Gönder Cevapla
 
Değerlendir:
  • 0 Oy - 0 Yüzde
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
BÜYÜK YANILGI VE KARANLIĞIN KUYUSU...
Yazar Mesaj
çakyamuni Çevrimdışı
General
******

Mesajlar: 4,341
Üyelik Tarihi: Aug 2011
Rep Puanı: 1140
Ruh Halim
Ruh Halim
Supheli

Takımın:
diger
Mesaj: #1
BÜYÜK YANILGI VE KARANLIĞIN KUYUSU...
Sevgili dostlar! Garip bir dünyanın karanlık kucağında yaşayan acayip insanlarız. Yorgunuz, mustaribiz, biçareyiz, aciziz. Büyük mikyasta küçücük noktalarız, küçük mikyasta devasa bir evren misali. Büyük acıların küçük sandallarıyız. Derinliği korkutucu, yüzeyi kaotik, varlığı çelişik yaratıklarız. Bazen ilkleri sonda, bazen sonları ilkte yaşarız. Kolayı sever, zordan kaçarız. Yalan hoş gelir, gerçeği duymak bile istemeyiz. Uzak düşler kurar, bazen düşlerimizde uzaklara düşeriz. Kendi küçük ülkemizi hep içimizde taşır, gittiğimiz yere onunla gideriz. Düşünce koşulları her zaman sıkıcı gelir bize, bu yüzden düşünmeyi pek sevmeyiz. Çünkü ağzımızın tadını, gözümüzün zevkini, yolumuzun hızını, hayatımızın hazzını bozar gibi gelir bize ve bu da iyi gelmez bize. İyi gelmediğini düşündüğümüz şeyler iyileştirecek olsa da bizi, yine de kötüyü tercih etmekte tereddüt etmeyiz. Ama tercihimizin sorumluluğunu taşıyamayacak kadar da korkağız. Hep yanılırız ama yanılgılarımız bir türlü uslandırmaz bizi ve yanıla yanıla yaşarız, doğruya ulaşamadan. Belki doğru gözümüzün önündedir ama o kadar yakın olduğu için göremeyiz, çünkü öyle bir şey olabileceğini bir türlü ummayız. Ya da doğruyu görmek istemeyiz, yalanla gelen nimetlere alıştığımız ve bırakması cehennem gibi geldiği için. Bu yüzden de bir türlü olmamız gerektiği gibi olamayız, insanlık merkezinde duramayız. Zira karışık severiz biz ve o karışık içinde fark etmeyiz fark edilecek şeyleri. İlk söylediğimiz son söylememiz gereken olsa da, bazen son söyleyeceklerimizi ilk baştan söyleyiveririz. Tek kurşunla koca bir gövdeyi düşürürüz bazen. Tek kelime de tüm konuyu özetleyiveririz. Bu sefer de öyle olacak gibi, sonda ki başa, başta ki sona düşecek gibi. İlginç bir serüven olacak gibi ama Hak şerleri hayr eyler, zannetme ki gayr eyler, Ârif ânı seyr eyler, Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler. Konu belki müphemmiş gibi geliyor olabilir ama süreç içerisinde her şey aşikâr olacaktır kuşkusuz. Bir fikirde bin fikir gizliymiş gibi, bir cümlenin bin cümleyi gerektireceği kemiyette mülahazalar serdedeceğim. Burada mühim olan olay bilimsellikten ziyade düşünselliktir. Bilimsellik dibimizden ayrılmadı, düşünsellik hayatımıza uğramadı. Ama yine de biz hep karanlıkta kaldık!

İnsançocukları bilime çok önem verirler ve kuşkusuz da vermeleri icap eder. Ama burada derin bir yanılgı gizlidir. Bilimsel yönde ki yeterliliğimiz, bizi düşünsel yönde de yeterli olduğumuz gibi karanlık bir vehme düşürür. Oysa böyle bir şey kabil değildir. Çünkü düşünce çok farklı bir boyuttur. Bilim ise olabildiğince farklı bir alandır, kuşkusuz hayatımızın bir parçasıdır ve öyle de olmalıdır, kalmalıdır. Böyle absürt iddialarda bulunanlar ya hiçbir şey bilmemektedirler ya da aldatabileceklerini sanmaktadırlar. İnsançocuğu yalancıdır! Günümüz aydınlarının ve sözde kültürlü insanların insanlığı aldatabileceklerine inandıkları bir sığınma alanıdır burası. Biz büyük okullarda okumuş, yükseköğrenim görmüş, muayyen payeler elde etmiş, büyük diplomalara sahip olmuş, epey malumat teraküm etmiş olan ve güya piyasa değeri olan kitaplarla hemhâl olmuş kişilerin gerçekten yeterlilik kesbetmiş ve son raddeye ulaşmış insanlar olduklarını zannederiz, onlarda kendileriyle büyük gurur duyarlar. Tabi bu meyanda, bu insanlar fikirde de derinleştiklerini ve en yüksek aşamaya vardıklarını sanırlar. Bahusus akademik alanda arz-ı endam eyleyenler böyle şeylere müpteladırlar. Çünkü böyle bir şey onlara toplum karşısında konuşma salahiyeti ve konuştuklarını da kabul ettireceklermiş gibi bir özgüven verir. İnsançocukları da böylelerine aldanmaya meyyaldirler. Elde ettikleri payeleri sonuna kadar hak ettiklerini düşünürler. Bu türler, muayyen alanlarda gerçekten ihtisaslaşmış olabilirler, doçentlik, profesörlük vb. payeler elde etmiş olabilirler, büyük bir tarihçi, fizikçi, edebiyatçı vs. olabilirler ama böyle olmaları onların düşünsel açıdan da yetkin olduklarını göstermez ama onlar kendilerini böyle göstermeyi ve karşılarındakileri susturmayı marifet zannederler. Onlar her şeyi en iyi düşünürler, en iyi bilirler ve her konuda en doğru kararı verirler. Gerçekte ise böyle bir şey kabil değildir ama onlarda bunun farkında değillerdir. Bunlar zevahirde sahip oldukları tüm mümeyyiz vasıflara rağmen, bazen bir avam kadar bile düşünebilecek yeterlilikten aciz olduklarını spontane ifşa ederler. Zamanı tanımak, çağı anlamak, büyük sorunlara pratik çözüm üretmek, mezkûr payelerden çok farklı şeylerdir bazen. Zevahirde bunlar çok bilgiç takılsalar da haddizatında koyu bir cehaletin mahkûmu olabilirler ve kendilerine bahşedilmiş payeleri de filhakika hak etmiyor olabilirler. Bilinçle, aydınlıkla, malum payeler arasında her zaman doğru orantılı bir ilişki bulunmayabilir. Bunlar bilimsel doygunluğa eriştiklerinden, fikri kifayetsizliklerinin idrakine varamazlar. İşte büyük yanılgı da burada başlar!

VATAN-AHLAK-ADALET.
DÜŞÜNCEYLE SAVAŞMAK YÜCELTİR.
14-05-2019 07:01 AM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
çakyