [Mahmut] Celal Bayar, Celal Tevfik Karasapan, Cihat İren, Cemal Madanoğlu, Cemal Bardakçı, Dr. Nazım, Daniş Koper, Emre Gönensay, Ercan Karakaş, Erdoğan Berktay, Ercüment Konukman, Fahri Korutürk, Fuat Bulca, Fatin Rüştü Zorlu, Feridun Cemal Erkin, Fahrettin Kerim Gökay, Fethi Tevetoğlu, F. Türüng [General], Gökberk Ergenekon, Güneş Öngüt, Hayrettin Erkmen, Hüsrev Gerede, Hasan Menemencioğlu, Hasan Esat Işık, Haluk Ülman, Haluk Bayülken, Hulusi Köymen, Hızfı Oğuz Bekata, İsmail Cem, İttihatçı Rahmi Bey, İbrahim Deriner, İlhan Öztrak, İbrahim Deriner, İhsan Gürsan, İhsan Alyanak, İrfan Özaydınlı, Kemal Derviş, Kılıç Ali, Korel Göymen, Kasım Gülek, Lütfi Kırdar, Mustafa Kemal Paşa, Mehmet Ali Aybar, Mithat Şükrü Bleda, Mehmet Ali Bayar, Maliyeci Cavit Bey, Mükerrem Berk, Muhittin Üstündağ, Memduh Şevket Esendal, Mekki Sait Esen, Murat Sökmenoğlu, Mucip Ataklı, Muammer Çavuşoğlu, Naim Talu, Nevzat Yalçıntaş, Nazlı Ilıcak, Nazım Hikmet, Numan Menemencioğlu, Neşet Akmandor, Nihat Karaveli, Osman Kapani, Orhan Öztrak, Osman Kibar, Orhan Eren, Ömer Seyfettin, Ömer Lütfi Tunçay, Ragıp Gümüşpala, Rauf Orbay, Reşat Fuat Baraner, Reşat Muhlis Erkmen, Sedat Celasun, Suat Hayri Ürgüplü, Sarp Kuray, Sadrettin Celal Antel, Suat Baban, Sebati Ataman, Selim Sarper, Serbülent Bingöl, Samet Ağaoğlu, Sebati Ataman, Selim Sırrı Tarcan, Suphi Gürsoytrak, Şükrü Sina Gürel, Şükrü Kaya, Şaban Karataş, Şefik Hüsnü Değmer, Şehabettin Kocatopçu, Tansu Çiller, Talat Paşa, Turhan Kapanlı, Turan Güneş, Tevfik Rüştü Aras, Tayfur Sökmen, Tezcan Yaramancı, Tunca Toskay, Tayyibe Gülek, Vedat Nedim Tör, Vedat Dalokay, Vahit Halefoğlu, Yılmaz Ergenekon, Ziya Selışık, Ziya Gökalp, Zeki Baştımar, Zeki Erataman, …

BÜLBÜLDERESİ KABRİSTANINDA YER ALAN BAZI SOYİSİMLERİ
Sügüder, Dal, Dur, Dural, Zirh, Bozgeyik, Geyik, Asilbah, Alyot, Silan, Türkölmez, Aslantas, Tasan, Büyükol, Gülgöz, Özerdem, İsören, Cumali, Tavli, Tavasi, Tavil, Pakerman, Ceylan, Aslantas, Tör, Ertörer, Giray, Müftüoglu, Yigit, Samimi, Algan, Nazli, Simavi, Etel, Noyan, Darip, Alkas, Tabak, Soley, Bozok, Koronel, Noyanalpan, Güleryüz, Boratav, Refig, Varol, Yafet, Rasin, Medhi, Alav, Civaoglu, Düzel, Tezcaner, Fikrig, Ayral, Çirik, Türen, Pelin, Burç, Kuzekenani, Sunguroglu, Hizal, Harunoglu, Tatari, Zuvin, Kavrem, Sonad, Böke, Tomaç, Portakal, Akçam, Akyildiz, Kum, Mayor, Kerimol, Sözen, Azizoglu, Erzin, Açanal, Kolot, Atasayan, Kuday, Erpamir, Baç, İyitas, Kiykioglu, Dagsöz, Anak, Semi, Özin, Kunal, Seraç, Yalaza, Orik, Firat, Kuyumculu, Abdikoglu, Yakupoglu, İbrahimzade, Karaibrahimoglu, Talatpasaoglu, Özdemiroglu, Türkay, Ayaz, Özüren, Teksöz, Burduroglu, Keçeli, Kuyulu, Asaröz, Göçgil, Kaprali, Sönmez, Resimcioglu, Terzi, Koparal, Güdüm, Çandir, Dirim, Sarlak, Dogusoy, Elmastas, iriparlak, Korustan, Ökse, Çinardali, Altun, Altuntek, Altunel, Altuner, Altuntaş, Altuniş, Altunbay, Altunbaş, Çöloglu, Balin, Sadik, Geldigeçti, Çolak, Manyasli, Kadam, Eroyda, Tumanbay, Sinav, Batay, Yönder, Hoyi, Düzenli, …

ORDU
Aytaç Yalman [KKK], Ali Fuat Cebesoy, Ali Fethi Okyar [İttihat ve Terakki Gen. Sekreteri, Cumhuriyetin İlk Millet meclisi Başkanı, 2. Başbakan, İçişleri Bakanı, Adalet Bakanı, Serbest Fırka Kurucusu, Yarbay, Büyükelçi], Abdurrahman Nafiz Gürman [Orgeneral, 4. Genel Kurmay Başkanı, Temsilciler Meclisi Üyesi], Asım Gündüz [Orgeneral, Garp cephesi Kurmay Başkanı, Milletvekili], Ali Hikmet Ayerdem [Korgeneral, Milletvekili [1923-1924]], Ali Nizami Paşa [Genelkurmay Başkanı [1881-1882]], Ali Saip Paşa [[?- 1891] Serasker, Müşir, Tophane Nazırı, Vali], Ahmet Mazhar Paşa [[1824-1890] Vezir, Vali, Şehremini [Belediye Başkanı- 1881-1890]], Abdurrahman Sami Paşa [İlk Maarif Nazırı [1857-1860] Maliye Nazırı A. Suphi Paşa ile yazar Sami Paşazade Sezai’nin babası], Ahmet Eyüp Paşa [[1883- 1923] Müşir [1873] Rus Savaşı Komutanı [1878] Vali], Ahmet Ağaoğlu [[Agayef] Ünlü Türkçü, [Samet Ağaoğlu’nun da babası. Mocan Yalısı’nın sahibi Şevket Mocan, ünlü bir sağcı, ünlü bir mason ve DP milletvekili Şevket Mocan’ın karısı Sara Hanım, Nazım Hikmet’in teyzesi. Çocukları Ayşe, Dündar Baştımar’la evleniyor, diğer çocuk Rüya da Samet Ağaoğlu’nun oğlu Mustafa Kemal Ağaoğlu ile evleniyor. Daha sonra da Rüya Hanım İlhan Nebioğlu’yla evleniyor ve Londra’da oturuyorlar. Kemal Derviş, Londra’ya gittiğinde bu evde kalıyor.]], Ahmet Vefik Paşa [197. Sadrazam [Dahiliye Nazırı, Elçi, Ayan üyesi, Maarif Nazırı, Evkaf Nazırı, İlk Meclisi Mebusan Reisi , Vali, Tarihçi,], Yazar Dr. Tevfik Rüştü Aras [Dışişleri Bakanı [1925-1938] Sitemizden Programları indirebilmek Ve En İyi Şekilde Faydalanmak İçin Lütfen ÜYE Olunuz..’dan tarihçeye tıklanırsa, bütün üylerinin Sabetaycı olduğu Selamet Locası içinde olduğu görülecektir. ]], Akif Eyidoğan [Başbakan Yardımcısı, Milltevekili, Senatör, Vali; Demirel’in adamlarından.], Ahmet Rasim Paşa [Vezir, Bahriye Nazırı [1879-1891] Vali, İstanbul Şehremini], Ali Fuat Başgil [Hukuk Profesörü, Senatör,Cumhurbaşkanı Adayı], Bülend Ulusu, Bekir Sami Günsav [Kurmay Albay, Kuvayı Milliye ve Tümen Komutanı], Cemal Madanoğlu, Cemil Topuzlu [Nafia Nazırı [1920] İstanbul Şehremini [Belediye Başkanı, 1912-1914] ordinaryüs Profesör Doktor. İlk Tıp Fakültesi Reisi [Kadıköy’de çok ünlü bir caddeye adı verilmiş]], Cafer Tayyar Eğilmez [Tümgeneral, Trakya Kuvayı Milliye Komutanı, milletvekili], Derviş İbrahim Paşa [[1817-1899] Serasker [Ordu Komutanı Vezir] Rumeli Komutanı, Bahriye Nazırı, Müşir [Mareşal] Vali], Ebulula Mardin [Medeni Hukuk Profesörü, Osmanlı Mebusu, Kazasker Mardini, Adliye Nazırı, Yusuf Sıtkı’nın oğlu, Necmettin Kocataş’ın damadı [mezarları yanyana], ünlü Mardin sülalesinin büyüğü], Fahri Korutürk, Fethi Tevetoğlu, F. Türüng[General], Fahrettin Rumbeyoğlu [Maarif Nazırı [1920] Tümen Komutanı, Müşir [Mareşal]], Fahri Engin [Amiral, Donanma Komutanı, Ulaştırma Bakanı [1941-1943]], Falih Rifkı Atay [Mustafa Kemal’in prensi denen [Karacan gibi] gazetecilerden. Mina Urgan’ın üvey babası. Kemalizmin mihenk taşlarından.] Orgeneral Refik Tulga [33. derece üstad mason], Orgeneral Eşref Manas [Üstad Mason-Erenler Locası], Korgeneral Selahattin Tokay [Sebataist ve Bilderberg üyesi], Korgeneral Şefik Erensü [Üstad Mason-Erenler Locası], Tümgeneral Profesör Doktor S. Tahsin Aygün [Büyük Loca kurucusu], Tümamiral Necdet Tiryaki [33. derece Üstad Mason], Tümgeneral Zeki Belgin [Ankara İnanış Locası], Tümgeneral Necmi Ökten [Ankara Yıldız Locası], Tuğgeneral Profesör Doktor Kamil Sokullu [Büyük Loca kurucusu], Tuğgeneral Profesör Doktor Necip Berksan [33. derece Üstad Mason], Tuğgeneral Profesör Doktor Saim Bostancı [Bilderberg üyesi], Tuğgeneral A. Kemal Sarıay [Suprem Konsey üyesi], Tuğgeneral Alaaddin Mizanoğlu [Ankara İnanış Locası], Tuğgeneral A. Remzi Yiğitgüden [33. derece Üstad Mason], Tuğgeneral İlker Güven [33. derece Üstad Mason], Kurmay Albay N. Tahsin Erol [Büyük Loca kurucusu], Kurmay Albay Ertuğrul Alatlı [33. derece Üstad Mason], Oramiral Bülent Ulusu, Oramiral Nejat Tümer, Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu, Orgeneral Çevik Bir, Orgeneral Necati Özgen, Orgeneral Yaşar Büyükanıt, Orgeneral İlker Başbuğ,
Duran Akbulut, Yüksel Yalova, Tevfik Altınok, Atalay Şahinoğlu, Mehmet Moğultay, Tümamiral Nezih İşeri, Süleyman Demirel familyasının damadı ve CHP milletvekili İlhan Kesici, …

SANAT DÜNYASI
Abdülhak Hamit Tarhan, Altan Erbulak, Aziz Üstel, Ayşe Kulin, Ayten Gökçer, Aliye Berger, Azra Erhat, Ayten Alpman, Ayşe Gencer, Attila İlhan, Ajda Pekkan, Ali Rıfat Çağatay, Ali Uras, Arsen Gürzap, Aysel Gürel, Ahmet Adnan Saygun, Alpay, Arif Mardin, Ahmet Ertegün, Aziz Basmacı, Asuman Tuğberk, Ahmet Say, Bülent Ersoy, Bülent Fenmen, Bora Gencer, Barış Manço, Bülent Ortaçgil, Bülent Tarcan, Behzat Butak, Cüneyt Gökçer, Cem Davran, Celal Sahir Erozan, Cenk Eren, Cem Mansur, Can Gürzap, Cemil İpekçi, Cüneyt Tanman, Çolpan İlhan, Çetin Tekindor, Çiğdem Talu, Duygu Aykal, Doğa Rutkay, Derya Alabora, Deniz Gökçer, Erman Kunter, Enis Fosforoğlu, Erdem Buri, Emin Ongan, Engin Noyan, Eser Noyan, Erkan Özerman, Filiz Ali Lazlo, Fazıl Say, Füreyya Koral, Faiz Kapancı, Gönül Yazar, Günseli Başar, Gürer Aykal, Hüseyin Kutman, Haldun Dormen, Halikarnas Balıkçısı, Halit Ziya Uşaklıgil, Halit Refiğ, Hüseyin Saadettin Arel, Hande Ataizi, Hüseyin Baradan, Hulusi Kentmen, Işıl Yücesoy, İdil Biret, Kerem Alışık, Kenan Kalav, Köksal Engür, Levent Kırca, Leyla Saz, Leyla Gencer, Levent Yüksel, Müşfik Kenter, Mustafa Alabora, Mehmet Ali Alabora, Mehveş Emeç, Munis Faik Ozansoy, Mehmet Ali Erbil, Mete İnselel, Muazzez Tahsin Berkant, Müjde Ar, Mehtap Ar, Melih Kibar, Mısırlı İbrahim, Mahmud Celalettin Paşa, Mustafa Altıoklar, Meral Orhonsay, Mehmet Fehmi Tokay, Mükerrem Berk, Melike Demirağ, Mithat Fenmen, Metin Serezli, Metin Erksan, Muzaffer İlkar, Metin Bükey, Mustafa Denizli, Murat Özaydınlı, Meltem Hakarar, Muhip Arcıman, Neşe Erberk, Nevra Serezli, Nisa Serezli, Nermin Bezmen, Orhan Pamuk, Oya Başar, Orhan Gencebay, Osman Nihat Akın, Oya Küçümen, Okan Karacan, Okan Bayülgen, Oktay Rifat, Ömür Göksel, Özlem Savaş, Ömer Karacan, Peride Celal, Pakize Suda, Perran Kutman, Rutkay Aziz, Reşat Nuri Güntekin, Renan Fosforoğlu, Refik Kemal Arduman, Refik Talat Halman, Rakım Elkutlu, Rüçhan Çamay, Sevgi Soysal, Saltuk Kaplangı, Samim Değer, Semiramis Pekkan, Sibel Egemen, Selahattin Pınar, Selanikli Ahmet Efendi, Suna Kan, Semiha Berksoy, Sertap Erener, Selin Dilmen, Selin Toktay, Samih Rifat, Şinasi, Şerif İçli, Şekip Memduh, Şanar Yurdatapan, Şemsi İnkaya, Tarkan, Turgut Boralı, Turgut Demirağ, Tülay German, Talat Artemel, Tuncel Kurtiz, Tuğrul Dağcı, Uğur Akdora, Ulvi Cemal Erkin, Ümran Baradan, Ülkü Kuranel, Yıldız Kenter, Yusuf Atılgan, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yasemin Kozanoğlu, Yıldırım Gencer, Yesari Asım Arsoy, Yıldız Sertel, Yasemin Baradan, Yasemin Kumral, Zeki Müren, Zeki Alasya, Zeliha Berksoy, Zihni Küçümen, …

AKADEMiSYEN-ÜNiVERSiTE-iLiM
Cezmi Biren [emekli amiral, milli eğitim müsteşarı idi], İlhami Nasuhioğlu [Cerrahpaşa Tıp Fakültesi dekanı, Diyarbakır Üniversitesi rektörü idi.], Nihat Balkır [Bursa Ünivesitesi rektörü], Ayhan Songar [profesör, milliyetçi tanınır], Necdet Uğur [eski milli eğitim bakanı], Adnan Süvari [futbol antrönörü], Suat Vural [profesör, dekan], Gürbüz Tüfekçi [sosyal antropolog], Nihat Tünaydın [Kabataş Lisesi, eğitimci], Mahmut Yılmaz [öğretmen], Antonio Trupia [İTÜ Öğretim üyesi], N.A.Jacques Batzli [Galatasaray Lisesinde öğretmen, yabancı], Frederic Shepherd [bioloji öğretmeni], Ali Doğramacı [Bilkent Rektörü], Aykut Barka, Asaf Savaş Akat, Aydın Aybay, Ali Fuat Berkman, Ali Fuat Başgil, Ali Yar [Yazar, matematik Ord. Profesörü, Fen Fakültesi Dekanı], A.Korhan Binark [Doktor, Marmara Üniversitesi
Ayhan ÇAVDAR [TÜBA Kurucu Üyesi]], Ahmet Taner Kışlalı, Bülent Berkarda, Bülent Tanör, Bedri Ruhselman, Bülent Daver, Bedii Şehsuvaroğlu, Bülent Tarcan, Burak Erman [TÜBA Kurucu Üyesi], Bülent Baradan, Berna Moran, Celal Şengör [TÜBA Kurucu Üyesi], Celal Göleli, A.M. Celal Şengör, Celal Esat Arseven, Cemil Sena Ongun, Cemal Arkon, Cihat İren, Cemi Demiroğlu, Cemil Topuzoğlu [Tıp Profesörü İstanbul Belediye Başkanı], Çağlar Keyder, Çetin Özek, Çiğdem Kağıtçıbaşı, Çiğdem Kağıtçıbaşı [TÜBA Kurucu Üyesi], Duygun Yarsuvat, Ender Berker, Erdoğan Alkin, Emre Kongar [medyada var aslında], Enver Ziya Karal, Erdoğan Şuhubi [TÜBA Kurucu Üyesi], Engin Bermek [TÜBA Kurucu Üyesi], Fatmagül Berktay, Faruk Erem, Fahir Erman, Faik Reşit Unat, Feza Gürsey, F. Mutlu Binark [Doktor, Gazi Üniversitesi], Fahri Arel, Fethi İdeman [Rektör], Gazi Yaşargil, Hamdi Peynircioğlu, Halil Berktay, Hayrullah Örs, Haluk Şehsuvaroğlu, Hamit Dilgan, Hüsnü Göksel, Hasan Boduroğlu, Hasan Tahsin Ayni, Hasan Köni, Hulusi Behçet [Behçet hastalığını bulan, soyadını Atatürk verdi, Aşiyan], Hurşit Güneş, İhsan Doğramacı, İlter Turan, İlhan Lüten, İbrahim Necmi Dilmen, İbrahim Hoyi, İsmet Hikmet Ertaylan, İlhan Tekeli, Kemal Gürüz, Kerim Erim, Kadri Raşit Anday [Tıp Profesörü, Melih Cevdet'in babası, Eczacı Mehmet Raşit Paşa'nın oğlu, Aşiyan], Leyla Neyzi, Murat Belge, Mehmet Kiciman, Mete Tunçay, Mustafa Hulki Erem, Macit Gökberk, Metin Özek, Mustafa Santur, Münci Kapani, Mina Urgan, Muvaffak Akbay [eski Ankara Hukuk Fakültesi Dekanı, şarkıcı Hümeyra’nın babası], Mustafa Hulki Erem, Metin Heper [TÜBA Kurucu Üyesi], Murat Sertel [vefat etti- TÜBA Kurucu Üyesi], Muammer Aksoy, Mazhar Osman Usman [uzman], Nilüfer Göleli, Nermin Abadan, Orhan Alsaç, Orhan Aldıkaçtı, Ömer Lütfü Barkan, Ömer İrdelp, Özdemir Nutku [Sevgi Soysal'ın ilk kocası], Reşat Garan, Ratip Berker, Razi Bel, Reşat Kaynar, Reşat D. Tesal, Rona Aybay, Reha Oğuz Türkan, Sulhi Dönmezer, Sıddık Sami Onar, Sahir Erman, Süheyl Ünver, Selçuk Erez, Selahattin Tandal, Suphi Ziya Özbekkan, Sami Gönensay, Sencer Ayata, Şerif Mardin, Tahir Taner [Hukuk Fakültesi Dekanı, Neşet Paşa'nın damadı], Toktamış Ateş, Uğur Alacakaptan, Ufuk Esin [TÜBA Kurucu Üyesi], Üstün Ergüder, Vehbi Eralp, Yavuz Abadan, Yavuz Nutku [TÜBA Kurucu Üyesi], Mehmet Ali Baba [Kızılay ve Çocuk Esirgeme Kurumu''nun kurucularından], Yazar Hüseyin Kazım Kadri [Sözlükçü], Hasan Cemil Çambel [TTK Başkanlığı yapmıştır], Mustafa Zühtü İnhan [İktisat Profesörü], Neşet Ömer İrdelp [Tıp Profesörü], Faik Sabri Duran [Coğrafya Profesörü], Mustafa Sekip Tunç [Psikoloji Profesörü], Mustafa İnan [İTÜ Rektörü], M.Kemal Öke [Tıp Profesörü], Hayrullah Örs [Eğitimci, Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü], Vasfi Raşit Seviğ [Hukuk Profesörü], Besim Ömer Akalın [Tıp Profesörü], Niyazi İsmet Gözcü [Tıp Profesörü], Hüseyin Hamit [Fen Fakültesi Dekanı], Profesör Mustafa Hulki Erem [Rektörlük yapmıştır], Suphi Kamil [Y.Müh, Rektör], Burhanettin Toker [Ordünaryüs Profesör Doktor], Salih Murat Uzdilek [Fizik Profesörü], Fahri Arel [Ordünaryüs Profesör Doktor], Muzaffer Şevki [Profesör Doktor], Kerim Erim [Matematik Profesörü, Dekan], Cevad Memduh Altar [Müzikolog], Kazım İsmail Gürkan [Tıp Profesörü ve Rektör], Mehmet Ali Özeken [İktisat Profesörü], Enver Ziya Karal [Tarih Profesörü ve TTK Başkanı], …

FEYZİYELİLER IŞIKLILAR DERNEĞİ YÖNETİM KURULU
Nuretdin ERTÜRK [Yönetim Kurulu Başkanı], Gökay DALOĞLU [Yetkili, Başkan Yardımcısı], İnci DENİZCİ [Genel Sekreter], İnanç AKALIN [Organizasyon Sorumlusu, Başkan Yardımcısı], Enver ÜNSAL [Işıkev Sorumlusu, BaşkanYardımcısı], Ahmet ÇINAR [Üye Sorumlusu, BaşkanYardımcısı], Çelik ÖZBİLEK [Sayman], Batuhan ALİOĞLU [Veznedar], Sinem ÇELEN [Asil Üye], Emel FIRAT [Asil Üye], Hülya OLGUNER [Asil Üye], Azra BAYRU [Yedek Üye], Eda DALOĞLU [Yedek Üye], Emre MUTLUAY [Yedek Üye], Önder KUYUMCU [Yedek Üye], Cahit DEDEOĞLU [Yedek Üye], Erhan TUNCER [Yedek Üye], Sabiha GÖNCÜ [Yedek Üye], Yenal DOĞAN [Yedek Üye], Beste SİLAHÇI [Yedek Üye], Ömer ŞAMLI [Yedek Üye], Necmi DALMAN [Denetim, Asil], Hayri ÇINAR [Denetim, Asil], Burak KARACIK [Denetim, Asil], Bahri ALATLI [Denetim, Yedek], Eren ATAMAN [Denetim, Yedek], Murat ÖZTÜRK [Denetim, Yedek], Fahir GÖK [1999-2001 Geçmiş Dönem Başkanı], …

DİĞER
Suat Ballar [Avukat, eski Lions genel yönetmeni], Münip Tarhan [noter, Türkiye ve Dünya Lions Klüpleri Başkanı], Mukbil Özyürük [ilk kuruculardan, yazar], Fahrettin Kerim Gökay [ordinaryüs profesör, Lions kurucusu, İstanbul vali ve belediye başkanı idi.], Kemal Zorlu [Altay Klübü başkanı idi], Mazhar Çelebi [ilim yayma cemiyeti başkanı], Sermet Hüseyin [Ankara Rotary başkanı idi], Kemal Köksalan [Lions güvernörlerinden], O.Cumhur Akkent [emekli doktor albay, çocuk satmak ve öldürmekten yargılandı, cezaevinde.], Çetin Yıldırım Akın [avukat, Türkiye Lion Klüpleri genel yönetmeni idi, Cumhur Akkent'in davasını üstlendi ama hapisten kurtaramadı.], …
Giritli Sırrı Paşa [Hekim İsmail Paşa’nın daması, şaire Leyla Saz’ın eşi. [İsmail Hakkı Arar yani 12 Mart’ın Bakanı, Mustafa Kemal’in hekiminin, ölüm raporunu doktorun oğlu oluyor. Dedesinin ismi Mehmet Ali Ayni. Babaannesi Feride Hanım. Babaannesinin babası Giritli Sırrı Paşa. Giritli Sırrı Paşa’nın diğer çocuğu ünlü mimar Vedat Tek. Vedat Tek’in karısı Firdevs Dino. Giritli Sırrı Paşa’nın kardeşi Mustafa Nuri Bey, yani Rasih Nuri İleri’nin dedesi. Ali Neyzi, Nezih Neyzi, İsmail Arar da Sırrı Paşa'nın kızları tarafından torunlarından birkaçıdır. Aynı ailenin diğer kolları: Talu, Dino, Aybar, Madra, Aybar, Cebesoy, Ran]], Hüseyin Hüsnü Paşa [[1829-1894] Serasker, Müşir, Vali], Hasan Hüsnü Çakır [Ticaret Bakanı [1938-1941], Milli Savunma Bakanı [1948-19509, Milltevekili], İngiliz Mehmet Sait Paşa [İngiltere’de okuduğu için İngiliz deniyor. Müşir, Vali, Rasathane Müdürü], İbrahim Ethem Paşa [[1850-1926] Vezir], İsmail Müştak Mayokan [Yazar, milletvekili, Ermeni Kırımı Malta Sürgünü], İbrahim Sarım Paşa [[1801- 1853] 182. Sadrazam], İbrahim Hayrullah [Adliye Nazırı [1913-1915] Ermeni Kırımı Malta Sürgünü, Şeyhülislam Pirizade M. Sahip ile F. Hayrunisa’nın torunu], Kazım Paşa [[1839- 1936] Müşir [Mareşal] Ordu Komutanı, Vali, Plevne Gazisi, Vali; Sadrazam Esat Paşa’nın kardeşi], Lütfi Kırdar [Sağlık Bakanı [1957-1960] Milletvekili, İstanbul Vali ve Belediye Başkanı [1938-1949]], Memduh Tağmaç [Orgeneral, 13. Genelkurmay Başkanı [1969-1972] daha önce Kara Kuvvetleri Komutanı], Muzaffer Göksenin [Orgeneral, Hava Kuvvetleri Komutanı [1950-1953], Büyükelçi], Mehmet Sırrı Üke [[1886-194449 Selanikli, Tümgeneral, Tümen Komutanı, Milletvekili], M. Sabri Toprak [Tarım Bakanı [1925-1927], Milletvekili, Osmanlı Mebusu, Ermeni Kırımı nedeniyle Malta Sürgünü], Mürsel Bakü [Tümgeneral, İzmir’e giren Süvari Komutanı, Malta Sürgünü, Milltevekili], Macar Mehmet Hamdi Paşa [[1828-1896] Müşir], Mahmut Ethem Paşa [[1830-1886] Müşir, Ayan Üyesi, Kaptanı Derya M. Ali Paşa’nın oğlu], Lofçalı Derviş İbrahim Paşa [[1817-1896] Müşir [1862], Serasker [1876] Dahiliye Nazırı,, Vali Rumeli Komutanı], M. Sabri Paşa [[?- 1879] Cihan Seraskeri, Müşir, Tophane Nazırı, Ticaret Nazırı, Vali], Manastırlı Salin Faik [Mutasarrıf, Divan Şairi], Mustafa Saffeti Ziya [Maliye Nazırı, Yazar, Protokol Genel Müdürü, Musa Saffeti Paşa’nın torunu.], Mehmet Emin Yurdakul [Türkçü Şair, Vali, Osmanlı Mebusu, Milletvekili, Bahriye Nezareti Müsteşarı], M. Emin Çınar [Tümgeneral, İstiklal Savaşı Kahramanı, Tümen Kurmay Başkanı], Mehmet Esat Bülkat Paşa [Ordu Komutanı, Bahriye Nazırı, Korgeneral, Vehip Paşa’nın [Mustafa Kemal’in Çanakkale’deki komutanı] kardeşi], Mehmet Celalettin Paşa [Maarif Nazırı, Bahriye Nazırı], Nurettin Baransel [Orgeneral, 6. Genelkurmay Başkanı [1954-1955], Kara Kuvvetleri Komutanı], Necdet Uran [Oramiral, 5. Deniz Kuvvetleri Komutanı [1961-1968] Büyükelçi], Nazmi Topçuoğlu [Ticaret Bakanı, Milltevekili], Nazif Kayacık [Tümgeneral, Tümen Komutanı, İstiklal Savaşı Kahramanı], Nejat Şirel [Heykeltraş, Mustafa Kemal’in çoğu heykelini yapan kişi, Güzel sanatlar Akademisi Müdürü, Ressam Avni Lifij’in kayınbiraderi], Neşet Ömer İrdelp [İç Hastalıkları Profesörü, binbaşı, yazar, Istanbul Üni. Rektörü [1933], milletvekili [1934] Antropoloji Enstitüsü Kurucusu, Mustafa Kemal’in özel hekimi ], Necmettin Molla Karataş [[1875-1949] Asdliye Nazırı, Osmanlı Mebusu, vali, Şeyhülislam Turşucuzade A. Muhtar’ın oğlu, Ebulula Mardin’in kayınpederi], Nazım Nabizade [[1862-1893] Kur. Yüzbaşı, Harp Okulu Öğretmeni, şair-yazar], Osman Nuri Tufan [[1886-1944] Tümgeneral, Alay Komutanı], Orhan Seyfi Orhon [Beş Hececiler Şairi, gazeteci- yazar, milletvekili [1946-1950]], Ömer Fahrettin Türkkan [Korgeneral, I. Dünya Savaşı’nda Kork. Komutanı, Medine Müdafaii, Büyükelçi; General selim Türkkan ile General Orhan Türkkan’ın babasıdır.], Pirizade Mehmet Sakıp Molla [119. Şeyhülislam, Kazasker, Ayan, Mevlevi,, Tarihçi Hayrullah’ın damadı, Abdülhak Hamit’in eniştesi [eşi Feriköy’de gömülü], Adliye Nazırı İbrahim Hayrullah’ın babası], Rauf Orbay, Ragıp Gümüşpala [Orgeneral, 10 Genel Kurmay Başkanı Adalet Partisi ilk Genel Başkanı, milletvekili], Recep Paşa [[1842-1908] : Müşir [1884], Harbiye Nazırı [1908]], Rıza Tevfik Bölükbaşı [Filozof sanlı hekim, mebus, Maarif Nazırı [1918-1919] , döneminin bütün Mason Locaları’nın en büyük üstadı azamı], Sedat Celasun, Suphi Gürsoytrak, Sadık Aldoğan [Tümgeneral, Milletvekili, Temsilciler Meclisi Üyesi, Millet Partisi Kurucusu], Sabri Paşa [[?- 1879] Vezir, Zaptiye Müşiri, Rusumat Emini], Seyyit Bey [[? İzmir- 1924] Adalet Bakanı [1923-1924] Osmanlı Mebusu, Ayan Üyesi, Hukuk Profesörü], Selahattin Adil Pasanoğlu [İstiklal Harbi’nde Tümgeneral, Ordu Komutanı], Seyit Ali Paşa [[ ?- 1826] 171. Sadrazam , Sadrazam M. Reşit Paşa’nın eniştesi], Şükrü Kanatlı [Orgeneral, Kara Kuvvetleri Komutanı [1951-1954] Jandarma Genel Komutanı [1947-1949]], Şemsettin Sami Franşeri] GS Kurucusu Ali Sami Yen’in babası], Şakir Kesebir [İktisat Bakanı [1929-1930] [1937-1938] , Milletvekili, Çocukları Şişi Terakki mezunu. CHP Edirne Milltevekili Erdal Kesebir’in dedesi], Tahsin Demiray [Milletvekili, yazar, Türkiye Yayınevi kurucusu, Türkiye Köylü ve Adalet Partisi kurucusu.], Veli Rıza Paşa [[1842- 1908] Müşir, Harbiye Nazırı], Yusuf Ziya Paşa [Maliye Nazırı [1871, 1877 arası üç kez] Maarif Nazırı, Darüşşafaka Kurucusu [İstanbul Sevi’nin Darüşşafaka ile ilgili notları açıklayıcıdır]], Yakup Şevki Subaşı [Orgeneral, Ermeni Kırımı’ndan Malta Sürgünü], Zekai Okan [Orgeneral, Genelkurmay II. Başkanı, Büyükelçi], …

Osmanlı İmparatorluğu’nun en yüksek derecesi neydi? Şeyh-ül İslam! Cumhurbaşkanı ve Padişah’tan bile büyüktürler!

Yakın tarihte Osmanlı döneminde Mason olan Şeyh-ül İslam'lara değinelim.
-Şeyhülislam Musa Kazım Efendi
-Şeyhülislam İzzettin Efendi
-Şeyhülislam Hayri Efendi
-Şeyhülislam Berlin Sefareti Baş İmamı Mustafa Hafız Şükrü
-Şeyhülislam Sefaret İmamı Haşim Veli
-Şeyhülislam Müderris Mahmut Esad Efendi
Bu kişiler gerçekte masondur!

Bu kişiler arasındaki yabancı misyon mensuplarına dikkat edin.

1984'de Rotary İnternational başkanı seçilen eski Türkiye Lion Klüpleri başkanı Münip Tarhan:
"Lionların birbirlerine kan bağından daha kuvvetli bağlarla bağlı olduğunu" söylüyor!
Daha açık bir ifadeyle Türkiye'deki Rotary ve Lions Klüpleri Türk yasalarına değil, Uluslararası Rotary ve Lions yasalarına bağlıdırlar! Yabancı Lions ve Rotaryenlere daha yakındırlar! Yabancılar için çalışırlar! Türkiye'deki yardım faaliyetleri ise göstermelik olmaktan öteye geçmez! Yabancılar Türkler'e düşmandırlar, kızarlar. Ama Türk Lions ve Rotaryenlere, ne hikmetse büyük ilgi gösterirler! Mesela Tekin Akmansoy, Almanya'da "Türk" olarak karşılaştığı zorlukları, "Rotary rozetiyle aştığını" övünerek anlatmaktadır! Yani itibar görmek için türklüğünden fedakârlığa hazırdır! İşin en komik yanı nedir, biliyor musunuz? Konu menfaat olunca, sağcılık, solculuk, milliyetçilik, hatta şeriatçılık önemini kaybeder. Nice hızlı solcunun, çocuğunu Amerika'ya gönderen bursu görünce, cıvataları gevser! Bir bakarsınız, ağız değiştirmiş, Amerika'yı övüyor, serbest piyasayı savunuyor, hatta Mehmet Barlas gibi "Bağımsızlık ta neymiş? Artık herkes karşılıklı bağımlı!" diye konuşur olmuş! Amerikalılar boşuna doların üzerine "We Believe in God- biz [paranın] tanrı olduğuna inanırız" yazmamışlar!

İslamiyete açmış oldukları savaş dolayısıyla, Türkiye’yi uğrattıkları zarar dolayısıyla, dine, islama, Kuran’a; Aleyhisselatu Vesselam Efendimize savaş açtıkları için öldürmemiz gereken Masonları öldürmediğimiz gibi, onları dinliyor, okuyor, onları seçiyor ve onlar için çalışıyoruz. Müslümanlığı yok etmeye çalışanların daha rahat yaşayabilmeleri ve mason emellerini daha çabuk gerçekleştirebilmeleri için para kazandırıyoruz. Masonlar için çalışıyoruz. Para gelsin yeterki. İslam gitmiş. Din gitmiş. Kuran’a küfredilmiş. Peygamber Efendimize hakaretler edilmiş. ALLAH inkâr edilmiş. Bizim umurumuzda mı? Para gelsin bize. Biz hayatımızı, yaşayışımızı kuralım. Bize dokunmayan yılan bin yaşaşın nasıl olsa! İyi de dinimizi bozdukları için, rızkımızı elimizden alıp, bize kurtarıcı rolüyle kendilerine borçlandırdıkları için, bu yılanlar bize dokunmuş olmuyor mu? Birlik yok ama değil mi? Masum bir insanı öldürmek bütün insanları öldürmüş gibi günahtır nasıl olsa. Zalimler masum olmuş, masumlar zalim olarak isimlenmiş!
“İçeri atarlar değil mi bizleri? Hapse tıkarlar. İşkence yaparlar.” Gafil halkta, gazeteler, televizyonlar ne derse ona inanırlar. Sadece Türkiye Cumhuriyeti nüfus cüzdanında ‘müslüman’ yazan kâfirler memleketi!

Gelelim Osmanlı’da ve Türkiye’de yönetimde bulunan masonlara!

Osmanlı Padişahı V.Murad, Şehzade Kemalettin Efendi, Şehzade Nurettin Efendi, 5.Murad''ın Başmabeyincisi Ahmet Seyid, Sadrazam Koca Mustafa Reşit Paşa, Sadrazam Ali Paşa, Sadrazam Keçecizade Fuat Paşa, Sadrazam Tunuslu Ethem Paşa, Sadrazam Hayrettin Paşa, Sadrazam Mithat Paşa, Sadrazam Ahmet Vefik Paşa, Sadrazam 1. Hakkı Paşa, Sadrazam Talat Paşa, Maliye, Eğitim ve Vakıf Bakanı M.Raşit Are, Bahriye Bakanı Cemal Paşa, Maliye bakanı Cavit Bey, Maliye Bakanı Tevfik Bey, Dış İşleri Bakanı Ahmet Nesimi Sayman,
Faydalı İşler Bakanı Ali Münif, Ulaştırma Bakanı Kirkor Agaton, Devlet Adamı ve Yazar Ethem Pertev Paşa, Devlet Adamı ve Musikişinas Prens M.Abdülhalim Paşa, Prens Aziz Hasan Paşa, Devlet Adamı ve Şair Süleyman Asaf, Şam Valisi ve Abdülhamid''in Damadı olan Damat Ahmet Nami Bey, Ankara Valisi Reşit Paşa, İttihat ve Terakki Fırkası Genel Yazıcısı Mithat Şükrü Bleda, Maliye Müsteşarı Faik Süleyman, Hürriyet Kahramanı Resneli Niyazi, Büyük Millet Meclisi Reisi Kazım Özalp, Başbakan Hasan Saka, Başbakan S. Hayri Ürgüplü, Adalet Bakanı Mümtaz Ökmen, Başbakan Yardımcısı Akif İyidoğan, Dışişleri Bakanı Bekir Sami Daça, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, Dışişleri Bakanı Selim Sarper, İçişleri Bakanı Mehmet Cemil Uybadın, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Adalet Bakanı Hasan Menemencioğlu, Milli Eğitim Bakanı Vasıf Çınar, Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, Milli Savunma Bakanı Münir Birsel, Milli Savunma Bakanı Hulusi Köymen, Tarım Bakanı Reşat Muhlis Erkmen, Çalışma Bakanı Mümtaz Tarhan, Ticaret Bakanı Zühtü Velibeşe, Ticaret Bakanı Ahmet Dallı, Milli Emniyet Bakanı Celal Tevfik Karasapan, Bolu Milletvekili Cevat Abbas Gürer,

Bülent Ecevit’in eşi Rahşan Ecevit, Eski Başbakan Tansu Çiller, Dış İşleri Bakanı İsmail Cem İpekçi, [dedelerinden biri hahamdır, Cemil İpekçi’nin kardeşi], Bülent Ecevit zamanında Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı olan Kemal Derviş, Türkiye Komünist Partisi’nin Kurucusu Mustafa Suphi, Erdal İnönü’nün eşi Sevinç İnönü, Eski Devlet Bakanı Şükrü Sina Gürel, Türkiye İşçi Partisi Eski Genel Başkanı Behice Boran, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, Merkez Bankası Eski Başkanı Gazi Erçel, Hazine Müsteşarı Faik Öztrak, Cumhurbaşkanlığı Sekreteri Tacan İldem, Fatin Rüştü Zorlu [Adnan Menderes Hükümeti’nde Bakan], Cumhuriyet Tarihinin İlk Sosyalistlerinden Doktor Şefik Hüsnü, İlk Kadın Emniyet Müdürü Feriha Sanerk, Eski Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Eski Başbakan Ahmet Mesut Yılmaz, …

Süleyman Demirel. Beşiktaş Dikilitaş’ta yaptırılan ilköğretim okulu Lions Klübü tarafından yaptırılırken cumhurbaşkanı olduğu dönemde birçok mason okul açılışına katılmıştır. Süleyman Demirel Türkiye’yi parçalamak, islamiyeti bozmak için elinden geleni yapan masonlardandır! Kâfirlerden, daha beter bir halde olduğu halde, ne üzerine olduğunu bilmediği halde Türk milletinin cumhurbaşkanı seçtiği Süleyman Demirel masondur!

Bülent Ecevit! Karaoğlan! Masonların planlarının gerçekleştirilmesi için halkı oyalarlar, uyuturlar. Kundaktaki bebekler gibi pış pışlarlar. Kundaktaki bebekler gibiyiz millet! Kundaktaki bebekler gibiyiz! Ses çıkarmadığımız zaman bizden iyisi yok, bir iki sesi çıkan çıkarsa öldürülüyor. Bir şeyden haberdar olamayanlarda ağızlarındaki emziklerle yetiniyor.

Recep Tayyip Erdoğan’ın AKP Genel İdare Kurulu'nda söylediklerine bakalım!
“Tüm dünyadaki Yahudi lobilerinin ve Masonların desteğini aldık. Türkiye'de her istediğimizi yapabiliriz. Ordu da masonların kontrolünde! Tüm paşalar mason ya da masonların kontrolünde. İsrail'le stratejik işbirliği yapıldığı için paşaları İsrail bağlantılarımız ile bağladık.”
Çevresindeki ilişkiler ağı ile sürekli gündemde olan ve 28 Şubat sürecinde, "İslam" imgesi üzerinden mazlumlaştırılarak, liderleştirilen Recep Tayyip Erdoğan'ın bu güne kadar Yahudi çevrelerle sergilediği yakın ilişki birçok spekülasyona sebep olmuştur. 28 Şubat sürecinin kahramanlarından Çevik Bir'in; ABD'nin en güçlü siyonist Yahudi lobilerinden JINSA'dan aldığı "cesaret" madalyası bir süre sonra Recep Tayyip Erdoğan'ın da boynuna takıldı. Türk Milleti'nin farklı cephelerde olduğunu zannettiği "İslamcı" tarikatlarla, "Yahudi" ve "Hristiyan" tarikatlarının arasındaki grift ilişkiler ağı gözönüne serildikçe, kamuoyu için kurulan sahnenin perde arkası da netleşmeye başlıyor. Soner Yalçın'ın en son "Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı, Efendi-2" kitabı ile kapısını araladığı; Türkiye'deki tarikatlarla Musevilerin ilişkisi, bugünlerde piyasaya çıkmaya hazırlanan yeni bir kitapla farklı bir boyuta taşınıyor. Ergun Poyraz'ın "Tarikat, Siyaset, Ticaret ve Cinayet (Masonlarla Elele)" kitabı ;
“Kamuoyundaki birçok ismin yüzündeki maskeyi indiriyor ve Türkiye'deki tarikatlarla Masonlar arasındaki ilişkiler ağını çok daha somut ve güncel belgelerle” gözönüne seriyor.
Kitaptan aşağıda alıntıladığımız bölüm ise Tayyip Erdoğan'ın marjinal bir siyasi kimlikten, Türk siyasi hayatının tepesine tırmanışındaki arka plan dinamiğini aydınlatıcı cinsten:

“Mason biraderler bir değil, on değil, yüz değil, binlerce! Şeriatçı bir partinin lideri İsviçre'de mason olup, sözde mason düşmanlığı yaparken, Peygamber soyundan geldiğini iddia eden Amerikancı işadamı Fethullah Gülen’in referansı ile tanıştığı ve parasını kullandığı İspanya kralının ülkesinde Tekris oluyordu. Mukaddesatçı bisküvicinin oğlu ise Pinto'nun referansı ile mason olurken, çevresine, "müracaat ettim ama beni almadılar" diyordu. Kasımpaşalı’nın referansı ise Alaton'du. Masonların Yunanistan dâhil birçok Osmanlı toprağının Türkiye’nin elinden çıkmasına sebep olmuşlardır!
Konu ile ilgili görüşlerine başvurduğumuz Recep Tayyip Erdoğan'a yakın çevreler; Recep Tayyip Erdoğan'ın Üzeyir Garih ve İshak Alaton'la yakınlığının bu bağlamda değerlendirilmesi gerektiğini ve Recep Tayyip Erdoğan'ın belediye başkanı olmadan önce, Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar'a İshak Alaton'un da üye olduğu locadan tekrisinin gerçekleşip gerçekleşmediğinin araştırılması gerektiğini belirttiler.
Kitabında;

Ülker Grubu ile masonların; Kemalist ve Milliyetçi geçinen bazı emekli paşaların Fetullahçı şirketler ve Koç Grubu ile bağlantılarına, son zamanlarda enerji politikaları veya terör uzmanı diye lanse edilen isimlerin hangi localara kayıtlı olduklarına, bir Emniyet Genel Müdür Yardımcısı'nın, Hablemitoğlu'nun Köstebek kitabının basılmasını önlemek için görevlendirdiği mülkiye başmüfettişinin Ankara'da hangi locaya üye olduğuna, Recep Tayyip Erdoğan'ın ABD ziyaretlerinde özellikle görüştüğü şeyh Muhammed Kabbani'nin kayınpederi Kıbrısta'ki şeyh Nazım Kıbrisi'nin İngiliz istihbaratına hizmet eden faaliyetlerine, Fethullah Gülen hakkında çıkarılan arama kararlarının göstermelik olduğuna ve kendisinin kontrgerillayla bağlantısına dair somut bilgilere, Kürtlere azınlık hakkı isteyen kitaplara imza atan Jack Kamhi'ye, Yönetiminde masonların ağırlıkta olduğu Türk Kalp Vakfı; Ülker'in "kolesterol düşüren ürünleri" ve Maliye Bakanı Unakıtan'ın kolesterol düşürücü ilaçların ödemelerini durdurması arasındaki ilintiye, Mütevelli heyetinde Mason ve şeriatçı isimlerin harmanlandığı ve amacını, "Türkiye'nin ve Türk Ulusu'nun ve Anadolu uygarlığının sanat ve kültür varlıklarını ve mimari mirasını korumak" olarak belirten TAÇ Vakfı'na kadar birçok önemli konuya dikkat çeken Ergün Poyraz'ın Recep Tayyip Erdoğan'ın masonluğuna dair iddiası aşağıdaki veriler ışığında daha bir anlam kazanıyor!

Mason Haberal'ın Konya'daki hastanesinin açılışını yapmak için bizzat gittiği Konya'da; Türkiye'nin en üst düzey masonlarından İhsan Doğramacı'nın referansını kullanan Recep Tayyip Erdoğan "Haberal'a sahip çıkacağım, o bize İhsan Doğramacının emaneti" şeklinde konuşmuştur. Recep Tayyip Erdoğan’ın belediye başkanlığı öncesinde Üzeyir Garih-İshak Alaton ekseninde derinleşen ilişkileri yakın çevresi tarafından doğrulanmıştır. Ergün Poyraz'ın kitabında yer verdiği üzere; Star Gaztesin’de Faruk Mangırcı'nın 18 Ekim 2005 tarihinde köşesinde yazdığı Recep Tayyip Erdoğan'ın AKP Genel İdare Kurulu'nda yaptığı konuşması şöyledir: “Tüm dünyadaki Yahudi lobilerinin ve Masonların desteğini aldık. Türkiye'de her istediğimizi yapabiliriz. Ordu da masonların kontrolünde! Tüm paşalar mason ya da masonların kontrolünde. İsrail'le stratejik işbirliği yapıldığı için paşaları İsrail bağlantılarımız ile bağladık.” Recep Tayyip Erdoğan "İslam" üzerinden oy toplayıp, iktidar olmuştur! "Türban" sorununu çözemediği halde ülkedeki kiliselerin, yabancı vakıfların ve yabancı sermayenin her türlü mülkiyet sorununu çözmüştür! Recep Tayyip Erdoğan; siyasi misyonu Siyonizm, öğretisi Kabala olan ve İslam'a savaş açan masonların üyesidir!

Türkiye içinde olmasalar bile bulup öldürmemiz gerekenleri Türkiye yönetici yapıyor!

Belçika Bilderberg ise kendine bağlı olan diğer Bilderberg'lere EMREDiYOR:

Fethullah Gülen'e halife derecesinde ve Türk seçimlerinde oy belirleyici güç yapmak için sonuna kadar güç verilecektir. Fethullah Gülen'in BİLDERBERG'li olduğuna ilişkin ipekli Breech'ini (Hakim, savcı, Avukat, öğretim üyesi, öğrenci mezuniyet kıyafeti, eski Haham cübbesi olan) kaftanını davasına olan sadakatini şeklen gösterecektir. Bu yüzden Fethullah Gülen, ABD yurttaşı olarak görevine devam edecektir. [Alparslan Türkeş’in Bilderberg üyelerine sorduğu soru üzerine verilen cevap!]

Allah Kuran'da Hristiyanlar için buyuruyor:

Bismillahirrahmanirrahiym. Onlar Allah'ı bırakıp hahamlarını ve ruhbanlarını tanrı edindiler. Sadakallahül-Azıym.
[Tevbe Suresi, 31. ayet]
Bu ayet inince sahabeler soruyorlar:
'Yâ Resulullah, onlar hahamlarına ibadet etmiyorlardı?’
Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz buyuruyor:
'Onlar ruhbanlarına ibadet etmediler ama hahamların helal kıldığını helal kabul ettiler, haram kıldığını haram kabul ettiler.'
[Tirmizi, 3095]

Fethullah Gülen, “Bu kadar dershanemiz var, destekleriz yani. Hâkim de kiralayacaksınız, avukat da kiralayacaksınız.” Kısaca diyor ki, Hizmet'in büyümesi için, rüşvet vermek caizdir.

Allah [c.c.] buyuruyor:
Bismillahirrahmairrahiym. Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez. Kalplerinde hastalık bulunanların: "Başımıza bir felâketin gelmesinden korkuyoruz" diyerek onların arasına koşuştuklarını görürsün. Sadakallahül-Azıym.
[Maide Suresi, 51,52. ayetler]

Ve Fethullah Gülen Papa'nın kollarında!

Fethullah Gülen’in evlerinde, dersanelerinde üç tür kitap okunur.
1-Bediüzzaman Said Nursi’nin tahrif edilmiş kitapları.
2-Fethullah Gülen’in kitapları.
3-Önden giden atlılar, aslan fedâkar abiler, kahraman öğretmen ablaların kitapları.

Kuran okunmaz! Fethullah Gülen’in evlerine, dersanelerine gidenler yıllarca bir hadis kitabı bile okumaz. Daha dehşetlisi Kuran Meal’i bile okumaz!

ALLAH’ı bilmezler, Aleyhisselatu Vesselam’ın hayatını bilmezler ama Fethullah Gülen’in çocukluğunu bilirler.

Fethullah Gülen taraftalarları ne diyor? “Sen Fethullah Gülen’in köpeği ol!” Fethullah Gülen okul açıp dindar genç yetiştiriyormuş? Evet! Okul açıyor ama kendine tapan putperest gençler yetiştiriyor. Böylece kendini eleştirilemez kılıyor. İslam’da hiç kimse başkasının köpeği olmaz. Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz insanları kendine köpek etmedi! Ama Fethullah Gülen taraftarları seve seve köpek olurlar, insanları da köpek olmaya davet ederler. Hz.Ömer defalarca Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’e karşı kendi fikirlerini savunur, çok kez haklı çıkardı. Ama Fethullah'a karşı çıkılamaz. Fethullah Gülen’in yaptıkları yanlış olamaz.

Dinlerarası diyaloğun bizim için anlamı “Bütün insanları İncil’e ve Kilise’ye yani Hıristiyanlığa ulaştırma” yoludur.
[Papa 6. Paul, 6 Ağustos 1964]

Kelime-İ Tevhid’in ikinci bölümü olan “Muhamed ALLAH’ın Resulüdür” hükmüne gerek yok!
[Fethullah Gülen]

“Pek muhterem Papa cenapları. Üç büyük dinin doğum yeri olarak bilinen toprakların dünyayı daha iyi yaşanabilir bir mekân kılma yolundaki kutsal misyonunuzu tam manasıyla bilen halkından size en içten selamları getirdik. Yoğun gündeminizde bize zaman ayırarak sizinle müşerref olmayı bahşettiğiniz için zat-ı alinize en derin kalbi teşekkürlerimizi sunarız. İslam yanlış anlaşılan bir din olmuştur ve bunda suçlanacak olan Müslümanlardır. Uygun bir yerde ki vakitli bir gayret bu yanlış anlamanın büyük oranda azalmasına katkı sağlayabilir. Müslüman dünyası, İslamın asırlarca ölçülen yanlış agılanmasını silip atacak bir diyalog imkânını bağrına basacaktır. Yeni fikirlerimiz varmış iddiasında bulunmuyoruz. Yine hoş görünüze sığınarak, bu misyonun hedeflerine yakından hizmet etmek için üstlenmek istediğimiz birkaç teklifte bulunmayı arzu ediyoruz. Hıristiyanlığın üçüncü bin yılına girişi münasebetiyle yapılacak kutlamalar vesilesiyle Ortadoğu’daki Antakya, Tarsus, Efes ve Kudüs gibi bazı kutsal yerlere müşterek ziyaretleri içeren birçok etkinlik önermek istiyoruz.”
[M. Fethullah Gülen’in Papa’ya Yazdığı mektuplar// 10 Şubat 1998, Zaman Gazetesi]

“Yine hoş görünüze sığınarak, bu misyonun hedeflerine yakından hizmet etmek için üstlenmek istediğimiz birkaç teklifte bulunmayı arzu ediyoruz.” diyor Fethullah Gülen! Papa’nın görevi nedir? Hıristiyanlığı dünyaya yaymak! Fethullah Gülen Hıristiyanlığı yaymak için Papa’nın emrine girmek istiyor yani!

Bir vaiz “Bu meclis ne güzel yerdir” dedirtmek, insanları etrafına toplamak, insanları ağlatmak, yaka-paça üstlerini yırttırmak için vaaz ediyorsa, o vaiz gafildir!
[Gençliğe Öğütler//Vaaz Ve Nasihatte Edep/İmam Gazali]

Fethullah Gülen vaazlarında salya-sümük ağlamaktan başka bir şey yapmıyor!

AKP hükümeti, artık Kuran’ın hükümlerini bile, kendi işine gelen, gelmeyen biçimde ayırarak yasaklama yolu ile sansürlemektedir.

Bilindik üzere camilerin kapısında cemaatin okuması ve feyz alması için Kuran’dan ayetler yazılır. Bu geleneğe uygun olarak da İstanbul’da ‘’Eminönü Zeynep Sultan Camii’’ kapısında Maide Suresi’nin 51. ayeti yazılmış. Ayet; Bismillahirrahmanirrahiym. Ey iman edenler! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdır. İçinizden kim onları dost edinirse şüphe yok ki o da onlardandır. Sadakallahül-Azıym.’ Anlamında. Geçtiğimiz iki yıl içinde bir gazeteci bu ayetin oraya yazılmasını köşesinde haberleştirmiş. Turist olarak gelenler bu ayetten rahatsız olabilirlermiş ve ayet oradan kaldırılmalıymış habere göre. Konuyla ilgili olaraktan bilgisine başvurulan Eminönü müftüsü ‘’Bu ayeti hemen oradan kaldıracağım’’ demiş ve “her ayet her yere yazılmaz’’ buyurmuş. Diyanet İşleri Başkan yardımcısı ise o camiinin imamı hakkında ikaz yapılması için İstanbul müftülüğüne talimat verdiğini açıklamış. Sözde diyalog gereği kaldırılmak istenen ayet; Müslüman birliğini korumak ve iç dayanışmayı kuvvetlendirmek üzere getirilmiştir. Yahudi ve Hıristiyanların Müslümanlara karşı yaptıkları tarih boyu açıkça ortadadır, dinlerini ve yaşam tarzlarını Müslümanlara karşı uzak tuttukları da bilinen bir gerçektir. Maide suresindeki ilgili ayet; Müslümanlara; “Hıristiyan ve Yahudi emrine girmemeyi, onların yöneticiliğine karşı çıkmayı” öğütlemektedir. Kısaca Hıristiyan ve Yahudi emperyalizmine direnişi tavsiye eden çok önemli bir uyarıdır. Yahudi ve Hıristiyanlar; her film ve dizilerinde mutlaka dini simgeleri (Kilise, haç, istavroz... v.s ) kullanarak propaganda yapmaktalar, bunun yanında en alakasız yerlerde bile müzeler inşa etmekte Haçlı ve Siyonist ruhu kendi gelecek nesillerine aşılamanın yanında bizim nesillerimizi de etkilemekteler. Bizde ise kendi kültürümüzü işlemek, milli değerlerimizi savunmak adeta suç oluyor. Bunu TRT’nin Banu Avar’ı sansürlemesiyle açıkça gördük. Medya’ya baktığımızda kültürümüzden uzak bir yayıncılık var artık. İslam kültürü ve şuuru yozlaşırken, yetişen nesiller zarar görmektedir. Yahudi ve Hıristiyanlar her yayın organlarında kendi motiflerini işlerken bizim medyamız onlara destek olmaktadır. Fethullah Gülen’den gelen emir ile diyalog çatısı altında iktidarın ve Avrupa sevdalısı medyanın bu Hıristiyan ve Yahudi severliğine karşı acaba onlar Müslümanlara nasıl bakıyorlar? Kuran’da, bu saldırganlara karşı direnişi ve uyanık durmayı öğütleyen ayeti neden kaldırıp sansürlüyorlar? Allah’ın bizlerin onun yolunda bir hayat sürmemiz için gönderdiği kitaptaki hükümlerin doğru veya yanlış olduğuna; Yahudi cesaret ödülü alan ve evinde 7 kollu şamdan bulunduran, 7 çizgili ampul amblemli iktidar zihniyetindekiler mi buna karar verecek? Kuran’daki örtünme ayeti için bir zamanlar ortalığı savaş alanına çevirenler, Maide Suresi’nin bu ayetini savunmak için neden seslerini çıkarmazlar? Çıkarmazlar; Çünkü gözler ve beyinler miyoplaşmış! Çünkü hocaları izin vermez! Çünkü Kuran’ı sansürlemek için emir verenler ile diyalogcuların çıkarı sözde “kubbem, miğferim, minareler, süngümüz,” diyenlerin çıkarlarıyla; siyaset meydanında buluşmaktadır. Ne acı ki siyasi gelecek uğruna Kuran’ı bile sansürleyip, işine geldiği gibi dini kullanan bir iktidar iş başındadır. Kuran’ı işine geldiği gibi yorumlamak; bazı ayetleri öne çıkarıp bazılarını sansürlemek ya da olduğundan farklı göstermek ve sözde Müslüman okulları açarak göz boyayıp Türk milletinin temelini lekelemek sözde milli görüş kılığına giren ve Müslüman sarığı sarıp hoca efendi kılığına giren gayrimüslim dostlarının işidir. Bunlar diyalog adına; papazların elini öpecek kadar işi ileri götürenlerdir.1998’de Yahudi örgütü ADL’nin referansı ile Papa ile görüşüp Papa’nın elini öpen Fethullah Gülen’i hatırlayın. İşte bu zihniyet, “La ilahe illallah” dedikten sonra “Muhammedün Resulullah” demeyi gereksiz sayıp, diyaloğa engel görmüşlerdir. Bu zihniyetin kurmayları iktidara geldiğinin ikinci yılı bazı kendini bilmezlerin ısrarı ile ezan sesi kısılsın diye meclisi ayağa kaldırdılar ve anayasa’nın bir maddesinde; ”cami imar edilebilir” cümlesini “ibadethane imar edilebilir” olarak değiştirip bir kelime oyunu ile misyonerlerin yolunu açarak sağa sola kilise açılmasını ve okullarda İncil dağıtılmasını sağladılar. Yine aynı efendi; “Allah, dünya gemisinin kaptanlığına Amerika’yı oturttu!” diyerek; Maide Suresi’nin 51. ayetine karşı çıkmıştır. Çünkü Fethullah Gülen bu sözleriyle; Amerika’yı Müslümanlara yönetici (veli - dost) olarak tavsiye etmiştir. Acaba 51. ayete karşı düşmanlığın sebebi anlaşıldı mı? Şimdi bu Fethullah Gülen yanlıları diyecektir ki; işte okullar açtı dünyaya bizi tanıttı v.s diyecekler. Biz onlara da değil direk efendileri Fethullah Gülen’e soralım:

“Senin 40 tane Amerikan ajanı ile ne işin var? Senin 40 tane papazla ne işin var? Sen madem Erzurum’dan çıkan bir hocasın salya sümük ağlamak yerine ülkene yardım et, dua et! Ülkene sanayi yap, okul yap tamam bunlar çok güzel! Senin Amerikan ajanıyla papazla ne işin var? Senin Amerika’da işin ne?”

AKP hükümetinin Kuran’ı sansürlemesi Maide Suresi’nin 51. ayeti ile kısıtlı kalmadı. Camilerde yapılan konuşmalarda Al-i İmran Suresi’nin 19. ayeti olan; “Bismillahirrahmanirahiym. Allah katında Hak din, İslam’dır. Sadakallahül-Azıym.” ayeti okunurken; AB’den gelen istek üzerine bu ayetin okunması da kaldırılarak sansürlendi. AKP; Fethullahçılar’ın elinde ya! İşte hükümet - Fethullah – Amerika - AB ilişkilerinin geldiği son nokta burası; Kuran bile sansürleniyor!

Şimdi İran’a bakalım.
Humeyni Devrim olmadan önce İran’ın başında kim vardı? Rusya’nın adamı ve Rusya’nın desteklediği Şah Pehlevi vardı! Peki, Humeyni’yi kim destekledi? İngilizler! Humeyni kimin adamı? İngilizlerin adamı!
Osman, Muaviye, Yezid gibi adamlara iktidar bahş eden ALLAH’a nasıl itaat etmek mümkündür?
[Humeyni, Keşf-ul Asar, sayfa 107]

Şuan İran’ı kim yönetiyor? Ahmedi Nejat! Ahmedi Nejat kim? Ahmedi Nejat’ın ailesi Yahudilerden gelmektedir! Ahmedi Nejat’ın eski soyadı da, İbranice’de “halı dokumacısı” anlamına gelen “Sabourjian”dır! Herkes Müslüman görünüyor, 2 taraf var ortada ama gerçekte Müslüman olan taraf yok!

ABD'DEN ŞOK RAPOR

Monday, 22 June 2009 07:25

ABD eski Başkanı Reagan’ın danışmanı Fein: “Beyaz Saray araştırma yaptı, Ermenilerin 2 milyon Müslüman Osmanlı’yı katlettiği ortaya çıktı. Ermeniler, kendi arşivlerini açmıyor, çünkü bu gerçeğin ortaya çıkmasını istemiyor.” dedi.
ABD Başkanı Ronald Reagan’ın hukuk danışmanlığını yapan Bruce Fein, sözde Ermeni soykırımı iddialarını değerlendirdi. Ermenilerin bu iddialarının son derece asılsız olduğunu belirten Fein, Reagan’ın başkan olduğu 1981'de bu konunun Beyaz Saray tarafından araştırıldığını ve iddiaların asılsız olduğunun belgelendiğini söyledi. İşte sözde Ermeni soykırımı konusunda Fein’in açıklamaları:
“Osmanlı İmparatorluğu’nun azınlıklara karşı “müthiş” sayılabilecek bir özen gösterdiği gerçeğini unutmamak gerekir. Azınlıklar, kendi dini özgürlüklerini ve hayatlarını son derece rahat bir şekilde sürdürdü. Ermeni terör çeteleri I. Dünya Savaşı sırasında Fransa ve Rusya ile birlikte Osmanlıları öldürdü. Bu rakamın 2 milyon civarında olduğu bir gerçek. Ermeni kayıplarının ise 500 bin civarında olduğu araştırmalarla kanıtlandı. Burada asıl önemli konu, Ermenilerin ihanetidir. Osmanlı da kendisini savundu. Özellikle ABD’de yaşayan Ermeniler, soykırım yalanı ile büyük getirim sağlıyor. ABD yönetimi de büyük paralar döndüğü için Ermenileri karşısına almak istemiyor. Ermeniler ısrarla kendi arşivlerini açmıyor. Çünkü yıllardır soykırım yalanı ile dönen getirimi kaybetmek istemiyorlar. Arşivler açıldığı anda gerçek ortaya çıkacak.”

AXA OYAK Sigorta Grubu Ermenilere Soykırım tazminatı ödemeyi vaat ediyor. Geçtiğimiz günlerde dünyanın dört bir yanında 'sözde ermeni soykırımı' ile ilgili onlarca panel-konferans düzenlendi. Bunların ana sponsorları kim biliyor musunuz? HSBC ve British Airways! Türkiye’de yaşayan insanlardan elde ettikleri para ile Türkiye’ye karsı sözde Ermeni soykırımını destekliyorlar!
[Doc. Dr. ILKAY ORHAN, Gazi Üniversitesi Eczacılık Fakültesi, Eczacılık Meslek Bilimleri Bölümü, Farmakognozi Anabilim Dalı 06330]

Amerika ve dünyada 122 Ermeni soykırımı anıtı diktirildi!
1 buçuk milyon Ermeni öldürüldü denildi ancak Ermenistan’ın 1915 nüfusu Ermeni ve Rus kayıtlarına göre 400.000 idi. Zaten Türkiye’nin Nüfusu 14 milyondu. Sözde Ermeni soykırımı iddialarının yeniden gündeme getirilmesi üzerine Türk Tarih Kurumu başkanı Profesör Doktor Yusuf Halaçoğlu, tüm dünyaya “Osmanlı arşivleri başta olmak üzere bu konudaki bütün belge ve bilgileri paylaşmaya hazırız” çağrısı yaptı. Bu çağrı üzerine birçok ülkenin büyükelçiliklerinden ve konsolosluklarından görevli diplomatlar arşivlere akın etti. Diplomatlar sadece Osmanlı değil; Amerikan, İngiliz, Fransız ve Ruslar’a ait belgeleri de inceledi. Türk Tarih Kurumu’nun elinde, Osmanlı arşivlerinin yanı sıra 100 bin sayfa yabancı ülkelere ait belge bulunuyor. Belgeleri gören diplomatların neredeyse tamamı, çok şaşırdı ve ne yapacağını bilemedi. Türkiye’ye karşı önyargıyla hareket ettiklerini kabul eden diplomatlardan bazıları Türk Tarih Kurumu’ndaki belgelerin kopyalarını alırken, bazıları da raporlar hazırlayarak ülkelerine gönderdi. Danimarka büyükelçiliğinden bir diplomat, İngiliz ve Fransızlara ait belgeleri görünce önyargılı olduğunu kabul etti. Diplomat, “Türkiye’den özür dilenmesi gerekir” dedi. Türkiye’nin Ermeni soykırımı iddiaları konusunda bazı adımlar atmaması halinde Avrupa Birliği sürecinde zarar göreceği uyarısı yapan İsveçli bir diplomat önüne konulan bir belgeyi okuyunca donakaldı. Belgede, sözde soykırım iddialarının ortaya atılmasından sonra Osmanlı Devleti’nin 1919’da dört tarafsız ülkeye resmi bir yazı göndererek, “iddiaları siz araştırın” diye teklifte bulunduğu yer alıyor. Teklifin yapıldığı ülkeler ise İspanya, Danimarka, Hollanda ve İsveç. Kendi ülkesinin bu çağrıya olumlu yanıt vermediğini öğrenen diplomat, mahçup bir halde Türk Tarih Kurumu’ndan ayrıldı. Bir Fransız diplomat da “Near East Relief” isimli Halep’teki bir yardım kuruluşunun belgelerini inceledi. Ermeni soykırımında öldürüldükleri iddia edilen 485 bin Ermeninin Suriye’ye göç ettiğine, Halep’te baş gösteren sağlık sorununa müdahele eden tek uluslar arası sağlık kuruluşu olan Near East Relief’in, bu Ermenileri tedavi ederek kayıtlarını tuttuğuna ilişkin belge, Fransız diplomatı şaşırttı. Diplomat, soykırımda öldüğü bildirilen bazı Ermenilerin isimlerini bu belgede görünce ne diyeceğini bilemedi. Türk Tarih Kurumu’na gelen bir İngiliz diplomata da dönemin İngiliz ordusuna ait bir kripto verildi. Kriptoda Anadolu’daki nüfus yer alıyor. Belgede 1914-1919 yılları arasında, Ankara’daki Ermeni nüfusunun 26 bin arttığı, Kayseri sancağında ise 2 bin azaldığı belirtilerek; Ermenilerin, daha güvenli bölgelere kendi isteği ile göç ettiği ifade ediliyor.

Amerika ve Dünyada 122 Ermeni soykırımı anıtı diktirildi!
Siyasi baskı yapabilmek için soykırım yapılmadığı halde, Ermeni Soykırımı anıtları diktirdiler!

Siyasi baskı! Siyaset! Yalanlarla dolu siyaset! Yalandan başka bir şey olmayan siyaset!

Dünyada alçak oğlu alçak kimseler insanların en mutlusu oluncaya kadar kıyamet kopmayacaktır.
[İmam Tirmizi, Fiten, sayfa 37]

Yalancının doğrulanması, doğrunun yalanlanması kıyamet alametlerindendir.
[Kıyamet Alametleri, Sayfa 137]

Yalan imana aykırıdır.
[Ravi: Hz. Ebu Bekir Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 228]

Şu üç şey bir kimsede olursa halis münafıktır: Konuştuğunda yalan söyler, itimat edildiğinde, emanete hıyanet eder, vaat edince vaadinde durmaz.
[Ravi: Hz. Ebu Hureyre Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 263]

Emaneti korumayanın imanı ve sözünde durmayanın da dini yoktur.
[Ravi: Hz. Enes Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 463]

Bir Müslüman hiçbir günah işlememiş olsa ama yapamayacağı bir şey için birine söz versin. “Ben bu işi yaparım” desin, yapamasın. “Ben sana şunu alacağım” desin, almasın ya da alamasın. “Ben falan saatte falan yere geleceğim” desin, o saatte oraya gelmesin, sözünde durmasın. Yapmayacağı şeyi vaat etsin, söylesin. İşte bunun günahı; hiçbir günah olmasa o Müslüman da; söz verip de sözünde durmamanın günahı, cehenneme gitmesine yeterlidir, diyor İslam âlimleri. Niye? Kuran çok şiddetli hitap ediyor bu noktada! “Bismillahirrahmanirrahiym. Niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz? Sadakallahül-Azıym.” [Saff Suresi, 2. ayet] Bakın, Kuran’daki en şiddetli ayetlerden birisi budur! Niçin söz veriyorsunuz? Niçin söylüyorsunuz? Niçin söz veriyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi, niçin yaparım, alırım, ederim diyorsunuz? Ya da yapamayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz? İşte, hiçbir günahı olmasa da verdiği sözde durmasa; o kişinin cehenneme gitmesine vallahi yetecektir! Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz; “Bir Müslümanın hiçbir günahı olmasa; hiçbir kusuru, vebali olmasa, sadece kaynağını araştırmadan işittiği bir haberi bir başkasına söylemesi, günah olarak onu cehenneme götürmeye yeterlidir” buyuruyor. “Her işittiği lafı, o lafı araştırmadan, kaynağını bulmadan; bu söz doğru mu, yanlış mı diye araştırmadan, her işitti sözü çevresine yayan Müslüman vallahi cehennemliktir” buyuruyor.

Resulullah Aleyhisselatu Vesselam “Ganimet[yani milli servet, fakir fukaraya uğramadan sadece zengin ve mevki sahibi kimseler arasında] tedavül eden bir meta haline gelirse büyük belaların insanların üzerine gelmesi vacip olur.
Buyurdu. [İmam Tirmizi, Fiten, sayfa 39]

Hazine zenginlerin ve mevkii sahiplerinin elinde! Halk ise, geçinebilmek için gece gündüz çalışmakta, zenginler ise devletin parasını hortumlayıp durmakta. Halk kendine çalıştığını zannediyor ama aslında mevkii ve makam sahiplerini biraz daha zengin edebilmek için çalışıyor. Kazandığı parayla kıt kanaat geçiniyor.


Şu hadiseler meydana gelmedikçe kıyamet kopmayacaktır. Depremler çoğalacak.
[Ramuz-el E-hadis, 476/11]

Kıyametten önce iki büyük hadise vardır ve sonra da zelzeleli yıllar.
[Ramuz-el ehadis,187/2]

Barınacak evler, sizi taşıyacak hayvanlar bulamayacağınız günler yaklaşmıştır. Çünkü evlerinizi depremler yıkacak.
[Kıyamet Alametleri, sayfa 146]

Anlaşmazlıklar ve sık sık depremler meydana gelecek.
[Kıyamet Alametleri, sayfa 166]

HEP BİLMEDİĞİMİZ FARKINA VARAMADIĞIMIZ BİR ARAYIŞ İÇİNDE OLMADIK MI HEPİMİZ?

OLDUK DEĞİL Mİ? AMA BULAMADIK..

Sitemizden Programları indirebilmek Ve En İyi Şekilde Faydalanmak İçin Lütfen ÜYE Olunuz..
(Bu Mesaj 09-06-2010 03:09 PM değiştirilmiştir. Değiştiren : delinin biri.)
09-06-2010 03:08 PM
Web Sayfasını Ziyeret Edin Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
delinin biri Çevrimdışı
Acemi Üye
*

Mesajlar: 49
Üyelik Tarihi: Nov 2009
Rep Puanı: 0
Ruh Halim
Ruh Halim
Zararsiz

Takımın:
Mesaj: #6
RE: BU DüNYA, BU NESiL HER YÖNDEN, HER CİHETTEN KIYAMET ALAMETi!
Depremler.

17 Ağustos 1999. Gölcük. Saatler gecenin üçüydü ve insanlar can havliyle kendilerini evlerinden dışarıya atarken sanki bir kıyameti yaşıyor gibiydiler. Ali Kırca’nın sunduğu Siyaset Meydanı’nda enkazdan kurtarılan bir bayan şunları söylemişti: “O gece ne olduğunu bilmiyorum ama bildiğim bir şey var ki, bu depremden farklı bir şeydi.”

Depremden hemen önce Gölcük’ten Avcılar’a kadar geniş bir alanda görülen “ateş topu” ile ilgili bilimsel açıklama yapılamıyordu.
Gölcük’ten Avcılar’a kadar görülen ateş topu? Gölcük’e gelen Kara Kuvvetleri Komutanı Çevik Bir’in; o gece okunan Kuran’ı, okutturmayıp, Kuran’ı ayaklarının altına alıp, çiğnediği; daha sonra Gölcük Askeri Gazinosu’nda çıplak dansöz oynattırıp, içkiler içirttiği gece. Kuran’ı ayaklarının altına alıp, ezen Çevik Bir! ALLAH’ın Kitabı’nı çiğneyen Çevik Bir! Orada bulunan hiç kimsenin sesini çıkartamadığı Çevik Bir! Depremden 30 dakika önce Gölcük’ten ayrılan Çevik Bir! Geride kalan herkesin öldüğü gece o gece!

Kendisinden korktuğun ve kendisine ümit beslediğin her şey, senin ilahındır, taptığındır.
[Abdülkadir Geylani, Fethur-Rabbani]

Gölcük’ten Avcılar’a kadar geniş bir alanda görülen ateş topu.

Kimine göre Ruslar bomba patlatmış, kimi ne göre de; Yugoslavya ya atılan bombaların yer kabuğunun dengesini bozması sebebiyle deprem gerçekleşmiş. Hatta bazılarına göre işi PKK bile yapmış olabilir.

Nitekim CNN Televizyonu Başbakan Bülent Ecevit ile yaptığı bir röportaj sırasında “Depremin arkasında PKK mı var?” sorusuna “sanmıyorum” cevabını vermişti. Oysa bu sorunun doğal cevabı “Siz ne saçmalıyorsunuz, depremle PKK’nın ne alakası var?” olmalıydı. Bu soruya verilen cevap, akıllara PKK’nın deprem oluşturabilme ihtimalinin olduğunu düşündürdüğü gibi, yapay depremlerin olabileceği sonucuna da getirmektedir.

Future Times’da yayınlanan araştırma dizisinde yer alan habere göre; Amerika Birleşik Devletleri Silikon Vadisi’nin de bulunduğu Californiya’daki San Andreas Fay hattında meydana gelebilecek büyük bir depremin Amerikan ekonomisine çok büyük zarar vereceğini bilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri; yer kabuğundaki değişimleri izleyerek, daha deprem oluşmadan tektonik katmanlar arasında artan basıncı değişik noktalardan patlatıp boşaltarak, beklenen büyük depremi “küçük depremcikler haline dönüştürmenin” yolunu bulmuştu.

Yıllar önce Sırp asıllı Amerikalı bir bilimadamı olan ve elektrik mühendisliği konusunda uzun yıllar bazı esrarengiz yüksek gerilim deneyleri gerçekleştirdiği bilinen Nicola Tesla tarafından geliştirilen “düşük frekanslı elektromanyetik ışınımla yüksek enerji nakli” tekniğini, hem Ruslar, hem de Amerikalılar uzun zamandır bir silah olarak kullanmanın yolunu arıyorlardı. Bu yöntemle; çok uzaktan, hatta uzaydan geniş alanlarda tahribat yapabileceklerdi. Ancak Pentagon, yani Amerika Savunma Bakanlığı yıllardır çok güçlü bir silah geliştirmek amacıyla üzerinde çalıştığı bu projeyi, bir yandan da barışçı amaçlarla “depreme indirgeme” sistemine uygulamak suretiyle tepkileri azaltmayı ve bu işe ayrılan fonların devamlılığını sağlamak istiyordu. Bu nedenle proje, önce Avustralyanın çıplak ve seyrek nüfuslu kırsal bölgelerinde denendi ve geliştirildi. Daha sonra bunun deprem bölgelerinde denenmesine sıra geldi. Değişik zamanlarda Kafkaslar da, okyanus tabanında ve Güney Amerika’daki And dağlarında tektonik uyarılar verilmek suretiyle “endüktif deprem oluşturma” konusunda büyük adımlar atıldı.

Bu araştırmalar Amerika’da HAARP ve diğer askeri tesislerin kumanda merkezlerinde yürütülüyordu. Bu arada Türkiye, Japonya ve benzeri deprem bölgelerinde de sismik ağ şebekeleri kurularak bu bölgelerin tektonik verileri saniyesi- saniyesine devasa bilgisayarların kayıtlarına gönderilmeye başlandı. Ve gün geldi, bu sistem Türkiye’de denenmek istendi. Çünkü Türkiye’deki Kuzey Anadolu fayı ile Californiya’daki San Andreas fayı son derece benzer özellikler arzediyordu. Ayrıca, bölge zaten yıllardır bu amaçla sismik espiyonaj altındaydı. Nitekim gelişmeleri dikkatle takip edenler, depremden hemen sonra Türk Telekom’un Türkiye’nin sismik bilgilerini Pentagon’a ileten NATO üssünün iletişimini aniden kestiğini ufak puntolarla gazetelere düşen haberlerden hatırlayacaklardır. [artık Telekom’da özelleştirilerek kâfirlere satıldı]
Amerika’nın asıl hedefi, Kuzey Anadolu fay hattındaki deneyden elde edeceği tecrübe ve bulguları, San Andreas Fay Hattına uygulamaktı. Bu iş yine çok yüksek askeri gizlilik taşıdığından yürütme işi İsrailli uzmanlara, yani yahudilere verilmişti. Gerekli makina ve donanım “deniz altılarla” Gölcük üssüne getirilerek, oradaki yeraltı/ denizaltı korunaklarına kuruldu. Türk makamları, yani Türkiye’yi yönetenler, [Başbakan Bülent Ecevit ve Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel] bu durumdan haberdardılar; ama detayları bilmiyorlardı. Deney başarılı olacağından, kimse normal dışı bir şeyin olduğunu fark etmeyecekti. Bu amaçla, “Gece Şahini Tatbikatı’nın” 17 Ağustos 1999 gecesi saat 03:00’de başlatılması planlandı. Gece saat tam 03:00’de düğmeye basılacak ve “Gece Şahini” devreye alınacaktı. 1-2 dakika içinde de oluşturdukları muazzam enerjiyle Marmara’nın altındaki tektonik tabakayı zayıf yerlerinden kırıp, aylardır oluşan büyük “basıncı” dışarı atacaklardı. Böylece beklenen büyük bir deprem önlenmiş olacaktı!

Çevik Bir’in Kuran’ı ayaklarının altına alıp, çiğnediği daha sonra Gölcük Askeri Gazinosu’nda çıplak dansöz oynattırıp, içkiler içirttiği gece.

45 saniye süren büyük ve tekil bir deprem tasarlananın 10 bin kat üstünde bir güçle gelmişti. Zayıflayan ve titreyen elektrikler geri geldiğinde, gece saat 03:05 geçiyordu. Daha bir kaç dakika öncesine kadar korunağın içinde şampanya patlatmayı bekleyenler, şimdi korkudan buz gibi donmuş, hareketsiz ayakta duruyorlardı. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. 10 binlerce insan, çoluk çocuk, kundaktaki bebekler, o enkazların altında cansız yatıyordu, can çekişiyordu.

İşte o andan itibaren çantalardan çıkan ‘’Q planı’’ uygulanmaya başlandı. İlk önce bölgedeki tüm haberleşme ve elektrik enerjisi felç edildi. Kimsenin birbiriyle haberleşmesi istenmiyordu. Binlerce insanın can verdiği Gölcük! Can çekişenlerin olduğu Gölcük’te Yahudiler, kimsenin birbiriyle haberleşmesini istemiyor! İnsanlar can çekişiyor ama Yahudiler istemiyor diye kimse haberleşemiyor.

Bismillahirrahmanirrahiym. Ant olsun, insanlar içinde, müminlere en şiddetli düşman olarak Yahudileri ve müşrikleri bulursun. Sadakallahul-Azıym.
[Maide Suresi, 82. ayet]

Ankara’da Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Mason Süleyman Demirel bile sabahleyin “benim de telefonum kesikti” şeklinde garip bir açıklama yaptı. Cumhurbaşkanı ve Başbakan şaşkındı. Saatlerce “üzgünüz” bile diyemediler. 10 binlerce insanın mezara gömüldüğü Gölcük! Cumhurbaşkanı ve Başbakan birşey diyemiyor.

Depremin üzerinden 4 dakika bile geçmeden İsrail Başkanı Ehud Barak ve America Birleşik Devletleri Başkanı Bill Clinton ile irtibat kuruldu.

O anda İsrail de “Ben Gurion Lod” askeri hava alanından 4 adet savaş uçağı eşliğinde 2 nakliye uçağı havalanıyordu. 2 dakika sonra da İsrail Deniz Kuvvetleri ve NATO Güney Deniz Saha Komutanlığı’na bağlı tüm birlikler DEFCON-4 acil durumuna geçirildi. Amerikan 6. filosuna bağlı gemiler de rotalarını İstanbul’a çevirmek için Pentagon’dan emir aldılar. Bu arada devreye Avrupa ülkelerinin liderleri de giriyor ve belki de onlardan da Türkiye için sözler alınıyordu. Yunanistan bile harekete geçirilerek Türkiye’ye karşı olan düşmanca tutumuna son vermesi sağlanıyordu.

Tüm Avrupa Başkentleri hareket halindeydi, ancak panik yoktu. Herşey kontrol ve koordinasyon altındaydı. İsrailli askerler ve üst düzey subaylar o gece Gölcük’te ne arıyorlardı? Deniz Kuvvetleri’nde bir devir-teslim töreni yapılacaktı, ama bu her yıl yapılan rutin bir ulusal törendi. Uluslar arası bir niteliği yoktu. Hiç kimse –İsrail’in bugüne kadar hiç katılmadığı- bu devir teslim törenine neden katıldıklarını sormadı. Enkaz altında kaç İsrail askerinin öldüğü, kaçının yaralandığını da soran olmadı. O felakette kaç İsrail askerinin öldüğünü ne Genel Kurmay Başkanlığı yayınladı, ne de İsrail böyle bir bilgiyi açıklamak nezaketinde bulundu. Herkese verdikleri imaj ise oraya yardım için geldikleriydi.

Ankara’da Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in, Mason Demirel’in bile sabahleyin “Benim de telefonum kesikti” şeklinde bir açıklama yaptığı, Türk ordusunun bile kendi ülke toprakları üzerinde olan deprem bölgesi Gölcük’e sabah saat 5’te ulaşabildiği, bütün iletişim ağının felç edildiği Gölcük’te! Çevik Bir’in Kuran’ı ayaklarının altına alıp, çiğnediği daha sonra Gölcük Askeri Gazinosu’nda çıplak dansöz oynattırıp, içkiler içirttiği gecenin sabahında; İsrail askerlerinin binlerce kilometre mesafeden nasıl geldiğini düşünmedik bile.

Hemen bir hastane kurdular. Esas amaçları enkaz altındaki askerlerini ve önemli askeri malzemeyi çıkartarak götürmekti.

Biz de salak salak “Bak şu İsrail’e! Helal olsun, hemen yardımımıza koştu!” diyerek sevindik değil mi? Tüm dünyaya düşman olan Yahudileri görünce sevindik.

Sabah saat 03:05 ile 06:30 arasında Avrupa da bu hareketlilik yaşanırken bölgede çok hızlı ve çok gizli askeri hareketlilik hâkimdi.

Ancak herkes kendi derdine düşmüş olduğundan bu “olağanüstü gizli operasyondan” kimsenin haberi olmuyordu. Böylece, bu işi planlayanlar gecenin karanlığından da yararlanıp denizin altından parçaları yüzeye vuran Tesla Makinesi’nin kalıntılarını toplayıp, yer altı ve yer üstündeki tüm izleri yok etmeye çalışıyorlardı. Ve bölgeye son hızla gelen Rus Araştırma Gemisi sabah saat 06:30 da bölgeye vardığında, havanın aydınlanmasıyla birlikte etrafta delil olabilecek tek bir cisim bile kalmamıştı. “Deniz altında oluşan radyasyon anlaşılmasın, dibe çöken kalıntılar araştırılmasın ve patlama sonucu meydana gelen denizaltı krateri ve çukurları ortaya çıkarılmasın” diye bu bölge derhal askeri karantinaya alınarak dalışa yasak bölge ilan ediliyordu. Ancak bütün bu temizlikler yapıldıktan sonra Bülent Ecevit ve daha sonra da Süleyman Demirel’in bölgeye gitmesine izin verilmişti. Bu ülkeyi yönettikleri zannedilen Başbakan Bülent Ecevit’e ve Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e izin veriliyor. Cumhurbaşkanı ve Başbakan deprem bölgesine, kendi ülkesinin topraklarına girebilmek için izin alarak gidiyor!

Amerika tüm imkânlarını seferber etti. Bill Clinton Amerikan halkından Türkiye’ye yardım etmesini istedi. Yakında Türkiye’ye geleceğini ilan etti. Başbakan Bülent Ecevit’in de bu arada Amerika’ya kendini ziyarete geleceğini haber verdi. Bülent Ecevit de paşa paşa Bill Clinton’la görüşmeye gitti. Bill Clinton depremin ardından kasım ayında Türkiye’ye gelmişti. İlginçtir ki, o her zaman bildiğimiz “acayip korunan” bir Amerikan Başkanı olarak değil, bölgede; sanki taşıdığı vicdanı sorumluğu üzerinden atmak ister gibi bir edayla, bölge halkının içine kadar giren sıradan bir adam gibi bölgeyi dolaşmıştı. Ve yine ilginçtir ki, tarihte ilk kez bir Amerikan Başkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde konuşacak kadar Türkiye’yi önemsemişti! Müslüman olmayan Bill Clinton’ın bu konuşması ne şeref Türkiye için!

Enkaz altında kalan 10 binlerce insanımız; sırf Californiya’daki John’lar, Susan’lar ve Alice’ler yaşasın diye öldürüldüler. Binlerce insanımız ölmüştü ama değil mi? 10 binlerce değildi? 19 bin küsur insanımızı kaybettik değil mi? İlk başlarda 47 binden fazla olarak açıklanan ölüm sayısı birden 14 binlere düşürüldü. Anayasadaki kanunlara göre her hangi bir afet bölgesinde 20 binden fazla can kaybı olduğunda; o bölgeden 5 yıl boyunca vergi alınamaz. Böyle bir olayın ardından Türkiye’yi yönetenler sırf para için, kendi ceplerine indirdikleri milyarlarca liranın hesabını bilmezken, kâfirler ölmesin diye öldürülen insanlarımızın 3’te biri öldü diye açıklama yaptılar bizlere. 60 binden fazla insanın mezar olduğu Gölcük! Kâfirler öldürülmesin diye 60 bin insanın öldürüldüğü Gölcük!

Çevik Bir’in Kuran’ı ayaklarının altına alıp, çiğnediği daha sonra Gölcük Askeri Gazinosunda çıplak dansöz oynattırıp, içkiler içirttiği gece!

O zaman bu konuları nasıl örtbas ettiler? Çorap söküğü gibi; Hizbullah’ın öldürüp, gömdüğü iddia edilen toplu mezarlardaki cesetleri çıkardılar. Halkın gözünü boyamak için, uyutmak için faili meçhul olan cinayetleri, kime ait olduğu bilinmeyen mezarları ortaya çıkardılar. Hizbullah terör örgütü yaptı dediler değil mi birde? O kadar mezarın yerini peş peşe ardı ardına açıkladılar, buda her zaman olduğu gibi daha önceden bildiklerini, fakat bir olay olduğunda halkın ilgisini başka tarafa çekmek için kullanmak için sakladıkları, göz yumduklarının delilidir!

Gölcük Depremi’nde ölenlerin cenaze namazı bile kılınmadı değil mi? İş makineleri ile gömdüler cesetleri. Ölenlerin sayısı belli olması diye toplu mezarlar kazdılar! Ölenlerin sayısı belli olursa para alamayacakları için, toplu mezarlar kazdırdılar! Ölenlerin cenaze namazı kılınmış olsa sayıları ortaya çıkacaktı! Ama biz lafa gelince müslümanız!

Halkı daha da uyutmak için, doğal afetlerde ölenlerin şehit olduğunu söylediler bir de!

Çevik Bir’in Kuran’ı ayaklarının altına alıp, çiğnediği daha sonra Gölcük Askeri Gazinosunda çıplak dansöz oynattırıp, içkiler içirttiği gece ölenlerin şehit olduğunu söylediler!

Kuran’a küfretmek pahasına izlenen televizyonların bulunduğu evlerde hayatını kaybedenlere şehit dediler!

Lösemi hastası Doktor Oktar Babuna’yı herkes hatırlayacaktır. Doktor Oktar Babuna’ya ilik nakli yapılması için Türkiye’deki pek çok insandan kan örneği alınıp Amerika’ya gönderilmişti. Dönemin Sağlık Bakanı Osman Durmuş kan verilmesinin uygun olmadığını söylediği için eleştiri almıştı. Oktar Babuna ortadan kayboldu. Amerika’ya giden kan örnekleri istendi ancak bu örnekler geri gelmedi.

Ortaya çıkan sonuç ise; bu kan örneklerinden Türk ırkının özelliklerini çıkartarak sadece Türkleri etkileyebilecek biyolojik bir silah yapılacağı iddiasıydı. Bu iddia her zaman olduğu gibi ciddiye alınmadı ancak dikkatten kaçan nokta her ırkın kendi genlerinin ayrı olduğuydu. İnsanı oluşturan temel maddenin DNA olduğunu hesaba katarsak her ırkın DNA’sı diğer ırklardan farklı özellikler gösterir ve kan örneklerinden DNA analizi yapılırsa bu fark ortaya çıkar. Her ırkın DNA’sının farklı olduğuna inanmayan olursa Slav ırkının neden sarışın ya da Türklerin çoğunun neden esmer, Çinlilerin niye çekik gözlü ve sarı tenli olduğunu araştırabilir.

Gölcük Depremi’nin ardından dönemin Sağlık Bakanı Osman Durmuş’un “Yabancılara tek bir hasta bile vermem” dediğini hatırlayın. Amerikan Deniz Kuvvetleri’ne ait gemi hastanesinde tek bir hastanın bile tedavi edilmediğini hatırlayın! Tam 750 ton yardım malzemesiyle yüklü bir İsrail gemisinin 3 gün süreyle gümrükte bekletilmesini bir hatırlayın! Biz gafiller yadırgamıştık o zamanlar!

Yahudiler, kâfirler ölmesin diye; ölümüne sebep oldukları 60 binden fazla insan yetmiyormuş gibi, birde sorumlusu oldukları ölümlerin üstüne; kan örneklerinden Türk ırkının özelliklerini çıkartarak sadece Türkleri etkileyebilecek biyolojik bir silah yapma planlarını gerçekleştirebilmek için çalışıyorlar!

Bismillahirrahmanirrahiym. Ant olsun, insanlar içinde, müminlere en şiddetli düşman olarak yahudileri ve müşrikleri bulursun. Sadakallahul-Azıym.
[Maide Suresi, 82. ayet]

Basına yansıyan haberlerde, Nestle firmasının üçüncü dünya ülkelerinde satılan ürünlerin de genlerle oynayan bir madde [GE] olduğu açıklanmıştı. Habere kimse tepki göstermedi, sessizce geçiştirildi.

Aynı zamanda alerjik reaksiyonlara da neden olan bu maddenin hemen hemen her Türk çocuğu tarafından alındığını düşünürsek, durumun önemi daha ciddi bir şekilde ortaya çıkar.
Avrupa’nın Türk genleri ile oynama isteği 1990’lı yıllarda alınan bazı istihbaratlarla ortaya çıkmış, fakat yetkililer bu konuda görevlerini yerine getirmemişlerdir! Size bu konuda anlatacağım olay bu konunun ciddiyetini daha ciddi bir şekilde ortaya koyacak ve ortak olmaya çalıştığımız Avrupa’nın gerçek yüzünü anlatacaktır.

Yıl 1993. Genç bir Doktor olan Munise Ozan Sinop ili Merkez 2 no.lu Sağlık Ocağı’nda göreve başlar. İnsanlar ekonomik sıkıntı içerisindedir. Sinop’ta fabrikalar kapanmış insanlar işsiz kalmıştır. Hasta olan çocukların tedavisi oldukça pahalıya mal olmaktadır. Sağolsun UNICEF’in yardım programı vardır ve sağlık ocaklarında üst solunum yolları hastalıklarının tedavisi için bedava ‘’PENiSiLiN’’ benzeri ‘’PROCAiN’’ isimli bir ilaç dağıtılmaktadır. Bahsi geçen ilaç doktorlara flakonlar halinde gelmekte ve hali ile doktorlar ilacın prospektüsünü ve ambalajını görmemektedir. Doktor Munise Ozan şüpheli iki vaka üzerine ilacın ambalajını ve prospektüsünü ister. Ama mecbur olduğu halde ilacın prospektüsünün olmadığını görür. Ama en korkunç açıklama ilaç ambalajının üzerindedir. Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı programa göre özellikle 5 yaş altı çocuklara kullanılması gereken ilacın ambalajı üzerinde İngilizce ve Fransızca olarak “kesinlikle 5 yaş altı çocuklara kullanılmaz” ibaresi vardır. Doktor Munise Ozan durumu Sağlık Bakanlığı’na yazar ve ilacın kullanımını sorumlu olduğu bölgede durdurur. Bakanlık konuya bir açıklık getiremez ve Doktor Munise Ozan’a o yazıları karalayıp ilacı kullanması söylenir. Munise Ozan diretir. Durumu o zamanlar Sinop Ortadoğu Gazetesi muhabirliği yapmakta olan eşine iletir. O zaman ki Cumhuriyet Gazetesi Sinop muhabiri ve Sinop Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Cengiz Demirel ile Munise Ozan’ın eşi Fransız Sağlık Bakanlığı’na yazar. Gelen cevapta bu ilacın Fransa’da üretilmediği yazıyordu. Ama ambalaj üzerindeki adres Paris’teki bir adresti ve Paris’te öyle bir adres yoktu. Önce yerel Sinop TV de hiç bir deneyimi olmadığı halde Munise Ozan’ın eşi bir program yaptı. O gece Sinop TV jandarma tarafından kapatıldı. [Türkiye’nin uyarılmasını istemiyorlar, Türkiye’nin jandarması olaya müdahele ediyor. Türkiye’yi koruması gereken jandarma halk bilgilenmesin diye Sinop TV’yi kapatıyor.]

Cengiz Demirel konuyu Cumhuriyet Gazetesi’nde, Aslan Bulut’ta Orta Doğu Gazetesi’nde yazdı. Fakat bütün bunlar yeterli olmadığı için konu Arena Programı’na götürüldü. Çünkü bu arada Sağlık Bakanlığı’ndaki bazı yetkililerde konuşmaya başlamış ve ilacın genetik alerji yaptığını bir fax mesajı ile Cumhuriyet Gazetesi’ne iletmişlerdi. [Bakanlığın konuya bir açıklık getiremediği ve Doktor Munise Ozan’a o yazıları karalayıp ilacı kullanması söylendiği ilaç.] Fakat kimse genetik alerjinin ne olduğunu bilmiyor ya da söylemek istemiyordu. Munise Ozan ve eşi Arena Programı’na çıktı, ilacın yalnız gördükleri taraflarını belirttiler ve bu genetik alerji meselesinin açıklanması gerektiğini halka anlattılar. O zamanki Sinop valisi Adil Yazar “Efendim Doktor Munise Ozan altı üstü bir pratisyen hekim; uzman doktorlar bile konuyu bilmiyor o nasıl bilebilir” diyecek kadar gaflet içindeydi. Çünkü ilaç kırsal kesimde fakir halk çocuklarına dağıtılıyor, UNİCEF’e raporlar gönderiliyor ve birtakım veriler bir yerlerde toplanıyordu. Ve ilaç sadece pratisyen hekimlere kullandırılıyordu. Daha korkunç olanı ilacın kullanıldığı pilot illeri içeren harita idi. Buna göre Erzurum, Kastamonu, Uşak, Eskişehir, Manisa, Tokat, Çorum gibi Türkmen nüfusun egemen olduğu iller seçilmişti. Ve eğitim düzeyi düşük olan bu illerin kırsal kesimindeki halk; alerji, genetik gibi şeylerin farkında bile değildi. O zaman Arena’ya çıkan Sağlık Bakanı Yıldırım Bey bile kem küm etmekten başka bir açıklama getiremedi. [Türkiye’nin sağlık kuruluşlarından ve sağlığından, o dönemde sorumlu olan bakan]. Kimse olayı dikkate almadı ve olay kapandı. Doktor Munise Ozan basına izinsiz demeç verdiği için ceza aldı. Ama herkes, profesörler dâhil, genetik alerji yoktur diye ahkâm kesti.

Genlerle oynama olayı Oktar Babuna olayında açıkça ortaya çıkınca dönemin Sağlık Bakanı Osman Durmuş her türlü tepkiyi almasına rağmen açıklama yaptı. Nestle’deki bir maddenin [GE] genlerle oynadığı ve alerji yaptığı; sadece üçüncü dünya ülkelerinde yani Türk Cumhuriyetleri’nde satıldığı açıklandı.

Açıklama yapıldı ama bu Türk Cumhuriyetleri’ni yönetenler, daha doğrusu yönettiklerini zannettiklerimiz elleri kolları bağlı, hiç bir şey yapmıyorlar. Satışını yasaklatmıyorlar. Bizse umursamıyoruz, reklamlarda en çok hangi ürünü görürsek onu alıyoruz.

Nestle. Nestle Nescafe, Nestle Nesquik, çikolatalar, sular. Bütün Nestle ürünleri.

Hazreti Ali Kerremullahi Vechehü‘den rivayete göre; Aleyhisselatu Vesselam şöyle demiştir: ALLAH Rasulü Aleyhisselatü Vesselam cenazede idi: “Hanginiz yolda kırılmadık bir put, yerle bir kılınmadık bir kabir, bozulmadık bir resim bırakmadan medine’ye gider?” diye sordu. Bir adam: “Ben, ey ALLAH’ın Rasulü!” diye cevap verdi. Ali Kerremullahi Vechehü dedi ki: Medineliler korktu. Adam yola koyuldu, sonra dönüp: “ey ALLAH’ın Rasulü, kırılmadık put, yerle bir edilmedik kabir, bozulmadık resim bırakmadım.” dedi. Sonra Aleyhisselatu Vesselam şöyle buyurdu: “Kim bu sanatlardan birine tekrar dönerse, o kimse Muhammed’e indirilene küfretmiştir.”
[Ahmed bin Hanbel; Fıkhu’s-Sunne, Seyyid Sabık]

Muhammed’e indirilene küfretmek, yani Aleyhisselatu Vesselam’a indirilene küfretmek. ALLAH’IN kitabına, kutsal kitabımız Kuran’a küfretmek.

Resimlerin hareketli hali olan çağımızın en büyük hamamı olan televizyonlarda çok reklamı çıkıyor değil mi? Bizler ne yapıyoruz, çok reklamı yapılan ürün iyidir deyip ona sarılıyoruz. Onu alıyoruz. Aleyhisselatü Vessalam Efendimize indirilene küfrederek izlediğimiz televizyonlardaki reklamlardan gördüklerimizi alıyoruz hep!

Ahir zamanda eğlencelerin ve çengilerin meydan aldığı içkinin de helalmiş gibi gösterilip içildiği zaman yere batma, taş yağma meydana gelecek ve insan kılığından çıkma olacaktır.
[Ramuz El E-hadis, 2. cilt, sayfa 302]

Konstürmastlik yapan kadınların ve içkilerin içildiği barlar, birahaneler, gazinolar, klüpler, iki parça bez parçasıyla bütün bedenini teşhir eden dansözler ve şeytanın ezanlarını seslendiren şarkıcıların bulunduğu her yer! Düğünler! Diskolar! Artık her yerde içki satılıyor. Adım attığımızda karşımıza çıkan her büfede içki satılıyor.
Gökten taş yağması? Gökten taş yağması? Gökten taş yağıyor ama farkında değiliz! Kimi zaman camları kıracak kadar büyüklükte yağan dolular! Dolu yağıyor ya gökten! Dolu. Gökten taş yağması! Dolu yağıyor!

İnsan kılığından çıkma? Hepimiz insan kılığından çıkmışız ama farkında değiliz! Hepimiz ruhsuz, imansız ceset parçalarıyız. Hayvanlardan bile daha aşağı durumdayız!

Kıyametin yaklaşmasına doğru iyilik terk edilecek ve emredilmeyecek, kötülük yapılacak ve engellenmeyecek.
[Ölüm-Kıyamet ve Diriliş, sayfa 480]

İyilik terk edilecek ve emredilmeyecek! İyilik edenler kötülük buluyor değil mi? Kardeşin kardeşe yaptığını düşman yapmıyor!

Kötülük işlenecek ve engellenmeyecek! Kötü yolda olanlara ya da kötü yola sapanlara doğruları anlatmaktan kaçınıyoruz. “Bana ne ya, bana dokunmayan yılan bin yaşasın?” diyoruz. “Bir şey desek, ya ters tepki verirse” diyoruz. “Ya başımıza bela olursa” diyoruz. “Her koyun kendi bacağından asılır” diyoruz. Herkesin yaptığı kendine, herkes istediğini yapmakta özgür diyoruz. Özgür bir dünyada yaşadığımızı söylüyoruz!

Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz; “İyiliği emretmediğinizde, kötülükten menetmediğinizde haliniz ne olur?” diye sordu? Yanında ki ashabı “Yani bu olacak mı?” dediler. “Evet, hatta daha beteri!” buyurdular. Ve sormaya devam ettiler: “Kötülüğü emredip, iyiliği yasakladığınız zaman haliniz ne olur?” [yanında bulunanlar iyice hayrete düşerek]: “Ey ALLAH’ın Resulü! Bu mutlaka olacak mı?” dediler. ”Evet, hatta daha da beteri!” buyurdular ve devam ettiler: “İyiliği kötülük, kötülüğü de iyilik saydığınız zaman haliniz ne olur?” [yanındaki ashab]: “Ey ALLAH’ın Resulü! Bu mutlaka olacak mı?” diye sordular. “Evet, olacak!” buyurdular.
[Ebu Ya’la, Müsned; İmam Tabarani, El-Mu’cemu’l-Evsat; Heysemi, Mecma’u’z-Zevaid]

“İyiliği emretmediğinizde, kötülükten menetmediğinizde!” Bırakın tanımadıklarımızı tanıdıklarımızı bile yanlış bir şey yaptıklarında uyarmıyoruz! “Aramız bozulur” diyoruz. Sevdiğimiz arkadaşlarımızın yaptığı yanlışlara ortak oluyoruz. Birçoğunu da beraber yapıyoruz. Tek olduğumuz zamanlarda ben yalnızım deyip duruyoruz ama arkadaşlarımızın, tanıdıklarımızın yanında; onların yaptığı -gerçekte yanlış olan- bir şeyi açıkladığımızda onlarla aramızın bozularak yalnız kalacağımızı, onları kaybedeceğimizi düşünüyoruz.

“Kötülüğü emredip, iyiliği yasakladığınız zaman! İyiliği kötülük, kötülüğü de iyilik saydığınız zaman!” İyi olan, doğru olan şeylerin birçoğu yasaklanmış değil mi bu dünyada? Ama bazıları Müslümanlık iddiasında, bazıları da inanç özgürlüğünden yana bu dünyada! Neyin iyi, neyin doğru olduğunu bilmiyoruz aslında! Doğruları yanlış sayıyoruz, yanlışları doğru sayıyoruz! İşimize nasıl gelirse! Herkesin kendi doğruları var! Herkes nefsinin isteklerine göre kararlar koymuş kendine! Herkes kendi bildiğini okumaya, kendi bildiğini yapmaya, çevresindekilere de kendi bildiğini yaptırmaya çalışıyor! Ama kimsenin gerçek doğrulardan haberi bile yok!

Kişinin helaki ebeveyninin elinde, o yoksa karısının elinde, o da yoksa akrabasının elinde olacak. Onu geçim sıkıntısı yüzünden ayıplayacaklar, takat getiremediği işlere sürecekler. Sonunda o dayanamayarak karanlık ve tehlikeli işleri yapacak ve helak olup gidecek.
[Ebu Naim; Geleceğin Tarihi 1, sayfa 29]

“Kişinin helaki ebeveyninin elinde olacak!” Anne-babamızı örnek alarak büyüyoruz çocukluğumuzda. Daha sonra çevremizdekileri örnek alarak büyüyoruz. Ailemiz bizim iyiliğimizi düşündüğü için bizi çeşitli yollara yönlendirmeye çalışıyor! Dünya ilimlerine yönelip, dünyalığa sahip olabilmemiz için bize baskı kuruyorlar! “Üniversiteyi kazanamazsan şöyle olur. Bu işi başaramazsan böyle olur” diye! Dini ilimlere yönelmiyoruz ama! Yönelenlerimizde, bu sistemin izin verdiği konulardaki bilgileri öğrenebiliyor.

“O yoksa karısının elinde olacak!”
Kadınlar “Herkes yapıyor, biz niye yapmıyoruz? Falanın şunu var, bizim neden yok? Saçımı uğruna süpürge ediyorum ama sen benim rahatımı bile düşünmüyorsun. Şu günde şunu isterim, bu günde bunu isterim. Yoksa karışmam.” Vs. diyorlar değil mi sürekli? Kukla olmuşuz kadınların elinde. Kukla. Lafta evin reisi erkektir ama! Kadınlar her istediklerini ama öyle ama böyle yaptırıyorlar. Rahat yaşayabilmek için çok kazanmamızı istiyorlar! Zevk ve sefa sürmek istiyorlar! Her şeye bir kulp, bir çare buluyorlar. Timsah gözyaşları döküyorlar kimi zaman! “Bu eve geldiğimden beri gün yüzü görmedim. Hep çile çektim. Ben annemin evine gidiyorum. Boşanmak istiyorum.” Vs. diyorlar.

“O da yoksa akrabasının elinde olacak!” Akrabalarımız. Özellikle yaşça büyük akrabalarımız. Bazılarını kendimize örnek aldığımız akrabalarımız. Durumu iyi olanlar gibi olabilmek için, özendiğimiz akrabalarımız! Durumu iyi olmayan akrabalarımızı, kendimize yük görüp uzaklaştığımız akrabalarımız! Her şeyimize karışan ve bizi yönlendirmeye çalışan akrabalarımız!

“Onu geçim sıkıntısı yüzünden ayıplayacaklar, takat getiremediği işlere sürecekler. Sonunda o dayanamayarak karanlık ve tehlikeli işleri yapacak ve helak olup gidecek!” Dini ölçüleri, dini hususları, dinin yasaklarını bırakıp sadece para kazanabilmek için çalışacak! Para gelsin yeter!

İnsanlar üzerine aldatıcı seneler gelecek. O senelerde haine itimat edilecek, doğru kişi hain sayılacak.
[Ölüm-Kıyamet ve Diriliş, sayfa 476]

Kimin hain, kimin doğru olduğunu bile bilmiyoruz! İhanet edenleri bize doğru gibi gösteriyorlar! Süslüyorlar, bu kişi doğru diyorlar! Doğru kişilere ise hain damgası vuruyorlar! İnsanlara en çok zarar veren hainler baş tacı ediliyor! İnsanlara doğruları anlatmak isteyenler, bu yolda çalışanlar vatan hainliğiyle suçlanıyor! Doğru dediğimiz, doğru bildiğimiz hainlerin yaptıkları çorap söküğü gibi ortaya da çıksa umursamıyoruz artık! Kapatmışız gözlerimizi! “Bu doğruydu, doğrudur” diyoruz. “Herkes yapıyor zaten, yapmayan yok ki! ‘Helal olsun’ diyoruz” birde!

Kötülerin çoğaldıkça çoğalması, yalancıların doğru kabul edilmesi kıyamet alametlerindendir.
[Beyhaki, İbn-i Neccar; Son Zamanlarla İlgili Hadisler, sayfa 107]

Yalancılar! En çok yalan söyleyen siyasetçiler! Başa gelebilmek için her türlü yalanı söyleyip, dalavere çeviren; halktan oy toplayabilmek için halka çeşitli şeyler dağıtanlar! Herkes yalancı olmuş artık! Yalan söylendiği zaman, bu yalanı duyan doğrusunu bilmiyorsa doğru olarak kabul ediyor bu yalanı artık!

Dünyada alçak oğlu alçak kimseler insanların en mutlusu oluncaya kadar kıyamet kopmayacaktır.
[İmam Tirmizi, Fiten, sayfa 37]

Bu dünyanın %90’nın; daha da zengin etmek için, zevk ve sefa sürebilmeleri için, bu halkı biraz daha sömürebilmeleri için; alçak oğlu alçakları baş tacı ederek, onlar için çalıştıkları %10’luk kaymak tabaka varya! Sanatçılar, milletvekilleri, işadamları, gazeteciler!

Yalancının doğrulanması, doğrunun yalanlanması kıyamet alametlerindendir.
[Kıyamet Alametleri, sayfa 137]

Bize olayların iç yüzünü anlatmıyorlar hiçbir zaman! Her şeye bir kılıf uyduruyorlar. Medya onların ellerinde, nasıl istiyorlarsa öyle gösteriyorlar!

Hazreti Ali Kerremullahi Vechehü ‘den rivayete göre; Aleyhisselatu Vesselam şöyle demiştir: ALLAH Rasulü Aleyhisselatü Vesselam cenazede idi: “Hanginiz yolda kırılmadık bir put, yerle bir kılınmadık bir kabir, bozulmadık bir resim bırakmadan Medine’ye gider?” diye sordu. Bir adam: “Ben, ey ALLAH’ın Rasulü!” diye cevap verdi. Ali Kerremullahi Vechehü dedi ki: Medineliler korktu. Adam yola koyuldu. Bir süre sonra dönüp: “Ey ALLAH’ın Rasulü, kırılmadık put, yerle bir edilmedik kabir, bozulmadık resim bırakmadım.” dedi. Sonra Aleyhisselatu Vesselam şöyle buyurdu: “Kim bu sanatlardan birine tekrar dönerse, o kimse Muhammed’e indirilene küfretmiştir.”
[Ahmed bin Hanbel; Fıkhu’s-Sunne, Seyyid Sabık]

Muhammed’e indirilene küfretmek, yani Aleyhisselatu Vesselam’a indirilene küfretmek. ALLAH kitabına küfretmek! Kutsal kitabımız Kuran’a küfretmek!

Resimlerin hareketli hali olan çağımızın en büyük hamamı olan televizyonlar da gördüklerimize, duyduklarımıza inanıyoruz hep! Göz gördüğüne inanıyor! Kulak duyduğuna inanıyor! Her sayfasında resimlerin basıldığı, üstüne açık saçık ahlak dışı resimlerin yayınlandığı gazetelerde okuduklarımıza inanıyoruz! Kuran’a küfrederek izlediğimiz televizyonlar ve binlerce resimlerin bulunduğu bu sistemin elinde bulunan gazetelerin bize anlattıklarına inanıyoruz!

Yalancı doğru kabul edilecek ve doğru söyleyen ise, yalancı ilan edilecektir. Haine güvenilecek ve güvenilir olana ise, hain muamelesi yapılacaktır. İşte o zaman yalan yaygınlaşacak.
[Feraidu Fevaidi’l fikr fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar]

Kıyametin önü sıra hilekâr seneler vardır. O zamanlarda emin adamlar suçlanır, haine güvenilir. Ve emin susturulur. Yalancıya emin gözüyle bakılır.
[İbn-i Asakir; Geleceğin Tarihi 1, sayfa 40]

Emin, yani doğru olanlar susturuluyor! Biraz sesi çıkan faili meçhul cinayetlere kurban gidiyor! İş yerlerinde hakkını savunan, işçinin hakkını savunan işten çıkartılıyor!

İş ehil olmayana verilince, artık kıyameti bekle!
[Zebidi, Tecrid-i Sarih,12/201]

Ehil olmayanın malik olması, yaramayanın makama getirilmesi, yarayanın saf dışı edilmesi de kıyamet alametlerindendir.
[Naim bin Hammad; Geleceğin Tarihi 1, sayfa 41]

İş yerlerinde hiçbir şeyden doğru dürüst anlamadığı halde patronun, yöneticilerden birinin, amirin, şefin akrabası, yakını, tanıdığı olduğu için makama getirilenler! Devlet yönetiminden zerre kadar haberi olmadığı halde, dini hiçbir hükmün uygulanmadığı halde, dini hiçbir hükmü bilmediği halde başa getirdiklerimiz! Torpille makama getirilenler! Halkın gözünü boyamak için medyanın güzel gösterdiği yöneticiler!

İyi insanlar birer birer gidecek, geriye arpa ve hurmanın yaramazı gibi yaramaz insanlar kalacaktır.
[Kıyamet Alametleri, sayfa 137]

Güvenilir kimse kalmadı artık! Öz babanın çocuğuna yaptıkları, çocukların öz babasına yaptıkları, en yakın akrabaların birbirlerine yaptıklarını düşmanları yapmıyor. İyi olan davranışlar ayıplanıyor, kötü olan davranışlar yapılıyor. Kişi kendi gölgesinden bile korkuyor artık! İnsan kendine bile güvenemiyor bu zamanda!

Hz. Huzeyfe Radıyallahu Anh’ın anlattığına göre, Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Ey Huzeyfe! O günde insanlar dinden çıkmak üzere olacaklardır. Namaz da kılmayacaklardır.
[Ukayli, En-Necmu’s-Sakıb fi Beyanı Enne’l Mehdi Min Evladı Ali Bin Ebi Talib Ale’t Temam Ve’l Kamal]

Kıyamet alametlerinden biri, namazın terk edilmesidir. Ya Selman! İşte o zaman dinsizliğin en fenası ve günahların en kötüsü meydana gelecektir! İnsanlar namazı terk edecekler ve şehvetlerine tabi olacaklar!
[Feraidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El Muntazar]

Birçoğumuz namaz kılmıyoruz! Okuduklarımızı anlayamıyoruz! Anlamadığımız için huzurla dolmuyor içimiz! İş, güç koşuşturma. Dersler. Eğlenmek için yapılan aktiviteler. Hayat yaşamak için güzel ama zaman az. Arayışımızı bulamadığımız için kılmıyor bazılarımız da.

Canımız ne isterse, gözümüze ne hoş gelirse onu yapıyoruz, onu yapmak istiyoruz. İlgimizi çeken bir program, film yayınlanan televizyonlara saatlerce bakarız, şeytanın ezanlarını saatlerce dinleriz. Gözlerimiz, kulaklarımız, ellerimiz, ayaklarımız zina eder. Günah üstüne günah işliyoruz ama farkında değiliz. Farkında olanlarımızda boş vermiş artık. Herkesi kendi haline bırakmışız.

“Bir daha mı geleceğiz bu dünyaya? Yapmak istediklerimizi yaparak, bari bu dünyada mutlu olalım.” diyor bazılarımızda! Çok gelmek isteyeceğiz biliyor musunuz? Yalvaracağız! Cehennem ateşinin içinde azap görürken yalvaracağız. Başımızdan aşağı dökülecek kaynar suların, bütün iç organlarımızı eritmesi sonucu oluşacak olan irinler bizlere içirilirken yalvaracağız! Dünyaya geri dönmek isteyeceğiz! Ama bizi geri göndermeyecekler! “Dünyada iken bir daha mı gelcez dünyaya?” diyerek işlemediğiniz günah kalmadı buyuracaklar bizlere! Cayır cayır yakacaklar!

İnsanlar öyle bir zamanla karşı karşıya kalacaklar ki, namaz terk edilecek, yapılar uzanacak, yemin ve lanetlemeler çok olacak, rüşvet ve zina alabildiğine yayılacak, ahiret dünyaya değişilecek.
[Kıyamet Alametleri, sayfa 157]

Gökdelenler, apartmanlar, binalar alabildiğince yükseliyor. Yalan bir konuda bile olsa, haklı çıkabilmek için yeminler ediyoruz kimi zaman ya da dünyevi bir konu hakkında yeminler ediyoruz! Filmler de, radyolar da seslendirme, canlandırma yapılan yerlerde, sürekli yeminli kelimeler kullanılıyor. Herkese, her şeye lanet okuyoruz. Hiçbir şey olmadığı halde hatıraları canlandıran şeytanın ezanları olan şarkı sözlerinde geçen kelimelerle, elimize diken batsa bağırmalarla, canımız sıkılsa öf demelerle, of demelerle; kızdığımız zaman küfürlerle, sövmelerle, … Kadere, çevremizdekilere isyan edip her şeyi lanetliyoruz! “Olmuyor! Neden olmuyor? ALLAH belanı versin!” demeler. “Lanet Olsun” demeler!

Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz: “Bilerek namazını terk eden [namazını kılmayan], kâfir olur.” buyurmuştur.
[İhyau Ulumiddin, Rubul İbadat, İmam Gazali, sayfa 400]

Beş vakit namazını kılmayan kâfirdir.
[Ahmed bin Hanbel]

“Beş vakit namazını kılmayan kâfirdir.” Ama bizim dilimizde müslümanlık var! Müslümanlık sadece dilimizde var! Kalbimizde yok! “LA iLAHE iLLALLAH” diyor ama Müslüman olduğunu iddia edenler! Sadece dille! Kalp diliyle diyenimiz yok!

Kıyamet gününde kulun ilk bakılacak ameli namazdır. Eğer namazı tamam bulunursa hem namazı ve hem de diğer amelleri kabul olunur. Eğer namazında noksanlığı var ise namazı da, diğer amelleri de reddedilir.
[İhyau Ulumiddin, Rubul İbadat, İmam Gazali, sayfa 401]

Çalışmak İbadetmiş! Namaza Lüzum yokmuş! Lafa bak!

Müslüman, Kuran’ın tamamına ve sahih hadislerle haber verilen bütün gerçeklere tereddütsüz iman eden insan demektir! Kuran’ın bazı ayetlerini kabul ederim, bazı ayetlerini kabul etmem şeklindeki bir inanca sahip olan insan kâfirdir! Kuran’daki hükümlerin bazısını kabul ederim, bazısını kabul etmem gibi bir inanış yine insanı bütün Kuran’ı inkâr etmiş gibi bir hale sürükler. Bundan dolayı İslam’ı bütün olarak ele almak lazım. İbadetleri, ahkâmı, inancı ve ilahi emirlerin tamamını bütün olarak ele almak, hiçbirisini diğerinden ayırmamak, hepsinin birer hüküm olduğuna ve bu hükümlerinde ALLAH’tan gelen birer hüküm halinde tecelli ettiğine iman etmek lazım! Müslümanlar arasında bir zihniyet var. Bütün İslam Âlemi’ne yayılmış olmakla beraber, en korkunç şekliyle Türkiye’de meydana geliyor.

Bir düşünce! “Efendim, çalışmak ibadettir.”
İnsanlar çalışmak ibadettir diye, bir sözün arkasına gizleniyor! “Ben çalışıyorum ya; daire de memurum, garnizon da subayım/astsubayım, okul da öğretmenim/öğrenciyim, devlet makamıyım, milletvekiliyim,… Çalışıyorum, bir masanın başında bir dairede mesai içindeyim, çalışıyorum, işte bu ibadet değil midir?” diyor. “Benim bu çalışmam; garnizon da askerlere eğitim yaptırmam, subay ve astsubay olarak eğitim yaptırmam bir ibadet değil midir? Bir devlet dairesinde masa başında vatandaşların işlerini görüyorum, çalışıyorum bu ibadet değil midir? Fabrikada işçiyim, tezgâh başında çalışıyorum; bu ibadet değil midir? İbadettir. Öyleyse namaza, oruca lüzum yok, en büyük ibadet çalışmaktır” diyor adam. Ve böylece namazı inkâr ediyor! İslam’ın temelini, esasını inkâr etmiş oluyor!

Türkiye Radyo Televizyon Kurumu’nda[TRT] teşkilatın bünyesinde geçmiş bir ramazan ayında, ramazan programını hiç kimseye danışmadan; hiçbir din hocasına, hiçbir din öğretmenine, hiçbir dini otoriteye danışmadan, tamamen kendi kafasından, kendi hayaliyle, kendi bildiklerine göre ramazan programı hazırlamakla görevli bir adam aynen şöyle bir açıklama yaptı. Aynen şöyle söylüyor adam televizyon da: “Ben namaz kılmam, namazın önemine de inanmam. En iyi ibadet çalışmaktır. Çalışıyorum ya, namaza, duaya hiç lüzum yoktur” diyor. Ve bunu bütün Türkiye’ye yayıyor adam. Evet, namaz kılmadığını söylüyor, televizyon için ramazan ayı boyunca dini programlar hazırlıyor ve bir ilahiyatçı olarak; “Ben namaz kılmam, benim ibadetim çalışmaktır” diyor. Ve namaz kılmayı yobazlık sayıyor. Namaz kılmamakla övünüyor. Ve böyle bir adam, Türkiye’nin devlet kanalında ramazan programını hazırlamakla görevlendiriliyor. Ve bu programı Türkiye’deki insanlara takdim ediyor. Ve bu programı hazırlayan adam; namaz kılmamakla iftihar ediyor, namaz kılanlara yobaz diye hitap ediyor. Hala 21. asra ayak bastık, hala Türkiye’de namaz kılmamak bir şöhret oluyor. Namaz kılmayan bir memur derhal amir mevkiine getiriliyor. Namaz kılmayı yobazlık olarak gören bir adam rütbe alıyor, sicil alıyor, maaşı büyüyor, genişliyor ve alaka, ilgi görüyor. Düşünebiliyor musunuz? İbadet bakımından yanlış değerlendirmelerin ve zihniyetlerin sonucu namaz kılmayı kabul etmeyen, namazın önemini kabul etmeyen, ALLAH’a kulluk vazifesini kabul etmeyen bir adam hala Türkiye’de rağbet görüyor, büyük makamlara getiriliyor. Türkiye’yi anlayın yani. KURAN çalışmayı teşvik ediyor. Bismillahirrahmairrahiym. Ve el leyse lil insani illa ma sea. Sadakallahül-Aziym. [Necm Suresi, 39.ayet] Kuran “İnsan için sair gayretinden ve çalışmasından başka bir şey yoktur.” diyor. Çalışmayı en fazla islamiyet teşvik ediyor. Ama ben daire de çalışıyorum, garnizon da subay/astsubayım diye namazı terkedemezsin! Ve namaz ibadetini inkâr edemezsin! Bu hileyi anlayalım bakalım. Öyle midir, değil midir? Şimdi Kuran’a dönüyoruz. Bakın ALLAH aşkına! Namazın önemini ortaya koyan Kuran’a bakın. Nisa suresinin 100. ayetinde bizzat ALLAH [c.c.]Hz. MUHAMMED Aleyhisselatu Vesselam’a; O’nun şahsında kıyamete kadar gelecek olan bütün ümmeti Muhammed’e şöyle hitap ediyor. ALLAHU EKBER! Buyuruyor ki; Bismillahirrahmanirrahiym. Ve iza künte fıhim fe ekamte lehümüs salate. Sadakallahül-Aziym. ”Ey Habib-i Zişanım, MUHAMMED MUSTAFAM! Sen Müslümanların arasında bulunduğun zaman bir namaz vaktinin geçmesi halinde, Müslümanlara namaz kıldıracağın zaman! “feltekum taifetüm minhüm meake vel ye'huzu eslihatehümv” bu ayet-i kerimeler bir savaş halinde, karşınızda düşman var; size kurşun yağdırıyor, size bombardıman ediyor, size ok yağdırıyor, taş atıyor. Karşınızda düşman birlikleri olduğu zaman nasıl namaz kılacağımızı ifade ediyor ayet-i kerime de. Bir savaş alanındasınız! Karşınızda düşman birlikleri var, sizde mevzilerdesiniz. Zaman zaman ateş ediyorsunuz, ateş ediyorlar; tam manasıyla savaşıyorsunuz! Bir vatanın savunması, bir memleketin korunması için savaşıyorsunuz! O esnada bile hiçbir Müslüman namazını terk edemez! “Habibim sakın namazı terk etmeyin; hepinizi imha ederim diyor ALLAH [c.c.]. Namaz, savaş esnasında bile terk edilemez! Böyle bir savaş esnasında; “Ey Rasulüm, Habibim, sen onlara namaz kıldıracağın zaman; o askerleri, Müslüman askerleri ikiye ayır” buyuruyor. “İki sınıfa ayır. “feltekum taifetüm minhüm meake vel ye'huzu eslihatehümv”.. “esliha” silahlar demek, silahlar! Silahlarını yanlarına alsınlar. Bir grup asker düşmanla çarpışmaya devam etsinler. Bir grup asker geriye çekilip “ALLAHU EKBER” diye tekbir alıp namaza dursunlar” diyor. Ayet-i kerime. Birinci rekâtı kıldır onlara, secdeyi yapsınlar. Secdeden kalkar kalkmaz; o bir rekât namazı kılan askerler savaş meydanına, cepheye gitsinler. Daha evvel cephe de savaşanlar gelip imama uyup 2. rekâtı devam ettirsinler” diyor. 2. rekâtı kılanlar secdeyi yapar yapmaz hemen koşsunlar, birinci rekâtı kılıp da cepheye gidenlerin yanına gitsinler. Onlar dönüp gelsin 2. rekâtı tamamlasınlar” diyor. İki rekât tamamlandı ya “Ve onlar selam verir vermez, cepheye koşsunlar, o ikinci rekâtı kılıp da, birinci rekâtı kılamayanlar geriye gelsinler, onlar da namazı tamamlasınlar. Cephede, kurşun yağmuru altında dahi sakın namazınızı terk etmeyin, sizi cehenneme ebedi hapsederim” diyor ALLAH [c.c.]! Namaz terk edilir mi? Ben çalışıyorum, namaza ne lüzum var denir mi? Kâfir oğlu kâfirler! Nasıl da ibadeti inkâr ediyorlar! Ve bunlar Türkiye’de rağbet görüyor. Bunlara maaş veriliyor. Bunlara makam veriliyor. Bunlara hiçbir kıymet verilmemesi gerekirken; bunlara maaş veriliyor, bunlara rağbet ediliyor. Böyle memleket mi olur? Müslümanların namazını inkâr eden bir adamın Müslümanlık iddia etmesi boştur! Fıkıh kitaplarında geçer. “Bir gemidesiniz, İlahi takdir icabı gemi parçalandı ve herkes battı. O gemideki yolculardan bir Müslüman ALLAH’ın lütfuyla kurtuldu. Nasıl kurtuldu? Bir can simidine yapıştı yahut geniş bir tahtaya sarıldı. Tahtanın üzerinde, denizin ortasında dalgalana dalgalana duruyor. Batmamış. O anda güneşe bakacak, öğle namazı mı ikindi mi? akşam mı? Ne ise namaz vakti geçiyor olsa; o tahtanın üzerinde ima ile namazını kılacak! “Gemi battı, denizdeyim, kimsesizim” diye namazı vaktinden çıkaramaz, bile bile namazı terk ederse, mutlaka cehennemliktir” demişler. O esnada bile. ALLAH’ın huzurundan bir an bile ayrılamazsın! Namaz vakitlerini hiçbir idareye, hiçbir memuriyete, hiçbir kanuna, nizama hiç kimse namazını feda edemez! İslam inancına göre ancak %100 ölüm tehlikesi halinde Cum”a namazına gitmeyebilirsiniz! %100 ölüm tehlikesi olması gerekiyor! Kurşunlanacaksınız, hürriyetiniz kısıtlanıyor. Böyle ölüm tehlikesi olmadan başka bir engel, mecburiyet olmadan üst üste 3 defa Cum”a namazını kılmak için camiye –Müslümanların arasına- katılmayan bir müslüman; derhal müminler defterinden silinir, münafıklar defterine yazılır” diyor Resulullah Aleyhisselatu Vesselam! Hiçbir zaruret yoktur Cum”a’yı terketmek için. Ölüm müstesna! Ve üst üste 3 defa art arda, peş peşe Cum”a namazını kılmaya gelmeyen bir amirin, bir memurun, bir Müslümanın cenaze namazı kılınmaz diyen İslam âlimleri vardır! Bu kadar mühim bir ibadet! Bir Hıristiyan Pazar günü hiçbir endişesi olmadan, Hıristiyan tüccar, Hıristiyan esnaf, Hıristiyan memur, amir, şirket sahibi, patron,… Bütün Hıristiyanlar Türkiye’de Pazar günü rahat rahat kiliseye gidebilirler. İbadet edebilirler. Gözleri arkada kalmaz. Müşteri kaybetmezler. Geri kalmazlar. Tam bir hürriyet içinde Pazar günü kiliseye gidebilirler de Cuma günü Müslümanlar, amirler, memurlar niçin rahatça Cum”a namazını kılmaya gidemezler? Çünkü Müslümanlık Türkiye’de kısıtlanıyor! İyi anlamak lazım! Çalışmak ibadetmiş, namaza lüzum yokmuş. Lafa bak! Bunu telkin ediyorlar. Bu inancı taşıyanlar rağbet ve alaka görüyor. Böyle şey olur mu?
Günde 5 defa namaz emredilmiştir! Kimse bunu değiştiremez! Bütün dünyanın cumhurbaşkanları, bütün dünyanın profesörleri, bütün dünyanın papazları bir araya gelse; “5 vakti 3 vakte indirelim” deseler hepsini inkâr ederiz! DEĞİŞTİREMEZ! Bismillahirrahmanirrahiym. Ve len tecide li sünnetillahi tebdila. Sadakallahül-Aziym.
[Fetih Suresi, 23. ayet].
ALLAH’ın koyduğu bu kanunları, bu emirleri kimse değiştiremez!

Gelelim namaz kılanlarımıza!

Hazreti Ali Kerremullahi Vechehü ‘den rivayete göre; Aleyhisselatu Vesselam şöyle demiştir: ALLAH Rasulü Aleyhisselatü Vesselam cenazede idi: “Hanginiz yolda kırılmadık bir put, yerle bir kılınmadık bir kabir, bozulmadık bir resim bırakmadan Medine’ye gider?” diye sordu. Bir adam: “Ben, ey ALLAH’ın Rasulü!” diye cevap verdi. Ali Kerremullahi Vechehü dedi ki: Medineliler korktu. Adam yola koyuldu. Bir süre sonra dönüp: “Ey ALLAH’ın Rasulü, kırılmadık put, yerle bir edilmedik kabir, bozulmadık resim bırakmadım.” dedi. Sonra Aleyhisselatu Vesselam şöyle buyurdu: “Kim bu sanatlardan birine tekrar dönerse, o kimse Muhammed’e indirilene küfretmiştir.”
[Ahmed bin Hanbel; Fıkhu’s-Sunne, Seyyid Sabık]

Muhammed’e indirilene küfretmek, yani Aleyhisselatu Vesselam’a indirilene küfretmek. ALLAH’ın kitabına, kutsal kitabımız Kuran’a küfretmek!

Resimlerin hareketli hali olan çağımızın en büyük hamamı olan, zina, sihir, şeytanın ezanlarını içinde barındıran, Kuran’a küfrederek izlediğimiz televizyonların bulunduğu evler! Parçalamamız, yırtıp atmamız gerekirken, namaz kılarken başka bir odada kıldığımız ya da ters çevirdiğimiz resimler! Kimimiz de “kapalı olduğu zaman bir şey olmaz” diyoruz. Kimimiz de umursamıyoruz! Bilmiyoruz çünkü! Araştırmıyoruz! Dinin hükümlerini öğrenip, yerine getirmek zor geliyor nefsimize! Kendi elimizle aldığımız televizyonların, kendi çektiğimiz resimlerin; albümlerde sakladığımız resimlerin olduğu evlerde kıldığımız namazlar! Muhammed’e indirilene, Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’e indirilene, ALLAH’ın kitabına, kutsal kitabımız Kuran’a küfretmek pahasına bulundurduğumuz televizyon ve resimlerin olduğu evlerde yaptığımız ibadetler! Üstüne namaz kılarken, gözümüzün televizyona kayması, televizyonun olmadığı yerde kılıyorsak; namaz esnasında; ALLAH’ın huzurunda iken aklımıza gelen dünyalık konular. Namaz esnasında aklımıza gelen dünyevi işler.

“Resimli Namaz Hocası” kitapları var! Namazın kılınışını resimli anlatan namaz kitapları var.

Bir de video ve fotoğrafların bulunduğu, artık herkesin kendisinin de video, fotoğraf çekebildiği cep telefonlarıyla camilere gidip namaz kılınıyor! Ama kapalılar değil mi? Bütün resimleri parçalamamız gerekirken, kendi ellerimizle çektiğimiz resimlerin olduğu yerlerde Kuran’a küfrederek namaz kılıyoruz!

Yazık! Yazık bize. İşlemediğimiz günah kalmıyor, ibadet etmeye çalıştığımız yerleri bile hamamlara çevirmişiz! ALLAH’ın evini; dinimizin ibadet yeri olan camileri bile hamam haline getirmişiz! Resim ve suret, fotoğraf bulunan, hayvan şekilleri bulunan kıyafetleri giyiyoruz üstelik!

Ama biz Müslümanız değil mi? Müslümanız?

Bismillahirrahmanirrahiym. (Sana şu talîmatı verdik): Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma. Allah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer (hükümden) yüz çevirirlerse bil ki (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına belâ etmek ister. İnsanların birçoğu da zaten yoldan çıkmışlardır. Sadakallahül-Azıym.
[Maide Suresi, 49. ayet]

Vah sizlere! Üzerinizde İslam’ın yalnızca ismi var, bu isim müslümanlığı size fayda vermez.
[Abdülkadir Geylani-Fethur Rabbani]

Vah bizlere! Vah bizlere! Sadece dilde kalıp, geriye kalan her şeyde Kuran’a bile küfrettiğimiz yaptıklarımızla! Vay bizim halimize!

Kıyamet gününde kulun ilk bakılacak ameli namazdır. Eğer namazı tamam bulunursa hem namazı ve hem de diğer amelleri kabul olunur. Eğer namazında noksanlığı var ise namazı da, diğer amelleri de reddedilir.
[İhyau Ulumiddin, Rubul İbadat, İmam Gazali, sayfa 401]

Cehennem bizleri bekliyor millet. Cehennem bizleri bekliyor. Bir kibrit çöpünün alevine dayanamadığımız halde, dünya ateşine 69 kat üstün kılınan cehennem ateşi bizi bekliyor millet! Bizleri bekliyor! Biz münafıkları, biz kâfirleri, biz müşrikleri, bir putperestleri, biz şeytan perestleri bekliyor cehennem! Bizi bekliyor cehennem! Bizi bekliyor!

Zengine itibar edilip kendinden daha üstün kişiler ona ayağa kalktıklarında ve ona selam verdiklerinde kıyamet yaklaşmış demektir!
[Ölüm-Kıyamet ve Diriliş, sayfa 480-481]

Dünya fakir ve zengin döngüsüne göre işliyor artık. Zenginler ve makam sahipleri haksız olsalar dahi haklı çıkıyor, haklı çıkartılıyor. Onlar güçlüler çünkü. Milletvekilleri, işadamları, patronlar, zenginler, … Ülkeleri, insanları sömürüyorlar!

Kalpler birbirine yabancı olmadan, sözler birbirinden ayrılmadan, ana-baba bir, öz kardeşler farklı dinlerden olmadan kıyamet kopmaz.
[Deylemi; Geleceğin Tarihi 1, sayfa 32]

Kalpler birbirinden nefret etmedikçe, fikirler ayrılmadıkça, öz kardeşler dinde ayrılığa düşmedikçe kıyamet kopmaz.
[Kıyamet Alametleri, sayfa 142-143]

“Kalpler birbirine yabancı olmadan!” Sevdiklerimizle bile, düşüncelerimiz çakışıyor. Herkesin kendine göre doğruları var çünkü! Nefret ediyoruz herkesten, herşeyden! Moralimiz bozuk olduğu, üzgün olduğumuz, hayatta istediğimiz şekilde olmayan bitmeyen isteklerimiz yüzünden kendimizden bile nefret ediyoruz. Aynı beden içinde aklımız, fikrimiz, beynimiz, ruhumuz, nefsimiz, içimizde bulunan şeytanların düşünceleri bile birbiriyle çelişiyor, düşüncelerimiz birbirine karışıyor. İnsan kendini sevmiyor, kendi yaptıklarından nefret ediyor bu zamanda! Başkalarına, ailesine nasıl yabancı olmasın? İnsan kendine bile yabancı bu zamanda! Kendine bile yabancı insan!

“Ana-baba bir, öz kardeşler farklı dinlerden olmadan kıyamet kopmaz!” Yaptıklarını gördüğümüzde ne yaptığını anlamadığımız, hangi dine mensup olduğunu bile bilmediğimiz duruma gelmiş insanlar! Din ve vicdan hürriyeti var diyor herkes! Herkes kâfir olmakta ya da Müslümanlığı seçmekte serbest! Herkesin dünya görüşü farklı! Kişi öz anne-babasıyla bile anlaşamıyor bu zamanda!

Kıyamet yaklaşınca kişi köpek yavrusu yetiştirecek. Bu iş ona, kendi öz çocuğunu yetiştirmekten daha iyi gelecek.
[İmam Taberani; Hakim]

Magazin programlarında çıkıyor ya, biraz daha zengin edebilmek için şeytanın ezanlarını söylerken dinlediğimiz, televizyon hamamlarında boy gösterirken izlediğimiz sanatçılar köpek yavrusu yetiştiriyorlar değil mi? Bu yetiştirdikleri köpeklerle ilişkiye giren kadınlar bile var!

Ne üstüne olduğunu bilmeyen; üstüne Müslüman olduğunu iddia eden; gerçekte hiçbir şey üzerine olmayan, Kâfirler dünyamız!

Ahir zamanda ümmetim hakkında en çok endişe duyduğum yıldızlara inanmak, kaderi yalanlamak.
[Ramuz-el E-Hadis, 1540. Hadis]

Bir adam gelse de falcıya bir şey sorsa, inanmasa bile, kendisinin 40 günlük namazı kabul olmaz.
[Ramuz-el E-Hadis, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, 396. sayfa]

Bir adam falcıya ya da kâhine gelip “bildi yahu” derse Resulullah’a geleni inkâr etmiş olur.
[Ravi: Hz. Ebu Hüreyre Radıyallahu Anh; Ramuz el-Ehadis, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, 396. sayfa]

Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’e geleni inkâr etmek! Kuran’ı inkâr etmek!

Bir adam bir falcıya ya da kâhine gelse, bir şey sorsa o adamın 40 gün tövbesi kabul olmaz, tevbe etmek nasip olmaz! Falcıya, kâhine inanırsa kâfir olur!
[Ravi: Hz. Vasile Radıyallahu Anh; Ramuz el-Ehadis, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, 396. sayfa]

“Fala inanma falsız da kalma” diyenler. Tarot falları! İskambil falları! Kahve falları! Her çeşit fal var!

Gazetelerde astroloji köşeleri çıkıyor her gün! İnanmadığımızı söylüyoruz ama okuyoruz. Bazılarını da “doğru çıkıyor” diyoruz. Bu köşeyi hazırlayanlar astroloji köşesinde yayınladıkları yazıları bir kutunun içinden çekerek yayınlıyorlar. Birde ‘’nasıl olsa salaklar ne yazsak, ne koysak okuyor’’ diyorlar. Televizyonlar da bile astroloji programları yayınlanıyor, yıldız falları açılıyor! Her tarafta medyumlar, falcılar var!

İnsanlar kendi canlarına kıyarlar ve yeryüzünü belalar kaplar.
[Kitabü’n-Nihaye, İbn-i Kesir]

Dünya Sağlık Örgütü’nün raporuna göre dünya genelinde her 40 saniyede bir kişi intihar etmektedir.

Bismillahirrahmanirrahiym. Ve kendi nefislerinizi öldürmeyin. Sadakallahul-Azıym.
[Nisa Suresi 29. ayet] Bu ayet ile intihar haram kılınmıştır.

Cinnet geçirenler ailelerini, sevgilileri öldürdükten sonra kendi canına kıyıyor. İflas eden iş adamları intihar ediyor. Suçlulardan, çıkış noktası kalmayınca yakalanmamak için kendi canlarına kıyanlar bile var!

HEP BİLMEDİĞİMİZ FARKINA VARAMADIĞIMIZ BİR ARAYIŞ İÇİNDE OLMADIK MI HEPİMİZ?

OLDUK DEĞİL Mİ? AMA BULAMADIK..

Sitemizden Programları indirebilmek Ve En İyi Şekilde Faydalanmak İçin Lütfen ÜYE Olunuz..
09-06-2010 03:09 PM
Web Sayfasını Ziyeret Edin Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
delinin biri Çevrimdışı
Acemi Üye
*

Mesajlar: 49
Üyelik Tarihi: Nov 2009
Rep Puanı: 0
Ruh Halim
Ruh Halim
Zararsiz

Takımın:
Mesaj: #7
RE: BU DüNYA, BU NESiL HER YÖNDEN, HER CİHETTEN KIYAMET ALAMETi!
Kişi, kendi kardeşini öldürmedikçe kıyamet kopmaz.
[Kıyamet Alametleri, sayfa 141]

1980’li yıllarda Türkiye’de, dış devletlerin, satılmış basın ve yayın organlarının kışkırtması sonucu ortaya çıkartılan sağ-sol çatışmalarında komşu komşuyu, kardeş kardeşi, baba oğlunu öldürdü.

Geçenlerde haberlerde çıktı; evlenmesine izin vermediği için gençler öz annelerini öldürdü.

Kıyametin yaklaşmasına doğru okur-yazar çoğalır.
[Müslim, Ahmed bin Hanbel; Son Zamanlarla İlgili Hadisler, Sayfa 98, Ramuz el-Ehadis]

UNESCO’nun 2003 yılında yayınlanan raporuna göre, dünya nüfusunun %84’ü okur-yazar konumundadır. Dünyevi konularda her türlü kitabı okuyoruz. Hayal ürünü olan romanları, şeytanın okuma kitabı olan şiirleri, dünyevi ilimlere dair ne varsa, hepsini okuyoruz! Ama dini hükümler hiç duymak istemediğimiz konular olduğundan dini kitaplar okumak istemiyoruz!

Şu hadiseler meydana gelmedikçe kıyamet kopmayacaktır. Zaman kısalacak ve vasıtalarla mesafeler kısalacak.
[Buhari, Fiten, Sayfa 25; Ahmed bin Hanbel, Müsned, 2/313]

“Zaman kısalacak, vasıtalarla mesafeler kısalacak.” Eskiden 90 kilometrelik mesafe üç günde gidilirdi. 90 kilometrelik mesafedeki bir yere 3 günde varılırdı. Şimdi saatte 220-240 kilometre hız yapan arabalar, daha hızlı arabalar, trenler var. 5-6 saatte 500-600 kilometre öteye gidebiliyoruz. Bir de ulaşım araçlarının en gelişmişi olan uçaklar var. Dünyanın bir ucundan diğer ucuna bile kısa bir zamanda gidebiliyoruz artık! Eskiden 90 kilometrelik mesafe 3 günde alınırken, günümüzde dünyanın bir ucundan öbür ucuna gitmek bile 3 gün sürmüyor.

Bineğine binmiş olan kimse, Irak[IraQ] ile Mekke arasında yolu şaşırma endişesinden başka hiçbir korku taşımadan seyahat etmedikçe kıyamet kopmaz.
[Müntehab-ı Kenzu’l-Ummal, 2/370/371]

Sürekli yaşadığımız bir yerde ki adrese bile giderken, adres soruyoruz. Ama istediğimiz zaman yaşadığımız ülkenin her yerine gidebiliyoruz, hatta yurt dışına bile çıkabiliyoruz. Yaşadığımız yerlerdeki adresleri bilemiyoruz, bilmediğimiz yerlerdeki adresleri nasıl bilelim.

Ahir zaman da develere gerek kalmaz.
[Geleceğin Tarihi, sayfa 183]

Eskiden ulaşım eşeklerle, atlarla, develerle yapılırdı. Eski zaman da yaşayan insanlar yaşamıyormuş değil mi? Hem hayvanlar arabaların arkasından nal topluyor. Hem araçlar, uçaklar kadar konforlu değiller. Hem ata, deveye, eşeğe binsek gülerler bizlere. “Nerden çıktı bu deli?” diye.

Ebu Sa’id Radıyallahu Anh ve Ebu Hüreyre Radıyallahu Anh anlatıyorlar:
Resulullah Aleyhisselatu Vesselam buyurdular ki: “Kıyamet günü kul hesap vermek üzere ilahi huzura getirilir. ALLAH[c.c.] insana:
‘Ben sana kulak, göz, mal ve evlat vermedim mi? Sana hayvanlarla ve çiftçilikle hayatını kazanmanı emretmedim mi? Seni hayvanlara baş olmak, hayvanlardan ve topraktan istifade etmek üzere serbest bırakmadım mı? Acaba, benimle bugünkü şu karşılaşmanı hiç düşündün mü?’ diye soracak. Kul da: ‘Hayır’ diyecek. ALLAH [c.c.]: ‘Öyleyse bugün ben de seni unutacağım, tıpkı senin dünyada beni unuttuğun gibi!’ buyuracak.”
[İmam Tirmizi; Kutub-i Sitte]

Topraktan kopmuşuz artık! Sadece dünyaya ve rahata önem veriyoruz. Rahat edebilmek için her şeyin iyisini istiyoruz! “Hep bana, hep bana” diyoruz. Her zaman elimizde olanın daha iyisini istiyoruz!

Rüşvetlerin alınması kıyamet alametlerindendir.
[Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahir Zaman Alametleri, sayfa 454]

Rüşvetsiz iş görülmüyor artık. Torpil yaptırabilmek için, aradan işimizi hallettirebilmek için herkes rüşvet veriyor! Hatta kanunlarda yasak olan bir şeyin yapılabilmesi ve göz yumulması için milletvekillerinden, yöneticilerden, belediye başkanlarından bile rüşvet alanlar var! Seçim zamanlarında oy alabilmek için yardım adı altında; sırf yönetici olabilmek için; hazineden; yani halkın parasından aldıkları ödeneklerle; erzak, kömür, altın dağıtanlar var! Ama bunlar rüşvete girmez değil mi? Ehil olmadıkları halde bu yüzden oy vermek nasıl oluyor peki? Karşılık beklenildiği için bunlarda rüşvettir!

Yüksek yüksek binalar inşa edilmedikçe kıyamet kopmaz.
[Ölüm-Kıyamet ve Diriliş, sayfa 468]

İnsanlar yüksek binalar yapmada birbiriyle yarışmadan kıyamet kopmayacaktır! [Buhari, Fiten, sayfa 25; Ahmed bin Hanbel, Müsned, 2/313]

Binaların gökdelenler haline gelmesi kıyamet alametlerindendir.
[Kıyamet Alametleri, sayfa 146]

40 dairelik binalar var değil mi? 500 metre karelik alana dikilen binalarda 40 hane hatta daha fazla aile barındırılıyor. 40 hane olmayan köyler var kırsal kesimlerde. 40 hanelik bir köy 500 metre kare alana inşa edilmiş beton yığınlarında yaşıyor. Her geçen gün daha da yükseliyor binaların yüksekliği. Her geçen gün daha da yükseliyor!

Evinden çıkan bir kimse için kapıda bayrak durur. Meleğin elinde bir bayrak, şeytanın elinde bir bayrak! Eğer o adam Allah'ın hoşlanacağı bir iş için gidiyorsa, melek bayrağını açar ve onu takip eder ve o kimse evine dönünceye kadar meleğin bayrağı altında kalmakta devam eder. Eğer hoşlanmayacağı bir iş için çıkarsa, şeytan bayrağını açarak onu takip eder ve o da evine dönünceye kadar şeytanın bayrağı altında kalmakta devam eder.
[Ravi: Hz. Ebu Hureyre Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 381]

Şeytanlar, bayrakları ile çarşılara giderler. İlk girenle girerler, son çıkanla çıkarlar.
[Ravi: Hz. Ebû Ümâme Radıyallahu Anh, Ramuz El Ehadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 101]

Çarşılar yakınlaşmadıkça kıyamet kopmaz.
[Mecmeu’z-Zevaid, 7/327]

Adım atsak, her yer market, bakkal, büfe, kırtasiye, zücaciye, manifaturacı, mefruşat, mensucat, konfeksiyon, giyim dükkânlarıyla dolu! Artık her şey elimizin altında! Her şeyi hazır alıyoruz. Şehirde yaşıyoruz çünkü! Her şey hazır alınıyor.

Topraktan kopmuşuz tamamen! Yediğimiz her şey murdar, bizim deyimimizle mundar. Yediğimiz ekmekler bile mundar. Kimyasal gübreler, ilaçlar kullanarak toprağın doğal özelliğini kaybettirdik bu zamanda. Doğal özelliğini kaybeden topraktan elde ettiğimiz buğdaydan, mısırdan üretilen ekmekler! Bütün gıdalarımız kimyasal gübrelerle, kimyasal ilaçlarla, yani hormonlarla üretiliyor.

Yapay gübreleme yapılan bir arazi; her ekim zamanında tekrar gübrelenmezse verimini kaybediyor ve bu yüzden sürekli yapay gübrelerle, ilaçlarla zehirlendikçe zehirleniyor.

Hayvanlarımıza bile suni yemler, yapay, doğal olmayan şeyler yediriyoruz. Kesilen hayvanların etlerinde lezzetten eser yok! Ama alışmışız tadına, fark etmiyor bizim için!

Sığırlara besi yemi verilir; eti şişsin diye. Tatsız, lezzetsiz kaba et için! Besi yemi nasıl üretilir? 1 kamyon mısır getirtilir, üç kamyon çöp, saman, talaş, ıvır zıvır ne varsa, yapay gübreler eklenilerek üretilir. Üretilirken toprağa atılan yapay gübreler ve ilaçlar yüzünden zaten mısırın yüzde yetmişi yapay! Besi yemleriyle şişirilen hayvanların etinin %16’da 1’i doğal oluyor. %16da 1’i doğal! Murdar oluyor tamamen!

Tavuk dükkânları var değil mi? Tavuk satan yerler! Parayı bastır al! Bu kadar tavuk nasıl yetiştiriliyor peki? Standartlara göre yumurtadan çıktıktan 40 gün sonra kesilen yavru civcivler. Suni yemlerle, hormonlarla 40 gün içerisinde o hale getirilen civcivler. İslami usullere göre kesiliyor diyorlar bir de! Hayvan bir kere yapay besinlerle büyütüldüğünden murdar olmuş, üstüne makineye koyuyorlar, kafasını uzatıyorlar, makineler kırt, kırt, her hareketinde bir kafayı kesiyor!

Bu kuş gribi olayı çıkartılmadan önce, bu hormon olayını, yapay yemleme olayını öyle ilerletmişlerdi ki; yumurtadan çıkmış yeni civciv; sırf hormonlarla 10 gün içinde marketlerde satılacak boyuta getirilip kesiliyordu. 10 gün içinde. 10 gün.


Çiftliklerde üretilen yumurtalar. Her yerde satılan yumurtalar. Tavuklar akşam hava kararır kararmaz uyurlar normalde. Gece saatlerinde ışıkların yakılmasıyla sabah olduğunu zanneden tavuklar yemleniyor. Günde iki üç yumurta yumurtlattırıyorlar tavuklara! Metabolizmaları bozuluyor! Zaten hormonlu yemler yediriliyor! Üstüne günde ikişer yumurta alınıyor. Metabolizması bozulan tavuklar, yumurtlamayı kesen tavuklar için kesimhaneler hazır! “kırt, kırt!” kesildikten sonra tavuk marketlerine, tavuk dönercilerine gönderiliyorlar.

Bizim içtiğimiz su bile murdar biliyor musunuz? Zehirli atıklarla zehirlediğimiz ve içilemez hale getirdiğimiz sular bile murdar! İlaçlanan, klorlanan, kireçlenen sular! Üstüne birde arıtarak içtiğimiz sular.

Yaz sebzeleri, meyveleri; kış sebzeleri, meyveleri diye bir şey kalmadı artık! Gübrelerle, ilaçlarla; yapay yollardan üretildikleri için; yazları kış sebze, meyvelerini, kışları da yaz sebze, meyvelerini bulabiliyoruz! Kısacası istediğimiz zaman istediğimiz her şeyi bulabiliyoruz! Doğal yollardan değil, yapay yollardan üretildikleri için mundar olan sebze meyveleri her zaman bulabiliyoruz.

Birde sebzelerin, meyvelerin çürümüşlerinden; gıda boyaları katılarak hazırlanan, kimyasal maddelerle; kiminin bir yıl, kiminin iki yıl son kullanma tarihi olan; yiyecek, içecekler var! Besi yemleriyle, süt yemleriyle beslenen ineklerin; fabrikalarda, kimyasal maddelerle son kullanma tarihi uzatılan sütler satılıyor her yerde! Bizim her şeyimiz yapay! Her şeyimiz murdar! Midenin çalışma sistemini bozan gazlı içecekler içiyoruz! Öldürücü “aspartam” maddesinin ve üstüne fare kanının karıştığı, böcek suyu olan kolaları içiyor herkes!

Sözde Müslüman ülkelerin Avrupa’ya ihraç ettikleri var birde. Sözde Müslüman ülkelerdeki satış fiyatının çok altındaki miktarlara satılıyor bu ürünler. Mesela Şubat 2001 krizinden sonra şeker Türkiye’de 1 milyon 850 bin Türk lirasına satılırken, Avrupa’ya sadece 300 bin liraya satılıyordu. Sınırda kontrol yapan görevlilerin ellerinde bulunan hormon ölçme aletleriyle ölçülen ve hormon miktarı standardın üstündeyse geri çevrilen ürünler var. Örneğin domates; cihazın içine koyuluyor; cihaz domatesi ezip suyunu çıkartıyor ve içindeki hormon miktarını ölçüyor. Standardın üstündeyse yurtdışına çıkış yok. Dön geri! Bu sefer Avrupa’ya satılamayan sebze, meyveler elde kalınca; fiyatları katlayıp satıyorlar Türkiye de yaşayan insanlara. Kimsenin umurunda değil nasıl olsa. Recep Tayyip Erdoğan sağ olsun. Türkiye Avrupa’ya sebze, meyve ihraç ederken, artık her şeyi dışarıdan alıyor!

Biz Sözde Müslümanlar Avrupa’nın artıklarını, yemediklerini yiyoruz!

Bizim içtiğimiz su, yediğimiz lokma, aldığımız nefes, attığımız adım zarar!

“Ama artmakta olan dünya nüfusunun beslenmesi bu yolla sağlanabiliyor değil mi?” Dünyanın kaçta kaçı açlıkla savaşıyor? Bir lokma ekmeği bulamayan milyonlarca insan var! Nefsimize, gözümüze, dilimize hoş gelen yemekleri yiyebilmek için, fazlasını düşünmeden çöpe attığımız, gerçekte kolay ve rahat bir şekilde üretebilmek için suni gübrelerle üretilen ürünlerden yaptığımız yemekleri yiyoruz sürekli!

Eskiden kıtlık varmış değil mi? Doğru dürüst bir şey bulamıyorlarmış! Yiyecek çeşitleri sınırlıymış! Eskiler neyin ne olduğunu bizden çok daha iyi biliyorlardı! Neyin haram, neyin helal olduğunu çok iyi biliyorlardı! Esas eskiler yaşıyordu. Atalarımız yaşıyordu. Bizse yaşadığımızı zannediyoruz! Bizler ruhsuz ceset parçalarıyız! Ruhsuz, imansız ceset parçalarıyız!

Yediklerimizin içine her şeyi karıştırıyorlar değil mi? Ne olduğunu bile bilmiyoruz! Tat yok! Tuz yok!

Tuz yok! Tuz!

Uzunluğu 80 kilometre kadar olan Ankara Tuz Gölü’nün genişliği 48 kilometreyi bulur. Geniş bir alanı kapsamasına karşılık çok sığ bir göldür. Dünyanın en tuzlu göllerinden biridir. Litresi, 329 gram gibi çok yüksek oranda tuz içermektedir. Gölün bu özelliğini değerlendirerek tuz elde etmek amacıyla, Tuz Gölü’nün kıyılarında çok sayıda tuzla kurulmuştur. Bu tuzlalardan elde edilen tuz; Türkiye’nin gereksinimi olan tuzun büyük bölümünü karşılamaktadır. Türkiye’nin oldukça kurak bir yerinde yer alması nedeni ile bu sığ bölgelerde çok yoğun bir şekilde buharlaşma görülür. Doğu kısmındaki körfez dışında tümüyle kuruyan gölün tabanında, kalınlığı yer yer 30 santimetreyi bulan mevsimlik bir tuz katmanı oluşmaktadır. Tuz Gölü’nün en derin yeri sadece 2 metredir. Öteki kesimlerin derinliği sadece santimetrelerle ölçülebilmektedir. Göle dökülen en önemli akarsular “Peçeneközü Deresi” ile “Melendiz Çayı’dır. Coğrafya bilgileri aynen böyle diyor. Coğrafya bilgilerine girmemiş acı gerçek ise şudur:
“Tuz Gölü’ne dökülen en büyük akarsu Konya’nın şehir kanalizasyonudur. Çumra yönüne verilen kanalizasyon, bu doğrultu üzerinden herhangi bir arıtmaya tabi tutulmadan doğrudan Tuz Gölü’ne akıtılmaktadır. 1 milyonu geçen şehir nüfusunun sanayi artıklarını da taşıyan şehir kanalizasyonu bizlere iyotlu ya da iyotsuz tuz olarak geri dönmektedir.”
[Yardımcı Doçent Doktor Mustafa Duran, Pamukkale Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Biyoloji Bölümü.]

Konyalıların her sifon çekişleri; bizim sofralarımızda, yediğimiz yemeklere tat vermek için kullandığımız tuzlarla bize yediriliyor. Yediğimiz her şey yapay, üstüne bir de Konya’nın kanalizasyonunun, sanayi artıklarının karıştığı tuzları kullanıyoruz! Yediğimiz her şeyde tuz kullanıyoruz!

Bok yemek böyle olsa gerek! Kendi pisliğini yiyen tek canlı olan domuzdan daha aşağılık bir hale gelmişiz!

Gaziosmanpaşa Hacımaslı Köyü Domuz Çiftliği'nin sular ve katı atıkları 300 metre mesafedeki Sazlıdere Barajı'na akıyor. Baraj 10 milyon kişinin su ihtiyacını karşılıyor. Çiftlikte 5 bin domuz var. Türkiye'deki domuz çiftliklerinde yıllık 3 milyon kg. civarında et üretiliyor. Bu rakam neredeyse kırmızı et üretiminin yarısı. Üretilen domuzlar otellere, yemek fabrikalarına ve marketlere 'kıyma' şeklinde satılıyor. Domuz etini Salam, sosis olarak da piyasaya sürmek en sık kullanılan yöntemlerden birisi.

Peki, neden domuz?
'Dinen yasak olmasına, Türk yemek kültürüne aykırı bulunmasına rağmen neden domuz cazip bir konu?'
Çünkü domuz yetiştiriciliği kârlı bir iş. Domuz üretken bir hayvan. Cinslerine ve yaşına göre yılda 1, 2, bazen de 3 kez ve her doğumda 15-20'ye kadar varan yavru dünyaya getirebiliyor. Bir domuz yılda 2 kez doğum yapsa, her doğumdan 10 yavru yaşasa, 20 sene yaşayan bir domuzun 400 yavrusu oluyor. Ve dahası yeni doğmuş bir domuz 4-5 ayda 100 kiloya kadar çıkabiliyor.
Normal şartlarda evcil bir domuzun %30'u yağ olarak ayrılabilmekte iken bu rakam bazen %50'yi bulabiliyor. Yani 150 kg'lık bir domuzdan 75 kiloluk yağ elde edilebiliyor. Bu da dana ya da koyuna göre tercih edilmesinde önemli bir etken.
Beslenmesi kolay, cam dışında -leş dâhil- her şeyi yiyebiliyor. Her domuz da ortalama 80-100 kiloya ulaştığı zaman kesiliyor. Sadece bu çiftlikten yılda yaklaşık 1 milyon kg. et çıkıyor.
Bu etlerin hangi kanalla, nerelere satıldığı meçhul! Diğer çiftlikler de göz önüne alındığında Türkiye'de yaklaşık 3 milyon kg domuz etinin değişik yollarla piyasaya sürüldüğü ortaya çıkıyor.
Türkiye'deki toplam kırmızı et tüketiminin de 6 milyon kg. olduğu göz önüne alınırsa tablonun vehameti daha da netleşiyor. Kilosu 1 ile 3.5 milyon lira arasında satılan bu domuz etlerinin ağırlıklı olarak kıyma, sucuk, salam ve sosis olarak satıldığı dile getiriliyor. Çiftlik çalışanlarından İsmail Türk'ün verdiği bilgiye göre kesilen etler toplu olarak büyük otellere, yemek fabrikalarına kıyma ve sosis gibi ürünler olarak satılıyor.
Bu ve benzeri çiftliklerden resmi olarak beş firma domuz satın alıyor:
Çerkezo, Polonez, Nuta, Namet ve Sütte!

1. Çerkezo aldığı ürünleri Salam-Sosis olarak piyasaya sürerken aynı zamanda Teşvikiye'deki Şarküterisinden de insanlara satıyor. [Bu firmanın bir de TADET adı altında otellere ürün sattığı bir markası daha bulunuyor]. Aynı zamanda butik mağazalarda ve ulusal zincir mağazalarda satılan BONUS markalı ürünlerin üreticisi de ÇERKEZO!
2- Ayazağa'daki Çerkezo'nun hemen yanında üretim yapan SÜTTE firması da salam, sosis ve jambonlarını markasıyla satıyor. Ancak bilinen bu firmalar ürünleri çeşitli zamanlarda farklı isimlerde piyasaya sürüyor. Daha önce Sütte olarak piyasaya sürülen domuz mamulleri son dönemde PIGGY adıyla satılıyor. Üstelik ünlü Amerikan fast-food zincirlerinden Little Caesar's Pizza tam 10 yılı aşkın süreden beri et mamullerini SÜTTE firmasından temin edip insanlara bir güzel yediriyor.
3-POLONEZ! 5 yıl öncesine kadar resmi olarak domuz ürünleri imal edip MIGROS'larda açık açık ürünlerini satarken, son yıllarda %100 dana etinden ürünler imal ettiğini iddia ediyor. Bunları göz göre göre mağazalarında sattıran satın alma müdürlerinin aldıkları rüşvetin haddi hesabı yok! POLONEZ'in ciddi anlamda piyasaya yayılmasındaki en büyük faktör MIGROS' tur. O dönem Migros'un et mamulleri satın almasında olan [Su an oyuncak reyonunda satın almacılık yapan] Coşkun Bey, büyük paralar karşılığında POLONEZ'le işbirliği içerisindedir ve bizzat domuzları insanlara yediren kişidir. Migros'ta çalışan tüm tezgahtârlar eksiksiz olarak her ay sonunda POLONEZ 'in sahibi MUSTAFA AKKAŞ’tan/satış müdürü sıfatı ile çalısan ALi ÖZYAVAŞ'tan maaşlarını ve primlerini insanlara sattıkları domuz etleri üzerinden alıyorlar!

METRO GROS MARKETLER'in bir önceki satın almacılığını yapan kişi şu an BAĞDAT Caddesinde bulunan Polonez-Barbekü Restoranları'nın sahibidir!

İzmir'in kalesi olarak görülen KiPA Marketler'in satın almacılığını yapan bayan Polonez'in resmi hissedarıdır!

Amerikan Fast-food zinciri Domino’s Pizza ve Alman Ekolü Dr. Oetker Pizzaların içerisinde Polonez et ürünleri kullanılmaktadır!

GIMA markalı ve piyasalarda satılan OPI markalı ürünleri Polonez üretmektedir ve bunun karşılığında rüşvet vermektedir!

Türkiye'de domuz eti yemeyen insan kalmış mıdır?

4- NUTA öncelikle 7 TEPE markası ile tanınmakla beraber Güneydeki -Her sey dâhil- tatil köylerinin bir numaralı tedarikçisidir. Yabancı turistlerin yanında yerli turistlerde güme gidiyor. Bu firmalar özellikle büyük alışveriş merkezlerinde ayrı bir stant açıyorlar. Ancak küçük şarküterilerde karışık olarak duruyor ve birçok tüketici farkına varmadan domuz ürünlerini satın alıyor. İşin ilginç tarafı bu firma şimdi de firma tanıtım cd’si hazırlamış. Carrefour gibi büyük hipermarketlerde ne kadar hijyenik üretim yaptığını anlatıyor. Ama 7 TEPE SOSiS hafta sonları marketlerde KDV dâhil 2.90 TL ye satılıyor. Bu adamlar sosislerin içerisinde hayvan küspesi gibi katkılar kullanıyorlar! Domuz hammaddeli salam ve sosislerin kesiminin yapılıp piyasa sürüldüğü bir başka yer de NUTA'nın üretimini yapan kişinin işlettiği Dolapdere'deki imalathane. [IDEAL markalı salam-sosis imalatçısı]

5- NAMET ünlü Eminönü Hasırcılar Çarşısı’nın içinde yıllardır tanınan NAMLI PASTIRMACI'nın modern hali! Şu an sözde modern üretim tesisleri Bayrampaşa Megacenter[Gıda Hali] içinde derme-çatma bir imalathaneden öteye geçemeyecek konumda olan ve üretim kapasiteleri aylık -günün 24 saati çalıştıklarını düşünürseniz- 70 tonu geçemeyecek olan bu imalathanede NAMET ayda 270 ton et mamulü üretiyor ve satıyor. Bu aradaki 200 tonluk kapasite açığını ise İstanbul dışında ne yaptığı belirsiz imalathanelerde, merdiven altı firmalarda üretim yaptırıp üzerine '%100 NAMET KALiTESi' bastıktan sonra, üretim yeri olarak Bayrampaşa’daki adreslerini göstererek insanlara afiyetle yediriyorlar!

Carrefour ve diğer tüm zincir mağazalarda POLONEZ'in uyguladığı benzer taktikleri uygulayan NAMET bugün kapasitesinin 3 kat üzerinde üretim yaparak gururla Türkiye’yi temsil ediyor!

Janjanlı ambalaja sahip NAMLI Pastırmaları'nın sahipleri olan Engin ve Esen Mepa kardeşler aynı zamanda Çorlu'daki domuz çiftliklerinin yarı hissesine sahiptirler! 2000 yılında patlak vermiş olan kaçak buffalo etlerinin de NAMLI Pastırmaları'nın sahipleri olan Engin ve Esen Mepa kardeşler tarafından getirildiğini, hatta Bayrampaşa'daki imalathanelerinin gazetecilerin ve kameraların gözü önünde basıldığını hatırlayın!
Engin Mepa'nın Show TV'ye, o dönemde 1 trilyon lirayı kendi elleriyle hediye ettiğini, sonra da Milliyet, Hürriyet ve Sabah gazetelerine verdikleri dev ilanlarla tüm olanları ve baskınları yalanladıklarını hatırlayın! NAMLI Pastırmalarının hem %5 hissesine sahip olan, hem de imalat müdürlüğünü yapan Muzaffer adındaki şahıs aynı dönemde kardeşi ile Bağcılar semtinde açmış olduğu imalathanede at ve eşek etinden yaptığı pastırmaları dilimleyerek zincir marketlere satmıştır. 2004 yılında da Uğur Dündar ekibi tarafından basılarak televizyon da gösterilmiştir.

Domuz konusunda herkes suçu başkasına atıyor. Bu noktada tüketicinin yapması gereken şeyi Çevre Sağlık İl Müdürlüğü Gıda ve Çevre Kontrol Şubesi Müdürü İrfan Yılmaz özetliyor; 'Piyasadaki etleri denetlemek mümkün olmuyor.'
[Ömer KIZILIRMAK, TUBITAK-SAGE Planlamalar ve Kalibrasyon Birim Amiri]

Türkiye de domuz eti yemediğini iddia edebilecek biri var mı?

Gelelim giyim kuşama.

Çarşılarda, pazarlarda artık her kıyafet hazır olarak bulunabiliyor. Bayanlar için, dar, açık saçık elbiseler. Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz keten ve pamuk karışımı elbiselerin giyilmesini emretti. Bizim giydiğimiz kıyafetler ise plastik iplerden üretiliyor. Az bir miktar pamuk karışımı iplikler katılıyor. Plastik! Her yerde plastik! Giyim kuşamda bile plastik kullanılıyor! Plastikler güneşte, sıcakta ısınır. Bizim giydiğimiz kıyafetler plastik iplerden üretiliyor. Bedenimiz kıyafetler içerisinde pişiyor, terliyoruz! Bu ter kokularını gidermek için çözüm var ama! Kadınların sürünüp dışarı çıktıklarında yanlarından geçen erkeklere ve kadının oradaki erkek sayısınca zina günahı yüklenmesine sebep olan parfümler var! Zorunlu haller dışında bayanların evden dışarı bile çıkmaması gerekirken, parfüm kullanarak dışarı çıkıyorlar! Parfümler kimyasal maddelerden üretiliyor! Hem insana, hem ozon tabakasına zararlı! Yani soluğumuz havanın bulunduğu atmosfere zarar veriyor parfümler. Dünya üzerinde insandan başka zararlı bir yaratılmış yok! Yaşayan hayvanlar, bitkiler, yani insanoğlundan başka her şey ekosistem üzerindedir.

Yakında ümmetim içinde bazı kimseler olacak ki, çeşitli yemekler yiyecekler, çeşitli içecekler içecekler ve renk renk elbiseler giyecekler ve sözü de dilini döndürüp konuşacaklar. İşte bunlar ümmetimin şerlileridir.
[Ravi: Hz. Ebu Ümâme Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 302]

Üretiminde kimyasal boyaların bulunduğu kıyafetler. Her türlü rengin kullanıldığı, üstüne bir de şekillerin, resimlerin, suretlerin bulunduğu kıyafetler. Üretiminde her türlü kimyasalların kullanıldığı ve sürekli üretimin olabilmesi, sürekli kazanç sağlanabilmesi için enzimlerle, asitlerle yıpratılarak, ömrü kısaltılan kumaşlardan üretilen giysiler.

Üniversiteyi bitirmişler. Neyi halleder ki üniversite? ALLAH’ın hükümlerine itaat etmedikçe 100 tane üniversiteyi bitirse hiçbir değer ifade etmez! Bakınız bizim değer hükmümüz budur! Müslüman böyle inanmak zorundadır! Çırılçıplak dolaşan yahut bacağına giydiği kot pantolonla apış arasına kadar vücudunun kalıbını ortaya koyarak; onun bunun şehvet nazarını çeken bir kıza sordum! Bir münasebetle sordum! Dedim ki “kardeşim, vücudunuzda bütün mahrem noktaları gösteriyorsunuz. Hatta apış aranıza kadar ortaya koymuşsunuz. Her şeyinizle meydandasınız. Niçin böyle yapıyorsunuz? Siz kimin emrindesiniz? Seni yaratan ALLAH’ın emrinde misin? Yoksa senin düşmanın Avrupalı modacıların emrinde misin?” Sustu. Avrupalı moda evleri emir veriyor! Onların emirlerine göre bunlar elbise alıyorlar. Avrupalı modacılar emrediyor, ne diyorlar? “Üstünüzdeki elbiseyi çıkaracaksınız, o elbisenin yerine şu model de bir elbise giyeceksiniz” diyorlar. Bizimkilerde hemen itaat ediyorlar. Aradan 4 ay geçiyor, bir emir daha çıkıyor, “üzerinizdeki elbiselerin modası değişti, demode oldu. O elbiseleri atacaksınız, şu tipte bir elbise giyeceksiniz” diyorlar, hemen onlara itaat ediyorlar. Niye bizim kadınlarımız, kızlarımız Avrupalı kâfirlerin, Avrupalı modacıların birer hamalımıdır? Hamal gibi yüklen indir, yüklen indir; onlara hamal mı olacaklar? Onlar emredecek, kadınlarımız, kızlarımız giyecekler, onlar çıkarın diyecek; kadınlarımız, kızlarımız giydiklerini çıkaracaklar, böyle şey olamaz! Biz ALLAH’ın emrine boyun eğmek zorunda olan insanlarız! Avrupalı emrediyor, “Üstünüzdeki elbiseyi çıkarın. Modası geçti bunun, mini etek giyeceksiniz, midi etek giyeceksiniz, maxi etek giyeceksiniz, bluz giyeceksiniz, … Şunu giyeceksiniz, bunu giyeceksiniz.” diyor. Emir Avrupa’dan geliyor, kızlar, kadınlar yüzünü bile göremediği o kâfir, o müşrik, o münkir, o edepsiz, utanmadan yoksun Avrupalıların emrine körü körüne itaat ediyor. Buna nasıl razı olabiliyorsunuz? Yüzünü bile görmediğiniz bir Avrupalı modacının emrine mi uyacaksınız? ALLAH’ın; sizi yoktan yaratan ALLAH’ın emrine mi uyacaksınız? Niçin düşünmüyorsunuz? Hollywood’dan emir gelecek, Broadway’den emir gelecek, Paris’ten emir gelecek, Londra’dan emir gelecek ve ondan sonra kostüm değişecek, etek değişecek, elbise değişecek. Niye? Senin amirin onlar mı? Senin ALLAH’ın onlar mı? Senin yaratıcın onlar mıdır? Onun için o kıza dedim ki; o genç kıza dedim ki, “%100 ALLAH’a yemin ederek söyleyebilirim ki, siz istediğiniz için şu elbiseyi giymiyorsunuz, Avrupalı modacılar istediği için giyiyorsunuz.” “Efendim günü modası böyle, ister isteyeyim, ister istemeyeyim mecburum giymeye.” diyor. Kimdir seni mecbur eden? Bir kanun maddesi mi var? Ceza kanunlarında, Avrupa’nın moda sahnesine koyduğu elbiseyi giymeyenler hapse atılacak diye bir ceza kanunu var mı? Kot pantolonu giymeyen kadınlar hapse atılacak diye bir kanun var mı? Kim?! Kim?! Kim?! Kim zorluyor sizi? İşte ey çıplak dolaşan kadınlar, ey çıplak dolaşan genç kızlar! Üzerinizde ki bu çıplak elbiseyi, istediğiniz için değil; Avrupalı modacı patronlar emrettiği için giyiyorsunuz! Siz onların emrindesiniz! Size taşıyın dediler, taşıyorsunuz! Çıkarın dediler, çıkarıyorsunuz! Siz Avrupalıların hamalısınız! Hamalısınız! Hamalısınız! Avrupa hamalları! Yüklen diyorlar, yükleniyor! Boşalt diyorlar, boşaltıyor! Hamal mısın sen? Seni yaratanın emrine niçin uymuyorsun? Tepeden tırnağa örtün diyor ALLAH[c.c.]! Namaz da bile emir veriyor! İslam hukukuna göre; namaz da bile bir kadın, mutlaka ayrı bir tavırla gelecek! Bir Müslüman kadın namaz kılacak! Namaz kılmayan kadın olabilir mi? Hz. Mevlana feryat ediyor! Bir Müslümanın karısı eğer namaz kılmıyorsa; o namaz kılmayan kadınların pişirdikleri yemeklerin içinde vallahi ALLAH’ın rahmet ve bereketi yoktur! O yemek şifa değildir! O yemek deva değildir! Namaz kılmayan kadınların pişirdiği yemekler; insanın ruhunu zedeleyen birer zehirdir! Müslümanın karısı namaz kılacak! Seni namazdan geri koyan nedir? Seni ibadet etmekten geri koyan nedir? Namaz kılacaksın! Namaz kılarken de ilahi emirlere uyacaksın! Hepiniz biliyorsunuz, bir Müslüman kadın namaza dururken erkekler gibi durabilir mi? Erkekler iftitah tekbirini alırken, namaza başlama tekbirini alırken; erkekler ellerini kulaklarına kadar kaldırıp “ALLAHU EKBER” derler. Kadınlar böyle yapamaz! Kadınlar namaza dururken, tekbir alırken ellerini göğüslerinin hizasına getirip öyle tekbir alacaklar ve göğüslerinin üzerine kapatacaklar! Ne demektir bu? ALLAH ferman ediyor, emir buyuruyor! “Ey Müslüman kadın! Benim huzurum da bile, benim huzurum da dahi, erkekler gibi ellerini kulağına kaldırıp koltuk altını gösterme! Seni cehennemde odun gibi yakarım” diyor ALLAH[c.c.]! Koltuk altını göstermeyeceksin! Kadın kolları koltuk altına yapışık bulunarak, göğsü hizasında tekbir alacak ve göğsünün üstüne kapatacak! “Ey kadın! Sen benim huzurum da bile örtünmek zorundasın! Göğüslerini açık bırakma! Dimdik göğüslerini dikip namaza durmayasın; elini aşağıya değil, göğsünün üzerine bağla! Göğüslerini açık tutarsan seni cehennemde göğüslerinden yakar, azap ederim” diyor ALLAH[c.c.]! Ya şimdi sokakların hali nedir? Müslümanın karısı, ALLAH’ın, yaratıcısının huzurunda bile göğsünü açamaz! Koltuk altını gösteremez! Ya sokaklar da nasıl? Sokaklar da! Şaka mı zannediyorsunuz meseleyi? Bunun içindir ki, örtünme konusunda Osmanlı İslam devri zamanındaki âlimlerimiz; Müslüman kadınlara nasıl bir elbise giydirelim ki, koltuk altı bile görünmesin demişler. Nasıl bir elbise? Sokağa çıkarken nasıl bir elbise giydirelim ki, kollarını kaldırmak zorunda olduğu zaman, Müslüman kadının koltuk altı görünmesin! Nasıl elbise yapalım diye düşünmüşler. En sonunda en uygununu, en mükemmelini çarşaf olarak ilan etmişlerdir. Koltuk altı bile görünmeyecek!

Peki, bugün hâlimiz nedir? Kızlarımız, sahipsizdir, yalnızlık korkusuyla hastadır. Erkekler ise azgınlığın sınırlarını zorlamaktadır. Şimdi, çıktık açık alınla, 10 günde 15 kızla!
İslam’da kadının yeri, evinin en saklı yeridir. Günümüzde kadının yeri, hosteslik, sekreterlik ve genel evlerdir. Kızlar, çıplak kadın gazeteleri ve magazin programları yoluyla pazarlanır. Çağdaşlık makinesinin zevk verici bir parçası olur. Örtünüp kendilerini saklamaları yasaklanır. Kızlar cilve yapar, erkeklerde sellektör yapar! Saçlarını kırmızıya boyarlar! Çorabından tokasına kadar giydiği her şey cırtlak renklerdedir. Baş açık! Kollar açık! Bacaklar açık! Vücudunun en mahrem yerlerini bile, dar kıyafetlerle örtmek suretiyle açmıştır! İnsanda hayvanî bir şehvet uyandırmaktan başka hiçbir cezbeye sahip değildir. Sesi, karşı köydeki çobana bağırır gibi yüksek perdedendir. Kahkaha atarken, boğazından çıkardığı müthiş sesler, civardaki tüm erkeklerin dikkatini çekmektedir. Yanındaki erkeklerle konuşur, dövüşür, çekişir. Kaba bir ses, donuk bakışlar, zarafetini kaybedip kabalaşmış el hareketleri vardır. Kendisini güzelleştirmek çabasıyla, dışarıdan dikkat çekebilecek tüm organlarını açmış, içerden ise kendini erkeklerin gözlerine peşkeş çekmek suretiyle, ruhunu öldürmüştür.

Kim geçici malına aldanıyorsa bilsin ki, hiçbir kıymeti kalmayacaktır! “O gün çok olacaksınız! Fakat Müslümanlar; sanki bir sel geliyor da; yağmurlar yağdıktan sonra seller akmaz mı? O akan selin sürükleyip götürdüğü çöpler gibi, çöplük gibi vallahi kıymetsiz olacaksınız” diyor Resulullah Aleyhisselatu Vesselam. O selin önüne katıp götürdüğü çöpler gibi, çöplük gibi olacaksınız! Şahsiyetiniz olmayacak! Kâfirler sizden korkmayacak! Çünkü onların seline kapıldınız! Çünkü hayatınız kâfirlerin hayatına benzedi! Çünkü kızınız, karınız onlara benzedi! Çünkü eğitim sisteminiz onlara benzedi! Çünkü kaldırımınız, caddeniz, sokağınız hepsi onlara benzedi! Bugün bizim caddelerimizden kâfirlerin selleri akıyor! Sokaklarımızda abdestsiz kimse dolaşmazken; bugün sokakta dolaşan gençlerin %90’ı cünüp dolaşıyor! Cünüp dolaşıyor Ya Rabbi! Yıkıldı memleket! Ecdadımızın kan vererek aldığı topraklar! Şehitlerimizin can vererek aldığı topraklar da sırtına kadar soyunup dolaşan, satılık mı nedir? Binlerce, yüz binlerce kadın sokak sokak şehvet panayırına, kadın pazarına çevirdiler sokakları! Sel önüne düşmüş giden çöplük gibiyiz sanki! Olaylar bizi sürükleyip götürüyor! Kimse dur demiyor! Kimse ne oluyor demiyor! Nesillerimiz sürükleniyor! İnsanımız sürükleniyor! Kadınlarımız, kızlarımız bir kasırga gibi sürüklenip gitmektedir! İslam ahkâmına göre; bir müslümanın kızı sırtını, karnını, göbeğini, diz kapağından yukarı da kalan apış aralarını, baldırını vallahi öz babasına gösteremez! Öz babasına hiçbir müslümanın kızı sırtını gösteremez! Bir baba kızının çıplak sırtına bakarsa, kızının baldırına bakarsa vallahi zina etmiş gibidir! İslam budur! Ama sokaklarda görmüyor muyuz? Sırtına kadar soyunmuş binlerce kadın, hayvani bir iştahla sokak sokak sürünüp dolaşıyor! Bu ümmeti bu hale getirenler hesap verecek! Bu ümmetin namusunu kaldırımlara dökenler, namusumuzu ve utanma duygumuzu sanki bombardıman edip yok edenler, bu ümmetin neslini utanmadan yoksun ve namussuz, vahşi bir iştah ile sokaklarda müşteri haline getirenler, bu ümmeti bu hale getirenler hesap verecek! Sokaklarda sırtına kadar soyunup dolaşanlar acaba sokakları ne zannediyorlar? Bir Müslüman kadın sırtını, karnını ancak ve ancak nikâhlısına gösterebilir. Sadece kocasına gösterebilir! Sadece helaline gösterebilir! Bir Müslüman kadın sırtını, göğsünü, diz kapağından yukarısını vallahi babasına gösteremez! Ne demek oluyor bu? Demektir ki bu sırtına kadar soyunan kadınlar sokaklarda ki bütün erkekleri kendi kocaları zannediyorlar! Böyle şey olmaz! ALLAH Resulü Aleyhisselatu Vesselam “Sanki sellerin önüne katılıp götürdüğü çöpler gibi olacaksınız. Çöplük gibi olacaksınız! Kâfirler burnunu silip, çöp tenekesi gibi size atacak” buyuruyor!

Müslümanların 2 kat elbisesi olabileceği buyrulmuş. Biri sürekli giymesi için; diğeri; cuma günleri, bayramlarda, özel günlerde giyilmesi için! Bizim kaç kat elbisemiz olduğu belli değil! Bir giydiğini bir daha giymeyenleri bırakın; evlerimizde dolaplarımız kıyafetlerle dolu! Moda gösterilen ne varsa onu giyiyorlar! Moda adı altında üretilen düşük belli kıyafetler, mini etekler, örtülü çıplakların giydiği kıyafetler! Erkekler bile giyiyor artık düşük belli kıyafetleri. Eskilerin fazla giysisi yokmuş ama değil mi? Atalarımız neyin ne olduğunu, neyin haram, neyin helal olduğunu çok iyi biliyorlardı! Biz bu dünyaya cennet ve cehennem arasında imtihan edilmek üzere gönderildik; zevk ve sefa sürmek, dikkat çekmek, kendimizi beğendirmek, istediğimiz gibi davranmak, istediğimiz gibi giyinmek için gönderilmedik!

İbnu Ömer Radıyallahu Anh’ın rivayetinde: ALLAH Resulü Aleyhisselatu Vesselam şöyle buyurdu:
“Kim gösteriş elbisesi giyerse, ALLAH kıyamette o elbisenin aynısını ona giydirecektir. Sonra ateş onu alevi ile tutuşturacaktır. Kim de bir topluluğa benzemeye özenirse o, onlardandır.”
[Cem’u’l-Fevaid, Rudani 5790.hadis]

Giydiğimiz kıyafetlerin güzel olmalarına ve uyumlu olmasına, göze hitap edecek şekilde olmasına dikkat ediyoruz. Gösteriş için giyiniyoruz! Kıyamette gösteriş elbisesi olarak giydirilecek elbiseleri giyiyoruz! Cehennem ateşi bizi tutuşturduğunda çok gösterişli olacağımız kıyafetleri giyiyoruz! Dar ve bedenimizi açık bırakan kıyafetler giyiyoruz!

“Bir topluluğa özenen onlardandır!” Avrupai giyiniyoruz. Giyim kuşamımız Avrupa’dan geliyor! Tekstil devi Türkiye! Avrupa makineleri üretiyor, Türkiye’ye satıyor. Türkiye’deki insanlarda kimyasallar, enzimler, asitler içerisinde bu kumaşları üretiyor. Türkiye’nin suları zehirleniyor, havası zehirleniyor, insanları zehirleniyor! Avrupa standartlarına uymayan, Avrupa’nın istediği gibi üretilemeyen kıyafetler ise Türkiye’de yaşayan insanlara satılıyor. Avrupa daha çok para veriyor çünkü! Avrupa’nın para vermediğine de Türkiye de yaşayan insanlar para veriyor. Kravatlar, papyonlar! Giyim kuşamımızın şekli her yönüyle, her şekliyle kâfirlere benziyor.

“Pantolonu Türkler bulmuş?” Doğru pantolonu Türkler bulmuş. Ama hayvan derisinden üretilen kemerlerle, bırakın kadınları; erkeklerin bile bedenlerini belli edecek şekilde dar giydikleri modellerde giyilmesi için değil! Resimlerin, desenlerin, çeşitli motiflerin bulunduğu şekillerle giyilmesi için değil!

Yazık! Atalarımızın savaşları sonucunda oluşan toplumların ve ilim, irfan, her yönden gelişmelerinin tek sebebi olan, her türlü yeniliği atalarımızdan alan, atalarımızdan öğrenen Avrupa Topluluklarını örnek alan bizlere yazık!

Coğrafi keşiflerin bile yapılmasına sebep olan atalarımızdır! Barut, matbaa, vs. kısacası her türlü bilginin esasını atalarımızdan, İslamiyetten almıştır Avrupa!

Daha 1910 yılına kadar Avrupalı bilim adamları “kadın hayvan mı, yoksa insan mı?” diye araştırma yapıyordu! Biz gafillerin medeniyet dilendiği Avrupa “kadın hayvan mı, yoksa insan mı?” diye araştırma yapıyordu! Avrupa’da eski çağlarda senede sadece bir kere, bütün ailenin aynı su içinde yıkanıyordu! Önce baba, sonra sırasıyla büyükten küçüğe erkekler, erkek çocuklardan sonra anne, anneden sonra kız çocukları aynı su içinde yıkandığı yıkanıyordu Avrupa’da! Bütün ailenin aynı su içinde yıkanmasıyla temizleniyorlarmış! Avrupa’da diğer zamanlarda pis olmaları ve pis kokmaları yüzünden özellikle sadece ilkbahar döneminde; yıllık banyodan sonra evleniyordu insanlar! Bizim medeniyet dilendiğimiz Avrupalı kâfirler!

Dünyaya nam salan, İslamiyeti yayan bir ecdadın; kâfirlerin, Avrupa’nın modern sömürgesi haline gelen nesli olan bizlere yazıklar olsun!

Birde derler ya “İslam bizi geri bırakmış” diye. İslam bizi ileriye götürmüştür her zaman! Bizler gerçekte neyin haram, neyin helal olduğunu bilmeyen kâfirlerin haram olan yaptıklarında geri kalmışız! Haram olan ne varsa kâfirler yapmış, bizlerde kâfirleri örnek almışız!

Kişiye kamçısının ucu konuşmadıkça kıyamet kopmaz.
[Ölüm, Kıyamet ve Diriliş, sayfa 471]

Her şey konuşuyor artık! Her şey konuşuyor! Mikrofonlar sayesinde her yerden ses alınabiliyor. Saatler bile konuşuyor. Arabalarda, evlerde radyolarda bulunan antenler vasıtasıyla radyolar konuşuyor. Elektronik böcekler vasıtasıyla her yer dinlenebiliyor! Cep telefonları bile konuşuyor. Herkes her türlü teknolojiyle birbiriyle konuşuyor! Parmak mikrofonlar var! 1 kaç santimlik kameralar var! Ayakkabılara, elbiselere, saçlara, kulaklara, vs... Her yere dinleme cihazı, mikrofon, kulaklık konulabiliyor; aksesuar gibi gösteriliyor.

Teknolojinin çıkış noktası Batı değil mi? Teknolojinin çıkış noktası Avrupa! Son teknoloji ürünleri Batı’dan/Avrupa’dan çıkıyor. Her türlü aydınlanma, ilim, irfan, bilgi Batı’dan/Avrupa’dan geliyor! Amerika’da da teknoloji var ama değil mi? “Amerikan” diye bir millet yok ki! Coğrafi keşiflerin ardından Amerika’da bulunan Kızılderililerin soylarının kurutulması, geride kalanların ise asimile edildiği Amerika! Portekiz, Alman, Fransız, İspanyol, İngiliz, … Her milletten insanların bulunduğu Amerika! Avrupa milletlerinin oluşturduğu Amerika! Batı’nın oluşturduğu Amerika! Teknolojinin, her türlü bilimin, gelişmenin, sanayinin çıkış noktası olan Avrupa!

Hz. Ebu Hüreyre Radıyallahu Anh anlatıyor: Resulullah Aleyhisselatu Vesselam buyurdular ki:
“Güneş battığı yerden doğmadıkça kıyamet kopmaz. Batı’dan doğunca, insanlar görür ve hepsi de iman eder. Ancak, daha önce inanmamış veya imanıyla hayır kazanamamış olan hiç kimseye bu iman fayda sağlamaz.”
[Buhari, Rikak, 39, İstiska 27, Zekat, 9; Müslim, İman 248, [157]; Ebu Davud, Melahim 12, 4312. hadis; Kutub-i Sitte 4996. hadis]

“Güneş battığı yerden doğmadıkça kıyamet kopmaz!”
Güneş! Güneş! Güneş doğunca her yer aydınlanır! Herkes uyanır ve çalışmaya başlar! Güneş doğudan doğup, batıdan batar! Güneş battığı yerden doğmadıkça kıyamet kopmaz! Batı/Avrupa 1818-1819 Rönesans-Reform devrimleriyle, 1856 yılında sanayi devrimiyle teknolojik olarak şu anki konumuna gelebilmek için ilk adımları atmıştır. Müslümanlardan öğrendikleri metotları geliştirerek, her türlü teknolojik aleti üretmiş, her şeyin kolayını bulmuştur Batı/Avrupa! Güneşin batıdan doğmasıyla insanlar aydınlanmıştır! İnsanlar Batı’ya/Avrupa’ya yönelmiştir! İnsanlar Batı’dan/Avrupa’dan teknoloji dilenmektedir! İnsanları dinden uzaklaştıran Batı’dan/Avrupa’dan tıp yönüyle, teknoloji yönüyle, … her yönden Avrupa’dan teknoloji dileniyoruz!

“Güneş Batı’dan/Avrupa’dan doğunca, insanlar görür ve hepsi de iman eder.” Güneş batıdan doğunca herkes iman eder? Yani Batı’ya/Avrupa’ya inanır! Batı’dan/Avrupa’dan gelen ilim ve teknolojiye. Batılılaşmaya/Avrupalılaşmaya çalışır! Avrupa’ya gidip, orda yaşamak için neler yapanlar var!

“Ancak, daha önce inanmamış veya imanıyla hayır kazanamamış olan hiç kimseye bu iman fayda sağlamaz!” İslamiyeti tam benimsememiş, ALLAH’a tam olarak inanmamış insanlar Batı’ya/Avrupa’ya yönelir! Dinlerini dünya uğruna yerler! Batı’yı/Avrupa’yı, kâfirleri örnek alarak yaşadığımız şu zamanda; Müslüman olduğumuzu da iddia etsek, kâfirler gibi yaşadığımız sürece yalancılıktan öteye, küfürden öteye gitmiyoruz.

Güneş battığı yerden doğunca şeytan secdeye kapanır ve şöyle nida eder: “ALLAH’ım emret! Kimi dilersen ona secde edeyim.”
[Kutubu Sitte 4996.hadis Açıklaması]

Şeytanın artık insanları yoldan çıkarmak için vesvese vermesine gerek kalmamıştır! Batı’dan/Avrupa’dan her türlü pislik, her türlü küfür, ortaya çıkmıştır!

Avrupa’da Hıristiyanlar günah işlemekten korkmazlar. Avrupa’da hiçbir kadın ve erkek günah işlemekten korkmaz! Çünkü bir papaza gider de günahlarını sayıp dökerlerse, papaz da ALLAH namına onları affedebilir. Buna karşılık endülizans adı altında, Hıristiyanlar “günah çıkartma parası” olarak para öderler. Bunun için Avrupalı insanlar günah işlemekten korkmaz! Her rezaleti yaparlar, her günahı işlerler, her pisliği yaparlar, korkmazlar!

Bismillahirrahmanirrahiym. Allah’ı unutup da Allah’ın da kendilerini kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayın; onlar yoldan çıkmış kimselerdir! Sadakallahül-Aziym. [Haşr Suresi, 19. ayet] ALLAH [c.c.] “ALLAH’ı unutanlar gibi olmayın! Ey kadınlar! Hıristiyanlar gibi çırılçıplak sokağa çıkmayın! Ey kadınlar, Yahudiler gibi namusunuzu altına gümüşe değişmeyin” buyuruyor. Onlar gibi olmayın!

Ama bizim her şeyimiz Yahudilere ve Hıristiyanlara benziyor! Televizyonlarda yayınlanan filmlerde Müslümanların imanıyla resmen alay ediliyor! Ümmet-i Muhammed’in imanı mahvediliyor! Televizyonlarda oynattıkları filmlerde, çırılçıplak, fuhuş yapan, zina yapan, açık saçık giyinen kadınları melek diye Müslümanlara takdim ediyorlar! Bunlar melek olamaz! Melekler zina etmez! Melekler günah işlemezler! Melekler fuhuş yapmazlar! Televizyonlar fahişeleri Müslümanlara melek diye takdim edemez! İmanımıza sataşıyorlar! Ahlakımızı yıkıyorlar! Namusumuzu bozuyorlar! Müslümanların imanını yıkıyorlar! Gençler onlar gibi olmaya çalışıyor! Yahudilerin, Hıristiyanların inancı, imanı bozuk! Bugün Hıristiyanlar ALLAH’a “baba” diyorlar. “ALLAH baba” tabirini kullanırlar. “ALLAH baba”, “ALLAH baba”, “ALLAH baba”! HAŞA, SÜMME HAŞA! Hz. İsa gibi mukaddes ve mübarek bir peygambere de “ALLAH’ın oğlu” diyorlar! “İbnullah” diyorlar! Hz. Meryem Radıyallahu Teala Anha validemiz gibi mukaddes bir kadına da; “ALLAH’ın karısı” diyorlar! Bütün meleklere de, ne kadar melek varsa; onlara da ALLAH’ın kızları diyorlar! Bundan dolayı meleklerin resimlerini durmadan kadın gibi yaparlar, kız gibi yaparlar! Onların inancına göre melekler ALLAH’ın kızlarıdır!

Bugün ki Hıristiyan inanışına göre, “Hz. Âdem Aleyhisselam ile Hz. Havva validemiz cennette yasak edilen ağaçtan yedikleri için günahkâr oldular” diyor Hıristiyanlar. “Günahkâr oldular, ALLAH’ta onları cennetten çıkarıp yeryüzüne attı. Sonra Hz. Adem’den ne kadar çocuk dünyaya geldiyse, ne kadar nesil olduysa, ne kadar insan çoğaldıysa hepsi yeryüzüne Adem Aleyhisselam’ın işlediği günahtan dolayı; bütün insanlar yeryüzüne günahkâr olarak geldiler! Suçlu doğdular. Günahkâr olarak yeryüzünü doldurdular” diyor Hıristiyanlar. Sonra [HAŞA] “ALLAH’ın oğlu Hz. İsa bütün insanlığı günahtan kurtarmak için kendisini çarmıha gerdi, asıldı, idam edildi, insanların günahlarını kurtarmak için ALLAH’ın oğlu olan İsa kendisini feda etti” diyorlar! HAŞA! HAŞA! HAŞA! Bugün ki bütün Hıristiyanların inancı bundan başka değildir! Güya Hz. İsa Aleyhisselam’a kadar bütün insanlar doğarken, yeryüzüne gelirken suçlu olarak doğuyorlardı. Şu saçmalığa bakın! Şu dalalete bakın! Şu sapıklığa bakın! Hıristiyanların sapık inancına göre yeryüzünde ki papazlar da ALLAH’ın oğlu olan İsa’nın vekilleri, kefilleri oldukları için bir Hıristiyan ne kadar günahkâr olursa olsun, ne kadar ALLAH’ı unutursa unutsun, ne kadar nefsini unutursa unutsun; bir papazın önüne gelir de günahlarını itiraf ederse, o papaz da onun günahlarını çıkarır “seni ALLAH namına affettim, hiçbir günahın kalmadı!” diyorlar! Halen Hıristiyanlar da böyle!

Fahişeliğin tarihi: Çarşafı atıp soyunan ilk fahişe!
Sene 1848. İslam bozula bozula akıllara durgunluk verecek hale getirilmiş. İran'da bir sapık kol “Bahailik” ortaya çıkmış. Bunlara göre İslam dininin hükümleri kaldırılmıştır, yeni peygamber ise Mirza Ali adında bir sapıktır. Ve bu sapık kolun bir toplantısında göğsü bağrı açık, sarı saçlı bir kadın kalkıyor ve konuşmaya başlıyor: “Ahlak ve adetlerimizi değiştirmeliyiz! İşte beni görüyorsunuz, bütün kadınlar açılmalıdır.” diyor. İşte bu kadın, açık saçık kıyafetiyle, toplantıdaki adamların akıllarını başından almış ve şu konuşmayı yapmıştır: “Sizinle kadınlar arasında bulunan utanma duygusunu kaldırınız. Onlarla ortaklaşa iş yaparak, günlük faaliyetlerinizi paylaşarak bu perdeyi yırtınız. Sizinle evli olmayan kadınlarla da birleşiniz. Kadınları yalnızlıktan kurtarınız, sosyal hayata çıkarınız. Onlar dünya hayatının çiçekleridir, koklanmak için yaratılmıştır. Çiçekler derlenir, toplanır, dostlara sunulur.” Diyen bu fahişe, Mirza Ali denen sapık adamın peşinde, tam üç yıl kucaktan kucağa gezdi. Bir yıl sonra Mirza Ali tanrı olduğunu da ilan edince, İran devleti tarafından idam edildi. 3 yıl sonra da altın saçlı fahişe idam edildi.

Şeytan artık bize kıs kıs gülüyor. Bir şey yapmasına gerek kalmamış ki artık! Biz gafiller zaten şeytanın yolunda ilerliyoruz! Küfretmek için, izlediğimiz televizyonlarla, çektiğimiz resimlerle, açık seçik giyinişimizle şeytanın yolundan gidiyoruz!

Bismillahirrahmanirrahiym. Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıkları ile başbaşa bırak. Sadakallahül-Azıym.
[Müminun Suresi, 54. ayet]

Her birinin ayrı bir isimle ortaya çıkmaları ayrı bir din kurduklarını göstermektedir! Bu bakımdan bunlar İslam dininin yıkıcılarıdırlar. Bunlar kurdukları dini kuvvetlendirmek için İslam’mış gibi görünerek Müslümanlardan para toplarlar.

Amelde 4, itikatta 2 mezhebimiz var değil mi? Bir de mezhep imamlarımız var! Gerçekte İslam’da, dinde mezhep yoktur! Mezhep imamı da yoktur! Her yüz yılda, zamanın şartlarına göre dini hükümleri bildirmesi için gönderilen müçtehidlerden; ilim ve irfan bakımından üstün olanlarının vefatından sonra, bu imamların dini konulardaki görüş farklılıkları yüzünden öğrencilerinin, imamlarının görüşlerine göre hareket etmeleri sonucunda ayrı ayrı hükümlerin uygulandığı mezhepler ortaya çıkmıştır! Herkes kendi mezhep imamının görüşünü kabullenir, kendi mezhep imamının kitaplarını okur. Diğer imamların görüşleriyle ilgilenmez ve diğer imamların kitaplarını okumaz!

Günümüzde cemaatler var ekstradan. Günümüzdeki cemaatler müritlerinden ücret alırlar. Her cemaat kendine göre kitaplar seçer, birkaç imamın eserlerinden yola çıkarak kendilerini dine hizmet eder gibi gösterir! Birde dini konularda herkesin bildiği konulardan biraz detaylı bilgisi olana hemen “hangi cemaattensin” diye sorar olmuşuz artık.

Her biri ALLAH’ın Resulü olduğunu iddia eden otuza yakın yalancı gönderilmedikçe kıyamet kopmayacaktır.
[Tirmizi, Fiten, sayfa 43; Ebu Davud, Melahim, sayfa 16]

Her birisi kendinin ALLAH’dan Resul olarak gönderildiğini iddia eden 60 yalancının çıkması kıyamet alametlerindendir.
[Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, sayfa 36]

Uzmanlar “Sözde Mesih” akımlarının 1970’li yıllarda ortaya çıkmaya başladığını, o tarihten bu yana da hızlı bir artış içinde olduklarını ifade etmektedir. Bazı siyasetçilerden Mesih olduğunu ilan eden bile oldu hatırlayın. Yaptığı açıklamalar ve yaptıkları yüzünden Avrupa’ya kaçıp daha sonra yakalanınca, yaptıklarından sıyrılabilmek için; deli diye adlandırılabilmek için Mesih olduğunu iddia edenler olmuştu. Şevki Yılmaz, Hasan Mezarcı örnek olarak.

Bismillahirrahmanirrahiym. Dediler: ‘Hayır ancak atalarımızı böyle yapar halde bulduk. Sadakallahül-Azıym.
[Şuara Suresi, 74. ayet]

Bismillahirrahmanirrahyim. Onlara: "Allah'ın indirdiğine uyun!" denildiğinde, "Hayır, biz, atalarımızın yoluna uyarız!" derler. Peki ya ataları doğru yolu bulamamış, hidayete erememişse? Sadakallahül-Azıym.
[Bakara Suresi, 170. ayet]

Hani hep “biz babadan, atadan böyle gördük” diyoruz ya!

Hz. Ebu Hureyre Radıyallahu Anh anlatıyor: "Resulullah Aleyhissalâtu Vesselâm buyurdular ki: "İnsanlar, ya cehennem kömüründen başka bir şey olmayan ölmüş atalarıyla övünmekten vazgeçerler yahut da Allah katında, burnuyla bok sürükleyen bok böceğinden daha adi bir dereceye düşerler.
[Ebu Davud, Edeb 120, (5116); Tirmizî, Menakıb (3950, 3951); Ahmed b. Hanbel, II, 361, 524; Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 16/392-393; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/29.]

Öyle milletler gelecek ki, ölmüş babaları ile övüneceklerdir. İşte onlar cehennemin kömürleridir. Ve onlar, Allah katında pisliği burnu ile yuvarlayan böceklerden daha basittir! Allah sizden cahiliyet devrinin övünmesini ve babalarla büyüklenmeyi kaldırmıştır.
[Tirmizi, Beyhaki, Ebu Davud]

Ebû Davud et-Tayalisrnin Müsned'i ile Şuabü'l-İman'da bu konuda İbn Abbas'dan rivayet edilen bir hadis-i şerif de şu mealdedir: "Cahiliyet hali üzere ölmüş olan babalarınızla övünüp durmayın. Varlığım elinde olan Allah'a yemin olsun ki, bok böceğinin burnuyla yuvarlamış olduğu pislik cahiliye (adeti) üzere ölen babalarınızdan daha hayırlıdır."
[Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 16/393-394]

HEP BİLMEDİĞİMİZ FARKINA VARAMADIĞIMIZ BİR ARAYIŞ İÇİNDE OLMADIK MI HEPİMİZ?

OLDUK DEĞİL Mİ? AMA BULAMADIK..

Sitemizden Programları indirebilmek Ve En İyi Şekilde Faydalanmak İçin Lütfen ÜYE Olunuz..
(Bu Mesaj 09-06-2010 03:11 PM değiştirilmiştir. Değiştiren : delinin biri.)
09-06-2010 03:10 PM
Web Sayfasını Ziyeret Edin Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
delinin biri Çevrimdışı
Acemi Üye
*

Mesajlar: 49
Üyelik Tarihi: Nov 2009
Rep Puanı: 0
Ruh Halim
Ruh Halim
Zararsiz

Takımın:
Mesaj: #8
RE: BU DüNYA, BU NESiL HER YÖNDEN, HER CİHETTEN KIYAMET ALAMETi!
ZİKİR [Allah`ı anmak]
“Zikr” sözcüğü, “ALLAH” sözcüğü ile tamlama yapılıp, “ZİKRULLAH” olarak ifade edildiğinde anlamı; “ALLAH’I ANMAK” demek olur. Yani “zikr” mastarı (fiilin kökü) ma’mulüne muzaf olarak izafet-i lâfziyye oluşturduğunda (“anmak” mastarı, tümleci olan “ALLAH” sözcüğü ile tamlama oluşturduğunda) anlamı; “ALLAH’I ANMAK” demektir. Nitekim Kuran ayetlerinde de “… Allah’ı ANARLAR”, “… Allah’ı ANMAYA koşunuz” tarzında kullanılmıştır. Kuran’da yüzlerce ayette geçen ”zikr” mastarı ve bu sözcükten türemiş olan “zikrullah” ifadesi, “salat (namaz)”, “savm (oruç)”, “zekât” gibi bir DiNi TERiM olmayıp, bir fiildir ve “yemek”, “içmek” gibi bir eylem ifade eder. Bilindiği gibi “namaz” bir dinî terimdir ve “belirli zamanlarda, belirli beden hareketleriyle, belirli dua ve ayetlerin okunmasıyla yapılan bir kulluk” demektir. Aynı şekilde “oruç” da bir terim olup; “belirli bir zaman diliminde özel bir amaçla, yemeyi içmeyi ve cinsel ilişkiyi terk etmek” demektir. İşin aslı böyle olmasına rağmen, Arapça’dan Türkçe’ye yapılan tüm çevirilerde “zikr” sözcüğü Türkçeleştirilmeden Arapça olarak bırakılmış ve böylece sözcük, sanki bir dinî terim gibi kullanıla gelmiştir. Bu bilgisizlik her zamanki gibi, açıkgözler ve art niyetliler tarafından sömürülmüş ve cahil halk arasında zikir halkaları, zikir şekilleri ve zikir aletleri icat edilmiştir. Bu sözcüğün yanlış algılandığının farkında olan İslâm düşmanları ise, binlerce senedir sürdürdükleri faaliyetlerine bu konuyu da dâhil ederek insanların daha fazla uyuşturulmalarını, daha çok perişan edilmelerini, daha derin SAPIKLIĞA DÜŞÜRÜLMELERiNi sağlamışlar, üstelik de bu sapıklığın yararlarını, faziletlerini anlatan kitaplar yazarak bunları satmışlardır. Kuran’ın birçok ayetinde “zikrullah”tan (Allah’ın anılmasından) bahsedilerek bunun önemine ve gereğine değinilmektedir:
Bismillahirrahmanirrahiym. O (Aklını kullanan) kişilerdir ki, ayakta, otururken yan yatarken ALLAH’I ANARLAR ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler: “Ey Rabbimiz! Sen bunu boşu boşuna yaratmadın! Senin şanın yücedir. Bizi ateşin azabından koruyuver! Sadakallahül-Azıym.
[Al-i İmran, 191. ayet]
Bismillahirrahmanirrahiym. Sonra da namazı tamamlayınca, artık ALLAH’I AYAKTA, OTURARAK, YAN YATMIŞKEN ANIN. Sonra sükûnet bulduğunuzda da, namazı tam bir biçimde yerine getirin. Namaz, müminler üzerine vakitlenmiş bir farz olmuştur. Sadakallahül-Azıym.
[Nisa Suresi, 103. ayet]
Bismillahirrahmanirrahiym. Ve Allah’ın mescitlerini, içlerinde ALLAHIN ADI ANILMASIN diye engelleyen ve onların yıkımı için uğraşan kişiden daha zalim kim olabilir! Böylelerinin, o mescitlere girmeleri ancak korka korka olacaktır. Onlar için dünyada bir rezillik vardır. Bunlar için ahirette de büyük bir azap vardır. Sadakallahül-Azıym.
[Bakara Suresi, 114. ayet]
Bismillahirrahmanirahiym. Kitaptan sana vahyedileni oku ve namazı da kıl. Şüphesiz ki namaz, çirkinliklerden ve kötülüklerden alıkoyar. Elbette ki ALLAH’I ANMAK daha büyüktür. Allah yaptığınız şeyleri bilir. Sadakallahül-Azıym.
[Ankebut Suresi, 45. ayet]
Bismillahirrahmanirrahiym. İnananlar için hâlâ vakti gelmedi mi ki, kalpleri ALLAH’I ANMAK ve Hakk’tan gelen için ürpersin de daha önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun zaman geçmiş de kalpleri katılaşmış kimseler gibi olmasınlar. Onların çoğu da yoldan çıkmıştır. Sadakallahül-Azıym.
[Hadid Suresi, 16. ayet]
Bismillahirrahmanirrahiym. Peki, Allah kimin göğsünü İslâm’a açarsa, o zaman o, Rabbinden bir ışık üzerinde olmaz mı? Öyleyse ALLAH’I ANMAYA karşı kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun. İşte onlardır, açık seçik sapıklık içindekiler. Sadakallahül-Azıym.
[Zümer Suresi, 22. ayet]
Bismillahirrahmanirrahiym. Sen ve kardeşin ayetlerimi götürün ve BENİ ANMAKTA ikiniz de gevşeklik etmeyin. Sadakallahül-Azıym.
[Taha Suresi, 42. ayet]
Bismillahirrahmanirrahiym. Kim BENiM ANILMAMDAN (beni anmaktan) yüz çevirirse hiç şüphesiz onun için zor, sıkıcı bir geçim vardır. Kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz. O der ki: “Rabbim ben gören biri olduğum hâlde beni neden kör olarak haşrettin?” (Allah) Der ki: “Bu böyledir, ayetlerimiz sana geldiğinde sen onları terk etmiştin; bu gün de aynı şekilde sen terk ediliyorsun.” Sadakallahül-Azıym.
[Taha suresi, 124, 125, 126. ayetler]
Bismillahirrahmanirrahiym. Ve sabah akşam (her zaman) kendi içinden, korkarak ve yalvararak, yüksek olmayan bir sesle Rabbini an ve umursamazlardan olma! Sadakalalhül-Azıym.
[Araf Suresi, 205. ayet]
Bismillahirrahmanirrahiym. Onları, onun içinde imtihan edelim. KiM RABBiNiN ANILMASINDAN yüz çevirirse Rabbi onu, gittikçe yükselen bir azaba sokar. Sadakallahül-Azıym.
[Cinn Suresi, 17. ayet]
Bismillahirrahmanirrahiym. Öyle erkekler vardır ki, ne bir ticaret ne bir alış veriş onları ALLAH’I ANMAKTAN, namaz kılmaktan zekât vermekten alıkoyamaz. Onlar kalplerle gözlerin ters döneceği günden korkarlar. Sadakallahül-Azıym.
[Nur Suresi, 37. ayet]
Bismillahirrahmanirrahiym. Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi ALLAH’I ANMAKTAN alıkoymasın. Böyle bir şeyi kim yaparsa işte onlar, hüsrana uğramışların ta kendileridir. Sadakallahül-Azıym.
[Münafikun Suresi, 9. ayet]
Bismillahirrahmanirrahiym. Ey inananlar! Toplantı günü namaz için çağrı yapıldığı zaman ALLAH’I ANMAYA koşun, alış verişi de bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Sadakallahül-Azıym.
[Cuma Suresi, 9. ayet]
Bismillahirrahmanirrahiym. Öyleyse BENi ANIN ki, Ben de sizi ANAYIM. Ve Bana şükredin, Bana nankörlük etmeyin. Sadakallahül-Azıym.
[Bakara Suresi, 152. ayet]
Bismillahirrahmanirrahiym. O kişiler inanan ve kalpleri ALLAH’I ANMAKLA yatışan kişilerdir. Gözünüzü açın! Kalpler yalnız ve yalnız ALLAH’I ANMAKLA yatışır/ tatmin olur. Sadakallahül-Azıym.
[Rad Suresi, 28. ayet]
İnsanlar, Kuran’da bu kadar önem verilen “zikrullah”ın ne demek olduğunu, nasıl yapılacağını Kuran’dan öğrenecek yerde sözünü ettiğimiz İslâm düşmanlarından öğrenmeye kalkınca, ortaya “zikr” yaptıklarını söyleyen bir takım gruplar çıkmıştır. Bu gruplar Dünya üzerinde, özellikle geri kalmış, sürünen Müslüman ülkelerde binlerce cemaat, tarikat, zikir halkaları şeklinde oluşmuş; haftanın belirli gün ve saatlerinde doksan dokuzluk, binlik, on binlik elde tespihleriyle “zikr” yaptıklarını zannederek “Allah, Allah”, “La ilahe illallah, La ilahe illallah” veya “Hu, Hu” diye bağırıp durmuş ve bu yaptıklarıyla da kolayca ve garanti olarak cennete gideceklerine inanmışlardır. Acaba bunların yaptıkları ve inandıkları doğru mudur?
Hayır! Bu tarz inanışlar doğru değildir ve bu tip yozlaştırılmış davranışların hiç kimseye bir yararı olmaz. Parayı çok seven veya paraya ihtiyacı olan bir kimsenin herhangi bir para kazanma uğraşısına girmeden, eline bir tespih alıp günde binlerce kez “para, para, para, …” diye sayıklamak suretiyle para kazanması nasıl mümkün değilse, ahirette cennetle ödüllendirilmek isteyen bir kimsenin de, yukarıda açıkladığımız yoz ve saçma davranışlarla Allah’ın rızasını kazanması mümkün değildir. Çünkü Yüce Allah, cennetin bedelini Kuran’da bildirmiştir:
Kesinlikle Allah, Müminlerin CANLARINI ve MALLARINI, KARŞILIĞINDA CENNET VERMEK ÜZERE SATIN ALMIŞTIR. Sadakallahül-Azıym.
[Tevbe Suresi, 111. ayet]
Cennetin bedelinin CANLARIMIZ ve MALLARIMIZ olduğunu söyleyen yukarıdaki ayet Kuran’da duruyor iken, bir insanın bilmem kaç tane tespih çekerek Allah’ın rızasını kazanmayı umması ve cennete gireceğine inanması; ucuza cennet kapatma uyanıklığından (!) veya ömrünü lâklâkla geçiren leylek gibi, ömrü bilinçsizce harcama enayiliğinden başka nedir ki? İslâm düşmanları tarafından uydurulan bu tip yalanlar, insanları gayretten, faaliyetten, rekabetten uzaklaştırıp, tembelliğe, miskinliğe ve uyuşukluğa sevk etmekte ve bu yalanlara uyarak dünya hayatını Allah’ın razı olmayacağı şekle sokanların ahiret hayatlarını da karartmaktadır.
Oysa Allah’ın bizden beklediği doğru davranışların hepsi Kuran’da mevcuttur. ALLAH’a inanan bir Müslüman’a düşen, Allah’ın bizden istediklerini Kuran’daki şekliyle öğrenip uygulamaktır. Konumuz hakkında da Yüce Allah, kendisini anmamızı emretmiştir. Dinini Kuran’dan öğrenen bir Müslümanın bunun nasıl yapılacağını öğrenmek için yapacağı tek şey Kuran’a başvurmaktır. Çünkü “Mâdem ki Yüce Allah kendisini anmamızı istemiştir, bunun nasıl yapılacağını da mutlaka bize bildirmiştir.” mantığı ile başvurulacak ve Allah’ın mesajını taşıyan yegâne kaynak Kuran’dır. Nitekim Yüce Allah, “zikrullah” eyleminin, kendisinin gösterdiği şekilde yapılmasını istemiştir:
Bismillahirrahmanirrahiym. Rabbinizden bir lütuf istemenizde hiçbir sakınca yoktur. Sonra Arafat’tan ayrılıp akın ettiğinizde Meş’ari-Haram’da ALLAH’I ANIN. Ve O’nu O’nun SiZE GÖSTERDiĞi GiBi ANIN. Ve siz bundan önce gerçekten sapıklardan idiniz. Sadakallahül-Azıym.
[Bakara Suresi, 198. ayet]
Yüce Allah’ın, kendisini anmamız için bize gösterdiği, öğrettiği şekil ise iki ayet sonrasında bildirilmiştir:
Bismillahirrahmanirrahiym. Sonra da ibadetlerinizi bitirdiğinizde yine ALLAH’I ANIN, TIPKI BABALARINIZI ANDIĞINIZ GiBi. Hatta DAHA KUVVETLi BiR ANIŞLA ANIN. İnsanlardan bazısı, “Ey Rabbimiz bize dünyada ver!” diyen kimselerdir. Onun için de Ahiret’te bir nasip yoktur. Sadakallahül-Azıym.
[Bakara Suresi, 200. ayet]
Ayetlerden açık ve net olarak anlaşıldığı gibi Yüce Allah, kendisini babalarımızı andığımız gibi, hatta daha kuvvetle/ şiddetle anmamızı emretmektedir.
Bu durumda, öncelikle babalarımızı nasıl andığımızı düşünmemiz gerekmektedir. Babasını, elde otuz üçlük, doksan dokuzluk, binlik, … tespih, gece gündüz “Baba, Baba …” diye diliyle anan bir kişinin bile mevcudiyeti söz konusu olamayacağına göre, burada düğümü çözecek olan ipucu, babamızı anmamızın, onu düşünmemizin nasıl olması gerektiğindedir.
Babalarımızın bizlere “Oğlum/ kızım beni unutma!” dedikleri zaman, elimize bir tespih alıp gece gündüz durmadan “Baba, Baba …” diye tespih çekmemizi kastetmedikleri kesindir. O hâlde babalarımızı anmamız; “onları düşünmemiz, onları aklımızdan çıkarmamamız, ONLARIN BiZLER ÜZERiNDEKi HAKLARINI DÜŞÜNÜP, ONLARA KARŞI MADDi VE MANEVi SORUMLULUKLARIMIZI HATIRLAYIP ONLARA SEVGiDE, SAYGIDA KUSUR ETMEMEMiZ” demektir.
Aksi görüşte olup “zikrullah”ı tespihle yapan zihniyetin, Allah’ın Bakara suresinin 152. ayetinde verdiği “BENİ ANIN ki, Ben de sizi ANAYIM” mesajı hakkında ayrıca kafa yormalarında ve Allah’ı “Allah, Allah …” diye anan kullarını, Allah’ın “kulum, kulum …” diye mi andığını düşünmelerinde, kendi çıkarları açısından büyük yarar vardır.
Bu dini en iyi anlayan ve en iyi uygulayanların, peygamberimiz ile onun çağdaşı olan ve ondan eğitim, terbiye alan Müslümanlar, yani sahabe-i kiram oldukları hiç şüphesiz ve tartışmasızdır. Onlar ise bu ayetleri, bugünkü sapık tarikat, tekke ve tasavvuf anlayışıyla anlayıp uygulamamışlardır. Onların, ellerinde tespih, bilmem kaç kere “Allah, Allah …” dediklerini kimseler duymamış, kitaplar yazmamıştır. Onlar, ömürlerini lâklâkla geçirmemişlerdir. Çünkü onlar LÂFLA PEYNiR GEMiSiNiN YÜRÜMEYECEĞiNi bilmekteydiler. Onlar, kişinin aynasının “iş” olduğunun, lâfına bakılmayacağının bilincinde oldukları için ömürlerini hep eğitim ile ve Allah için mücadele (cihad) ile geçirmişlerdir.
Netice olarak anlıyoruz ki ZİKRULLAH/ ALLAH’IN ANILMASI, halk arasında uygulandığı tarzda; elde tespih, dil ile “Allah, Allah …” demek değildir. ZİKRULLAH/ ALLAH’IN ANILMASI; Allah’ın bizler üzerindeki haklarını ve bize sunduğu nimetleri düşünmek, kul olarak O’na karşı sorumluluklarımızı yerine getirip getirmediğimizin kontrolünü yapmak ve verdiği görevleri eksiksiz yerine getirmek, nimetlerine karşı şükredip nankörlük etmemek ve daima bu bilinç içerisinde olmaktır.
Evet, ZİKRULLAH/ ALLAH’I ANMAK işi işte bu dur. Allah’ın istediği de budur.

Kıyamet nefesimiz kadar yakın millet! Nefesimiz kadar yakın! Bu dünya, bu nesil, her yönden, her cihetten kıyamet alameti millet! Cehennem bizi bekliyor millet! Cehennem bizi bekliyor!

Sistemlerin değişmesi kıyamet alametlerindendir.
[Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman]

Savaş sistemlerinin değişmesi:
Eskiden savaşlar, ok ve yayla, kılıçla, kalkanla yapılırdı. Günümüzde silahlarla, toplarla, tanklarla, füzelerle yapılıyor.

Tedavi sistemlerinin değişmesi:
Eskiden hastalıklar bitkisel ilaçlarla tedavi edilirdi, günümüzde kimyasal ilaçlarla tedavi ediliyor.

Düşünce sisteminin değişmesi:
İnsanlar günümüzde sadece dünyevi ilimleri düşünüyor. Okullarda bizlere sadece dünyevi ilimler öğretiliyor!

Hayat sisteminin değişmesi:
Eskiden şehirleşme fazla değilken, günümüzde en üst düzeye çıkmıştır. Herkes şehirleşmeye çalışıyorlar. Eskiden yiyecek, giyecek elde hazırlanırken günümüzde her şey hazır alınıyor!

Sağlık sisteminin değişmesi:
Eskiden fazla hastalık yoktu. Günümüzde giydiğimiz kıyafetler, yediğimiz yemekler, içtiğimiz içecekler, bulunduğumuz ortamlar yüzünden ortaya çıkmayan hastalık kalmadı!

Eğitim-Öğretim sisteminin değişmesi:
Eskiden dini bilgiler üzerine ağılıklı eğitim verilirdi. Günümüzde ise dünyevi bilimler ağırlıklı öğretim verilmektedir!

Ulaşım sistemlerinin değişmesi:
Eskiden atla, eşekle, deveyle yolculuk yapılırdı. Günümüzde arabayla, trenle, uçaklarla yolculuk yapılıyor.

Haberleşme sistemlerinin değişmesi:
Eskiden güvercinlerle, atlı habercilerle iletişim sağlanıyordu, günümüzde cep telefonuyla, bilgisayarla, televizyonla, internetle haberleşme sağlanıyor.

Cep telefonlarıyla, internet üzerinden, MSN Messenger ile arkadaşlık siteleriyle artık herkes birbiriyle haberleşebiliyor. Zorunlu haller dışında evden dışarı bile çıkmamaları gereken bayanlar bile evlerinden her şeye ulaşıp, istedikleri herkesle görüşebiliyor. Konuşmalarda, sohbetlerle yüz yüze olmadan istenilen konu konuşuluyor artık. Her konuyu konuşuyor birbirini hiç tanımaması gereken erkeklerle kızlar. Her konuyu konuşuyorlar.

Hukuk ve yargılama sistemlerinin değişmesi:
Eskiden İslam Şeriatı ile hüküm veriliyordu, günümüzde insanların oluşturduğu derme-çatma kanunlarla hüküm veriliyor!

Gelelim Yönetim Sistemlerinin değişmesine!

17. yüzyılın sonlarına doğru İngiltere’de meşrutiyet yönetimi kurulmuştu. Burada yaşayanlar pek çok hak ve özgürlük elde etmişlerdi. Fransızlar, İngilizlerin sahip oldukları hak ve özgürlüklerin kendilerine de verilmesini istiyorlardı.

Fransa, Kraliyetle yönetilmekteydi. Ülkede yeteri kadar eşitlik ve özgürlük yoktu. Kral, ülkenin tek egemeniydi. Halk yokluk çekerken kral, Paris yakınlarındaki Versay Sarayı’nda[Le château de Versailles] lüks içinde yaşıyordu. Devletin harcamalarını karşılamak için halktan zorla vergi toplanmaktaydı. Bu durum halkın yönetime tepki göstermesine neden oldu.

Fransa’da; soylular, rahipler, burjuvalar ve köylüler olmak üzere dört sınıf bulunuyordu. Bu sınıflar arasında haklar ve özgürlükler yönüyle büyük bir eşitsizlik vardı. 18. yüzyılda Fransa’nın katıldığı savaşlar ve gereksiz harcamalar, devletin ekonomik durumunun bozulmasına neden oldu. Giderleri karşılamak için ağır vergiler konuldu. Halk geçim sıkıntısı çekmeye başladı. Bu durum, Fransız İhtilali’nin en önemli nedenlerinden biri oldu.

Masonların kışkırtmasıyla Fransız İhtilali, 1789’da başladı. Bu sırada toplanan meclis bir anayasa hazırladı. Böylece Fransa’da meşrutiyet yönetimi kurulmuş oldu.

Fransız İhtilali, önce Fransa”yı daha sonra da diğer devletleri etkileyen gelişmelere neden oldu. Hürriyet, eşitlik, adalet, milliyetçilik akımları bütün dünyaya yayıldı. Yeni bir devlet rejimi ortaya çıktı. Krallıklar yıkılarak demokrasi yönetimi kurulmaya başlandı. Milliyetçilik akımı da bütün ülkelere yayıldı.

Sefine Radıyallahu Anh anlatıyor: “Resulullah Aleyhisselatu Vesselam buyurdu ki: “Hilafet, ümmetim arasında 30 sürecektir. Bundan sonra saltanat gelecektir.” Said İbnu Cumhan dedi ki:
Sonra ilave etti: “Hz. Ebu Bekir Radıyallahu Anh’ın hilafetini, Hz. Ömer Radıyallahu Anh’ın hilafetini, Hz. Osman Radıyallahu Anh’ın hilafetini, Hz. Ali Kerremullahi Vechehü’nün hilafetini ekle bak!” dedi. Bunları sayınca hakikaten 30 yıl bulduk.” Sefine’ye: “Emeviler, hilafetin kendilerinde devam ettiğini zannederler” denmişti, şu cevabı verdi: “Benî’z-Zerka yalan söylüyor. Emeviler krallardır, hemde en kötü krallar.”
[Ebu Davud, Sünnet, 9, 4647.ve 4648. hadisler; Tirmizi, Fiten 48, 2227. Hadis; Kutub-i Sitte 1680. hadis]

Hilafet İslam devletinin yönetim şeklidir! Halkın imamını, yöneticisini kendi seçmesidir. Hz. Ali Kerremullahi Vechehü’nün halifeliği zamanında Mısır Valisi olan Muaviye’nin entrikaları sonucunda, Hz. Ali Kerremullahi Vechehü Kufe’de Miladi 661 [hicri 40] yılında bir harici olan Abdurrahman bin Mülcem tarafından sabah namazına giderken yaralanıp, bu yaranın etkisiyle şehit edilmiştir. Hilafet, Muaviye tarafından, kendinden sonra halifenin atanmasıyla, veliyullah sistemiyle saltanat haline getirildi.

Gelelim Türkiye’de saltanatın kaldırılmasına ve cumhuriyetin ilan edilmesine.

Osmanlı İmparatorluğu 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması ve Sevr Barış Antlaşması’yla savaştığı cephelerde yenilgi almamasına rağmen yenik sayıldı ve toprakları işgal edildi.

1918 yılında Mustafa Kemal Paşa’nın kendi parası ile çıkardığı Minber Gazetesi’nde işgalci İngilizler tebrik edilip, alkışlanmış, 17 Kasım 1918 tarihli aynı gazetede: “İngilizlerden daha hayırlı bir dost olmayacağı” mesajı verilmiştir. Ertesi günü çıkan Vakit Gazetesi’nde “Britanya Hükümeti’nin Osmanlılara karşı olan iyi niyetlerinden şüphe etmediği” haberi yayınlanmıştır. 11 Ekim 1918’de Halep’ten, Mustafa Kemal tarafından Sultan Vahdettin’e çekilen telgrafta; İngiliz himayeciliğine yer verilen, enteresan teklifler ve İngiliz himayeciliğine yapılan iltifatlar bulunmaktadır. [Yalan Söyleyen Tarih Utansın, Mustafa Müftüoğlu]

Yapan kim? Mustafa Kemal Paşa!

Mustafa Kemal Paşa! Türkiye’yi kuran, Türkiye’nin her şeyini borçlu olduğu Mustafa Kemal Paşa!

Mustafa Kemal Paşa Kimdir?

Mustafa Kemal Paşa’nın babasının kim olduğu araştırdım. Cafer Tayyar Paşa, Mustafa Kemal Paşa için, “onu tanıdığımdan beri ayyaştır.”dedi. Babası kimdir diye sorulduğunda, “muhtelif şer söylerler” dedi. Babasının kim olduğunu belirtmedi. Büyük Cemal Paşa’nın fedaisi, sadık adamı Tekel İstanbul Baş Müdürlüğü Şubesi amiri iken, kendisinden, Mustafa Kemal Paşa’yı öğrenmek istedim. Bana “bir Sırplı çavuşun, bir çingene kızından yahut karısından doğan bir ailedendir.”dedi. Ben o zaman Çanakkale Cephesi’nde 1. ordunun emrinde vazife görüyordum. Mustafa Kemal Paşa, “Bitlis’i, Muş’u düşmandan geri istedim” diyor. Hâlbuki Bolşevik devrimiyle Ruslar ikinci ve üçüncü ordu cephelerinden süratle çekiliyordu. Mustafa Kemal Paşa emrindekiler Ruslar’a “bizi neden yalnız bırakıp gidiyorsunuz” diye ateş ediyorlardı. Kör olası İngilizler, başımıza Mustafa Kemal Paşa’yı getirdiler! Bursa’da, Çerkes Bekir Sami, Eskişehir’de Ali Fuad, Ankara’da Jandarma Genel Komutanı Mir Alayı Çerkes Beha, Ankara Alayı komutanı Çerkes Remzi, Çerkes Ethem ve kardeşleri, Keskinli Rıza Bey, Yozgat’ta Çobanoğulları ve pek çokları isteselerdi Mustafa Kemal Paşa’yı görevinden alabilirlerdi. Alavere dalavere ile Mustafa Kemal Paşa komutanlığı ele geçirdikten sonra, bir daha kaptırmamıştır. Fedaileri vasıtasıyla, karşı gelenleri tehdit etmiş ve yok etmiştir. Osmanlı ordusunda Mustafa Kemal Paşa kadar zalim ve haris bir asker görülmemiştir. Mustafa Kemal Paşa Şehzade’yi İstanbul’a çevirmişti. Anadolu’daki meclisin başına geçer, orasını temizler, meşru hale getirebilirdi. “Şimdilik size ihtiyaç yok” demelerine karşılık, “orduda bir asker gibi çalışayım” dediği halde kabul edilmeyerek geri çevrilmesi, Mustafa Kemal Paşa’nın amacını apaçık ortaya koymuştu. Celaleddin Arif’i de bu maksatla meclisin başından çıkartıp kendisi Celaleddin Arif’in yerine geçmiştir. Anadolu’da bulunan paşaları birer bahane devlet sınırları dışına çıkarmıştır. Mustafa Kemal Paşa kendini hem Meclis Başkanı hem de başkomutan yaptırmıştır. Mustafa Kemal Paşa, Afyon’da Ali İhsan Paşa’nın emrindeki 1. orduya Doğu Cephesi’nden Kazım Karabekir’in ordusuyla yetişip, birleşen Osmanlı ordusunun Yunanlıları püskürteceğinden endişe duymuş ve Ali İhsan Paşa’yı Ankara’ya çağırarak emekliye ayırmış ve Konya’da zorunlu ikamete mecbur etmiştir. Zamanında Ankara Ziraat Okulu’nda kalan Mustafa Kemal Paşa’nın emrindeki İsmail Hakkı’nın idaresinde bir piyade takımı mevcuttu. Kısa zamanda bu takımı bir alay kadrosuna çıkarmak için bir jandarma taburunu yanına almıştır. Bu taburun başına Kılıç Ali Bey’in yeğeni Salih Kılıç isminde genç ve parlak bir subayı yüzbaşılığa terfi ettirerek getirmiş. Daha sonra Karadeniz’den gelen Topal Osman’ın çetesini de bir alay haline sokarak ve Topal Osman’a milis kaymakamlık rütbesini vererek onu da emri altına almış, maaşlarını Jandarma Genel Komutanlığı’na ödettirmiştir. Bundan başka birkaç polis alayını da kendi emri altına almıştır. Mustafa Kemal Paşa’nın adamları Rum ili eşkıyalarından Akif Kaptan, Hasan Rıza, Cavad Abbas, Salih Buzak, Receb Zöhdi, İskilipli Osman Tufan’dır. Bunların birinci adamı, Ernekvili katil ve sabıkalı Şaban! Cevdet Abbas, Kılıç Ali, Receb Zühdü, Salih Bozuk, Osman Tufan ve daha niceleri Mustafa Kemal Paşa’nın adamlarıydı. Ankara polisinde çalışanlarla “A.P.” adlı askeri polis teşkilatında çalışanlar, birbirleriyle yarış derecesine adeta cesede basarak mevki teminine yelteniyorlardı. Bu hafiyelerden hemen herkes çekiniyordu. Mustafa Kemal Paşa, Cafer Tayyar’ın maneviyata, Hilafet ve saltanata bağlılığını biliyordu. Ekilmez soyadını alan Cafer Tayyar hakikaten sefalet içinde denecek kadar yoksulluk geçirdi. Fakat Mustafa Kemal Paşa’ya boyun eğmedi. Mustafa Kemal Paşa, Ali Şükrü’yü mecliste feryat ettiği için, Topal Osman’a boğdurmuştur. Ali Şükrü’nün cesedini bir çuval içine sokarak Ankara’nın görünmez mağaralarından birinin içine attırmıştır. Bu tertibi Kılıç Ali denilen hilekâr telefonla Çankaya’dan idare etmişti. TBMM’de, Mustafa Kemal Paşa’nın Meclise girmemesi için; Selehaddin ve Mersin’li Küçük Cemal Paşalar, Karavasıf ve arkadaşları bir kanun önerisinde bulunmuşlardı. Memleket içinde beş sene oturmayan ve belli bir miktar vergi vermemiş bulunanların, meclise kabul edilmemesini şart koşmuşlardır. Mustafa Kemal Paşa meclise hiç sormadan, karar ve izin almadan kendi seçtiği arkadaşlarından üçer-beşer kişilik birer heyet oluşturup, sınırsız bir yetki vererek istediği illere göndermiştir. Gönderdiği heyetleri koruması içinde jandarmaları görevlendirmiştir. Gönderdiği heyetler her gittiği yerde halkın üzerine korku, bir kâbus gibi çökmüştür. Hiç kimseye sormadan bir düzüne insanı bir gecede idam edebilir. Ve ettiler de! Kararların temyizi yoktur. İl Valisi bile itiraz etse, Mustafa Kemal Paşa’nın gönderdiği heyet İl valisini mahkemeye çıkarabilirdi. Görevlendirdiği heyet Mustafa Kemal Paşa’dan başka kimseden emir almazdı. Ali İhsan Paşa’nın Afyon cephesinden hileyle alınarak Konya’da ikamete zorunlu tutulması Rafet Paşa’yı üzmüştür. Rafet Paşa neden böyle olduğunu anlamış, bu yüzden kendisine teklif edilen 1. ordu kumandanlığını kabul etmemiştir. Rafet Paşa’nın askerlerinin başına Kaçar Nureddin Paşa geçirilmiştir. Başkomutanlık savaşı İhsan Paşa’nın hakkıdır. Afyon’da orduyu taarruza hazırlayan Ali İhsan Paşa’dır. Ordunun başına Mustafa Kemal Paşa geçmiş ve her şeyi kendisi yapmış gibi göstermiştir.
[Bir Osmanlı Askerinin yazdığı Gizli tutulan mektuplar]

Mustafa Kemal Paşa’nın babası kimdir?

Selanik’te Rıza Efendi adında gümrük memuru birinin üvey oğlu Mustafa Kemal Askeri Okula geliyor. Mustafa Kemal’in babası hakkında çok rivayet var; kimi bir Sırp, kimi bir Bulgar’dır diyor. Anası bunların metresiymiş. Yeni, çıkan 20. Asır Larousse Ansiklopedisi “Pomaktır” diyor. Yunanlardan alınan bilgilere göre Mustafa Kemal’in anası, Selanik’te bir genelevindeymiş. Orada piç olarak Mustafa Kemal doğar. Yenişehir Tırnova’sından ve oranın ileri gelen kabadayılarından Abdoş Ağa Selanik’e gelir, Mustafa Kemal’in anasını görür, alır götürür. Mustafa Kemal 5 yaşlarında iken Abdoş ölmüş, anası oğlu ile Selanik’e gelmiş. 12 yaşında iken Mustafa Kemal, Tırnova’ya gidip miras istemiş ise de piçliğini söylemişler geri göndermişler. Mustafa Kemal okula başlamış. Anası gümrük memuru Ali Rıza ile evlenmiş. Mustafa Kemal anasından bahseder, fakat babasından bir defa bile bahsetmemiştir. Benim araştırmalarıma göre gümrük memuru Ali Rıza Mustafa Kemal’in üvey babasıdır. Mustafa Kemal babasından kendi bahsetmediği gibi diğer birinin bahsettiğini işitirse ona düşman olur. Fransız bakanlarından Hedyo, Paris’te Türkiye üzerine iki konferans verdi. Bunlar Conferencio gazetesinde yayınlandı. Hedyo’da konferansta “Mustafa Kemal Paşa’nın babası meçhuldür”, diyor.
[Türkiye’nin İlk Milli Eğitim Bakanı, Doktor Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, 3. cilt, sayfa 561-562]

Yunanlılar “Türkiye Hükümeti Ayasofya’yı cami olarak açamaz. Eğer Türk hükümeti Ayasofya’yı cami olarak ibadete açarsa Yunan Hükümeti de belgelerle Mustafa Kemal Paşa’nın gayri meşru bir çocuk olduğunu, zina çocuğu olduğunu tüm dünyaya ilan eder” diyorlar.

Sizlere şimdi anlatacağımız belgenin aslı Osmanlıcadır. Selanik Mahkeme Kararıdır!
Mustafa Kemal Paşa’nın annesi Zübeyde’nin miras davasının kararını açıklayan mahkeme ilamıdır. Sizlere bu belgeni Latin harfleri ile tercüme edilmiş şeklini sunuyoruz.

SELANiK ASLiYE HUKUK MAHKEMESi
İlam karar numarası: Adet/451

Abduş’un ölümünden sonra Zübeyde Abduş’un karısı olduğunu ve oğlu da Abduş’un oğlu olduğunu iddiası ile açmış olduğu miras davasında Abduş’un kardeşleri, mahkemeye vermiş oldukları iddianamede Zübeyde’nin Abduş’un karısı olmadığını ve genel evinden odalık aldığını ve oğlu Mustafa iki yaşında kucağında olduğunu ve Abduş’un hiç çocuğu olmadan öldüğünü iddiaları ile durumun genel evinden sorulmasını talep etmeleri üzerine; genel evine yazılan tezkerenin cevabında Zübeyde’nin oğlu ile beraber 19 Haziran 1297’de genel evine girmiş. Yeni Şehirli Abduş isminde bir kabadayı ile anlaşıp 11 Nisan 1298’de genel evinden çıkmıştır. Bu tezkere gereği Zübeyde’nin davasının reddine karar verilmiştir. [22 Kanuni-evvel 1298]

20 kuruşluk pul hakim aza aza
Selanik asliye mühür mühür
Hukuk mahkemesi
Mühürü


Avrupalı kaynaklara göre Mustafa Kemal Paşa’nın babası Sırp’tır! Türk değil yani!
Ali Rıza Efendi Mustafa Kemal Paşa’nın üvey babasıdır!

Zübeyde Hanım, yaşamının son yıllarında verdiği bir röportajda oğlunu Selanik’te ‘’dondurucu kırklar’’ olarak anılan ve kışın en soğuk 40 gününü ifade eden dönemde doğurduğunu söyledi.

Mustafa Kemal Paşa çıkardığı ilk resmi kimlik kartında doğum tarihi olarak rumi takvime göre, 1296 yazılıydı. Bu 13 Mart 1880 ile 12 Mart 1881 arasına karşılık gelmektedir.

Mustafa Kemal Paşa 1880 ya da 1881 kışında doğdu.

Doğum günü olarak “19 Mayıs 1881” tarihinin belirlenmesi nereden çıktı?

Bir gün cumhurbaşkanlığı özel kalem müdürü Hasan Rıza Soyak Mustafa Kemal Paşa’ya bir belge getirdi. Belge, İngiltere’nin Ankara büyükelçiliğinden geliyordu. Bir ansiklopedide yer alacak biyografisi için Mustafa Kemal Paşa’nın tam doğum tarihinin bildirilmesi rica ediliyordu.

Mustafa Kemal Paşa düşündü fakat doğum gününü tam olarak bilmiyordu. Aklında mayıs ayı kalmıştı. Özel kalem müdürü Soyak’a döndü, “Bu bir 19 Mayıs günü neden olmasın?” dedi. Yani Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın başladığı tarih!

Mustafa Kemal Paşa’nın doğum tarihinin yazıldığı resmi belge İngiliz büyükelçiliğine 10 Kasım 1936 tarihinde gönderildi. Mustafa Kemal Paşa’nın ölümünden tam 2 yıl önce: “Cumhutbaşkanı Atatürk 19 Mayıs 1881 tarihinde doğmuştur.” yazılı belge İngiliz büyükelçiliğine gönderildi.

Bu tarihten önce Mustafa Kemal Paşa’nın doğum tarihi konusunda bir kesinlik yoktu. Örneğin, Çankaya Köşkü Yaverlik Dairesi Mustafa Kemal Paşa’nın doğum tarihi hakkında sorulan bir soruyu 1880 olarak cevaplamıştı.

Bazı kaynaklara göre Mustafa Kemal Paşa’nın doğum tarihi 13 Mart 1881”dir. Bu karışıklığı Mustafa Kemal Paşa ölümünden 2 yıl önce, kendisi düzeltti. Gerçi Mustafa Kemal Paşa hayatının ilk döneminin fazla kurcalanmasını istememiş, Nutuk’ta her şeyi 19 Mayıs 1919 günü başlatmıştır. Hayattan intikam almaya başladığı tarih!

Sabah Gazetesi’nden Figen Yanık’ın, Mustafa Kemal Paşa’nın Ali Rıza Efendi’den sonraki üvey babası Ragıp Bey’in kızı, Mustafa Kemal Paşa’nın da üvey kardeşi Ruhiye Hanım’ın çocuk ve torunları ile görüştükten sonra; Sabah Gazetesi’nde 19 Ekim 2004 tarihinde yayınlanan açıklaması:

“Ruhiye Hanım’ın anlattığına göre Mustafa Kemal Paşa küçükken çok sessiz, kendi halinde bir çocukmuş. Böylesine sakin bir çocuğun ilerde Kurtuluş Savaşı’nı gerçekleştirerek bu kadar büyük başarı sağlamasına Ruhiye Hanım çok şaşırırdı. ‘Yaptıklarını izlerken onunla daima iftihar ediyorduk, ama çocukken böyle olacağı hiç kimsenin aklına gelmezdi’ derdi.”

1888 yılında Mustafa Kemal Paşa ilkokuldayken Kocası Ali Rıza Efendi’yi kaybeden Zübeyde Hanım, zaman zaman çocukları ile birlikte kardeşi Hüseyin Ağa’nın çiftliğine giderdi. Ali Rıza Efendi’nin ölümü ile dul yaşamaya devam eden Zübeyde Hanım, daha fazla ekonomik sıkıntı çekmemek ve abisine daha fazla yük olmak istemediği için Teselya’dan Mora’ya, Mora’dan da Selanik’e gelmiş olan bir göçmen olan Selanik Gümrükler Baş Müdürü Ragıp Bey’le yaptı. Ragıp Bey’in Afet Hanım’la olan önceki evliliğinden 3 çocuğu vardı. Mustafa Kemal Paşa’nın Süreyya, Hakkı, Ruhiye[kız] adında üvey kardeşleri vardı.

Gümrük Memuru Ali Rıza Bey’in ölümü üzerine Zübeyde Hanım yeniden evlenmiş, küçük Mustafa’ya tekrar üvey baba gelmişti. Kardeşi Makbule’ye de üvey baba gelmişti bu evlilikle. Selanik Gümrük Baş Müdürü Ragıp Bey! Ali Rıza Efendi’nin amiri, şefi olan Selanik Gümrük Baş Müdürü Ragıp Bey!

Ragıp Bey, Zübeyde Hanım’la evlendikten sonra; yeni aile; Zübeyde Hanım’ın eski eşi Ali Rıza Efendi’nin kiraladığı evde oturmak istemesiyle; Ahmed Subaşı mahallesindeki üç katlı, pembe boyalı eve tekrar taşınırlar.

Mustafa Kemal Paşa’nın Zübeyde Hanımı “hiç affetmediği” ve evden kaçarak askeri okula yatılı öğrenci yazıldığı bilinir. Mustafa Kemal evden kaçar, çoğu kez dayısının çiftliğinde zamanını geçirir. Fakat ikinci Üvey Babası ile aynı çatı altında yaşamak zorundadır.

Mustafa Kemal Paşa Annesi Zübeyde Hanım’la ara ara, az görüşür. İzinli çıktığı sıralarda!

Zübeyde Hanım’ın Ragıp Bey ile evlilik yapması, ana ile oğul arasında dikkatlerden kaçmayan bir sorun olmuştu. Ragıp Bey, Teselya’dan Selanik’e göçmüştü. Eşini yitirmiş, 4 çocuğuyla dul kalmıştı. Süreyya ve Hakkı adlarında 2 oğlu ile birinin adı Ruhiye olan 2 kızı vardı. Zübeyde Hanım’la evlendiğinde Mustafa Kemal Paşa ikinci üvey baba sorunu yaşamıştır. Mustafa Kemal Paşa’nın kardeşi Makbule bu yeni hayata ayak uydurmakta gecikmemişti ama Mustafa Kemal üvey babasının bulunduğu çatı altında oturmak istememişti. Mustafa Kemal Paşa yaşamının sonlarında üvey babası Ragıp Bey’den söz ederken “Bana karşı çok saygılı davranmış, büyük adam muamelesi etmiştir” diye olumlu bir görüş sergilemişti.

Mustafa Kemal Paşa’nın üvey kız kardeşi Ruhiye Hanım’ın torunu Ferhat Babür, ailesiyle ilgili bilinmeyen gerçekleri ilk kez anlattı.

Ragıp Bey’in en büyük oğlu Süreyya Bey, babası Zübeyde Hanım’la evlendiğinde subaymış. Mustafa Kemal, Ragıp Bey’in subay olan en büyük oğlu Süreyya Bey’e özenmiş. Mustafa Kemal Süreyya Bey’e özenmiş. Süreyya Bey de Mustafa Kemal’i alıp askeri okula yazdırmış. Süreyya Bey, iddialara göre Mustafa Kemal’e bir de bıçak hediye etmiş. “Gerektiği zaman bunu kullanabilirsin’’ demiş. Torun Ferhat Babür’ün açıklamalarına göre Zübeyde Hanım’a ölene kadar anneannesi Ruhiye Hanım bakmış. Mustafa Kemal Paşa subay çıktıktan sonra Zübeyde Hanım ile Ragıp Bey, kendi aralarında çocuklarını evlendirmeye karar vermişler. Mustafa Kemal Paşa ile Ruhiye Hanım’ı, Makbule Hanım ile de Süreyya Bey’i evlendirmek istemişler. Mustafa Kemal Paşa subay çıktıktan sonra evde büyük bir yemek sofrası hazırlanmış. Süreyya Bey, genel de kışlada kalırmış. O gün özel olarak çağırılmış. Herkes bir araya geldikten sonra evlilik fikri ortaya atılmış. Hiç biri bunu kabul etmemiş. Bu aralarında soğukluk yaratmış. Mustafa Kemal Paşa Selanik’ten ayrıldıktan sonra Lozan Mübadelesi ortaya çıkmış. Bu arada Ragıb Bey, Zübeyde Hanım’dan ayrılmış. Ayrıldıktan sonra zor durumda kalmaması için “Sen İstanbul’a git, Makbule ve Ruhiye’yi de yanına al” demiş. Hakkı, onlarla gitmeyi kabul etmemiş. Yalnız gitmek istemiş. Ragıp Bey de Selanik’te kalmayı tercih etmiş. Lozan Mübadelesine göre herhangi birinin orada kalma hakkı yoktu çünkü. Zübeyde Hanım, Balkan Savaşı’ndan sonra Ragıp Bey’den ayrıldı ve artık Osmanlı toprağı olmaktan çıkan Selanik’i terk ederek kızı Makbule ile birlikte İstanbul’a göç ederek Beşiktaş-Akaretler’de bir eve yerleşti. Milli mücadele yıllarında Ankara’ya gelen Zübeyde Hanım, 1919’da ayrılmak zorunda kaldığı oğlunu, yıllar sonra Ankara’da devlet başkanı olarak gördü. Zübeyde Hanım, üvey kızı Ruhiye Hanım ve kızı Makbule Hanım Selanik’ten ayrıldıktan sonra önce İstanbul’a gelip buradan İzmir’e geçiyorlar. Yanlarında tapu getirmedikleri için mübadelede hiçbir şey alamıyorlar. Zübeyde Hanım Karşıyaka’ya yerleşiyor. Makbule Hanım daha sonra İzmir’den tekrar İstanbul’a gelmiş. Ruhiye Hanımın torunu Ferhat Babür çocukken konakta otururlarmış. Hemen her hafta Zübeyde Hanım’ın kardeşi Emine Hanım ziyarete gelirmiş.
[Mustafa Kemal Paşa’nın üvey kız kardeşi Ruhiye Hanım’ın torunu Ferhat Babür]

Suriye Cephesi’nden döndüğünde Mustafa Kemal, Zübeyde Hanım’ın Beşiktaş-Akaretler’deki evinde kısa bir süre kaldı. Oradan annesiyle “tartışarak” ayrılmıştır. Arkadaşı Salih Fansa’nın Tepebaşı’ndaki evine geçmiş, birkaç gün de o evin tam karşısında yer alan Pera Palas’ta kalmıştır. Daha sonra Salih Fansa’nın eşinin bulduğu bir kiralık eve, Şişli’de Dul Bayan Madam Kasapyan’ın evine çıkmıştır. Ünlü ev! Bahçe içinde, “müstakil”, kirası çok yüksek, tam 14 lira! [Bahçe bugün kaldırım!]

Ev sahibesi bazı kaynaklarda Madam Osepyan, bazı yerlerde “Rum Madam” olarak da geçer. [Mustafa Kemal Paşa’nın bir Ermeninin evinde oturduğunu bilmemizi istememişler.]

Mustafa Kemal, annesini ve kız kardeşini de Şişli’ye, yanına almıştı, sonra Samsun’a gitti. Zübeyde ve Makbule Hanımlar tekrar Beşiktaş-Akaretlere döndüler, çünkü oranın kirası 1 liraydı. Mustafa Kemal Paşa annesini ancak 3 yıl sonra görebildi. Bu kez annesini Ankara’ya aldırdı. Zübeyde Hanım Ankara’da da fazla oturamadı, İzmir’in kurtarılışından hemen sonra İzmir’e [biraz da <kız bakmaya>, yani Latife Hanım’ı yakından tanımaya] gitti. Latife Hanımı tarihten silmek için bu İzmir gezisine de sonradan “sağlık nedenleriyle” diye bir kulp takılmıştır.

Sultan Vahdettin vatan hainidir değil mi? İhanet etmiştir vatanına?
“Yıldız Sarayı’nın küçücük odasındaydı padişah. İşgal altındaki İstanbul’da elinden gelen hiçbir şey yoktu, ama bir şeyler yapmalıydı. 600 yıllık bir imparatorluk son bulma noktasındaydı. Dedesi Fatih’in, Yavuz’un kendilerine emanet ettiği Osman Gazi’nin tohumunu attığı çınar ağacı devrilmek üzereydi. Devrilmemesi için omuz atmak istiyor ama etrafını çevrelemiş İngiliz askerlerinden buna imkân bulamayacak kadar çaresizdi. Yıldız Sarayı’nın yandığı bir günde etrafındakilerin hüngür hüngür ağladığı esnada onları izleyip “Siz ne ağlıyorsunuz, vatan yanıyor ona ağlayın!” diyen ve ardından da gözyaşlarına boğulan hisli bir insandı! Tahta geçtiği andan itibaren yaşadıklarını bir Rabbi bir de kendisi biliyordu. Tahta çıkmadan önce 5 gün beraber Almanya seyahati yaptığı Mustafa Kemal Paşa’yı o gün saraya çağırmıştı. Vatanı kurtarma noktasında daha önce görüştüğü komutanların hiçbiri bunu göze alamamıştı ve son dayanağı [maalesef] Mustafa Kemal Paşa’ydı. Vahdettin, bundan önce yaptığı hizmetleri hatırlattıktan sonra o tarihi konuşmayı yaptı. Resmi tarihe bir türlü sokulmayan fakat Mustafa Kemal Paşa’nın hatıralarında dahi yer bulan o tarihi konuşma: “Paşa, Paşa! Şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunları unutun. Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden önemli olabilir. Devleti kurtarabilirsin!” Sultan Vahdettin’in; devletin kurtulacağı noktasında hala ümidi vardı. Ve bu ümidini Mustafa Kemal Paşa’ya da iletmişti. 15 Mayıs 1919 yılında yapılan bu konuşmanın ardından Mustafa Kemal Paşa’ya [bize anlatıldığı şekilde her tarafı sökük, murat 124 tarzı değil; gerçekte sapasağlam olan] Bandırma Vapuru hazırlatıldı. Mustafa Kemal Paşa’nın görevi İngilizlere “orduları teftiş” olarak ifade edilmişti ama Samsun’a büyük yetkiler verilerek, Sultan Vahdettin’in fermanıyla, 6900 yıl boyunca boy’lar, hanedanlar sistemiyle yönetilen halka, padişahın emriyle Mustafa Kemal’e uymaları için, her türlü yardımı yapmaları emriyle gönderilmişti. Samsun’a hareket edecek olan Mustafa Kemal Paşa’ya Sultan Vahdettin kendi şahsi parasından 40 bin lira vermişti.
[Yalan Söyleyen Tarih Utansın, Mustafa Müftüoğlu]

Sultan Vahdettin, milli mücadelenin başlangıcı noktasında elinden gelen tüm imkânları kullanmış, bu büyük mücadeleyi bizzat kendisi başlatmıştı. Yıllar sonra Sultan Vahdettin’i torunlarına hain olarak anlatacaklar, türlü iftiralar atacaklardı ama Sultan Vahdettin, kendisini tanıyan gönüllerde Türk Milleti’ne en büyük hizmeti eden şahsiyet olarak anılacaktı.

Samsun’da halk Mustafa Kemal Paşa’yı coşkuyla karşılamış değil mi? Kim Mustafa Kemal?
9. ordu müfettişi! ALLAH aşkına biraz mantık kim tanır o zaman Mustafa Kemal’i? Kim? Niye coşkuyla karşılasın? Bugün ki iletişim aygıtları yok, kâfirlerin kontrolü altında olan telefon ve telgraf sistemi var, bozuk dökük hatlarla. Biz bugün bu kadar iletişim aleti olmasına rağmen, yeri geldiğinde bırakın ülkede olup bitenleri, oturduğumuz mahalledeki olayların bile çoğunu bilmiyoruz! 6900 yıl boyunca hanedanlıkla, saltanatla yönetilen, hükümdarlıkla yönetilen halk; ne yapsın Mustafa Kemal’i? Kim Mustafa Kemal? Kim? Sultan Vahdettin Han’ın savaş için görevlendirdiği ve bizzat fermanla her türlü yardımın yapılmasını, emirlerine uyulmasını emrettiği komutan! Samsun’da Mustafa Kemal Paşa’nın karşılanmasını sağlayan da Sultan Vahdettin!

Bir de İngiliz belgelerini karıştıralım. Gizli yazışmalara göre; işgalci İngilizler, esir Padişahı Samsun’a çıkmış bulunan Mustafa Kemal Paşa aleyhinde konuşmaya, yazmaya zorlamakta, Vahdettin’in ifadeleri İngilizlerin Dail Mail Gazetesi’nde kendi istedikleri gibi yer almaktadır. Anadolu’da İngiliz idaresinden rahatsızlık duyulmaması gerektiği belirtilerek, Mustafa Kemal Paşa’nın bu topraklar üzerindeki İngiliz idaresinde bir vali olarak çalışmaya hazır olduğu yer almaktadır. Türk Tarih Kurumu tarafından basılan “çok özel yazışmalar” isimli eserde, gizlenen bu gerçekleri okumak mümkündür.

Vatanın ve milletin, dinin selameti için, İngilizlerin elinde esir olduğu halde; İngilizlerle ilişki içinde bulunmak vatan hainliği sayılıyor Mustafa Kemal Paşa’ya göre. Biz bu zamanda hür olduğumuzu iddia ettiğimiz halde; en ufak bir konuya davranışlarla karşı çıkmayı bırakın, konuşarak bile karşı çıkmaktan korkuyoruz! Sultan Vahdettin vatan, millet ve din için; işgal kuvvetlerinin elinde esir bulunduğu halde, her türlü riski alıp savaş emrini veriyor! Sıkıntı ve bir dolu zahmetlerle, eziyetlerle kazanılan savaş sırasında işgal altında bulunmalarına rağmen İstanbul’da; Tophane’deki cephanelikten, savaşta kullanılmaları için; mermileri, topları gece karanlığında çok gizli bir şekilde Mustafa Kemal’e gönderttiriyor! Ama Kurtuluş Savaşı’nda bize top mermilerini, bombaları Ruslar göndermişti değil mi? 1917 yılında Bolşevik İhtilâli ile 1. Dünya Savaşı’ndan çekilen ve ekonomik kriz yaşayan Rusya göndermiş. Hani bizi bütün milletler yalnız bırakmıştı? Rusya kendi sorunlarıyla boğuşurken bizi mi düşünecek? Ruslar bize Kurtuluş Savaşı’nda altın gönderdi değil mi? Mustafa Kemal Paşa’nın cumhuriyeti ilanından sonra Orta Asya’daki Türkler [Çeçenler, Kırgızlar, Kazaklar, Türkmenler, Özbekler] kendi kaderlerine terk edildi bu altınların karşılığında.
Ama Türkiye’deki insanlara Orta Asya’daki Türklerin topraklarını 1703-1730 yılları arasında Osmanlı Padişahı olan 3. Ahmed’in zamanında Sadrazamlık yapan Baltacı Mehmet Paşa sattı derler değil mi? Rusya’ya gitmiş, ama neden? 1711 yılında Ruslarla savaşan Osmanlı ordusunun komutanı olduğu için gitmiş! 220 yıl önce Orta Asya’yı Ruslara satmış? Ama nedense Ruslar, 200 yıldan uzun bir süre beklemiş.
Kurtuluş Savaşı’nda Rusların verdiği altınların karşılığında Mustafa Kemal Paşa’nın Orta Asya’yı Rusya’nın kucağına bıraktığını anlatmazlar bizlere. Mustafa Kemal Paşa’nın lisanında yazılan tarih kitaplarında Baltacı Mehmet Paşa sattı yazar! Kötü olan her şeyi Osmanlı yapmış. İyi olan her şeyi Mustafa Kemal yapmış! Nerden biliyoruz bunu? Mustafa Kemal’in lisanında yazılan tarih kitaplarından biliyoruz!

Gelelim meselenin diğer boyutuna!
Mustafa Kemal Paşa ve 36 arkadaşına Samsun`a gitmek üzere vize veren kişi İngiliz İstihbarat subayı John Bennet’tir! Mustafa Kemal Paşa ve yakın arkadaşlarının, İstanbul Boğazı’ndan ayrılması için gerekli vizeyi bizzat o hazırladı. Bu işlem için özellikle de İngiltere Dışişleri’nin baskı yaptığını anılarında anlattı. Anılarını ‘Tanık’ isimli kitapta topladı. Yakın bir zamanda yaşamını yitirdi.
Milli Mücadele yıllarında İngilizlerle hep masa başında karşı karşıya geldik. Cephede değil. İngilizler izin vermeselerdi Cumhuriyet kurulabilir miydi acaba? Lozan’da hakem rolündeydiler. Ama asıl büyük oyunları hep Musul ve Kerkük üzerine oldu. Musul Misak-ı Milli sınırları içerisindeydi ama Lozan’da çok kolaylıkla bırakıldı. Asıl büyük zenginlik, Türkiye haritasının dışına bırakılmıştı. Petrol deposu ve hayati önemdeki Musul’da neden ısrar edilmedi? Neden bu kadar kolay bıraktık? İngilizlerin kurduğu oyun tıkır tıkır işledi. Yunanlıların özgürlüklerini kazandıkları yıl 1829’dur. Yunanlıları Osmanlı’ya karşı başkaldırmaya teşvik eden İngilizler’di. Tam 90 yıl sonra yani 1919’da Osmanlı parçalanırken, Yunanlıları Anadolu’ya çıkmaları için tahrik eden yine İngilizler olmuştu. 1918 sonrasında Berlin’de sıkışan İttihatçı şeflerin adresleri, Ermeni suikastçılara İngiliz istihbaratı tarafından verildi. İngilizlerin kurduğu plan hep tıkır tıkır işledi. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları da Musul ve Kerkük’ü İngilizlere sundular. İngilizler her işin içinde olmuştur ama çok az hedef olmuşlardır.
Neden Güneydoğu’ya yatırım yapmıyorsunuz sorusuna, eski Başbakan Şükrü Saraçoğlu ‘İleride ne olacağı belli olmayan topraklara niye yatırım yapalım?’ cevabını vermişti.
Mustafa Kemal Paşa: “Evet arkadaşlar, o saraylar ve o sarayların etrafını çeviren hainler asırlarca bu milleti aldanışta bıraktılar. Onlar bu milleti ve bu memleketi yalnız iki zamanda düşünürlerdi. Biri paraya, diğeri askere ihtiyaç duydukları zaman! Bir baştan memleketi soyarlar, diğer yandan milletten aldıkları askerle Viyana’yı, Mısır’ı, İran’ı zapt etmek için fetihlere kalkarlardı. Hâlbuki milletin o fetihlerde hiçbir milli isteği, vicdani isteği ve çıkarı yoktu. Onların hırsı, onların şan ve şerefi için, bu milletin çocukları bir daha dönmemek üzere onların arkasından sürüklenirlerdi.
[Mustafa Kemal, Adana Çiftçileriyle konuşma, konuşmanın yapıldığı tarih: 16 Mart 1923, Hâkimiyeti Milliye, 21 Mart 1923]

Osmanoğulları, zorla Türk milletinin egemenliğini ele geçirmişlerdi. Bu zorbalıklarını 600 yıldan bu yana sürdürmüşlerdi.
[Mustafa Kemal Paşa, Nutuk, Sayfa 644-645]

Mustafa Kemal’e gelince, daha öğrencilik yaşlarında ve bilhassa askeri okulda başlayarak, yaşayan, eğlenen, dünya zevklerine değer veren bir gençtir. İçki içen, eğlentilerden, içkili toplantılardan hoşlanan bir insandır. Bu içki ve eğlence bahislerinde bazı aşırılıklara da kayabilir.
[Kemalist yazar Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, cilt 1, sayfa 106//2008- Remzi Kitapevi]

Sürekli içki içen adam puta tapınan gibidir.
[Ravi: Hz. Ebû Hüreyre Radıyallahu Anh, Ramuz El Ehadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 392]

Cennete, içki içen giremez.
[Ravi: Hz. Ebû Said Radıyallahu Anh, Ramuz El Ehadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 486]

Mustafa Kemal’in bütün arzusu, devleti idare edenlerle temaslar yapabilmektir. Mustafa Kemal, memleketin ileri gelenleriyle tanışmak, memleketin ileri gelenlerinden biri olmak ister.
[Kemalist Yazar Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, cilt 1, sayfa 253]

Mustafa Kemal’e gelince o realisttir. Ne Hicaz’ın kutsallığına, ne hilafetin değerine inanmaz.
[Kemalist yazar Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, cilt 1, sayfa 265]

Suriye’deki ordusunu yüzüstü bırakıp, İstanbul’da şehzade Vahdettin’e yalakalık yapan bir adam!

Mustafa Kemal, hem 7. Ordu, hem tekrar tayin edildiği 2. Ordu kumandanlıklarını reddedip İstanbul’a döndüğü zaman… İşte bu sırada Mustafa Kemal, Vahdettin ile Almanya’ya gider.
[Kemalist yazar Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, cilt 1, sayfa 341]

[Kemalist kaynaklarda Mustafa Kemal Paşa’nın Türkiye dışına çıkmadığı iddia edilir.]

Çünkü geleceğin padişah’ı Vahdettin’in kızını alıp Genel Kurmay Başkanı olmak istiyordu! Mustafa Kemal için düşünülen sultan hanım, Vahdettin’in kızı Sabiha Sultan’dı. Kaldı ki bu sultan hanım bir şehzadeyi, Abdülmecit Efendi’nin oğlu Faruk Efendi’yi seviyordu. Nitekim sonra onunla evlendi de.
[Kemalist yazar Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, Cilt 1, sayfa 325,326]

İşgal kuvvetlerinin gözetimindeki padişah, Mustafa Kemal’i müthiş yetkilerle donatarak ordu müfettişi sıfatıyla Anadolu’ya gönderir. Padişah’ın arzusu, Anadolu’da halkın başlattığı Milli Mücadele’nin düzene sokulmasıdır. Mustafa Kemal, kendisine verilen yetkilere dayanarak valilere bile emir verebilmektedir. Devletin kasasında bir kuruş yokken, Mustafa Kemal’in altına Bandırma Vapuru verilir. Mustafa Kemal Samsun’a hareket etmeden önce Padişah Vahdettin’i ziyaret eder. Burada biz susalım, yazar devam etsin!

Padişah Vahdettin ile vedalaşma sırasında Padişah Vahdettin elini bir tarih kitabına basarak bir takım cümleler sıralar:

“Paşa, Paşa, şimdiye kadar devlete birçok hizmetler ettin. Bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir. Bunları unutma! Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa! Devleti kurtarabilirsin.”
[Kemalist yazar Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, cilt 1, sayfa 370]

Sultan Vahdettin’in Kurtuluş Savaşı’ndaki rolü: Mustafa Kemal’in ağzından: 1927-1938 yıllarında sofracılığını yapan Cemal Granda’nın, Mustafa Kemal Paşa’nın ağzından aktardıkları aynı gerçeğe parmak basmaktadır. “Beni, Milli Mücadele’yi açmak üzere bunca paşa arasından seçip Anadolu’ya gönderen Vahdettin’dir. Eğer bu vatanı kurtaran birini aramak gerekirse Vahdettin’i göstermek gerekir!”

Bütün Mason sitelerinde Mustafa Kemal Paşa “Mason Liderler Listesinde” yer almaktadır. Babası bile belli olmayan, Suriye’deki ordusunu yüzüstü bırakıp Almanya’ya giden ve oradan da İngilizlerle görüşen, Suriye Cephesi’nde sürekli geri çekilerek Osmanlı topraklarını İngilizlere bırakan Mustafa Kemal!

Sabah Gazetesi’nden Figen Yanık’ın, Mustafa Kemal Paşa’nın ikinci üvey babası Ragıp Bey’in kızı, Mustafa Kemal Paşa’nın da üvey kardeşi Ruhiye Hanım’ın çocuk ve torunları ile görüştükten sonra; Sabah Gazetesi’nde 19 Ekim 2004 tarihinde yayınlalan açıklaması:

Mustafa Kemal Paşa’nın üvey kardeşi Hakkı Bey nerede?
Ruhiye Hanım’ın diğer Ağabeyi Hakkı Bey, Selanik’ten tek başına İstanbul’a gelmiştir. Ruhiye Hanım’la bir kez görüşmüştü. O yıllarda demiryollarında kondüktördü. Daha sonra kendisinden haber alınamadı. [Devlet Başkanı olan Mustafa Kemal’in üvey kardeşleri birer birer ortadan kaldırılıyor.] Mustafa Kemal Paşa’nın üvey ağabeyi Süreyya Bey nasıl öldü? Mustafa Kemal Paşa’nın üvey ağabeyi Yüzbaşı Süreyya Bey’in ölümü hakkında çeşitli söylentiler var. [Mustafa Kemal Paşa’nın üvey kardeşi Ruhiye Hanım’ın torunu Ferhat Babür’ün anlattıklarına göre öldürülmüştür. Mustafa Kemal Paşa’nın lisanıyla yazılan Kemalist kaynaklara göre de intihar etmiş.]

Devlet Başkanı’nın üvey kardeşleri birer birer öldürülüyor, ama devlet başkanı Mustafa Kemal hiç bir şey yapmıyor, çünkü hayattan intikam alabilmek için üvey kardeşlerini öldüren, öldürten Mustafa Kemal Paşa’nın kendisi! Süreyya Bey Mustafa Kemal’e “Gerektiği zaman bunu kullanabilirsin” diyerek hediye ettiği bıçakla öldürülüyor!

Mustafa Kemal Paşa’nın boşanma olayından 2-3 gün evvel Latife Hanım kardeşi İsmail ve eşi Süreyya Paşa'nın kızı Melahat ile Ankara'ya gitmişlerdi. Çankaya'da misafir olmuşlar. O vakit Mustafa Kemal'in yanında kâtip sıfatıyla Halit Ziya'nın oğlu Vedad vardı. Güzel tüysüz bir çocuk. Bir akşam karanlık çökerken İsmail'le Melahat balkona çıkmışlar. Bakmışlar Vedad, Mustafa Kemal'i ağacın dibinde yapıyor. Latife'yi çağırmışlar. O da görmüş. Bir kıyamettir kopmuş. Latife, Mustafa Kemal'e: 'Herşeyini gördüm, hepsine tahammül ettim. Artık buna edemem.' demiş. Gazi susmuş, İsmet'in evine gitmiş. 'Bu karıyı şimdi boşayacağım' demiş. İsmet, sabahleyin erken Heyet-i Vekile'yi toplamış. Boşanmaya karar vermişler. İsmet Latife'yi alıp, trene koymuş. Trende teselli etmek istemiş. Latife İsmet Paşa’ya: 'Sus, sus! İsmet Paşa! Sen ona bir gün dalkavukluk etme, seni benden daha rezil eder. Her pisliğine aleti sensin' demiş.
[Türkiye’nin İlk Milli Eğitim Bakanı Doktor Rıza Nur, Hayatım ve Hatıralarım, 4. cilt, sayfa 1357]

Latife Hanım'ın yasaklı arşivinin hikâyesi de çok ilginç! Mustafa Kemal Paşa, Latife Hanım'ı boşayınca bütün özel belgelerini alır, öyle gönderir. Ve Latife Hanım ömür boyu özel hayatı hakkında kimseye bir şey söylemez. Hatta onunla görüşüp bilgi almak isteyenler olur, fakat ölüm korkusu ile tek kelime söyleyemez. Fakat Latife Hanım günlük tutmaktadır ve tüm özel hayatını yazmaktadır. Ayrıca kendisine gelen bazı özel mektupları da saklamaktadır. Öldüğü tarih olan 1975 yılından beş yıl sonra, 1980'de mahkeme kararı ile Türk Tarih Kurumu'na verilen bu arşive, 25 sene boyunca teşhir edilme yasağı konur. İşte bu özel arşivin süresi 2005'te bitti ve teşhir edilmesi gerekiyordu. İşte tam o dönemde, bu dehşetli bilgilerin açıklanacağını gören laik basın muazzam bir taarruz başlattı. Çünkü put yapıp taptıkları adamın nasıl bir puşt, nasıl bir şerefsiz olduğu meydana çıkacaktı.

HEP BİLMEDİĞİMİZ FARKINA VARAMADIĞIMIZ BİR ARAYIŞ İÇİNDE OLMADIK MI HEPİMİZ?

OLDUK DEĞİL Mİ? AMA BULAMADIK..

Sitemizden Programları indirebilmek Ve En İyi Şekilde Faydalanmak İçin Lütfen ÜYE Olunuz..
09-06-2010 03:11 PM
Web Sayfasını Ziyeret Edin Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
delinin biri Çevrimdışı
Acemi Üye
*

Mesajlar: 49
Üyelik Tarihi: Nov 2009
Rep Puanı: 0
Ruh Halim
Ruh Halim
Zararsiz

Takımın:
Mesaj: #9
RE: BU DüNYA, BU NESiL HER YÖNDEN, HER CİHETTEN KIYAMET ALAMETi!
Büyük putperest Emin Çölaşan'ın o dönemdeki yazılarına bakalım:
30 Ocak, 2005'te Hürriyet gazetesindeki köşesinden:
“Türk Tarih Kurumu başkanı Halaçoğlu, arşivi açıklamaya niyetli görünüyor. Bu konuda mahkemeden yeni bir karar almadan bunu nasıl yapacak? Bence, doğacak kargaşayı önlemenin en iyi yolu, ilgili kurumların yeniden mahkemeye başvurup bu belgelerin açıklanmasını bir süre daha erteletmesidir. Çünkü her kesimdeki Atatürk düşmanları, Latife Hanım arşivini ellerini ovuşturarak bekliyor. Bu oyuna düşmeyelim.”

Emin Çölaşan’ın 2 Şubat'taki yazısı:
“Halaçoğlu tutturmuş, 'Latife Hanım arşivini ille de açıklayacağım' diyor. Dünkü Milliyet'te yer alan sözleri ilginç! Hem de yarın açıklayacağını söylüyor! Aynı sözleri daha önce İslamcı basına söylemişti. Bu ne acele, neyin acelesi! Belli ki arşivi okumuş.”

Arşiv'in gizli kalacağı 3 Şubatta açıklanınca, Emin Çölaşan’ın 4 Şubat’taki yazısı:
“Noter tebligatı olmasa da açıklayamazdı. Bizler, Mustafa Kemal Atatürk'ün aydın izinden yürüyen milyonlar, aslanlar gibi buradaydık. Ebediyete göçmüş saygın insanları birilerinin sinsi çıkarlarına alet ettirmezdik. Hevesleri kursaklarında kaldı. Geçmiş olsun!”

Önce açıklayalım, Doktor Rıza Nur kimdir?

TBMM 1. Dönem ve 2. Dönem'de Sinop milletvekilliği yapmıştır. TBMM tarafından seçilen 1. İcra Vekilleri Heyeti içinde Türkiye'nin İlk Milli Eğitim Bakanı olmuştur. Daha sonra Sağlık Bakanlığı görevinde bulunmuştur. Lozan Antlaşması müzakerelerine katılmış. Moskova Anlaşmasına gönderilen heyetin içinde yer almıştır. Siyaset adamı, yazar, Türkolog-Tarihçi ve doktordur.

Türkiye’nin İlk Milli Eğitim Bakanı Doktor Rıza Nur anlatıyor, bakın Türkiye'yi kim kurtarmış:

“Her yerde vatan müdafaası için harıl harıl çeteler ortaya çıkıyor. Mesela İzmir'de Demirci Efe, Sarı Efe, Çerkez Ethem... Bursa'da Gökbayrak, Giresun'da Topal Osman, Adapazarı ve Sakarya boylarında Yahya Kaptan çetesi, İbo... Görülüyor ki, Milli Mücadele hareketi her tarafta millet tarafından düşünülmüş ve yapılmıştır. Bir kişinin değil, binlerce kişinin. Mustafa Kemal'in, İsmet'in bunda zerre kadar hissesi yoktur. Bu esnada Mustafa Kemal hâlâ ortalarda yok. O Anadolu'ya kovuluncaya kadar başka işlerle meşgul olmuştur. Mustafa Kemal Anadolu'ya Milli Mücadele için gelmemiştir. Kovulmuştur. Bunu da kendisi Nutkunda söylüyor. [Nutuk, sayfa 7]
[Türkiye’nin İlk Milli Eğitim Bakanı Doktor Rıza Nur, Hayatım ve Hatıratım]

“Mustafa Kemal başkumandanlığı kabul etmem dedi. 'Yahu etme, kabul et.' dedik. Dedi ki: 'Ben zaten buradan da idare ediyorum. Geri durduğum yok ki.' Ben de: 'Yok, resmen ve mesul olarak ordunun başında olmalısın, o zaman daha gayretle çalışırsın' dedim. Mustafa Kemal tamamıyla ümitsiz, Başkumandanlığı asla istemiyor. Çünkü ona göre mağlubiyet muhakkak. Başkumandan olursa kendi mağlup olacak. Şimdiye kadar İsmet ile Fevzi'yi iki kukla gibi perde arkasından idare etmeye alışmış. Mesuliyetli iş olursa onlara veriyor, şeref olursa kendine alıyor. Resmen ve bilfiil kumandanlığı asla kabul etmiyor. Bütün meclis buna kızıyor. Meclis pek asabileşti. O da “kabul etmem” diyor, başka bir şey demiyor. Kızmışım, bir aralık: 'Ne güne duruyorsun? Hangi işe yarayacaksın' diye bağırdım. Kızılca kıyamet koptu. Mustafa Kemal ta kürsüden küfürler ve tehdit yağdırdı. Mustafa Kemal: 'Mağlubiyet muhakkak, sen beni rezil olsun, şerefi gitsin diye başkumandan yapmak istiyorsun' dedi. Bu söz bana müthiş ağır geldi, çıldıracaktım. Yahu bu ne adam? Koca bir millet gidiyor, kendi şerefini düşünüyor. Hiç olmazsa insan utanır da bunu söylemez. Ne adi, ne belâ bir adama çatmışız. Şeref! Sanki Suriye'de mağlup olan kendi değil. Baktım, kudurmuş köpek gibi olmuş. Herkes de bir şey söylüyor. Her söyleyen ile dalaşıyor. 3 gündür uğraşıyoruz, kabul ettiremiyoruz. Nihayet geldi, resmen celsede şu teklifi yaptı: 'Eğer meclis bütün yetkileri bana verirse kabul ederim' dedi. Ben bunu duyunca yumruğumu küt diye kafama vurmuştum. 'Bu adam ne istiyor? Bu nasıl iş? Bu verilebilir mi?' diye bağırmışım. Arkadaşlar söylediler. Bu müthiş bir şey! Başkumandanlık için böyle bir şeye lüzum yok ki. Yeterli yetkilere zaten sahiptir. Demek bu adamın amacı kötüdür. İçinde kim bilir ne domuzluklar vardır. Herkesi emri altına almak ve kimseye söz hakkı vermemek, milleti inim inim inletmek istiyor. Kendi kendince kanunlar yapacak. Şunu bunu asıp kesecek. Kendine köle gibi itaat etmeyenleri imha edecek. Yapar mı yapar! Artık Meclis'te kavga kıyamet kopuyor. Bu yetkileri vermek istemiyorlar. Ortalık karıştı. Nihayet düşündüm: 'Vahim bir iş ama şu adama ne istiyorsa verelim de Yunan'ı def edelim.' Teklifi yaptım. Nihayet Meclis kabul etti.
[Türkiye’nin İlk Milli Eğitim Bakanı Doktor Rıza Nur, Hayatım ve Hatıratım, sayfa 808-850]

Sakarya Savaşında ordumuz tökezleyince başkumandan Mustafa Kemal Paşa kaçmayı düşünmüş.

O zamanlar Ankara'da olan Türkiye’nin İlk Milli Eğitim Bakanı Doktor Rıza Nur anlatıyor:

“Bu Çal Dağı’nın düşmesi bütün ümitlerimizi bitirdi. Yeniden Türk Milleti’nin istikbali, hürriyeti, hayatı tehlikeye düştü, gidiyor. Artık hep ölü haldeyiz. Kimsede can kalmadı. Ağzımızı bıçak açmıyor. Bunun üzerine Mustafa Kemal orduya geri çekilme emri vermiş. Bu haber de geldi. Mustafa Kemal'in özel hizmetlerinde kullandığı Arnavut yaveri Salih de cepheden geldi. Mustafa Kemal'in eşyalarını topladı. Kaçıyorlar. Mustafa Kemal ata binmiş, sarhoşmuş. Düşmüş, kaburga kemiği de kırılmış. Meğerse Yunanlar sol cephemizi 10 gündür söktüremedikleri için ümitsizliğe düşüp geri çekilmeye karar vermişler. Ağırlıklarını Sakarya'nın batı cephesine alıyorlarmış. Fevzi Çakmak bunu sezmiş ve Mustafa Kemal'e 'Aman geri çekilme! Düşman da geri çekiliyor. Emri geri al.' demiş. Ne ise Mustafa Kemal geri çekilmeyi durdurdu. İşte Fevzi Çakmak bu vaziyeti kurtardı. Yoksa bütün emekler, askerlerin çabaları, dökülen kanlar boşa gidiyordu. Sakarya harbi bitince iki mühim şey olmuştu. Mustafa Kemal hareket etmeden evvel, Meclis'ten kendisine “gazi” ünvanı ve “mareşal” ünvanı verilmesini istedi. Herkes: 'Canım bu adama ne oluyor? Ne istiyor? Bunları ne yapacak?' diyordu. Ve yine: 'Galiba padişah olmak peşindedir. Şimdiden padişah gibi tuğrasına El-Gazî yazmak için bu ünvanı istiyor.' diyorlardı. Şu adam müthiş bir yaratıktır. Ve nutkunda: 'Meclis bana Gazi ünvanını verdi' diyor. Hâlbuki böyle bir şey kimsenin aklına gelmemişti. Kendi istedi. Meclis ise 'Olmaz' dedi. Kıyamet koptu. Nihayet tehdit altında ve kendi adamlarını kullanarak “Gazi” ünvanını aldı. Birkaç gün geçinde de: 'Meclis bana 4 milyon lira nakit mükâfat versin' dedi. Herkes Meclis'te bir daha kızdı ve köpürdü. Bütün meclis olmaz'ı bastırdı. Mustafa Kemal 1 milyona indi. Yine olmaz dediler. Hâsılı meclis: 'Para veremeyiz' dedi ve vermedi. Mustafa Kemal bir müddet uğraştı, baktı olmuyor, vazgeçti. Eğer böyle bir şey lazımsa Meclis kendi verir. Ama yok, bu kendi ister, huyu budur. Sıkılmaz. Nutuk’da bu para meselesinden hiç bahsetmiyor.
[Türkiye’nin İlk Milli Eğitim Bakanı Doktor Rıza Nur, Hayatım ve Hatıratım, sayfa 849]

Kemalistler Mustafa Kemal Paşa’nın cephede kaçarken sarhoş olduğu için attan düşüp kaburga kemiklerini kırdığını söylemezler! Cephe de savaşırken attan düştü derler!

“Ali Fuad’la bir akşam ikimiz baş başa konuşuyoruz. Mustafa Kemal’in fuhuş hikâyelerinden bahsediyoruz. Dedi ki; “Ayol onun erkekliği yok. Okulda iken, Selanik’te iken beraber çapkınlığa giderdik. Kadınlarla uğraşırdı, bir şey yapamazdı.” Hayret ettim. Bilmezdim. Ankara’da da kimseden işitmemiştim. İnanmak istemedim. Çünkü fuhşa çok düşkün. Bu sözü sonra bir Binbaşı’nın hanımından da işittim. Mustafa Kemal bir aralık buna dadanmıştı, herkesin ağzındaydı. Kadın hasta olmuş, bana başvurdu. Pek güzel bir hanım. Mustafa Kemal ile olan macerasını ne yapıp söylettim. “Mustafa Kemal kadına çok düşkündür. Ama bir şey yapamaz. Erkeklik organı kalkmaz. Uğraşır sürüştürür. Sonunda dışına akıtır. İşte bu kadar” dedi. Bu söz Ali Fuad’ın dediklerini onayladı. Derken Mustafa Kemal Latife Hanım’la evlendi. Latife Hanım Eşimle arkadaştı. Eşime Mustafa Kemal’in kocalık yapamadığından şikâyet etmiş. Eşim de bana söyledi. Latife bu şikâyeti Fethi Beyin eşi Galibe Hanıma da yapmış. Fethi’den işittim. Demek ki Ali Fuad’ın sözü doğruymuş. Demek bu adam ibnedir. Ve bu hali gençliğinden beridir. Şimdi neden bu kadar fuhşa düşkün olduğu anlaşıldı. Anadan doğma uzvu kalkmayanlar. Ya ahmak doğmuş veya diğer bir ifadeyle aklı aşağılık kompleksine girmiştir. Kadına bir şey yapamayanlar, yapamadıkça azar. Ve daha ziyade bu işin üstüne düşerler. Artık deli gibi bir şey olurlar. Her kadına saldırırlar. Akıllarına ziyan gelir. Namuslu, namussuz yeri veya değil bilmezler. Nitekim bu adam bunu son altı yıldır müthiş surette yapmış. Nice namuslu kadınları rıza ile dalavere ile düşürerek, zor ile ırzına geçmiştir. Bununla da kalmazlar, şehvetin marazi kısımlarına da dökülürler. Mesela 8-10 yaşlarında ve daha küçük kızlara da tecavüz ederler. Buna sadizm derler. Zira sadist olurlar. Bu da yeterli gelmez! Erkek çocuklarına düşkün olurlar. Bir şey yapamayınca, bu sefer bu çocuklara kendilerini yaptırırlar. Nitekim Mustafa Kemal son 3-4 yıldır, bunların her türlüsünü yaptı.
[Türkiye’nin İlk Milli Eğitim Bakanı, Doktor Rıza Nur, Hayatım ve Hatıratım, 3. cilt, sayfa 775]

Latife'yle boşandıktan sonra Mustafa Kemal'in zincirleri yeniden çözüldü. Eski fuhşiyat alabildiğine başladı. Çankaya meşhur ve muteber bir kerhane oldu. 20-30 kadın birden doluyordu. Sabahlara kadar mum söndü yapılıyordu. Salih Bozok'la Recep Zühtü İstanbul'da Tokatlıyan'ın arkasında bir ev tutup bunu kerhane hâline koydular. Hem kendileri eğleniyor hem de kadınların iyilerini seçip Mustafa Kemal'e yolluyorlardı. Karılar Dış İşleri Bakanı Tevfik Rüştü'nün evine gidiyor, Mustafa Kemal’de oraya gidip eğleniyordu. Sabahlara kadar türlü fuhuş oluyordu. Dış İşleri Bakanı Tevfik Rüştü kerhaneci başı olmuştu. Zararı yok, zaten bu sayede Dış İşleri Bakanı oldu. Mustafa Kemal boşanınca kadınlar artık doğruca Çankaya'ya, Mustafa Kemal'e gidiyor. Salih’in kerhanesi çok zaman işledi. Öyle rezaletler oldu ki, polis kapatmaya teşebbüs etti. Mustafa Kemal'in en büyük arzularının ocağı yıkılabilir mi? Demek rezaletler ne kadar ilerlemişti. Nihayet polis burasını kapatmayı başarmıştır. Ama aradan yıllar geçti. Mustafa Kemal Konya'ya gitmiş, orada okulu ziyaret edip bir öğretmen kadını beğenmiş, almış getirmiş. Onunla bir müddet eğlendi. Sonra Avrupa'ya tahsile yolladı. Milletin parasıyla fahişelerine ihsan! İzmir'e gitmiş, orman memurunun mektebe giden küçük kızı Afet'i beğenmiş, almış getirmiş. Hadi ona da fuhuş! Sonra onu da İsviçre'ye tahsile yolladı. Vaktiyle metresi Fikriye'yi de göndermişti. Onun usulü bu! Nerede kız görüp beğenirse eşkıya gibi omuzlayıp götürüyor. Hem de okullardan! Ne feci! Evvelce bir gece Ankara Darülmuallimâtı’nı da basıp bir kız kaçırmıştı. Adam hırsız eşkıya! Şimdi en gözdesi Afet yanında! Sözde öğretmen, tarihçi olarak bulunduruyor. İş sade böyle değil. Her taraftan kendisine kadın takdim edenler var. Bir avukat Lütfi var, karısı Bulgar'mış. Çok güzelmiş. Karısını takdim etmiş, baron işi gibi imtiyazlar almış. Şimdi böyle kadın yağmuru var, Çankaya'ya yağıyor! Böyle pezevenklerin bini bir paraya! Maalesef namuslu insanlardan da katılanlar oluyor. Bir gün Çankaya'dan Meclis'e bir telefon geldi. Kütahya milletvekili Nuri arıyor. Sivas milletvekili Rasim'le konuştu. Sonra Rasim gelip bize anlattı, Nuri diyormuş ki: 'Doktor Ömer Şevki Bey nerede? Paşa'ya Müfid Bey'in kızını takdim edecekti. Araba gönderdik bekliyoruz.' Gerçekten Ömer Şevki bu kızı alıp Mustafa Kemal'e o gün götürmüştür. Bunu işiten milletvekilleri hep iğrendik, hem de bir alay mevzuu oldu haftalarca sürdü. Şükür meclis'te namuslu insanlar çokmuş. Herkes Ömer Şevki'den selamı sabahı kesti. Hâlbuki bu adam namusluydu[!]. Çankaya fuhuş merkezine böyle gelip gidenler olduğu gibi 20-30 tane de seçme genç kız ve kadın var. Bunların bir kısmına evlatlığım(!) diyor. Bir tanesi pek meşhur, Almanya'da dans tahsil etmiş bir kız. Güya Çankaya'da dans hocalığı ediyormuş[!]. Sonra bunu da Avrupa'ya yolladı. Dönünce de gözden düştü! Bu işler saymakla bitmez. Bin bir gece masalları gibi! Fuhşun her türlüsü yapılır. Hepsini yazmak uzun ve çirkin!
[Türkiye’nin İlk Milli Eğitim Bakanı, Doktor Rıza Nur, Hayatım ve Hatıratım, sayfa 1318-1321]

“Mustafa Kemal İstasyon binasına göçtü. Artık yeni evi orası! Ankara'da (S....) adında biri var. Romanyalı bir Müslüman subaymış. Yanında güzelce bir karı da var. Eşim diyor. Kadın Macar’mış. Akşamdan sabaha kadar vur patlasın çal oynasın gidiyor. Hatta eşi ile Mustafa Kemal'in yanına yerleşmiş beraber içiyorlar, oynuyorlar, bağırıyorlar. Bari kör olasılar, pencereleri kapatın! Hayır! Pencereler tamamen açık! Halk geceleri evin etrafına toplanıp rezaleti seyrediyor. İçki ve şehvetin türlü çığlık ve nefeslerini dinliyorlar. Halk da, milletvekillerinde bir dedikodular koptu. Halk bizi dinsizler, ahlaksızlar diye kesecek. Bazıları bana “şu adama söyle de, yapmasınlar” dedi. Düşündüm, İsmet'in bu adama söz anlatması mümkündür. Ona söyleyeyim de nasihat etsin. Millî davaya zarar verebilecek bir şey olduğunu, bu esnada bunlardan sakınmak gerektiğini söylesin. Hiç olmazsa bu işler gizli kapalı yapılsın. İsmet'i buldum. Dert yanıp, anlattım. Birden hiç ummadığım bir cevap aldım. İsmet kızdı. Sert bir tavır aldı. Ben de Mustafa Kemal'e kızdı sandım. Meğer bana kızmış. 'Herkesin sikinin kâhyası mıyız? Yaparsa yapsın. Sana ne oluyor?' dedi. Birkaç gün geçti, bir de (S....)'nin Ziraat Bakanlığı müsteşarlığına atandığını öğrendim! Al sana işte! Sen misin rezaletin önünü almak isteyen? Düşündüm, demek biz burada vatan için falan çalışmıyoruz. Bir ağanın mevkiine, zevkine, fuhşuna aletiz.
[Türkiye’nin İlk Milli Eğitim Bakanı, Doktor Rıza Nur, Hayatım ve Hatıratım, 3. cilt, sayfa 607]

Mustafa Kemal Latife’yi boşamış. Heyet-i Vekile kararı ile yapmış. Bu, Medeni Kanun’a aykırıydı. Boşanmak, iki tarafın rızasıyla veya Mustafa Kemal’in durumu sebebi mahkeme hükmü ile olacaktı. Heyet-i Vekile, adliye kanun ve mahkemelerin üstüne çıkmış ve onları yok sayarak karar vermiş. Al işte, Mustafa Kemal kendi getirdiği kanuna bu kadar uyuyor! Bir medeni kanun yaptı, bugün en başta kendi bozuyor. Hem insanlara ilan ederek bozuyor. İsmet de bunu yapıyor. O, ne yapmaz? Tek mevkide dursun, bunun için cinayetler, katliamlar yapıyor da, bu bir şey mi? Kanunen Latife hala Mustafa Kemal’in karısıdır. Mustafa Kemal ölürse mirasa konar. Latife İstanbul’a geldi. Son zamanda eşimi aramıyordu. Mevhibe ile iyi idi. Eşimin Mevhibe ile haberleşmesi de kesilmişti. Latife şimdi, İstanbul’a gelince, derhal eşimi istedi. Eşim gitti. Ona bir takım mühim şeyler söylemiş, boşanma olayını da anlatmış, “Doktor Rıza gelsin, ona mühim haberlerim var” demiş. Anlaşıldığına göre boşanma olayından 2-3 gün evvel Latife kardeşi İsmail ve kardeşi İsmail’in eşi Süreyya Paşa’nın kızı Melahat Ankara’ya gitmişlerdi. Çankaya’da misafir olmuşlar. O vakit Mustafa Kemal’in yanında kâtip sıfatıyla Halit Ziya’nın oğlu Vedad vardı. Güzel, tüysüz bir çocuk! Bir akşam karanlık çökerken İsmail ve Melahat balkona çıkmışlar. Bakmışlar Vedad Mustafa Kemal’i ağacın dibinde yapıyor. Latife’yi çağırmışlar. Latife de görmüş. Bir kıyamettir kopmuş. Latife Mustafa Kemal’e “her şeyini gördüm, hepsine tahammül ettim. Artık buna edemem” demiş. Gazi (!) savuşmuş. İsmet’in evine gitmiş. “Bu karıyı şimdi boşayacağım” demiş. İsmet sabahleyin erken Hey’et-i Vekile’yi toplamış. Boşanmaya karar vermişler (!). Latife’yi İsmet alıp, trene koymuş. Trende teselli etmek istemiş. Latife ona; “Sus, sus! İsmet Paşa! İsmet Paşa! Sen Mustafa Kemal’e bir gün dalkavukluk etme seni benden daha rezil eder. Hep aleti sensin” demiş. Neden sonra bir gün Ankara’da İsmet’e Latife’yi gördüğümü söyledim. Yüzüme baktı, “Bu bir facia oldu” dedi. Hâlbuki Latife en ziyade İsmet’e kızıyordu. “Bunların bütün sebebi İsmet’tir” diyordu. Bir süredir Mustafa Kemal duramıyormuş. Yine eski hayatı yaşamak istiyormuş. Latife’nin içki ve fuhuş konusundaki engellemelerine fena sıkılıyormuş. Her gün kavga ediyorlarmış. Bunu gören Salih ve diğer avene de Latife’nin karşısına dikilmişler. Yine Latife’nin anlattığına göre o esnalarda bir gün küçük hemşiresi yanında misafir imiş. Mustafa Kemal kıza musallat olmuş. Kız elinden kurtulup kaçmış, ablasının odasına kapağı atmış. Mustafa Kemal elinde rovelver odaya girmiş. Ablası kızı kucaklayıp siper olmuş. Mustafa Kemal ateş etmiş, bereket versin uşak ve Mustafa Kemal’in eskiden beri yanında olan ve her işleri bilen Bekir, Mustafa Kemal’in kolunu tutmuş, kurşunlar boşa gitmiş, üç el ateş etmiş. Boşandıktan sonra Mustafa Kemal Latife’ye 50 bin lira göndermiş. Latife kabul etmemiş. Fakat babası Muammer Bey ayrıcalıklar aldı; Mustafa Kemal de verdi. Mustafa Kemal önemli belgelerini Latife’ye saklatırmış, Latife’yi yollarken onları almış. Latife en ziyade İsmet’e diş biliyordu. “felaketin sebebi odur” diyordu. Ben Türk tarihi ile meşgulüm. Bu sebeple işim çoktu. Geciktim. Yine eşimi yolladım. “havadis al!” dedim. Bu sefer hiç havadis vermemiş ve anlatmış: -Başkâtip Tevfik, arkasından Siirt’li Mahmut gelmişler, Mustafa Kemal tarafından Latife’ye şunu bildirmişler: “Kimseye bir şey söylemesin. İşitirsem, onu derhal mahvederim.” Korkup susmuştur. Bir gün ben gittim. Daha havadis almak için çok uğraştım. Türlü yollardan girdim; bir şey söylemedi. Halini görüyorum, söylemek istiyor, korkuyor. Bilerek saatlerce kaldım. Babası da bizi bir dakika yalnız bırakmadı. Tedbirli adam. Herkes yanına gitmeğe korkuyorlardı. Bir daha gittim. Yine havadis almayı denedim. Yine olmadı. Bir gün eşimle Latife’ye şu haberi gönderdim: “burada durmasın. Sır biliyor diye Mustafa Kemal mutlaka onu imha eder. Hayatı tehlikededir. Avrupa’ya gitsin!” Cevabı şu olmuş: “Benden evvel o Rıza Nur için tehlikedir. Siz gidin!” demiş. Zavallı kimseyle görüşmüyordu. Kahretmiş, sokağa da çıkmıyordu. Güç vaziyet. Daha dün törenler ve alkışlar içinde idi. Şimdi basit bir fert. Çok söyledim. “hava almak lazımdır” dedim. Dinlemedi. Gittikçe zayıfladı, sarardı. Adeta verem oluyordu. Ankara’ya gittiğim vakit gördüm. Evvelce çifte okulların üzerinde “Latife&Gazi Okulu” yazılıydı. Boşandığının ertesi günü adını kazıyıvermişler. Yaban insanlar, çirkin şey. Sonra kendi de bunu işitmiş. Pek gücüne gitmişti. Bundan bana dert yandı. Latife’yi attıktan sonra Mustafa Kemal’in zincirleri yeniden çözüldü. Eski fuhşiyat alabildiğine başladı. Çankaya meşhur ve muteber bir kerhane oldu. 20-30 kadın birden doluyordu. Sabahlara kadar mum söndürmesi oluyordu. Salih, Recep Zühtü, Tokatlıyan’ın arkasında İstanbul’da bir ev tuttular. Bunu kerhane haline koydular. Kendileri de eğleniyor, kadınların iyilerini seçiyor, Mustafa Kemal’e yolluyorlardı. Bu kerhane boşanma işinden biraz evvel kurulmuştu. O vakit karılar Ankara’ya Tevfik Rüştü’nün evine gidiyor, Gazi oraya gelip orada eğleniyordu. Sabahlara kadar türlü fuhuş oluyordu. Dış İşleri Bakanı kerhaneci başı olmuştu. Zararı yok, zaten bu sayede Dış İşleri Bakanı olmuştu. Şimdi karılar doğruca Çankaya’ya, Mustafa Kemal’e gidiyor. Salih’in kerhanesi çok zaman işledi. Öyle rezaletler oldu ki, polis kapamaya bile çalıştı. Mustafa Kemal’in en mühim arzusunu karşılayanların ocağı yıkılabilir mi? Demek rezalet ne kadar ilerlemişti. Sonunda polis burasını kapamayı başarmıştır. Ama yıllar geçti. Mustafa Kemal Konya’ya gitmiş, orda okulu ziyaret edip bir öğretmeni beğenmiş, almış, getirmiş. Onunla bir müddet eğlendi. Sonra Avrupa’ya tahsile yolladı. Milletin parasıyla fahişelerine ihsan! İzmir’e gitmiş. Orman memurunun okuldaki küçük kızı Afet’i beğenmiş, almış getirmiş. Hadi ona da fuhuş. Sonra onu da İsviçre’ye tahsile yolladı. Vaktiyle metresi Fikriye’yi de göndermişti. Onun usulü bu. Bu kızın babası evvelce Sinop’ta imiş. Oradan İzmir’e gitmiş. Sinop’ta biliyorlardı. Kızın şeklini anlattılar. Demek nerede kız görüp beğenirse eşkıya dağa kaldırır gibi, omuzlayıp götürüyor. Hem de okullardan! Ne feci! Evvelce bir gece Ankara Darülmüalimatı’nı da basıp bir kız kaçırmıştı. Adam hırsız, eşkıya! Fakat en sevdiği okul basmak, öğrenci ve hoca kızları çalmak! Türkiye’de hızsızlığın her çeşit ve dağa kız kaldırmak vardır ama henüz böylesi görülmemişti. İcat etti. Dâhiliğini bununla da gösterdi. İş sadece böyle değil. Her taraftan da Mustafa Kemal’e kadın takdim edenler var. Bir avukat Lütfi var. Karısı Bulgar’mış. Çok güzelmiş. Karısını takdim etmiş. Baron işi gibi imtiyazlar almış. Şimdi böyle kadın yağmuru var. Çankaya’ya yağıyor. Mustafa Kemal Paşa, yine bir gün büyük bir ilmi keşif yaptı: “Ege” Yunan kelimesi Türkçe “İge” kelimesinden alınmıştır. “İge” sahip demektir. Mâdem ki, bu kelime Türkçe’den alınmıştır. Yunanlılar Türk’tür dedi. Bu haber dünyada top gibi patladı. Venizelos Atina’da, Eski Kral John Londra’da bunu öğrenince yumruklarını sıkıp, kafalarına vurmuşlar, saçlarını yolmuşlar. “Ah! Eyvah! Biz ne ettikte Türklerle sürekli savaştık. Bu suçumuz, affolunur şey değildir.” demişler. Ağlamaktan gözleri kör olmuş. Venizelos Ankara’ya koşup Mustafa Kemal Paşa’nın eteğine sarılıp öpmüş. Hemen Türkiye ile gayet sadıkane bir dostluk kurmuş. İsmet Paşa ile de sarmaş dolaş şap şap birbirini öpmüşler. Mustafa Kemal bundan sonra o kadar memnun olmuş ki, vaktiyle Lozan’da Yunanlılardan alınan bütün şeyleri, Venizelos’a Ankara hediyesi olarak geri vermiş. Lozan Antlaşması’nın o maddelerini kesip ateşe atarak yakmış. Venizelos, İstanbul’a dönünce, keyfinden doğru Fener’e koşmuş. Patrik’in elini öpmüş. Patrik de Venizelos’un Yunanlılığa ettiği eski ve hele şu yeni büyük hizmetlerinden alnını öpmüş, boynuna bir pırlanta haç takmış; coşup ikisi birden “Kahrolsun Panelenizm” diye bağırmışlar. Keşifler eksik değildi. Yine bir gün keşfin bir yenisi daha dünyayı heyecana düşürdü. Mustafa Kemal gazetelerde açıklamalar da bulundu. Dedi ki: “Bulgarlar Türktür. Kardeşiz. Birleşelim. Bulgar Kralı bana, Ankara’ya gelsin”. Bulgar Kralı inanmadı. İran şahı, Irak Melik’i Ata Put Mustafa Kemal’in ayağına koştukları halde Bulgar Kralı gelmedi. Hatta aldırmadı bile. Ne yapalım. Zarar eden kendisi! Gelseydi bu da ötekiler gibi bir hediye alırdı. Mesela Edirne’yi Bulgarlara hediye ederdi. Bu nimetin değerini bilmedi. Fırsatı kaçırdı. Sonra pişman olacak ama iş işten geçti. Bu Mustafa Kemal’in diplomatlıktaki şaheseridir. Hem de yüce ilminin delilidir. Ne dersin, böyle bir yüksek diplomatlık, tutmadı. Eh. Bazen olur. Eh şu Bulgar Kralı Türklüğe uysaydı, bak nasıl tutardı. Doğrusu ipte armut gibi sallanırdı. Sallanınca herkes de bu bilgi, bu diplomatlık ne yüce derdi. Ata Put Mustafa Kemal ilmini onaylayan, herkesin gönül rızası, aklı, mantığı gibi saçma şeylere bırakmaz. İpe, zindan, kurşuna, havale eder ki cidden en kesin çözümler. Ne harika bir Put! Bunu nasıl bilmiş ve bulmuştur. Yine fesatçılar dediler ki: “şimdi iple, kurşunla hükmünü yürütüyor. Ama dünyadan göçünce bunların hepsi harman gibi savrulacak. Saman gibi uçup gidecektir.” Heriflerin mayası fesat, ne yapalım söylüyorlar. Ata Put, yine bir gün internasyonal kelimesi yerine bir kelime üretmiş, buna “ars-ı ulusal” demiş. Yine yaratılışları alaycılık olan yalancılar, bir köşeye çekilip kıh kıh güldüler ve dediler ki: “inter” için “ars” ı koymuş. Bu şüphesiz “arası” olacak. Bu “elif” ne olmuş da kelimeden defedilmiş. Lüzumu, hikmeti ne acaba? Herhalde bir suçu yoktu. Hiçbir kelimenin karnını deşip bağırsağını çıkarmak kimsenin haddi ve hakkı değildir. Bunda makul hiçbir sebep de yok. “Elif” bir kazaya uğramış, ama nedir? Manda yuttu desek, bu “Elif” Arnavut kitabı değil, yoksa “Elif’e kızdı da onu sürgüne mi yolladı?” sonunda bulmuşlar; “kelime üretilirken, “Elif” rakı kadehine düşüp içilmiş,” dediler. Ne diyeyim bunlar cahil. Nahiv de i’lal denilen büyük kaideyi bilmiyorlar. “arası” i’lal olmuş “arsı” kalmıştır. Mustafa Kemal bütün o önemli kanunları sarhoş iken yaptı da hiçbir “Elif” kadehe düştü mü? Utanmazlar! Bu lanetliler dediler ki, nasyon, için ulus koymuş. Ulus Türkçe millet demek değildir. ”Türk aşiretleri” demektir. Hep gerçek yüzünü gizlerdi. Mason olduğunu hem Osmanlı döneminde, hem de cumhuriyet döneminde hiç çekinmeden nizam duruşu ile gösterdi ve ispatladı. Anasının mezarında bile utanmadı hain! Anadolu’ya 40 bin lira ile Mustafa Kemal’i gönderip de halkı düşmana karşı ayaklandırması için emri veren Sultan Vahdettin’e ihaneti yapan kimdi?
[Türkiye’nin İlk milli Eğitim Bakanı, Doktor Rıza Nur, Hayatım ve Hatıratım]

Mustafa Kemal Anadolu’daki Müslümanları kandırdı ve İngilizlerle Lozan Anlaşması’nı yapıp Müslümanları halifesiz bıraktı ve tüm şehitlerin kanına ihanet etti! İhanetinden dolayı Sultan Vahdettin Han Mustafa Kemal’i ve Mustafa Kemal’e yardım eden asker arkadaşlarını 24 Mayıs 1920 [hicri 1336] tarihinde idama karar verdi.

Atatürk Çiftliği mi?
Mustafa Kemal'in Ankara'daki çiftliği gasplarla milletin parasından meydana geldi. Bunun için Tarım Bakanlığı’ndan 50 bin lira aldı. Tarım Bakanlığı’nın bütün traktörlerini, Konya ovasında halk için çalışırken, 20 bin lira nakliye masrafı ettirerek çiftliğine getirtti. Amele, memur, benzin hep Tarım Bakanlığı’ndan. Bunu bana Konya Milletvekili Hoca Musa Kazım yana yakıla anlattı. Ankara Ziraat Okulu’nun öğrenci ve öğretmenlerini çiftliğine taşıdı, orada amele gibi çalıştırıyor. Bu esnada Konya milletvekilleri traktörlerin alınmasını söylediler ama ne fayda! Ankara'daki çiftliği zorla halkın elinden alarak yaptı. Çiftliğin uzunluğu önünden geçen trenle yarım saattir. İki yerli aileden biri, Alişanzâdeler gelip bana anlattı. Salih Bozok gelip çiftliklerini Mustafa Kemal’e satmalarını söylemiş. Razı olmamışlar. Bir gün Salih Tapu memuru ile gelmiş. 'Çiftliğiniz 2 bin lira kıymetinde imiş. Parayı alın, satın' demiş. Satmak istememişler. 'Sonra mahvolursunuz' demiş. Mecburen imzalamışlar. Bu çiftlikte Marmara havuzu adıyla ve çevresi Marmara Denizi şeklinde bir havuz yaptırıp adına da Marmara Havuzu demişti. Boyu 280 metredir. İçinde kayıklar geziyor. Suyunu uzak bir gölden getirdi. Müthiş masraf oldu. Şimdi de Karadeniz şeklinde çok büyük bir havuz yaptırmış. Adına Karadeniz Havuzu demiş, orada karıları filan yüzdürüp eğleniyormuş. Beni bir korku aldı, bu adam aklına geleni yapıyor ya şimdi de Atlas okyanusu yapmak aklına gelirse? Bütün Türkiye su altında bırakır! Bu havuzları Deniz Bakanlığı bütçesinden gemi tamiri diye alınan paralarla yapmıştır.
[Türkiye'nin İlk Milli Eğitim Bakanı, Doktor Rıza Nur, Hayatım ve Hatıratım, sayfa 1243-1746]

Mustafa Kemal Paşa, Müslümanların kıyafetinden diline kadar her şeyine karışmış, emirlerine karşı gelenleri de astırmak suretiyle imha etmiştir. Gün geçtikçe daha da azmış, milletin hayatında el atmadık hiçbir şey bırakmamıştır. Mustafa Kemal’in cahilce ve zalimce tavırlarına en yakın arkadaşları bile isyan etmiştir. Meselâ Halide Edip Adıvar, yurtdışında yazdığı: 'Türkiye'de Diktatörlük ve Reformlar' adlı kitabında şöyle demiştir: "Türk Milleti'ne ya şapka giyip medenileşmesini yahut asılarak idam edileceğini söylemek, en azından saçmalıktır..."

22 Ağustos 1932 tarihinde, yine Mustafa Kemal'in himayesindeki gazetelerden Milliyet'te bir makale yayınlanır, başlığı da şu:

'Yeni Türk Sözlüğü hakkında Gazi Hazretleri'nin gösterdikleri küçük bir misal'

Bu yazıda Mustafa Kemal Yunus Nadi'ye şöyle buyurmuş (kısaca):
“Şeyh Süleyman'ın Çağatay sözlüğünde: 'Kilturmak' kelimesi var. 'Mak' ekini kaldır, geriye kiltur kalır. İşte bu, Fransızların “culture” kelimesinin aslıdır. Bu kelime kültür anlamındadır ve Fransızlara bizden geçmiştir. Mustafa Kemal’in bu saçmalıklarını Paris'te gazeteden okuyan Türkolog ve Doktor Rıza Nur, hatırâtında bu konudan şöyle bahseder: “Ağlayayım mı, güleyim mi, öleyim mi? Bu adamın bu safsatalarını okudukça Paris'te ben utanıyorum. Böyle cehalet görülmemiştir. Bu iki kelimeyi bir yapmak için yürüttüğü düşünceler o kadar gülünç ki, ancak bir deli kafasından çıkabilir. Bu (kilturmak) kelimesi, bizim dildeki (getirmek) kelimesinin Çağatay şivesinden ibarettir. Bunda hars (kültür) manası nerede?”
[Türkiye’nin İlk Milli Eğitim Bakanı, Doktor Rıza Nur, Hayatım ve Hatıratım]

Aynı makalenin devamında Mustafa Kemal şöyle diyor:

-Fransız ilim ve bilimlerinde ilerlemede elde edilen sonuca “culture” deniyor.

Mustafa Kemal “culture” kelimesini “ilerlemek” sanıyor. Hâlbuki en vahşi kabilelerin bile kendilerine has bir kültürü vardır. İşte insan hem cahil hem de zorba olursa böyle rezil olur.

Bu konuda Yavuz Bülent Bakiler gençliğinde Yakup Kadri ile bir röportaj yapar.

Mustafa Kemal Paşa’nın dil konusunda ne kadar cahil olduğunu gösterecek muazzam şeylerden bahseder Yakup Kadri. Yavuz Bülent Bakiler: 'Efendim bunları yazabilir miyim?' deyince: 'Asla! Eğer yazarsan yalan olduğunu söylerim” der. Yavuz Bülent Bakiler, Mustafa Kemal’in bu saçmalıklarını bugün radyo programlarında çekinmeden anlatıyor.

Mustafa Kemal Paşa gerçekten “Gazi” olmuştur. 1925 yılının bir yaz akşamı Çankaya'da Halit Ziya'nın oğlu Vedat tarafından bir ağacın dibinde becerilmiş ve “Gazi” ünvanını kazanmıştır.

Can Dündar anlatıyor:
Son zamanlarda "Mustafa Kemal Paşa’nın da iyi bir Müslüman olduğunu" anlatan nutuklar türedi. Yapmayın! Bu yolla Mustafa Kemal Paşa’yı sevdiremeyeceğiniz gibi, halka da yanlış tanıtmış olursunuz. Kemalistler ile İslam tartışacaksa hadi gelin Mustafa Kemal'in yıllarca gizlenen konuşmalarını raflardan indirelim.

Mustafa Kemal Paşa’nın Kazım Karabekir'e "her şeyden önce din anlayışını kaldırmalıyız" dediğini hangi kitapta gördünüz?
Bir İngiliz yazara söylediği "Benim dinim yok. Bazen bütün dinler denizin dibine batsın istiyorum" sözlerini Diyanet İşleri Başkanlığı'nın girişine assınlar.

Can Dündar, 'Elhamdülillah laikiz' diyor.

Kazım Karabekir anlatıyor: "Mustafa Kemal Paşa, benim hayretle baktığımı görünce şöyle dedi: “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus anlayışını kaldırmalıyız. Partiyi, bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur." [Kazım Karabekir Anlatıyor, (yayına hazırlayan Uğur Mumcu), İstanbul: Tekin Yayınevi. 1990. sayfa, 83-84]

Aslında düşman denize patır patır atlamadı, son Yunan gemileri İzmir Limanı’nı 8 Eylül sabahı; Yani Türk ordusunun İzmir’e girmesinden 24 saat önce terk etti. Üstelik Yunan Ordusu’nun önemli bir bölümü Urla üzerinden Çeşme’den Midilli’ye kaçtı, onlara ulaşamadık, önemli bir kısmının da Kütahya üzerinden Mudanya’ya çekilmesine ve Trakya’ya geçmesine izin vermek zorunda kaldık, izleyip tepeleyemedik ama zararı yok!

İzmir yangını Yunanlılar giderken değil, Türk ordusu girdikten 5 gün sonra, 14 Eylül günü çıktı ama zararı yok!

Yangın da Türk ve Yahudi mahallelerine bir kıvılcım bile düşmedi. Rum, Ermeni ve Fransız mahalleleri yok oldular ama zararı yok!

Bunları yazan en koyu Kemalist Falih Rıfkı Atay’ın kitabı sansür edildi, buna benzer satırlar çıkartıldı ama zararı yok!

Türkler Anıtkabir [Anıt kâfir] defterine duygularını yazsınlar. Belki herkes gittikten sonra Mustafa Kemal Paşa kalkıp okuyordur defteri.

Kemal Tahir olmasaydı, Mustafa Kemal Paşa’nın Süveyş Kanalı’na 2 kere saldırdığını öğrenemeyecektik!

Kurtuluş Savaşı olarak adlandırdığımız savaşta; gerçekte Sultan Vahdettin’in emriyle başlatılan savaşta; Türkiye’de yaşayan insanlara anlatıldığına göre ise hem kâfirlerden hem de saltanat sisteminden kurtulma olarak gösterilen savaşın ardından Mustafa Kemal Paşa, Sultan Vahdettin’den Genel Kurmay Başkanlığı’nın kendisine verilmesini istiyor. Sultan Vahdettin bu görevi kendisine vermeyince Mustafa Kemal cumhuriyeti ilan ediyor. Yani Mustafa Kemal Genel Kurmay Başkanı olabilseydi; makamına geçip oturacaktı, Osmanlı belki de devam edecekti. Masonların emrinde olan Mustafa Kemal Paşa Genel Kurmay Başkanlığı kendisine verilmeyince, üstelik Sultan Vahdettin’in Mustafa Kemal Paşa’nın idam edilmesini ferman buyurduktan sonra Mustafa Kemal Sultan Vahdettin’i vatan haini ilan ederek ülke sınırları dışına çıkartıyor.

Mustafa Kemal Paşa, Sultan Vahdettin’i niye vatan haini ilan etti? Derler ki, “Mustafa Kemal büyük kararlar vermeden önce 24 saat düşünürmüş”. 6900 yıl boyunca saltanatla yönetilen ve babadan oğula geçen hanedan sistemiyle yönetilen bir kavim. Vahdettin’i öldürmüş olsa yerine Osmanlı soyundan biri geçecek. Başka seçenek yok. Kendisi Osmanlı soyundan değil! Mustafa Kemal’in babası bile belli değil! Bu nedenle Büyük Millet Meclisi’nden faydalanarak kendi diktatörlüğünü kurmuş, kendi sistemini kurmuş ve Vahdettin’i vatan haini ilan etmiştir.

Sabah Gazetesi’nden Figen Yanık’ın, Mustafa Kemal Paşa’nın ikinci üvey babası Ragıp Bey’in kızı, Mustafa Kemal’in de üvey kardeşi Ruhiye Hanım’ın çocuk ve torunları ile görüştükten sonra; Sabah Gazetesi’nde 19 Ekim 2004 tarihinde yayınlanan açıklaması:
“Zübeyde Hanım’a üvey kızı bakmış! Bir gün kız kardeşi Emine Hanım Ruhiye Hanım’a ‘’Zübeyde Hanım çok hasta, ona senin bakmanı istiyor’’ demiş. Makbule Hanım, İstanbul’da bir polisle evli olduğu için İzmir’e gelememiş. Zübeyde Hanım ölene kadar ona Ruhiye Hanım bakmış. Hatta Ruhiye Hanım ‘’Zübeyde Hanım’ın ağzına zemzem suyunu bile ben vermiştim” demiştir. Ruhiye Hanım’ın her zaman üzüntüyle bahsettiği bir olay vardı, tabii onu belgelere geçirmek çok zor! Zübeyde Hanım, hasta yatağındayken Mustafa Kemal’i son bir kez daha görmek istemiş. Zübeyde Hanım Ruhiye Hanım’a “Aman kızım bir telgraf çeksene” demiş. Ruhiye Hanım da Mustafa Kemal’e bir telgraf çekmiş. Mustafa Kemal’den “Çok yoğunum, vatan her şeyden mukaddestir. Sağ kalırsan görüşürüz, kalmazsan ALLAH rahmet eylesin!” yazan bir telgraf gelmiş. Ruhiye Hanım bu telgrafı Zübeyde Hanım’a söyleyememiş, yırtıp atmış. Bazı tarihçilere göre ise Zübeyde Hanım’a Latife Hanım bakmış. Hatta Zübeyde Hanım’a “Latife Hanım baktığı için Mustafa Kemal Latife’yle evlenmiş” şeklinde yazdılar. Bunların hiçbiri doğru değil!”

Masonların emriyle hareket eden ve istediği makamlar kendisine verilmeyince Osmanlı hanedanını kaldırıp, saltanatı kaldırıp, kendi saltanatını kurmakla uğraşan Mustafa Kemal Paşa, “hiç affetmediği” annesini ziyaret etmeye tenezzül bile etmemiştir! Zübeyde Hanım’ın ölümü sırasında Eskişehir’de bulunan Mustafa Kemal Paşa, 14 Ocak 1923’te İzmir’de vefat eden annesinin cenaze törenine gitmedi. Yaveri Salih Bozok’a telgraf çekerek gerekeni yapmasını istedi.

Zübeyde Hanım Mustafa Kemal Paşa’nın evlendiğini göremeden vefat etti. Mustafa Kemal, Zübeyde Hanım’ın ölümünden 15 gün sonra Latife Hanım’la evlendi. Her şey çok çabuk olup bitmişti. Ertesi yıl; Mustafa Kemal Paşa’nın üvey babasının kardeşinin kızı olan, üvey kuzeni olan Fikriye Hanım intihar etti.

Sabah Gazetesi’nden Figen Yanık’ın, Mustafa Kemal Paşa’nın ikinci üvey babası Ragıp Bey’in kızı, Mustafa Kemal’in de üvey kardeşi Ruhiye Hanım’ın çocuk ve torunları ile görüştükten sonra; Sabah Gazetesi’nde 19 Ekim 2004 tarihinde yayınlanan açıklaması:
Zübeyde Hanım vefat ettikten sonra Mustafa Kemal Ruhiye Hanım’ı buldurup evlenip evlenmediğini, çocuğu olup olmadığını sormuş. Vali’yi çağırmış ve “Ruhiye Hanım’a Yunanlılar’dan kalan bir evi verin” demiş. İzmir’de Ruhiye Hanım’a ait bir ev vardır. İstanbul’a taşınırken bu ev satılmıştır.

“Evet arkadaşlar, o saraylar ve o sarayların etrafını çeviren hainler asırlarca bu milleti aldanışta bıraktılar. Onlar bu milleti ve bu memleketi yalnız iki zamanda düşünürlerdi. Biri paraya, diğeri askere ihtiyaç duydukları zaman! Bir baştan memleketi soyarlar, diğer yandan milletten aldıkları askerle Viyana’yı, Mısır’ı, İran’ı zapt etmek için fetihlere kalkarlardı. Hâlbuki milletin o fetihlerde hiçbir milli isteği, vicdani isteği ve çıkarı yoktu. Onların hırsı, onların şan ve şerefi için, bu milletin çocukları bir daha dönmemek üzere onların arkasından sürüklenirlerdi.
[Mustafa Kemal Paşa, Adana Çiftçileriyle konuşma, konuşmanın yapıldığı tarih: 16 Mart 1923, Hâkimiyeti Milliye, 21 Mart 1923]

Osmanoğulları, zorla Türk milletinin egemenliğini ele geçirmişlerdi. Bu zorbalıklarını altı yüz yıldan bu yana sürdürmüşlerdi.
[Mustafa Kemal, Nutuk, Sayfa 644-645]

Yunanlılardan kalan ev! Mustafa Kemal Paşa herkese bir şeyler hediye ediyor!

Gelelim halkın seçtiği Millet Meclisine! Lafta halk seçmiş tabi!

Mustafa Kemal Paşa önce meclisi seçti, sonra kendisini cumhurbaşkanı seçtirdi, ama yine de cumhuriyet ve kendi cumhurbaşkanlığı üzerinde tam bir uyum sağlayamadı.
[Yalan Söyleyen Tarih Utansın, Mustafa Müftüoğlu]

Ama Türkiye’de yaşayan insanlara farklı anlatırlar! Mustafa Kemal halkın seçmiş olduğu millet meclisinde yoğun tezahüratlar yapılarak bir kere cumhurbaşkanı seçildi ve 15 yıl boyunca bu görevde kaldı, yani vefat edene kadar. Mustafa Kemal Paşa’nın son derece büyük bir kamuoyu desteği ile cumhurbaşkanı seçildiği anlatılır!

Mustafa Kemal Paşa’nın cumhurbaşkanlığına giden yolu anlatılırken hiç anlatılmayan çok önemli tarihi olaylar nelerdir?

İsmet Paşa Lozan’a gitti-geldi ve başarısız oldu. Mustafa Kemal Paşa İsmet Paşa ile Eskişehir’de buluştu ve Lozan hakkında bilgi aldı. Ankara’ya döndüğünde kendisini kimse karşılamadı. Rauf Orbay Başbakan’dı, ona niye karşılanmadığını sordu. Rauf Orbay Başbakan’lıktan istifa etti.
[Yalan Söyleyen Tarih Utansın, Mustafa Müftüoğlu]

Koca devleti tek başına kurtardı ya Mustafa Kemal, bu yüzden saygı bekliyor.

Meclis Lozan görüşmelerini değerlendirmek için toplandığında tam 9 gün Mustafa Kemal Paşa eleştiri yağmuruna tutuldu. Mustafa Kemal Paşa’ya açıkca yüklenemeyen milletvekilleri İsmet Paşa’ya yükleniyorlardı. Dış İşleri Bakanı İsmet Paşa gensoru ile düşürülecekti. Ama Mustafa Kemal Paşa, Rauf Orbay’ın Lozan görüşmelerine gitmek istediğini yayarak milletvekillerini böldü ve İsmet Paşa’da Lozan’a geri döndü.
[Yalan Söyleyen Tarih Utansın, Mustafa Müftüoğlu]

İsmet Paşa Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’e indirilene, Kuran’a küfredildiği resimlerin bulunduğu paralara, kendi cumhurbaşkanlığı döneminde Mustafa Kemal Paşa’nın resmini kaldırıp kendi resminin koydurmuştur! 7 Ağustos 1919 Erzurum Kongresi’nde; Erzurum’da bulunan Kazım Karabekir’e yazdığı 27 Ağustos 1919 tarihli mektubunda “Bütün memleketi parçalamadan Amerikan mandasını kabul etmek, yaşayabilmek için tek çaredir” demiştir. İsmet Paşa Türkiye’de cumhurbaşkanlığı yapmıştır. Türkiye’yi Mustafa Kemal Paşa’yla birlikte Amerika’ya, İngilizlere, masonlara satmışlardır! Türkiye’deki insanlara bazı gericilerin Amerikan himayesini savunduğu anlatılır değil mi?

Ali Şükrü Lazistan milletvekiliydi. Bölgesinde yolsuzluk ve zulüm olduğunu mecliste yaptığı bir konuşmada anlattı. Bunun sona erdirilmesi için meclisin ağırlığını koyması gerekiyordu. Ali Şükrü Lozan Konferansı’ndaki başarısızlıkları anlattığı bir oturumda “Savaşta kazanılan masada kaybediliyor” diyordu. Mustafa Kemal Paşa öfkesinden silahına sarılmış, Ali Şükrü de silahını çekmişti.
[Yalan Söyleyen Tarih Utansın, Mustafa Müftüoğlu]

“Lozan’daki başarısızlıklar, savaşta kazanılanların masada verilmesi?” Hani şu son dönemlerde biten ve bu maddenin bitiminden önce yer altı ve yerüstü kaynaklarının kullanılamamasının sebebi olan madde! Bu İsmet Paşa’nın Lozan da imzaladığı antlaşmanın maddesidir. Ama Osmanlı zamanından kalma antlaşma olarak anlatılır Türkiye’deki gafillere.

Mecliste yaşanan bu olaydan sonra Ali şükrü evinden meclise giderken ortadan kayboldu. Diğer Lazistan milletvekili Ziya Hurşit Ali Şükrü’nün siyasi bir cinayete kurban gitmiş olabileceğini söylüyordu. Ali Şükrü’yü öldürenin Topal Osman olduğu ortaya çıktı. Ali Şükrü’nün cesedi bir kaç gün sonra Topal Osman’ın Çankaya’daki karargâhının yakınlarında toprağa gömülü olarak bulundu. Topal Osman’ın karargâhı top ateşine tutuldu. Topal Osman öldürüldü. Ziya Hurşit, Topal Osman’ın öldürülmesini; izlerin ortadan kaldırılması olarak yorumladı ve Ali Şükrü’nün ölümünden Mustafa Kemal Paşa’yı sorumlu tuttu.
[Yalan Söyleyen Tarih Utansın, Mustafa Müftüoğlu]

Ali Şükrü ortadan kayboldu, bir kaç gün sonra Topal Osman’ın karargâhının yakınlarında cesedi bulundu. Bugün o kadar iletişime araştırmaya rağmen bile bir kaç gün içinde bulunamıyor cesetler! Mustafa Kemal Paşa Topal Osman’a Ali Şükrü’yü öldürtüyor, Topal Osman’ı da ortadan kaldırıyor.

Mustafa Kemal Paşa, meclisin dağılacağını ve seçime gidileceğini, arkasından da Halk Partisi’nin kurulduğunu açıkladı. Meclis dağıtıldı, Halk Partisi örgütlendi. Mustafa Kemal Paşa Halk Partisi’nin de başkanı oldu. Milletvekilleri Mustafa Kemal Paşa’nın parti başkanlığından istifa etmesi gerektiğini söylediler. Çünkü hem devlet başkanı, hem de parti başkanı olunmamalıydı. Mustafa Kemal Paşa milletvekillerini tersledi. Yeni yönetim şeklinde partiler değil, tek parti olacaktı. Bu da Mustafa Kemal Paşa’nın partisi olacaktı. Bu gelişme üzerine silah arkadaşları Mustafa Kemal Paşa’dan uzaklaşarak Rauf Bey’in önderliğinde toplandılar. Mustafa Kemal Paşa’nın etrafında sadece İsmet Paşa ve Fevzi Paşa kaldı. Tahmin edileceği gibi Halk Partisi her yerde seçimi kazandı! Milletvekili seçilenler Mustafa Kemal Paşa’nın onayı ile seçildi. Halk Partisi’nin seçim bildirgesi 6. maddesinde ‘’Ordu mensuplarının refahlarını sağlamak esastır’’ deniliyordu.
[Yalan Söyleyen Tarih Utansın, Mustafa Müftüoğlu]

Mustafa Kemal Paşa Avrupalı kaynaklara göre ve gerçekte diktatördür! Şuan Türkiye’deki gafillere olağanüstü özelliklerle anlatılmaktadır. Mustafa Kemal Paşa Meclis’teki milletvekillerini bile kendisi seçmiştir! Ordu halkı korumak yerine, halk ordu için çalışacak! Ve şu an askeriyenin yaptığı gibi bu sistemi kuran Mustafa Kemal’e tapacak.

Yeni meclis toplandı. Çok sesliliğin olmadığı bir meclisti. Asker milletvekillerinin sayısı birinci meclise göre %20’ye çıkmıştı. Tüm ordu ve kolordu komutanları milletvekili seçilmişti. Buna rağmen yine de Mustafa Kemal Paşa’ya muhalifler vardı ve özgür bir oylamada milletvekillerine cumhuriyeti kabul ettirmek mümkün görünmüyordu. Fevzi Paşa mecliste, ordunun son askerine kadar Mustafa Kemal’in yanında olduğunu söyledi.
[Yalan Söyleyen Tarih Utansın, Mustafa Müftüoğlu]

Lafta halkın seçme ve seçilme hakkı bulunduğu iddia edilen cumhuriyet, gerçekte askeriye ve diktatörlükle kurulan bir sistem!

Mustafa Kemal Paşa hükümeti istifa ettirdi. Ortalık yeniden karıştı. Meclis yeni hükümeti kuramıyordu. İşte bu sırada Mustafa Kemal Paşa “Böyle gitmemeli, yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz” dedi. 29 Ekim günü “Bu koşullar altında hükümet kurmak imkânsız! Türkiye’nin bir cumhuriyet olmasına, başında da bir cumhurbaşkanı olmasına karar verdim.” dedi.
[Yalan Söyleyen Tarih Utansın, Mustafa Müftüoğlu]

Türkiye’deki gafillere sözde halkın seçme ve seçilme hakkı verildiği iddia edilen cumhuriyet sistemi, gerçekte diktatörlükle kurulmuştur! Mustafa Kemal Paşa her şeye kendi karar vermiştir!

Milletvekilleri Mustafa Kemal Paşa’yı, hükümeti kursun diye çağırmışlardı. Mustafa Kemal Paşa rejimi değiştiriyordu.
[Yalan Söyleyen Tarih Utansın, Mustafa Müftüoğlu]

Önce cumhuriyet ilan edildi. Oylamaya meclisin %52.7’si katılmadı. Arkasından cumhurbaşkanlığı seçimine gidildi. Tek aday Mustafa Kemal Paşa’ydı. 334 milletvekilinin 158’i oylamaya katıldı, geri kalan 176 milletvekili ise; ne cumhuriyetin oylamasına nede cumhurbaşkanı seçimine katılmamıştı. Bu durumda Mustafa Kemal hem meclis başkanı, hem cumhurbaşkanı, hem Halk Partisi’nin başkanıydı. Başkomutandı. Cumhurbaşkanı olduğu için hükümeti de kendisi atayacaktı.
[Yalan Söyleyen Tarih Utansın, Mustafa Müftüoğlu]

Yani Mustafa Kemal Paşa kendi saltanatını kurmuştur! Her şey elinde! Ne isterse, kimi dilerse o şekilde olacak! Her şey Mustafa Kemal’in istediği şekilde yapılacak! Ama halk seçiyor sözde!

1924’de değiştirilen Anayasa gereği Mustafa Kemal Paşa her 4 yılda bir; 1927,1931 ve 1935 de tek aday olarak cumhurbaşkanı seçildi. Fakat yinede meclisin tamamnın oyunu alamadı. 1927’de 335 üyenin 288’nin, 1931’de 351 üyenin 289’unun, 1935’de de 444 üyeden 386’sının oyunu aldı. Mustafa Kemal Paşa işte böyle cumhurbaşkanı oldu.
[Yalan Söyleyen Tarih Utansın, Mustafa Müftüoğlu]

29 Ekim günü Mustafa Kemal Paşa’nın Fransız yazar Maurice Pernot’a demeç vermiştir. Mustafa Kemal Paşa, o gün Revue des Deux Mondes için Meclis Başkanı sıfatıyla verdiği son demecinde şöyle diyor:
“Osmanlı imparatorluğu, Avrupa’ya karşı elde ettiğimiz başarılardan çok gururlanarak kendisini Avrupa uluslarına bağlayan bağları kestiği gün düşüşe başlamıştır. Bu bir hataydı. Bunu tekrar etmeyeceğiz. Bizim vücutlarımız Doğu’da ise de düşüncelerimiz Avrupa’ya dönüktür. Memleketimizi çağdaşlaştırmak istiyoruz. Bütün çalışmalarımız Türkiye’de; çağdaş, bu sebeple Avrupalı bir hükümet oluşturmaktır. Uygarlığa girmek arzu edip de Avrupa’ya yönelmemiş millet hangisidir?
[Yalan Söyleyen Tarih Utansın, Mustafa Müftüoğlu]

Uygarlık ve Batı!

Hz. Ebu Hüreyre Radıyallahu Anh anlatıyor: Resulullah Aleyhisselatu Vesselam buyurdular ki:
“Güneş battığı yerden doğmadıkça kıyamet kopmaz. Batı’dan doğunca, insanlar görür ve hepsi de iman eder. Ancak, daha önce inanmamış veya imanıyla hayır kazanamamış olan hiç kimseye bu iman fayda sağlamaz.’’
[Buhari, Rikak, 39, İstiska 27, Zekat 9; Müslim, İman 248, [157]; Ebu Davud, Melahim 12, 4312. hadis; Kutub-i Sitte, 4996.hadis]

“Güneş battığı yerden doğmadıkça kıyamet kopmaz!” Güneş! Güneş! Güneş doğunca her yer aydınlanır! Herkes uyanır ve çalışmaya başlar! Güneş doğudan doğup, batıdan batar! Güneş battığı yerden doğmadıkça kıyamet kopmaz! Batı/Avrupa 1818-1819 Rönesans-Reform devrimleriyle, 1856 yılında sanayi devrimiyle teknolojik olarak şu anki konumuna gelebilmek için ilk adımları atmıştır. Batı/Avrupa Müslümanlardan öğrendikleri metotları geliştirerek, her türlü teknolojik aleti üretmiş, her şeyin kolayını bulmuştur! Güneşin batıdan doğmasıyla insanlar aydınlanmıştır! İnsanlar Batı’ya/Avrupa’ya yönelmiştir! İnsanlar Batı’dan/Avrupa’dan teknoloji dilenmektedir! İnsanları dinden uzaklaştıran Batı’dan/Avrupa’dan tıp yönüyle, teknoloji yönüyle, … her yönden Avrupa’dan teknoloji dileniyoruz!

“Güneş Batı’dan/Avrupa’dan doğunca, insanlar görür ve hepsi de iman eder.” Güneş Batı’dan doğunca herkes iman eder? Yani Batı’ya/Avrupa’ya inanır! Batı’dan/Avrupa’dan gelen ilim ve teknolojiye. Batılılaşmaya/Avrupalılaşmaya çalışır! Avrupa’ya gidip, orda yaşamak için neler yapanlar var!

“Ancak, daha önce inanmamış veya imanıyla hayır kazanamamış olan hiç kimseye bu iman fayda sağlamaz!” İslamiyeti tam benimsememiş, ALLAH’a tam olarak inanmamış insanlar Batı’ya/Avrupa’ya yönelir! Dinlerini dünya uğruna yerler! Batı’yı/Avrupa’yı, kâfirleri örnek alarak yaşadığımız şu zamanda; Müslüman olduğumuzu da iddia etsek, kâfirler gibi yaşadığımız sürece yalancılıktan öteye, küfürden öteye gitmiyoruz.

Güneş battığı yerden doğunca şeytan secdeye kapanır ve şöyle nida eder: “ALLAH’ım emret! Kimi dilersen ona secde edeyim.”
[Kutubu Sitte 4996.hadis Açıklaması]

Şeytanın artık insanları yoldan çıkarmak için vesvese vermesine gerek kalmamıştır! Batı’dan/Avrupa’dan her türlü pislik, her türlü küfür, ortaya çıkmıştır!

Biz Mustafa Kemal Paşa’nın yolunda ilerliyoruz değil mi? Mason Mustafa Kemal Paşa’nın yolunda ilerliyoruz!

Çağdaşlık nedir?

3 harf. “Ç-a-ğ” harflerinden oluşan bir kelime. Bütün İslam’a düşman politikacıların ağzında, İslam’a düşman gazetecilerin ağzında, İslam’a düşman bütün eğitimcilerin ağzında bir kelime geziyor. “Çağ dışı! Çağ dışı! Çağ dışı!” Bu nedir? Şimdi bunu açıklayacağız! Ve bunun üzerinde ALLAH’ın hükmünü belirteceğiz! Bu kelimenin başka bir hali de “çağdaş” kelimesi. “Çağdaş uygarlık seviyesi, çağdaş eğitim, çağdaş medeniyet, çağdaş görüş, çağdaş felsefe…” Bu kelimelerle neyi, kastediyorlar acaba? Ne demektir bu? Nesillerimize neyi fısıldamak istiyorlar? İslam âlemi için hangi tuzağı kurmayı planlıyorlar? Bunların farkına varmadan, kâfirin hilesini sezmeden Müslüman kalmak vallahi mümkün değildir! Kâfirin hilesini sökeceğiz ilk önce! Bunun içinde tabi Kuran’ı rehber edineceğiz, Kuran’ı kendimize ölçü haline getireceğiz!

Geçen asır içerisinde, İngiliz milletinin başında kraliçe olarak bulunan Victoria zamanında; İngiliz parlamentosunun en müthiş adamı dedikleri başbakan William Ewart Gladstone namındaki ALLAH’sız adam! Gladstone! Bu Müslüman milletlerin topraklarında emperyalizmini, yani sömürgesini devam ettirebilmek için çeşit çeşit hileler, çeşit çeşit oyunlar uydurmaya çalışmıştır. Bazı yerlerde başarılı olmuş, bazı yerlerde başarılı olamamıştı. Özellikle Müslüman Türklerin egemenliği altında bulunan topraklara girememişti. Mesela Çanakkale Boğazı’ndan içeri girememişti kâfir, emperyalist İngiliz, istilacı İngiliz. Taarruz eden İngiliz Çanakkale’den içeri girememişti. İngilizleri Müslüman topraklarımıza sokmamak için, tarihin belgeleriyle şahit 500 bin Anadolu çocuğu şehit olmuşlardı. En sonunda Avam kamarasında İngiliz parlamentosu toplantı yaptı. Toplantı da çeşit çeşit meseleler görüştüler. Müslümanların yaşadıkları yerleri işgal edebilmek, oraları ele geçirebilmek, zapt etmek için hangi metodu kullanalım diye aradılar, taradılar, konuşma yaptılar. En sonunda zeki olan, şeytani bir zekâya sahip olan başbakan William Ewart Gladstone kürsüye geldi kamara da ve hiç sözü uzatmadan birden bire elini çekmecenin gözüne attı. Çekmeceden bir kitap çıkardı. Kitap Kuran’dı. Ve şöyle hitap etti: “Sayın İngiliz parlamenterleri, Sayın İngiliz milletvekilleri Müslüman Türklerin elinden ALLAH’ın kitabı dedikleri şu KURAN’ı alamazsak onların topraklarını işgal edemeyiz” diyordu! İşte elimizden Kuran’ı almak için her çareye başvurdular ve ALLAH’ın kitabını kaldırdılar. ALLAH’ın kitabını kaldırdıkları günden beri hangi kitaba sarılacaklarını şaşırıp kaldılar! Biz ne oyunlara gelmişiz ALLAH’ım! Önce gazetecilere, yazarlara, muhabirlere, şairlere, tarihçilere, öğretmenlere, modacılara bir kelime aşılamışlar. “Çağdaş” kelimesi, bir de “çağ dışı” kelimesi. Çağ dışı. Bizzat Galatasaray Lisesi’nin müdürlüğünü uzun zaman yapmış bulunan ALLAH’sız Tevfik Fikret, kâfir Tevfik Fikret bir şiirin de aynen şöyle söylüyor: “Yırtılır, ey köhne kitap [Kuran’ı kastediyor], yarın düşünce mezarı olan sayfaların. Bir nesil yetiştireceğiz, o nesil çıkıp ey eskimiş, köhnemiş Kuran, seni parçalayacak” diyor kâfir! Böyle hitap ediyor Tevfik Fikret! Türkiye’deki politikacıların %90’ını yetiştiren Galatasaray Lisesi’nin müdürü Tevfik Fikret bunu söylüyor! Şu milletin kaderine bak hele! Köhne kitap diye Kuran’a söylüyor! Dinsiz, ALLAH’sız herifler! Medeniyet tarihine geçmişler, edebiyat tarihine geçmiş bu dinsiz herifler! Ve oradan başlamış devam etmiş, Kuran’ı aynen Mekkeli kâfirler gibi yapmışlar. Mekkeli kâfirler ve müşrikler Kuran okundukça, anlatıldıkça, aktarıldıkça, aşılandıkça küplere biniyorlar; saltanatlarının, hükümlerinin yok olacağını hissediyorlar ve Kuran’ı şu şekilde gölgelemeye çalışıyorlardı.
Aynen o kâfirler şöyle söylüyordu: “Ey Mekkeliler, gençler, şerefliler, asiller” diye hitap ediyorlar. “sakın şu Kuran’ı dinlemeyin, şu Kuran’a kıymet, değer vermeyin” diyorlardı. “Kuran söz konusu olduğu zaman, yaygara koparın, çağdışı deyin, böyle kitap olmaz deyin, Muhammed’in [Aleyhisselatu Vesselam] uydurması deyin, yalan deyin, bozun, yıkın, geçin” diyorlardı. “Propaganda yapın” diyorlardı. Ağızlarıyla ALLAH’ın kâinatın ortasında yaktığı Kuran isimli ışığı söndürmeye çalışıyorlardı! Kuran insanoğlunun ışığıdır! Müslümanların ışığıdır! İslam’ı ortaya koyan Kuran’ın kendisi ışıktır! Dini geceler de Müslümanları kandırmak için televizyonlarda mevlit okutturanlar, niçin Kuran’ı kaldırdılar? Müslümanların gerçek ışığı Kuran’ın kendisidir! Ağızlarıyla ALLAH’ın ışığını, nurunu söndürmeye çalışıyorlar! Ağızlarıyla demek ne demek? Yani ağızlarından çıkan kelimelerle söndürmeye çalışıyorlardı! Ağızlarından hangi kelime çıkıyordu? Çağ dışı! Çağ dışı! Çağ dışı! Kuran’a göre bir topluluk oluşturmaya çalışırsanız; bu topluluk çağ dışı bir topluluk oluyor! ALLAH’sız kâfirler! Nasıl da ALLAH’ın nurunu kelimelerle söndürmeye çalışıyorlar!

O halde hemen İslam’ın hükmünü ortaya koyalım! Hangi politikacının ağzından işitirseniz, hangi gazetecinin ağzından işitir, yazısından görürseniz, hangi eğitimcinin kaleminden çıkıyor, kelimesinden çıkıyorsa; “çağ dışı” dediği zaman ALLAH’ın dini olan İslam’ı kast ediyor! “çağdaş” dediği zaman İslam’ı inkâr ediyor, “çağ dışı” dediği zaman, evet İslam’a sataşıyor! “çağdaş adam” dediği zaman “kâfir adam” demektir! “çağ dışı adam” dediği zaman “Müslüman adam” demektir! Kelimelerin anlamını iyi anlayın! Avrupa’dan gelirse eyvallah, İslam’dan gelirse hayır diyor adam! Kabul etmeyeceğiz! Yeryüzünün tamamına İslam kayıtsız şartsız hâkim olacak inşallah! Hileleri söküldü onların! Anarşist hareketler ne tatlı ve ne güzel ispat etti! Neyi ispat etti? Kuran’sız yetişen neslin ne olduğunu ne güzel sergiledi! Kuran’sız yetişen nesil görüyor musunuz ne korkunç oldu? Anarşizm bunu sergiledi! Dehşet oldu! Vahşet oldu! Korkunç oldu! Ama Müslümanların uyanmasına sebep oldu! Ey Müslümanlar! Neslinizi kurtarmak için Kuran’dan başka hiçbir kitabınız yoktur sizin! Onlar ağızlarından çıkan kelimelerle Kuran ışığını söndürmek istiyorlardı! Onlar kalemleriyle Kuran’ı kötülemek istiyorlardı! Onlar kelimeleriyle Kuran’ı silmeye çalışıyorlardı! Ama silemediler! Ama yok edemediler!

Bismillahirrahmanirrahiym. Onlar ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır. Sadakallahül-Azıym.
[Saff Suresi, 8. ayet]

Şimdi bu kelimeleri biraz açıklayalım. “çağ dışı”. “çağ dışı” demekle İslam’ı kastediyorlar! Tamam anladık! Hiç kimsenin itirazını kabul etmeyiz! “çağ dışı” dediği zaman Kuran’ın huzurunda yemin ediyorum ki, İslam’ı kast ediyorlar! “çağ dışı”. İslam. İslam’ı kast ediyorlar! Peki, siz İslam’a “çağ dışı” diyorsunuz. Yani çağ dışı demek; geçersiz, kıymetsiz, değersiz, bir şeye yaramaz demek değil mi? Evet, öyle diyorlar! Peki, neden bir gazeteciniz öldüğü zaman, bir politikacınız öldüğü zaman, bir genel müdürünüz öldüğü zaman, bir profesörünüz öldüğü zaman, bir askeriniz öldüğü zaman,… Neden çağ dışı dediğiniz İslam’ın camisinin musalla taşına getirip o leşinizi musallat ediyorsunuz? Hani çağ dışıydı? İslam çağ dışı? Cami çağ dışı? İmamlar çağ dışı? Musalla taşı çağ dışı? Sen niye cenazeni getirip, çağ dışı camisinin o musalla taşına koyuyorsun? Götür meyhane de kaldır kâfir adam! Gazinodan kaldır cenazeni! Restorandan kaldır! Diskotekten kaldır! Karnavaldan kaldır cenazeni! Niçin camiye getiriyorsun? Senin gözünde cami, İslam, Kuran çağ dışıydı hani? Sahtekâr oğlu sahtekârlar! Ne korkunç hile görüyor musunuz? Hem İslam’a çağ dışı diyecekler! Hem de pislik cenazelerini camiden taşıyacaklar! Ve Müslümanlarda sanki önlerine gelen her cenazeyi kaldırmaya mecburmuş gibi, o ölünün arkasında durup tekbir alıyorlar! Mecbur musunuz? Kılmayın bu heriflerin cenaze namazını! Hiçbir kanun maddesi zorlayamaz sizi vallahi! Özgürlükçü demokrasi dedikleri şu küfür sistemi içinde hiçbir Müslüman’ı musalla taşına gelen cenazenin namazını kılacaksınız diye vallahi zorlayamazlar! Hiç kimse zorlayamaz! Çağ dışı diyorsun sen İslam’a! Sadece bununla kalsalar iyi! Ölüleri oluyor bunların, cenazeleri çıkıyor. Ölülerine bir isim, bir sıfat bulamıyorlar! Ölü! Ölü! Gazetecilerinin, politikacılarının, askerlerinin ölüsüne bir isim bulamıyorlar! Ama çağ dışı dedikleri, geçeri yok, değeri yok, önemi yok, hiçbir şeyi yok dedikleri Kuran’ın verdiği sıfatı, verdiği unvanı; kendi cenazeleri için kullanıyorlar! “şehit” kelimesini kullanıyorlar! Vazife şehidi, demokrasi şehidi, karnaval şehidi, meyhane şehidi, vatan şehidi, … Bu ne sahtekârlık! Hani sen Kuran’a çağ dışı diyordun? Niye Kuran’ın kelimesini kullanıyorsun? Utanmaz adam! Çağ dışı Kuran sana göre! Niye “şehit” kelimesini kullanıyorsun? Defol git! Nehit [eşek] de, şehit deme! Hürriyet şehidi, zürriyet şehidi, zurna şehidi, … Bu nedir böyle? Oyuncak ettiler İslam’ı! Sadece ALLAH’ın dini hâkim olsun diye ölene şehit diyebilirsiniz! “Aman İslam gelmesin! İslam hâkim olmasın” diye bekçilik yaparken ölen adama nasıl şehit diyorsunuz siz? Bu ne çirkin, bu ne serseri adamlar böyle! Onlar böyle hilelerle, korkunç kelime oyunlarıyla İslam’ı nesillerimizin kalbinden sildiler! Bizim neslimizi bu hale getirdiler! Bizim gençliğimizi bu hale getirdiler! Bizim çocuklarımızı, Müslüman milletin nesillerini birbirinin katili, birbirinin canisi, birbirinin zinacısı, birbirinin düşmanı haline getirdiler! Tabi Kuran’ı yıktıktan sonra! Kuran’a iman edilseydi böyle olmayacaktı! İngilizler ne kadar güzel başarılı olmuş görüyor musunuz? Kâfir İngilizler ne dehşet başarılı olmuş!

Kâfirler bu propaganda ve kelimelerle, ALLAH’ın yaktığı Kuran ışığını ağızlarıyla söndürmeye çalışıyorlardı. Kelimelerle söndürüyorlar! Kelimelerle bu hainliğe yelteniyorlar! Biz de bu hileleri keşfettik, söylüyoruz! Bütün bu anlattıklarımızda amaç nedir? Sizi ALLAH’a çağırıyoruz biz! Sizi Hz. Muhammed Aleyhisselatu Vesselam’a çağırıyoruz! Bizim her şeyimiz açık, her şeyimiz meydan da! Biz Kuran’dan başka bir kitap kabul etmemişiz ki! Açıkça söylüyoruz bunu! Kellemizi kesseler, kalbimizi kıyma kıyma etseler, Kuran’dan başka bir kitaba yer bulamayacaklar bizim kalbimizde! “ “Bismillahirrahmanirrahiym. Ey Müslümanlar! ALLAH’a ve öldükten sonra dirilmeye inanmayanlarla harp edin, savaşın! Sadakallahül-Aziym.
[Tevbe Suresi, 29.ayet]
“Bu düşmanlar nerde ki savaşalım? Öldükten sonra dirilmeye inanmayanlar nerde?” Senin evinde kardeşim! Okuldan mezun olan çocuklarımızın %99’u öldükten sonra dirilmeye inanmıyorlar! Sen kendin de inanmıyorsun! İnanmış olsan Kuran’a sahip çıkardın! ALLAH’ın haram ettiğini haram etmeyenler! Kim bunlar? Arayıp sormaya gerek var mı? Her şey meydanda! Sırtına kadar soyunan kadına deyin ki, “bu haram değil mi bacım? Bu haram değil mi abla? Bu haram değil mi kardeşim? Niye böyle soyundun?” “Aaa.. sen çağ dışı bir adamsın! Niçin haram olsun? Medeniyet böyle istiyor, ben çağdaş bir insanım. Hayatımı yaşıyorum” diyor. İşte ALLAH’ın haram ettiğini haram saymıyor bunlar!

İslam ahkâmına göre; bir Müslüman’ın kızı sırtını, karnını, göbeğini, diz kapağından yukarı da kalan apış aralarını, baldırını vallahi öz babasına gösteremez! Öz babasına hiçbir Müslüman’ın kızı sırtını gösteremez! Bir baba kızının çıplak sırtına bakarsa, kızının baldırına bakarsa vallahi zina etmiş gibidir! İslam budur! Ama sokaklarda görmüyor muyuz? Sırtına kadar soyunmuş binlerce kadın, hayvani bir iştahla sokak sokak sürünüp dolaşıyor!

HEP BİLMEDİĞİMİZ FARKINA VARAMADIĞIMIZ BİR ARAYIŞ İÇİNDE OLMADIK MI HEPİMİZ?

OLDUK DEĞİL Mİ? AMA BULAMADIK..

Sitemizden Programları indirebilmek Ve En İyi Şekilde Faydalanmak İçin Lütfen ÜYE Olunuz..
(Bu Mesaj 09-06-2010 03:13 PM değiştirilmiştir. Değiştiren : delinin biri.)
09-06-2010 03:12 PM
Web Sayfasını Ziyeret Edin Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
delinin biri Çevrimdışı
Acemi Üye
*

Mesajlar: 49
Üyelik Tarihi: Nov 2009
Rep Puanı: 0
Ruh Halim
Ruh Halim
Zararsiz

Takımın:
Mesaj: #10
RE: BU DüNYA, BU NESiL HER YÖNDEN, HER CİHETTEN KIYAMET ALAMETi!
1. Dünya Savaşı’nda İngilizlere, 150 bin Osmanlı Askeri esir düştü.
Bu askerlerin bir kısmı da Mısır’ın İskenderiye şehri yakınlarında bulunan Seydibeşir Usare Kampı’na hapsedildi. Kampın tam adı, ‘’Seydibesir Kuveysna Osmanli Useray-i Harbiye Kampı’’ idi. Bu kampta 1918’de Filistin Cephesi’nde esir düşen 16. Tümenin 48. Alayına bağlı Osmanlı askerleri tutuluyordu. 12 Haziran 1920’ye kadar 2 yıl boyunca her türlü işkence, eziyet, ağır hakaret ve aşağılamaya maruz kaldılar. Bu insanlık dışı muamelenin nedeni ise Ermeniler idi. Kamptaki, Türkçe bilen Ermeni tercümanların yalan, yanlış çevirileri ve kışkırtmaları nedeniyle, kampların İngiliz komutanları, azılı Türk düşmanı kesilmişlerdi. Savaş bitmişti ancak, kamptaki ağır koşullar nedeniyle ölenler dışındaki askerleri teslim etmek, İngilizlerin işine gelmiyordu. Çünkü olası yeni bir savaşta, bu askerlerin yeniden karşılarına çıkabilecekleri, Ermeniler tarafından, İngilizlerin beyinlerine işlenmişti. Çözüm toplu katliamdı. Osmanlı Askerleri, mikrop kırma bahanesiyle, süngü zoruyla dezenfekte havuzlarına sokuldu. Ancak suya normalin çok üzerinde krizol maddesi katılmıştı. Osmanlı Askerleri, daha ayağını soktuğunda, aşırı krizol maddesi nedeniyle haşlanıyorlardı. Ancak İngiliz askerleri dipçik darbeleri ile Osmanlı Askerlerinin havuzdan çıkmalarına izin vermiyorlardı. Müslüman Askerler, bele kadar gelen suya başlarını sokmak istemedi. Ancak bu kez İngilizler havaya ateş etmeye başladı. Askerler, ölmemek için çömelerek başlarını suya soktular. Ancak başını sudan kaldıran artık göremiyordu. Çünkü gözleri yanmıştı. Dışarı çıkanların halini gören sıradaki askerlerin direnişleri de fayda etmedi ve 15 bin Osmanlı Askeri, Müslüman Asker kör oldu. Bu vahşet, 25 Mayıs 1921 tarihinde TBMM’nde görüşüldü. Milletvekilleri Faik ve Şeref Bey’ler bir önerge vererek, Mısır’da esirlerin krizol banyosuna sokularak 15 bin vatan evladının gözlerinin kör edildiğini, bunun faili olan İngiliz tabip, garnizon komutanı ve askerlerinin cezalandırılması için TBMM’nin harekete geçmesini istediler.

Mustafa Kemal Paşa kendi saltanatını kurma çalışmaları devam ederken, baş olma sevdası yüzünden, bir an önce kendi sistemini kurabilmek için uğraşırken, kimse bu konuyu açmadı. Unutuldu gitti.

İnsanların ihtilaf ve sosyal sarsıntılar içinde bulundukları zaman kıyamet yaklaşmış olacaktır.
[Ramuz-el E-hadis, 7/7]

Şuan günümüzde sözde halkın seçtiği yöneticiler zamanında bile hiçbir ülkenin ekonomisi düzgün değil!

Haram olan şeylerin helal sayılması kıyamet alametlerindendir.
[Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahir zaman Alametleri, sayfa 464]

Bir fitne görülür, bunu diğer fitneler takip eder. Bundan sonra bütün haramların helal sayılacağı bir fitne gelir.
[Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir zaman, sayfa 26]

“Bir fitne görülür, bunu diğerleri takip eder. Bundan sonra bütün haramların helal sayılacağı bir fitne gelir.” Nedir bu fitne?

“İngiliz Başbakanı William Ewart Gladstone kürsiye geldi kamara da ve hiç sözü uzatmadan birden bire elini çekmecenin gözüne attı. Çekmeceden bir kitap çıkardı. Kitap Kuran’dı. Ve şöyle hitap etti: “Sayın İngiliz parlamenterleri, Sayın İngiliz milletvekilleri Müslüman Türklerin elinden ALLAH’ın kitabı dedikleri şu KURAN’ı alamazsak onların topraklarını işgal edemeyiz” diyordu!

Kuran, Müslüman Türklerin elinden nasıl ve kim tarafından alınmıştır?

Kuran, Müslüman Türklerin elinden Mason Mustafa Kemal Paşa’nın yaptığı devrimlerle alınmıştır! Mason Mustafa Kemal Paşa’nın kurduğu sistemle alınmıştır!

Mustafa Kemal Paşa İngilizlerin emriyle, İslam’ı bozmak için her şeyi yapmıştır! Sultan Vahdettin’i vatan haini ilan edip, ülke topraklarından çıkardıktan sonra millet meclisi tarafından halife seçilen Abdülmecit Efendi’yi de çeşitli bahaneler öne sürerek 3 Mart 1924’te halifelikten men etmiş ve halifeliği kaldırarak Tüm İslam dünyasını başsız bırakmıştır!

Mustafa Kemal Paşa halifeliği kaldırdıktan sonra Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurmuştur. Mustafa Kemal Paşa din ile devlet işlerinin ayrılması kanunu olarak “Laiklik ilkesini” getirmiştir. Mustafa Kemal Paşa Türkiye’de yaşanan İslam’a her şekilde müdahale etmiş, ama İslami hükümlerin devlet yönetimine karışmasını engellemiştir!

Peki, insanlık tarihinde Laiklik nasıl ortaya çıkmıştır?
Önce ilk Laik kimdi, ona değinelim.

Bir insanın hem Müslüman hem de laik olması mümkün değildir. Şeytan Allah’a inanıyordu fakat kendisiyle ilgili Allah kanunlarını kabul etmiyor, bizzat kendi hayatı için kendisi kanun koyuyordu. Şeytanın iddia ve mesajı şu idi: “Ya Rabbi sen beni ateşten, Âdem’i de topraktan yarattın. Benim kanunuma göre ateşten yaratılan bir kimse, topraktan yaratılan bir kimseye secde etmez.” Bu sebeple “Yeryüzünde ilk laik kimdir?” sorusuna verilecek en doğru cevap “Şeytandır”. Ve yine yeryüzünde kendi yaratılışını, kanını, ırkını üstün tutmak suretiyle de ilk ırkçı, ilk faşist ilk milliyetçi de şeytandır. Tabii ki, insan neslinden de ilk laik ve ilk katil Kabil’dir. Çünkü o da şeytan gibi Allah’ın kendisi için koyduğu kanunu reddetti ve kendisi aile hukukuyla ilgili kanunu koydu. Dikkat edilirse Laik insanların hayatlarında 2 ilah, Müslüman insanın hayatında ise tek ALLAH vardır. Şeriat cephesinde toplananlar, sadece ve sadece Allah’a[c.c.] ibadet ederler. Küfür cephesi böyle değildir. Küfür cephesi dediğimiz Laik cephe; çok ilahlı bir cephedir. Laiklik cephesinde yer alanlar, Allah’dan başka bir sürü sahte ilaha iman edip taparlar. Laiklik/Küfür cephesi, sahte ilahlığı güçlendirme ve kuvvetlendirme cephesidir. ALLAH’ın hükümlerine ters kanunları icat etme yetkisini kendisinde bulan herkes sahte bir ilahtır. Dolayısıyla ALLAH’ın kanunlarıyla çelişen ve çatışan sistemleri kuvvetlendirmek amacıyla oluşturulan tüm cepheler, küfür cepheleridir. Küfür/Laiklik cephesi, hak ve hukuk noktasında bir ölüm ve zulüm cephesidir. Şeriat cephesi ise, hak ve hukuk cephesidir. Çünkü şeriat cephesine mensup olanlar, hakkın ve hukukun savunucularıdır. Günümüz İslam coğrafyasında “Müslümanlar ile Laikler arasında uzlaşma sağlanmalıdır” teklifini ileri sürenler, hakkı batıla, batılı da hakka karıştıran lanetlenmişlerdir. Şunu unutmayalım ki; heva ve heveslerini ilah edinen ve meydanlarda “Kahrolsun Şeriat!” diye bağıranlar, küfür cephesinin bir numaralı üyeleridir. Yani Ebu Leheb ve Ebu Cehil’lerin yoldaşlarıdır.
Bir kimse “ben Müslüman’ım” diyor, öte yandan İslamî hükümleri beğenmiyor ve reddediyor?” Bu durum nasıl olur. Bir adam bir anda hem mümin, hem kâfir olamaz. Ya mümindir, ya da kâfirdir. İslam dininin hükümlerini ortadan kaldıran, kabul etmeyen kimse “ben Müslüman’ım” demiş bulunsa, böyle dediği halde kâfir ve küfür içinde kalır, dinsiz imansız bir tip olarak ortaya çıkar.
[Elfaz-ı Küfür, Hüseyin Aşık, sayfa 154, İST/1981]
Bir insan ya şeriat cephesindendir veya küfür/laiklik cephesindendir. Bir insanın hem şeriat cephesine ve hem de küfür cephesine dâhil olması mümkün değildir. Çünkü bir insan, hem hukukun savunucusu ve hem de terörizmin sunucusu olamaz. İnsanoğlu için yeryüzünde iki tercih hakkı vardır. Ya Şeriat cephesi, ya küfür cephesi!

İsa Aleyhisselam, Allah katına yükseltilir. Havarilerin çoğu ölür. İznik Konsülün’de Hz. İsa Aleyhisselam’ın “Tanrının oğlu ve tanrı” olduğu iddia edilir. Daha sonra herkes Hz. İsa Ahleyhisselam’ın getirdiği dini bozmaya devam eder. Ve yüzyıllar geçer. Bilim gelişir, dünyanın yuvarlak olmadığı anlaşılır. 'Dünya öküzün boynuzları üzerindedir' diyen kilise, kendisine karşı gelen bilim adamlarını öldürür. Büyük bilim adamı Galileo, çıkarıldığı mahkemede: 'Dünya kesinlikle yuvarlak değildir' diyerek kellesini zor kurtarır. İşte Laiklik, bu bağnazlığa karşı üretilen bir sistemdir. Kilise'ye ve İncil'e nazikâne bir tavırla DEFOL demektir. Bizim elimizde ise en yüce kitap varken, Kuran'a defol diyoruz.

Hâlbuki 1400 yıl önce indirilen yüce Kuran diyor ki:
Bismillahirrahmanirrahiym. Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzer giderler. Sadakallahül-Aziym.
[Yasin Suresi, 40. ayet]

Bismillahirrahmanirrahiym. Allah iki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmazlar. Sadakallahül-Aziym.
[Rahman Suresi, 19, 20. ayetler]

Avrupalı deniz araştırmacısı Kaptan Kusto, Cebelitarık Boğazı’nda araştırmalarını sürdürürken, Akdeniz ile Atlas okyanusunun birbirine karışmadığını; bu 2 denizin birleşme noktasında harika bir su engeli bulunduğunu tespit etmiştir. Yani Allah'ın emriyle 'diffüzyon kanunu' burada iptal olmuştur.

Bu ayetleri herkes sever, kabul eder. Mustafa Kemal Paşa bile Kuran’ın bu yüceliği karşısında apışıp kalır, övgü dolu sözler söyler.

Ama:
Bismillahirrahmanirrahiym. Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah'tan bir ibret olmak üzere ellerini kesin. Sadakallahül-Aziym.
[Maide Suresi, 38. ayet]
İşte bu ayeti duymak istemezler.

Sormak lazım: Bilim ayeti Allah'tan da bu ayet (hâşâ) şeytandan mı putperest köpekler? Ama yok, onların dinleri keyifleridir, dine uymazlar, dini kendilerine uydururlar.

ALLAH [c.c.] hırsızın elini kesin der ve ekler:

'ALLAH HiKMET SAHiBiDiR.' Yani, siz bilmezsiniz, ben bilirim der!
Ayrıca, bu hüküm ayetinden birkaç ayet sonra der ki:

Bismillahirrahmanirrahiym. Kim Allah'ın indirdiği hükümler ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir. Sadakallahül-Aziym.
[Maide Suresi, 44. ayet]

Örnekler daha çoğaltılabilir. Burada anlatmak istediğimiz Mustafa Kemal Paşa bu ayetleri kabul etmiyordu. Mustafa Kemal Paşa kabul etmiyordu. Bu yüzden Türkiye’de ALLAH’ın emirlerini uygulamak suç. Uygulamayı bırakın, uygulanmasını teklif etmek bile suç. Meselâ Türkiye’de Başbakan istediği gibi hükmedebilir. Keyfine göre yasa çıkarır, hemen onaylatır. Hırsızları ister 2 yıl hapseder, ister 5 yıl, isterse 3 ay. Ama 'hırsızın elini kesmeye' kalkarsa, 'din'e dayalı yasa yapmaktan' hemen partisi kapatılır, kendi de hapse girer. Başbakan olsa bile girer, 70 milyon tarafından seçilmiş olsa da.

Hani egemenlik milletindi? Evet, Egemenlik Milletindir Türkiye’de ama ALLAH'a karşı olduğu sürece milletindir!

Hâlbuki hüküm;
Bismillahirrahmanirrahiym. [Hüküm] Yalnız Allah'ındır. Sadakallahül-Aziym.
[Yusuf Suresi, 67. ayet]

Bismillahirrahmanirrahiym. Hüküm ALLAH’ındır. Sadakallahül-Aziym.
[Kasas Suresi, 88. ayet]

Bismillahirrahmanirrahiym. Artık hüküm yüce ve büyük Allah'ındır. Sadakallahül-Aziym.
[Mümin Suresi, 12. ayet]

Bismillahirrahmanirrahiym. Hüküm vermek Allah'a aittir. Sadakallahül-Aziym.
[Şura Suresi, 10. ayet]

Bismillahirrahmanirrahiym. Hüküm veren Allah'tır. Sadakallahül-Aziym.
[Ra’d Suresi, 41.ayet]

Bismillahirrahmanirrahiym. Hüküm vermek yalnız Allah'a aittir. Sadakallahül-Aziym.
[En'âm Suresi, 57. ayet]

Bismillahirrahmanirrahiym. Doğrusu hüküm yalnız ALLAH’ındır. Sadakallahül-Aziym.
[En'âm Suresi, 62. ayet]

Ve daha birçok âyette de belirtildiği gibi Hüküm Allah'ındır.

Diyorlar ki: 'İman insanın içinde olur'! Doğru, öyledir. Ama düşünün, Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz bir köşeye çekilip içinden mi iman etti? Hayır, Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz ömrü boyunca HAKK'ı hâkim kılmak için savaştı. Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz ALLAH'ın hükmünü hâkim kılmak için savaştı!

Mustafa Kemal Paşa hayatı boyunca laik bir devlet kurmak için savaştı. Şeriatı yıkmak için! Ve yıktı da! Allah'ın laneti üzerine olsun! [Amin!]

Ey kâfirler! ALLAH’ın hükmünün uygulanmadığı yerde kimse Müslüman olamaz! ALLAH’ın hükmünün uygulanmadığı yerde Müslümanlıkta olmaz!

20 Nisan 1924 Türkiye’nin ilk Anayasa’sında bulunan maddelere bakalım:

“Her Türk asker doğar.”
İslamiyette eli silah tutan her erkek askerdir. Mustafa Kemal Paşa Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in hadislerini başka kelimelerle, kendi sözüymüş gibi söylemiştir.

“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.”
Mustafa Kemal Paşa “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” demiştir. Diktatörlük ve asker gücüyle kendi istediklerini kabul ettirmiştir.

Ey gafiller! Ey kâfirler! Hâkimiyet kayıtsız şartsız ALLAH’ındır!

Mustafa Kemal Paşa dini hükümleri hiçe sayarak kendi kafasına göre derme çatma kanunlar oluşturmuştur.

Mustafa Kemal Paşa, âlimlerin, hocaların dini, İslamiyeti öğrettikleri, ücret talep etmedikleri gibi, öğrencilerinin de masraflarını karşıladıkları tekkeleri, zaviyeleri ve türbeleri 30 Kasım 1925’te kapatmıştır.

Mustafa Kemal Paşa, 25 Kasım 1925’de kâfirlerden gelme olan şapka kanununu çıkartmıştır.

Mustafa Kemal Paşa, 26 Aralık 1925’te Hicri Takvimi, İslami Takvimi kaldırdı, yerine kâfirlerin kullandığı Miladi Takvimi getirmiştir.

Doğru ya biz Avrupa’ya inanıyoruz. Avrupa’nın iman ettiğine inanıyoruz. Kâfirliğe, putperestliğe inanıyoruz. Bu yüzden dinimizin takvimini bırakıp, kâfirlerin takvimini kullanıyoruz. Kim istedi? Mustafa Kemal Paşa! Türkiye’de tatil günleri Yahudilerin kutsal günü cumartesi ile Hıristiyanların kutsal günü pazar. Müslümanların kutsal günü Cuma günü ise haftanın en yoğun günüdür!

Noel kutlamalarını da Kâfir Türkiye “yılbaşı” olarak kutluyor!

Mustafa Kemal Paşa 3 Aralık 1934 de bazı kıyafetlerin giyilmesini yasaklamıştır. Bu kanunla din adamlarının, hangi dine mensup olurlarsa olsunlar, mabet ve ayinler dışında dini giysiler giymeleri yasaklanmıştır.

Dini kıyafetlerin yasaklanması ne demektir? Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in sünnetine uygun giyinmek yasak! Nasıl giyinecek insanlar? Avrupalı kâfirler gibi.

Kim gösteriş elbisesi giyerse, ALLAH kıyamette o elbisenin aynısını ona giydirecektir. Sonra ateş onu alevi ile tutuşturacaktır. Kim de bir topluluğa benzemeye özenirse o, onlardandır.
[Cem’u’l-Fevaid, Rudani 5790.hadis]

“Kim de bir topluluğa benzemeye özenirse o, onlardandır!” Özenen kim? Türkiye’de yaşayanlar! Özenilen kim? Avrupalı kâfirler!

Mustafa Kemal Paşa’nın Türkiye Cumhuriyeti Nüfus Cüzdanı’nda din bölümünde hiç bir şey yazmamaktadır! Neden yazmamaktadır?

Mustafa Kemal Paşa’nın Kazım Karabekir'e "her şeyden önce din anlayışını kaldırmalıyız" dediğini hangi kitapta gördünüz?

Bir İngiliz yazara söylediği "Benim dinim yok. Bazen bütün dinler denizin dibine batsın istiyorum" sözlerini Diyanet İşleri Başkanlığı'nın girişine astırmadığına mı şükredelim?

Can Dündar, 'Elhamdülillah laikiz' diyor.

Kazım Karabekir anlatıyor: "Mustafa Kemal Paşa, benim hayretle baktığımı görünce şöyle dedi: “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus anlayışını kaldırmalıyız. Partiyi, bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur."
[Kazım Karabekir Anlatıyor, (yayına hazırlayan Uğur Mumcu), İstanbul: Tekin Yayınevi. 1990. sayfa, 83-84]

Mustafa Kemal Paşa, 17 Şubat 1926’da kabul edilen İsviçre Medeni kanununu örnek alarak hazırlattığı Türk Medeni Kanunu’nu getirmiştir. Sözde Müslüman halk kâfirlerden gelen kanunlarla yönetiliyor! İslam’ın kadınlara verdiği hakları başka kanun veremez! Ama Mustafa Kemal Paşa ne istiyorsa o kanuna göre hükmediliyor Türkiye’de!

Mustafa Kemal Paşa tek eşlilik hükmünü getirmiştir. Kendisi erkekliği olmadığı halde, Çankaya’yı kerhaneye çevirmiştir! Kendini oğlan çocuklarına yaptırmıştır!

Latife’yle boşandıktan sonra Mustafa Kemal’in zincirleri yeniden çözüldü. Eski fuhuş hayatı alabildiğine başladı. Çankaya meşhur ve muteber bir kerhane oldu. 20-30 kadın birden doluyordu. Sabahlara kadar mum söndü yapılıyordu.
[Türkiye’nin İlk Milli Eğitim Bakanı Doktor Rıza Nur, Hayatım ve Hatıratım, sayfa 1318-1321]

Mustafa Kemal Konya’ya gitmiş, orada okulu ziyaret edip bir öğretmen kadını beğenmiş, almış getirmiş. Onunla bir müddet eğlendi. Sonra Avrupa’ya eğitime yolladı. Milletin parasıyla fahişelerine ihsan! İzmir’e gitmiş, orman memurunun okula giden küçük kızı Afet’i beğenmiş, almış getirmiş. Hadi ona da fuhuş… Sonra onu da İsviçre’ye tahsile yolladı.
[Türkiye’nin ilk Milli Eğitim Bakanı Doktor Rıza Nur, Hayatım ve Hatıratım, sayfa 1318-1321]

Nerede kız görüp beğenirse eşkıya gibi omuzlayıp götürüyor. Hem de okullardan. Ne feci! Evvelce bir gece Ankara Darülmuallimatı’nı da basıp bir kız kaçırmıştı. Adam hırsız eşkıya!
[Türkiye’nin ilk Milli Eğitim Bakanı Dr. Rıza Nur, Hayatım ve Hatıratım, sayfa 1318-1321]

Türkiye’yi kime borçlusun?
Uçkurundan başka bir şey düşünmeyen Mustafa Kemal’e mi?
Yoksa Çanakkale’de ALLAH yolunda şehit düşen gerçek atalarına mı?

Hani birçok Kemalist “biz atatürk çocuğuyuz” derler ya! Onlara sormak lazım aslında; ananızı “Mustafa Kemal mi belledi?” diye! Analarını bellemeye kalksa da belleyemez ki, erkekliği yok adamın!

Mustafa Kemal Paşa resmi nikâh hükmünü getirmiştir. Resmi nikâhın hükmü nedir?

İmam Buhari, imam Müslim ve diğerlerinin Ebu Hureyre Radıyallahu Anhum’dan rivayetlerinde Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz;
“Gözlerin zinası mahremi olmayan kadınlara bakmaktır. Kulakların zinası; dinlenmesi yasak olan sözleri dinlemektir. Dilin zinası; konuşulması haram olan şeyleri konuşmaktır. Elin zinası; haram olan bir şeye dokunmaktır. Ayakların zinası da gidilmesi yasak olan yere gitmektir. Kalbin de zina temennisi ve arzusu vardır” buyurmuşlardır.
Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in getirdiği ölçüler, tüm kâinatı kapsayan mahiyettedir. Erkeğin ve kadının örtünme yerleri bellidir. Kim kime karşı sakınmalıdır, yoruma ihtiyaç kalmayacak şekilde açıktır. Erkeğin diz ve göbek dâhil göbek ve diz arası mahrem, kadının el yüz hariç tüm vücudu, şekil ve vücut hatları belli olmayacak, hissedilmeyecek şekilde mahremdir.

İslam ahkâmına göre; bir Müslüman’ın kızı sırtını, karnını, göbeğini, diz kapağından yukarı da kalan apış aralarını, baldırını vallahi öz babasına gösteremez! Öz babasına hiçbir Müslüman’ın kızı sırtını gösteremez! Bir baba kızının çıplak sırtına bakarsa, kızının baldırına bakarsa vallahi zina etmiş gibidir! İslam budur! Ama sokaklarda görmüyor muyuz? Sırtına kadar soyunmuş binlerce kadın, hayvani bir iştahla sokak sokak sürünüp dolaşıyor!

Dini nikâh kıyılmana önce, bir kadın erkeğe haramdır. Dini nikâh kıyıldıktan sonra helali olabilir. ALLAH’ın haram ettiği bir şeyi, peygamberler bile helal edemez! Aynı şekilde ALLAH’ın helal ettiği bir şeyi, peygamberler bile haram edemez! Resmi nikâh nasıl kıyılır? Nikâh memuru “Belediye Başkanı’nın verdiği yetkiye dayanarak sizi karı-koca ilan ediyorum” diyerek nikâh kıyar. Dinden, imandan habersiz, kâfir ALLAH’sız belediye başkanı, ALLAH’ın haram ettiği bir şeyi nasıl helal edebilir? Resmi nikâh’ın hiçbir hükmü yoktur! Dini nikâhı olmayanlar aynı yatağa girerek bile zina işliyorlar. Doğan çocuklarda zina çocuğudur! Türkiye’de İslam tamamen yıkılmıştır! Dini Nikâh kıyılsa bile, kıyan imamların imamlık yapma yetkisi yoktur! İslam’ın hükümleri yerine getirilmediğinde zaten dini nikâh düşüyor. Türkiye fahişeler ve pezevenkler memleketidir!

İslam da erkeğe 4 eş alma hakkı verilmiştir. Ama şartları anlatılmaz. 1 eşi olan erkek, yeniden evlenecekse, ilk eşinin rızasını almak zorundadır! Eşleri arasında hiçbir haksızlık yapmamak zorundadır. Herkes tek eşlilik diye yırtınıyor ama kimin eli kimin cebinde; kimin şeyi kimin şeyinde belli değil ki bu zamanda! Kadınlar tek eşliliği savunuyorlar ama savaşlar sonucunda erkekler azaldığında çok eşliliği isteyenler onlardı!

1 Mart 1926’da, 1889 İtalyan Zanardelli Yasası esas alınarak hazırlanan Yeni Türk Ceza Kanunu kabul edildi.

Türkiye’de, İtalyan kâfirinin ceza kanunu kabul ediliyor ve uygulanmaya başlanıyor. Mustafa Kemal Paşa, derme çatma kanunlar oluşturuluyor hemencecik. Avrupa’dan aldığı kanunlarda ufak tefek değişikler yapıyor. Başına “Türk” ismini koyuyor. Herkes de kabul ediyor. Türk Ceza Kanunu, Türk Medeni Kanunu, … vs.

1926 yılında Almanya Ticaret Kanunu’ndan yararlanılarak hazırlanan “Türk Ticaret Kanunu” kabul ediliyor.

Türkiye’de yaşayanlar, Mustafa Kemal Paşa’nın getirmiş olduğu kanunlarla yönetiliyor! Türkiye’de ki insanlar, Amerikan Askeri Kanunlarına göre askerlik yapıyor, İsviçre Medeni Kanunu’na göre ailesini kuruyor, İtalyan Zanardelli Kanunu’na göre cezalandırılıyor, Alman Ticaret Kanunu’na göre ticaret yapıyor. Ölürken de İslami hükümlere göre gömülüyor. Türkiye’de yaşayan insanların gerçek yaşamı budur!

Gelelim Osmanlı’nın bayrağına, Türk bayrağına! Osmanlı’nın bayrağı 3 hilalli yeşil bayraktır! Ama filmlerde, senaryolarda Türk Bayrağı olarak hep ay-yıldızlı bayrak gösterilir değil mi? İnsanların yazdığı senaryolarla çekilen filmlerde böyle gösterilir. Osmanlı’nın bayrağı 3 hilalli yeşil bayraktır! Osmanlı zamanında ay yıldızlı bayrak yoktur. Gösterilen resimler sonradan uydurmadır! Ama zaten Türkiye’deki insanlar çoktan Osmanlı’yı unuttu. Osmanlı’nın övünülecek bir şeyi olduğunda herkes övünüyor. Cumhuriyet döneminde yapılan bütün haksızlıklar ve yanlışlıklar da Osmanlı’ya yıkılıyor.

İbnu Amr İbni’l-As Radıyallahu Anh anlatıyor: “Üzerinde kırmızı renkli 2 giyecek bulunan bir adam geldi ve Resulullah Aleyhisselatu Vesselam’a selam verdi. Ama Aleyhiselatu Vesselam adamın selamını almadı.’’
[Ebu Davud, Libas 20, 4069. hadis; Tirmizi, Edeb 45, 2808. hadis. Kutub-i Sitte 5242. hadis]

Ben’î Esed’den bir kadın anlatıyor: “Bir gün, Resulullah Aleyhisselatu Vesselam’ın zevcelerinden Zeyneb’in yanında idim ve kızıl toprakla onun elbiselerini boyuyorduk. Biz bu işle meşgulken Resulullah Aleyhisselatu Vesselam çıkageldi. Ancak kızıl toprağı görünce geri döndü. Zeynep bu hali görünce, Aleyhisselatu Vesselam’ın bunu yasakladığını anladı ve derhal elbiselerini yıkadı ve bütün kırmızılığı örttü. Aleyhisselatu Vesselam geri döndü ve aniden geldi. [boyadan] hiçbir şey görmeyince içeri girdi.”
[Ebu Davud, Libas 20, 4071. hadis; Kutubi Sitte 5243. hadis.]

Türk Bayrağı’nı seçen Mustafa Kemal Paşa, kan kırmızısını seçmiş değil mi? Ay-Yıldızlı al bayrağı seçmiş.
Her rengin ayrı zevki vardır. Bu ayrı renkler, nefse ait bir açıklamada bulunur. Misal: kırmızı renk şehvet ve gazabı temsil eder. Şehveti temsil eder, yani şeytanı temsil eder!
Türkler “Ay-Yıldızlı al bayrağımız” diyerek giyerler üzerlerine! Mustafa Kemal Paşa’nın Diktatörlükle kurmuş olduğu sistemin kırmızı bayrağını giyer Türk insanı! Gururla taşır!
Artık erkekler bile her renk kıyafeti giyiniyor değil mi? Pembe giyenler bile var.

Türkiye’de yaşayan insanlara Kurtuluş Savaşı sırasında; din kardeşlerimizin bize ihanet ettiği, yalnız kaldığımızı anlatırlar değil mi?

Her Türk genci “Arapların 1. Dünya Savaşı’nda Türklere ihanet ettiğini” öğrenerek büyür. Türk gençleri kim? Biz Kemalist köpekler!
1. Dünya Savaşı’nda Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in İngilizler ile anlaşarak Osmanlı’ya isyan ettiği ve Osmanlı ordusunu arkadan vurduğu doğrudur. Ama hep atlanan nokta Şerif Hüseyin’in “Arapların” tümünü temsil etmediği, aksine bir istisna olduğudur. Ortadoğu Uzmanı Tecrübeli Gazeteci Cengiz Çandar, “Arapların İhaneti” söylemi ile tarihsel gerçek arasındaki önemli farka şöyle işaret ediyor;

“Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in Hicaz’da bazı Arap bedevi kabilelerini ayaklandırarak 1916’da İngilizlerle işbirliği yaptığı doğrudur. Ancak, 1. Dünya Savaşı konusunda genel bilgisi ve fikri olan herkes, bunun askeri açıdan tayin edici bir değer taşımadığını bilir. İngilizlerin daha sonra yerine getirmediği “bağımsızlık vaadiyle” işbirliğine çektikleri Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in ve oğullarının komuta ettiği bedevi kabileleri, Mekke-Maan hattında, yani asıl cephenin gerisinde İngiliz kuvvetlerine yardımcı olmuştur. Asıl cephe, önce Süveyş Kanalı ve Kanal Harbi’nde Osmanlı kuvvetlerinin geri çekilmesinden sonra Filistin’de kurulmuştur. Filistin’de tek bir Arap ayaklanmamıştır. Suriye’de, Irak’ta[IraQ], Lübnan’da Osmanlı kuvvetlerini arkadan vuran herhangi bir olay olmamıştır. Arapların ezici çoğunluğu, İstanbul’a, yani halifeye sadık kalmıştır. Arabistan yarımadasının Hicaz bölümünden Akabe’ye kadar olan cephe gerisi dışında, Arapların Osmanlı’yı arkadan vurduğuna dair tarihte herhangi bir kayıt yoktur.”

Aynı gerçek, American-İsraeli Cooperative Enterprise [Amerikan-İsrail İşbirliği Girişimi] adlı düşünce kuruluşunun başkanı, Ortadoğu analisti Mitchell G. Bard tarafından da sözkonusu kuruluşun sitesinde şöyle vurgulanıyor:

O dönemin romantik kurgusunun aksine, Arapların çoğu 1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı’ya karşı müttefiklerin yanında savaşmadılar. İngiliz Başbakanı David Lioyd George’un belirttiği gibi, Arapların çoğu, Osmanlı yönetimi, yani halife için savaştı. [Osmanlı İmparatorluğu’na isyan eden] Faysal’ın Arabistandaki taraftarları, bir istisnaydı. Arapların topluca ihanet etmesi bir yana, bazıları Osmanlı ordularını fiilen desteklemiştir de. Konu hakkındaki uzmanlardan biri olan Doktor Zekeriya Kurşun’un ifadesiyle, “1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordusu ile beraber çeşitli cephelerde Osmanlı Askerleriyle omuz omuza çarpışan Arapların büyük yararlılıklar gösterdikleri bir hakikattir.”

Kâfirlerin, Yahudilerin, Hıristiyanların kaynaklarında bile Arapların ihanet etmediği söyleniyor. Ama Sözde Müslüman Türkiye’de “Araplar bize ihanet etti” deniliyor.

Arap milliyetçiliği, Osmanlıda Türk milliyetçiliğinden daha önce gelişmiştir. Butros el-Bustoni, Faris Şadyak, Nakkaş, Corci Zeydan gibi Hıristiyan Arapların öncülüğünde başlayan bu harekete katılan Müslüman Araplar ise, çoğunlukla Avrupalı fikirleri benimsemiş seküler aydınlardı.

“Din kardeşlerimiz, Araplar bize ihanet etmiş?” Hıristiyan Araplar ihanet ediyor! Türklere “din kardeşleriniz ihanet etti” deniliyor, yani bize “siz Hıristiyansınız” deniliyor. Bu hareketlere katılan Müslümanlar ise Avrupai yetişenler, Avrupa sevdalısı olanlar Müslümanlar. Sadece bu görüşte olan, Avrupai ilimlerle yetişen âlimler.

Buna karşılık muhafazakâr Müslüman Arapların çoğu, Osmanlı’ya sadakat duyguları içindeydiler. Hatta sadece Sünni Araplar değil, Irak[IraQ] ve Suriye’deki Şii Araplar arasında bile Osmanlı’ya ve hilafete bağlılık duygusu vardı. Bu konuda büyük bir otorite olan Profesör Kemal Karpat, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Arap milliyetçiliğinin, Hıristiyan Arapların ki hariç, aslında en son noktaya kadar “ayrılıkçı” olmadığına dikkat çekerek şöyle demektedir:
“Görülüyor ki Arapların “milli” hareketi esasında ayrılıkçı bir hareket değildi. Arapların birçoğu Osmanlı hükümdarlarını yabancı bir sömürgeci güç olarak değil, sadece Arap kökeninden olmayan, iktidarda bir hanedan olarak görüyorlardı ve Osmanlı Devleti ve hanedanı müslüman kaldıkça ve Arapların hayat tarzına saygılı oldukça, özlemlerini yerine getirmeye söz verdikçe ve onları Avrupa işgaline karşı korudukça, itaat etmekten geri kalmıyorlardı. Geçmişte şan ve şereflerini ilk hatırlayan veya hayal edenler ve tarihlerinin modern bir şeklini oluşturmaya çalışanlar Müslüman değil Hıristiyan Araplardı.”

Yani bize “din kardeşlerimiz ihanet etti” deniliyor, ihanet edenler Hıristiyan Araplar. Demek ki bizde Hıristiyan olduğumuz için bu konuyu bu şekilde benimsiyoruz!

Kürtler ise, daha da belirgin bir sadakatle önce Osmanlı İmparatorluğu’nu, ardından da Milli Mücadele’yi desteklemişler ve Müslümanlık bağının getirdiği “kardeşlikten” asla taviz vermemişlerdir. Ankara’nın kendisi, bundan taviz verene ve Kürtlere sırt çevirene kadar bu böyle devam etmiştir.

Faizin aşikâr olması kıyamet alametlerindendir.
[Ramuz-el E-hadis, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi]

İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki, faiz yemeyen adam kalmaz. Onu yemese bile kendisine tozu isabet eder.
[Ramuz-el E-hadis, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi]

Faiz yiyene, yedirene, faiz senedi yazan, bu senede şahit olana kıyamet gününde Muhammed Aleyhisselatu Vesselam dilinden lanet edilmiştir.
[Ravi: Hz. İbn-i Mes’ud Radıyallahu Anh, Ramuz-el E-Hadis, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi]

705. (2273) (6692)- Hz. Ebu Hureyre Radıyallahu Anh anlatıyor: "Resûlullah Aleyhissalâtu Vesselâm buyurdular ki: "Miraç gecesi, bir kavme uğradım ki, karınları evler gibi iri idi. Bu karınların içi yılanlarla dolu idi ve yılanlar dışarıdan gözüküyorlardı. Ben: "Ey Cebrail bunlar kimlerdir?" diye sordum. "Bunlar faiz yiyenler!" dedi."
[İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 17/260]

706. (2274) (6693)- Hz. Ebu Hureyre Radıyallahu Anh anlatıyor: "Resûlullah Aleyhissalâtu Vesselâm buyurdular ki: "Faiz yetmiş çeşit günaha sebeptir. En hafif faiz kişinin anasıyla zina yapması gibidir."
[İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 17/260]

Türkiye İş Bankası’nın kurulması!

Türkiye İş Bankası nasıl kuruldu? İçinizden, “Bunu bilemeyecek ne var? Mustafa Kemal Paşa kurdu işte!” diyenler çıkacaktır. Her şeyi Mustafa Kemal Paşa yapıyor zaten!

Türkiye İş Bankası’nın kurucusu Celal Bayar Mayıs 1982’de çıkan İş Dergisi’ne verdiği röportajda, “Biz bismillah dedik, işe koyulduk. Mustafa Kemal Paşa ‘Git Osmanlı Bankası’ndan 250 bin lirayı al, bu işe başla’ dedi’’. Şeklinde anlatmıştır Türkiye İş Bankası’nın kuruluş hikâyesini. Burada sorulması gereken soru, “İyi de Osmanlı Bankası’ndaki o 250 bin lira nereden gelmişti?’den başkası olursa tarih ofsayttan başını kurtaramaz! Nitekim Celal Bayar aynı konuşmasında bu paranın kökeni hakkında yöneltilen soruya kaçamak cevap vermekte ve “Böyle bir şeyi araştırmaya lüzum görmediğini” söylemektedir.

Mustafa Kemal Paşa’nın Osmanlı Bankası’ndaki 4 no’lu hesabının dökümünde Makbule Hanım, Hafız Yaşar ve İsmet İnönü’ye ödenen meblağlara bakalım. Tuhaf gerçekten de! Merak damarları mı kurumuştur aklımızın acaba?’diyeceğim ama merak etmeyiz. Mustafa Kemal Paşa her şeyi halletmiş, herşeye bir kulp uydurmuş nasıl olsa!

Bu konuda bize yardımcı olacak bilgiyi Mustafa Kemal Paşa’nın yakınlarından Hasan Rıza Soyak’ın hatıralarının 2. cildinde buluyoruz.
Hasan Rıza Soyak’a göre Hindistan Müslümanları, Mustafa Kemal Paşa’nın şahsına yaklaşık 500-600 bin lira tutarında bir para göndermiştir. [yaklaşık bir sterlin=7 ytl]. Mustafa Kemal Paşa, bu paranın 500 bin lirasını büyük taarruzdan önce ihtiyaçların karşılanması için Batı cephesi komutanı İsmet Paşa’nın emrine vermiştir. Zaferden sonra bu paranın 380 bin lirası icra vekilleri heyeti kararıyla Mustafa Kemal Paşa’ya iade edilmişti. Mustafa Kemal Paşa bu paranın “en faydalı bir şekilde nerede ve nasıl kullanılabileceğini” düşündü ve sonunda 250 bin lirasını Türkiye İş Bankası’nın ana sermayesi olarak kullandı.

Mustafa Kemal Paşa Hindistan Müslümanlarının gönderdiği yardım parasından 207 bin lirayı da aynı Osmanlı Bankası’ndaki 2 no’lu hesaba yatırmıştı. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’ın hatıralarından paranın kaynağını öğrendik ama yine de boşluklar var! Bir kere resmi olarak bilinen rakam, 125 bin Sterlin’dir. Bu miktar, 2006 rakamlarıyla 11,7 Trilyon Türk Lirasına karşılık gelmektedir. Şimdi bu ciddi meblağ sırf Milli Mücadele’ye yardım için mi gönderilmişti yoksa başka bir amacı mı vardı? O icra vekilleri heyeti, yani bakanlar kurulu kararı neden bugüne kadar bulunamamıştır ve Mustafa Kemal Paşa’nın Celal Bayar’a “git, çek” dediği Osmanlı Bankası’ndaki hesabına ilişkin herhangi bir kayda niçin rastlayamıyoruz? Bu bir “sırdaş hesap” mıydı? Öyleyse neden gizliydi?

Solcu aydınlarımız yıllardır “Ruslar bize yardım etmeseydi Kurtuluş Savaşı’nı biraz zor kazanırdık” dediler ama biz sustuk nedense! Sultan Vahdettin’in emriyle İstanbul-Tophane’den gönderilen cephaneleri, topları Ruslar göndermiş bize. Mustafa Kemal Paşa ve Kemalistler öyle diyor. Türkiye’de okutturdukları kitaplarda İslam Dünyası’ndan ve Hindistan’daki Müslümanların gönderdiği yardım paraları konusunda bir bilgiye yer vermiyorlar. Müslümanlar bize ihanet etmiş derler sürekli.

Bugün türban konusu yüzünden yer yerinden oynuyor. 1929’da Mustafa Kemal Paşa’nın kurdurduğu Türkiye İş Bankası Yenicami Şubesi’nde çalışan kadın memurların hepsinin başları kapalı.

Mesela sahasında ilk çalışma olan Alptekin Müderrisoğlu’nun “Kurtuluş Savaşı’nın Mali Kaynakları” kitabında Hindistan’daki Müslümanlarının yardımlarına ayrılan özel bölüm epeyce aydınlatıcı bilgiler veriyor:
1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı topraklarının işgali, işgalci kuvvetlerin Müslümanlara zulümleri halifenin Hıristiyan Devletlerin elinde esir konumuna düşmesi, Hindistan’daki Müslümanları harekete geçirmiş ve [İngiliz sömürgesi halinde olmalarına rağmen.] İngiltere’ye baskı yapmak amacıyla çeşitli dernekler kurmuşlardı. İşte bu derneklerin çabalarıyla halifeyi kurtarmak üzere 875 bin lira Ankara’ya ulaştırılmıştı. [başka yardımlar da yapıldığı ve yollarda heder edildiği sır değildir.]

İşin ilginç yanı, bu para yardımının Maliye Bakanlığı kayıtlarına yansımamış ve hazineye girmemiş olması! Daha da ilginci, doğrudan doğruya Mustafa Kemal Paşa’nın emrine verilmiş ve Osmanlı Bankası’nda 1922 Ağustos’una kadar faiz işletilmeden tutulmuş bulunmasıdır. Kurtuluş Savaşı’nın büyük hazırlık döneminde çekilen her türlü mali sıkıntılara rağmen, bu paraya el sürülmemiştir. Bu para neden Mustafa Kemal Paşa’nın emrine verilmiştir? Sultan Vahdettin’in fermanıyla işgalci kuvvetlere karşı yapılan savaşın komutanı olduğu için Mustafa Kemal Paşa’nın emrine verilmiştir!

Kurtuluş Savaşı’ndan önce seferberlik ilan edilmiştir! Halkın nesi var nesi yok elinden alınmıştır! Neden? Savaş sonrasında yapılacak devrimlere ayaklanamasınlar diye!

Bir düşünün bakalım Mustafa Kemal Paşa bu parayı neden bankada tutuyor ve bütün sıkıntılara rağmen kullandırmıyor?

“Bu Çal Dağı’nın düşmesi bütün ümitlerimizi bitirdi. Yeniden Türk Milleti’nin istikbali, hürriyeti, hayatı tehlikeye düştü, gidiyor. Artık hep ölü haldeyiz. Kimsede can kalmadı. Ağzımızı bıçak açmıyor. Bunun üzerine Mustafa Kemal orduya geri çekilme emri vermiş. Bu haber de geldi. Mustafa Kemal'in özel hizmetlerinde kullandığı Arnavut yaveri Salih de cepheden geldi. Mustafa Kemal'in eşyalarını topladı. Kaçıyorlar. Mustafa Kemal ata binmiş, sarhoşmuş. Düşmüş, kaburga kemiği de kırılmış.
[Türkiye’nin İlk Milli Eğitim Bakanı Doktor Rıza Nur, Hayatım ve Hatıratım, sayfa 849]

Olurda savaş kazanılamazsa, kendini garantiye alma düşüncesi dersem, olmaz dersiniz, Mustafa Kemal Paşa öyle şeyler yapmaz.
O kadar sıkıntı, açlık var. Halkın elindeki her şey seferberlik ilan edilip alınıyor. Halk da din uğruna, iman uğruna bu yola baş koyuyor, bu yolda savaşıyor. Mustafa Kemal Paşa ise kendini garantiye alabilmek için, gerçekte halifenin, yani İslam âleminin imamının korunması için gönderilen parayı kendi şahsına ayırıyor. Çanakkale Savaşı’nda savaşan ecdadımızın yedikleri yemekler anlatılır değil mi bizlere? “Hoşaf, kuru ekmek” yemişler. Başka bir şey bulamıyorlarmış o zaman! Ama Kurtuluş Savaşı’ndan bahsetmezler bizlere! Sadece “sıkıntı ve yokluk, kıtlık varmış” derler.

Türkiye’nin ecdadı, kâfirlerden bile daha beter duruma gelmiş olan bizlerin ecdatları Kurtuluş Savaşı’nda yiyecek bir şey olmadığı için, kıtlık olduğu için ne yapmışlar biliyor musunuz? Atlar, öküzler güçten düşmesin diye, arpayı atlara, öküzlere yedirmişler! Atlar, öküzler tuvaletlerini yaptıktan sonra, atların ve öküzlerin pisliklerinin içinden arpaları ayıklayıp yıkayarak temizlemişler, pişirip yemişler! Ve ne diyorlarmış biliyor musunuz? “Din uğruna, torunlarımız uğruna başka yapacak bir şey yok!” Peki, Hindistan’dan gönderilen yardım paraları nerde? Olurda savaş kaybedilirse, Mustafa Kemal Paşa’nın rahat bir hayat sürebilmesi için Osmanlı Bankası’nda!

Biz ne yapıyoruz peki? Tadı ya da görünüşü hoşumuza gitmeyen yiyecekleri bile yemiyoruz, çöpe atıyoruz! Hatta Çanakkale Şehitliği’ne giden liseli öğrencilerden, açık saçık giyinen kız öğrencilerden; mezarları tekmeleyip “siz gebermeseydiniz, bizler şimdi istediğimiz gibi giyinemeyecek, istediğimiz şekilde hareket edemeyecektik” diyenler var biliyor musunuz?

Sadece Çanakkale’de 253 bin şehidin, Kurtuluş Savaşı’nda sayısı bile belli olmayan şehitlerin, Türkiye üzerinde şu an yaşamakta olan kâfirlerden, hayvanlardan daha aşağılık durumda bulunan bu neslin ecdadı, din uğruna, İslam uğruna savaşıp şehit olanların kemikleri sızlıyor ulan! Kemikleri sızlıyor. Torunları kâfir olduğu, putperest olduğu için kemikleri sızlıyor!

Mustafa Kemal Paşa’nın emrine verilen para İstiklal Savaşı’nda kullanılmak üzere gönderilmemiş miydi? Nitekim zafer kazanıldıktan sonra kendisine iade edilen parayı yine Osmanlı Bankası’na yatıran Mustafa Kemal Paşa, Ağustos 1924’te Türkiye İş Bankası kurulana kadar da orada tutmaya devam etmiştir.

O kadar sıkıntı yokluk var, üstüne Mustafa Kemal Paşa’nın emrine verilen, Hindistan’dan yardım parası olarak gönderilen paranın kullanılan kısmı, Mustafa Kemal Paşa’ya iade ediliyor. Kendi parasıymış gibi.

Türkiye İş Bankası’nın kurulmasıyla Türkiye’ye faiz sistemi getirilmiş ve ülke ekonomisi faiz sistemi üzerine kurulmuştur.

Faiz yiyene, yedirene, faiz senedi yazan, bu senede şahit olana kıyamet gününde Muhammed Aleyhisselatu Vesselam dilinden lanet edilmiştir.
[Ravi: Hz. İbn-i Mes’ud Radıyallahu Anh, Ramuz-el E-Hadis, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi]

705. (2273) (6692)- Hz. Ebu Hureyre Radıyallahu Anh anlatıyor: "Resûlullah Aleyhissalâtu Vesselâm buyurdular ki: "Miraç gecesi, bir kavme uğradım ki, karınları evler gibi iri idi. Bu karınların içi yılanlarla dolu idi ve yılanlar dışardan gözüküyorlardı. Ben: "Ey Cebrail bunlar kimlerdir?" diye sordum. "Bunlar faiz yiyenler!" dedi."
[İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 17/260]

706. (2274) (6693)- Hz. Ebu Hureyre Radıyallahu Anh anlatıyor: "Resûlullah Aleyhissalâtu Vesselâm buyurdular ki: "Faiz yetmiş çeşit günaha sebeptir. En hafif faiz kişinin anasıyla zina yapması gibidir."
[İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 17/260]

Şimdi gelelim meselenin başka yönüne. Hindistan’daki Müslümanların gönderdiği yardım paraları, amacı doğrultusunda kullanılmış mıdır? Hayır! Hindistan Müslümanlarının gönderdiği yardım paraları Türkiye’ye faiz sisteminin getirilmesi için kullanılmıştır. Bir Pakistanlı, bir Hindistanlı gelse; “Biz size bankanıza sermaye yapasınız diye mi bu parayı verdik?” derse, verilebilecek bir cevap var mı? Aynı şekilde, “Biz size o parayı halifeyi kurtarmanız için verdik, siz gidip halifeliği kaldırdınız!” derse, verilebilecek bir cevap var mı?

Halifenin, İslam’ın imamının korunması için gönderilen paraya el koyan Mustafa Kemal Paşa, Mason emellerini gerçekleştirip İslam’ı bir arada tutan Halifeliği ortadan kaldırmıştır.

Mustafa Kemal Paşa, 3 Mart 1924’te Halifeliği kaldırdığında o parayı geri göndermemiş, üstelik kız kardeşi Makbule Hanım’a oradaki bir hesabından maaş bağlatmıştır.

Ebu’d-Derda Radıyallahu Anh anlatıyor: Resulullah Aleyhisselatu Vesselam buyurdular ki: “Sizler kıyamet günü isimlerinizle ve babalarınızın isimleriyle çağırılacaksınız, öyleyse isimlerinizi güzel yapın.”
[Ebu Davud, Edeb 4948. hadis; Kutub-i Sitte]

21 Haziran 1934 tarihinde Soy Adı Kanunu kabul edilmiştir. Türkiye’de yaşayan insanlara anlatırlar ya eskiden “Ahmed oğlu Hüseyin, Ali Rıza oğlu Mustafa” diye çağırılırmış insanlar diye! “Bu gericilik” derler birde. Muhammed bin Abdullah, Abdullah oğlu Muhammed yani, Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz. Ahmed bin Hanbel, Hanbel oğlu Ahmed. Ebu Ya’la, Ya’la’nın babası. ALLAH indinde bu şekilde çağırılacağız ama Mustafa Kemal Paşa’ya göre, Kemalist köpeklere göre bu gericilik değil mi? Türkiye’de kullanılan soy isimlerin hiç bir hükmü yoktur!

Mustafa Kemal Paşa’ya “ATATÜRK” soyadının verilmesine gelelim.

Selanik’te Rıza Efendi adında gümrük memuru birinin üvey oğlu Mustafa Kemal Askeri Okula geliyor. Mustafa Kemal’in babası hakkında çok rivayet var; kimi bir Sırp, kimi bir Bulgar’dır diyor. Anası bunların metresiymiş. Yeni, çıkan 20. Asır Larousse Ansiklopedisi “Pomaktır” diyor. Yunanlardan alınan bilgilere göre Mustafa Kemal’in anası, Selanik’te bir genelevindeymiş. Orada piç olarak Mustafa Kemal doğar. Yenişehir Tırnovasından ve oranın ileri gelen kabadayılarından Abdoş Ağa Selanik’e gelir, Mustafa Kemal’in anasını görür, alır götürür. Mustafa Kemal 5 yaşlarında iken Abdoş ölmüş, anası oğlu ile Selanik’e gelmiş. 12 yaşında iken Mustafa Kemal, Tırnova’ya gidip miras istemiş ise de piçliğini söylemişler geri göndermişler. Mustafa Kemal okula başlamış. Anası gümrük memuru Ali Rıza ile evlenmiş. Mustafa Kemal anasından bahseder, fakat babasından bir defa bile bahsetmemiştir. Benim araştırmalarıma göre gümrük memuru Ali Rıza Mustafa Kemal’in üvey babasıdır. Mustafa Kemal babasından kendi bahsetmediği gibi diğer birinin bahsettiğini işitirse ona düşman olur. Fransız bakanlarından Hedyo, Paris’te Türkiye üzerine iki konferans verdi. Bunlar Conferencio gazetesinde yayınlandı. Hedyo’da konferansta “Mustafa Kemal Paşa’nın babası meçhuldür”, diyor.
[Türkiye’nin İlk Milli Eğitim Bakanı, Doktor Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, 3. cilt, sayfa 561-562]

Yunanlılar “Türkiye Hükümeti Ayasofya’yı cami olarak açamaz. Eğer Türk hükümeti Ayasofya’yı cami olarak ibadete açarsa Yunan Hükümeti de belgelerle Mustafa Kemal Paşa’nın gayri meşru bir çocuk olduğunu, zina çocuğu olduğunu tüm dünyaya ilan eder” diyorlar.

Sizlere şimdi anlatacağımız belgenin aslı Osmanlıca’dır. Selanik Mahkeme Kararıdır!
Mustafa Kemal Paşa’nın annesi Zübeyde’nin miras davasının kararını açıklayan mahkeme ilamıdır. Sizlere bu belgeni Latin harfleri ile tercüme edilmiş şeklini sunuyoruz.

SELANİK ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
İlam karar numarası: Adet/451

Abduş’un ölümünden sonra Zübeyde Abduş’un karısı olduğunu ve oğlu da Abduş’un oğlu olduğunu iddiası ile açmış olduğu miras davasında Abduş’un kardeşleri, mahkemeye vermiş oldukları iddianamede Zübeyde’nin Abduş’un karısı olmadığını ve genel evinden odalık aldığını ve oğlu Mustafa 2 yaşında kucağında olduğunu ve Abduş’un hiç çocuğu olmadan öldüğünü iddiaları ile durumun genel evinden sorulmasını talep etmeleri üzerine; genel evine yazılan tezkerenin cevabında Zübeyde’nin oğlu ile beraber 19 Haziran 1297’de genel evine girmiş, Yeni Şehirli Abduş isminde bir kabadayı ile anlaşıp 11 Nisan 1298’de genel evinden çıkmıştır. Bu tezkere gereği Zübeyde’nin davasının reddine karar verilmiştir. [22 Kanuni-evvel 1298]

20 kuruşluk pul hakim aza aza
Selanik asliye mühür mühür
Hukuk mahkemesi
Mühürü

Babası bile belli olmayan Mustafa Kemal Paşa, 6900 yıllık bir kavim yok sayılarak Mustafa Kemal Paşa’dan öncesi yok sayılarak, Türklerin atası, Türklerin babası anlamında “ATATÜRK” soyadını almıştır.

Ulannnnnnnnnnnn! Bu nesil, yerden mi bitti! Gökten mi indi! Sultan Vahdettin’in emri altında ki bir komutan, Sultan Vahdettin’in fermanıyla savaşı kazanınca, masonların Siyonist emellerini gerçekleştirebilmesi için diktatörlük yaparak, her türlü haramı helal sayıyor, her türlü günahı işliyor ve bu neslin de uygulaması için kanunlar koyuyor! Babası bile belli olmayan, Avrupalı kaynaklarda babası “Sırp” olarak geçen Mustafa Kemal “ATATÜRK” soyadını alıyor. Soyu bile belli olmayan Mustafa Kemal Türklerin atası kabul ediliyor! Türk olmayan bir adam Türklerin atası kabul ediliyor!

Sa’d ibnu Ebu Vakkas Radıyallahu Anh’dan rivayet edildiğine göre Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz şöyle buyurdu:
“Bir kimse kendi babası olmadığını kesinlikle bildiği birinin soyundan geldiğini ileri sürerse, ona cennet haramdır.”
[Riyazu’s-Salihin, İmam Nevevi, 1806. hadis]

Ebu Hüreyre Radıyallahu Anh’dan rivayet edildiğine göre Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz şöyle buyurdu:
“Babalarınızdan yüz çevirip onları inkâr etmeyiniz. Her kim kendi babasını bırakıp bir başkasına baba derse, nankörlük etmiştir.”
[Riyazu’s-Salihin, İmam Nevevi, 1807. hadis]

Yezid İbn-i Şerik İbn-i Tarık şöyle dedi:
Ali Kerremullahi Vechehü, minberde konuşurken gördüm ve şöyle buyurduğunu duydum:
“Hayır, iddialar doğru değildir. Vallahi bizim yanımızda Kuran’dan ve şu sayfadan başka okuduğumuz bir yazı yoktur.” Böyle dedikten sonra o sayfayı açtı. Orada develerin yaşları ve yaralamayla ilgili hükümler vardı. Yine bu sayfada Resulullah Aleyhisselatu Vesselam şöyle buyuruyordu:
“Ayr[Âır ] Dağı’ndan Sevr Dağı’na kadar olan yerler Medine’nin haremidir. Her kim orada kitap ve sünnete aykırı bir iş yapar veya dine fesat karıştıran birini korursa, ALLAH’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun. ALLAH kıyamet gününde o kimsenin ibadetlerini ve tevbesini kabul etmeyecektir. Müslümanlardan birinin verdiği bir söz ve güvence, yaptığı bir antlaşma hepsini bağlar. Her kim bir müslümanın verdiği söz ve himayeyi dikkate almazsa, ALLAH’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun. ALLAH kıyamet gününde o kimsenin tevbesini ve ibadetlerini kabul etmeyecektir. Her kim kendi babası olmadığını kesinlikle bildiği birinin soyundan geldiğini ileri sürerse veya kendi efendisi olmayan birini efendi olarak kabul etmeye kalkarsa, ALLAH’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun. ALLAH kıyamet gününde o kimsenin tevbesini ve ibadetlerini kabul etmeyecektir.
[Riyazu’s-Salihin, İmam Nevevi, 1808. hadis]

Ebu Zerr Radıyallahu Anh, Resulullah Aleyhisselatu Vesselam’ı şöyle buyururken dinlediğini söyledi:
“Babası olmadığını bildiği birini babam diye sahiplenen kimse, babasına nankörlük etmiş olur. Kendisine ait olmayan bir şeyi sahiplenmeye kalkışan kimse bizden değildir; o cehennemdeki yerine hazırlansın.”
[Riyazu’s-Salihin, İmam Nevevi, 1809. hadis]

Türklerin atası, Türklerin babası olarak Mustafa Kemal Paşa’ya “ATATÜRK” soyadı verilmiştir. Türkiye’de yaşayan insanlar Mustafa Kemal Paşa’ya “ATA” dedikleri için, Mustafa Kemal Paşa’nın soyundan geliyor demek ki. Mustafa Kemal’e “ATA” dedikleri için, çünkü “ATA” baba demektir. Günümüzde insan eşinin babasına bile “baba” diyor. İnsan eşinin babasına bile “baba” dememesi gerekirken, eşinin babasına bile “baba” diyor. Kendi babasına nankörlük etme, cennetten mahrum olma, ALLAH’ın ve meleklerin lanetini üzerine almak için, sırf saygı ifadesi olarak eşinin babasına “baba” diyor insan! Bütün haramları helal sayan helalleri de haram sayan Mustafa Kemal Paşa’ya, dini hükümleri hiçe sayan Mustafa Kemal Paşa’ya “ATA” diyor Türkiye’deki kâfirler!

“Her kim orada kitap ve sünnete aykırı bir iş yapar veya dinde fesat çıkaran birini korursa, ALLAH’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun.”

ALLAH’a küfrediliyor, Kuran’a küfrediliyor, Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’e küfrediliyor. Türkiye’deki kâfir halk da küfrediyor ama Mustafa Kemal Paşa denildi mi kimse korkudan ağzını açamıyor! Mustafa Kemal Paşa’yı övüyor herkes!

Türkiye diliyle ALLAH’a iman ettiğini söylüyor. Dilinden Resulullah Aleyhisselatu Vesselam’ı düşürmüyor. Ama Gerçekte kalbiyle Mustafa Kemal’e tapıyor! Türkiye şeytanın ezanı olan; ilahileri, kasideleri, müzikleri dinleyen kulaklarıyla şeytana tapan kâfirlerle dolu! Şeytanın okuma kitabı olan şiirleri okuyan gözleriyle, dilleriyle şeytana tapan kâfirlerle dolu! Canının istediğini yapan; yani şehvetine yenik düşüp, nefsine uyan, nefsine tapan kâfirlerle dolu!

Sizden birine, halktan korkması, işittiği veya gördüğü bir gerçeği söylemeye engel olmasın.
[Ravi: Hz. Ebu Said Radıyallahu Anh, Ramuz-el E-Hadis, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi[

Bildiklerimizi söyleyemiyoruz değil mi? Birçoğumuz da bilmiyor gerçekleri! Bilenler de gerçekleri söyleyemiyor! Susuyor! “Bazı şeyler her yerde konuşulmaz” diyor. Özellikle de Mustafa Kemal Paşa hakkında kimse konuşamıyor değil mi? Askeriye var çünkü. Mustafa Kemal Paşa’ya tapan askeriye var. Mustafa Kemal Paşa’ya tapan askeriye var! “Mustafa Kemal Paşa’ya hiçbir şey deme de” ne yaparsan yap Türkiye’de! ALLAH’a küfredilmiş, Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’e küfredilmiş, hakaret edilmiş, Kuran’a küfredilmiş umurlarında mı Türkiye’de yaşayan kâfirlerin! Zaten en çok küfredenler, isyan içinde olanlar da Türkiye’de yaşayan kendini Müslüman sanan kâfirler!

Kıyamet günü olduğunda, bir münadi nida eder ki: "Allah’tan gayrısı için kim bir amel işlemiş ise, onun sevabını kendisi için amel işlenen kimseden talep etsin."
[Ravi: Hz. Useyd İbni Ebu Fadale Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 59]

Kıyamet günü olduğunda, kâfire ameli bildirilir. Lakin o inkâr edip mücadeleye girişir. Ona denilir ki: "İşte şunlar senin komşularındır. Aleyhinde şahitlik ediyorlar." O der ki: "Yalan söylüyorlar". O zaman denir ki: "Ailen ve kavmin de böyle söylüyor." O der ki: "Onlar da yalan söylüyorlar." Kendisine: "Peki öyleyse yemin et." denilir. O da yemin eder. Sonra Allah, o kâfirleri susturur. O zaman kâfirlerin kendi dilleri kendisi aleyhinde şahitlik eder. Bunun üzerine Allah onları cehenneme atar.
[Ravi: Hz. Ebu Said Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 60]

Ümmetimin hepsi Cennete girer, istemeyen giremez. Dediler ki: "Kim istemez?" Buyurdu ki: "Bana itaat eden Cennete girer, Bana isyan eden istememiştir.”
[Ravi: Hz. Ebu Hureyre Radıyallahu Anh, Ramuz El E-Hadis/Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Sayfa 342]

Ey insanlar, ALLAH kitabını peygamberlerin lisanı üzerine indirdi. Helalini helal, haramını haram kıldı. Peygamberlerin lisanı üzerine indirdiği kitabında helal kıldıkları kıyamete kadar helaldir. Peygamberlerin lisanı üzerine indirdiği kitabındaki haram kıldıkları da kıyamete kadar haramdır.
[Ravi: Hz. Enes Radıyallahu Anh, Ramul-el E-Hadis, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi]

“ALLAH kitabını peygamberlerin lisanı üzerine indirdi.” 1 Kasım 1928 Türk Harfleri’nin kabulü. Türkçe! Türkçe, Türklerin kullandığı dil demektir. Atalarımızın kullandığı dillere bir bakalım.

Türklerin ilk kullandığı alfabe olarak bilinen, sağdan-sola yazılıp, sağdan-sola okunan Göktürk Alfabesi’dir.

Göktürk Kağanlığı’nın 744 tarihinde yıkılmasıyla onun yerine geçen Uygur egemenliği döneminde kullanılan, sağdan-sola yazılıp, sağdan-sola okunan Uygur Alfabesi. Uygur harfleri Arapça harfleriyle birçok benzerlik taşımaktadır. Kutadgu Bilig, Türk dillerinin en temel eserlerinden ve Türk dilleri araştırmalarının önemli kaynaklarındandır. İslami Türk edebiyatının adı bilinen ilk şair ve düşünürü Balasagunlu Yusuf Has Hacib tarafından Uygur Alfabesiyle kaleme alınmıştır. Eserin 4. satırında Arap Alfabesiyle “besmele” yazılmaktadır.

Osmanlı zamanında; Arapça ve Farsça Alfabeleri kullanılarak oluşturulan sağdan-sola yazılıp, sağdan-sola okunan Osmanlıca ağırlıklı kullanılmış olup, bunun yanı sıra Osmanlı İmparatorluğu’nda 18. yüzyıla kadar Uygur Alfabesi de kullanılmıştır.

Türkler 6900 yıl boyunca, Milattan önce 5000 yıllarına kadar uzanan, Uygurlar ve İskitler zamanından; Mason Mustafa Kemal’in kurduğu, diktatörlükle hükmettiği cumhuriyet dönemine kadar sağdan-sola yazılıp, sağdan-sola okunan dilleri kullanmışlardır. Mustafa Kemal Paşa ise, öğrenimi zor olduğu bahanesiyle; dini bozup, masonların Siyonist emellerini gerçekleştirebilmeleri için, kendi yalanlarının ortaya çıkmaması için ve Osmanlı kaynaklarının, Arapça kaynakların anlaşılamaması için sağdan-sola yazılıp, sağdan-sola okunan Osmanlıca’yı kaldırmıştır. Kâfirlerin alfabesinden yararlanarak; soldan-sağa yazılıp, soldan-sağa okunan ve Türkçe adı verdiği Latin Harfleri’nden oluşturduğu alfabeyi getirmiştir.

HEP BİLMEDİĞİMİZ FARKINA VARAMADIĞIMIZ BİR ARAYIŞ İÇİNDE OLMADIK MI HEPİMİZ?

OLDUK DEĞİL Mİ? AMA BULAMADIK..

Sitemizden Programları indirebilmek Ve En İyi Şekilde Faydalanmak İçin Lütfen ÜYE Olunuz..
09-06-2010 03:13 PM
Web Sayfasını Ziyeret Edin Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
Gönder Cevapla


Forum'a Git:


Konuyu görüntüleyenler: 1 Misafir
Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir. 5651 sayılı yasaya göre bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. 5651 sayılı yasaya göre sitemiz mesajları kontrolle yükümlü olmayıp, şikayetlerinizi mail@islamiforum.net adresine yollarsanız, gerekli işlemler yapılacaktır. Dikkat: Bu site şikayet sitesi değildir, arızalı ürünleriniz ve diğer şikayetleriniz için bu email adresini kullanmayınız. Report Abuse, Harassment, Scamming, Hacking, Warez, Crack, Divx, Mp3 or any Illegal Activity to mail@islamiforum.net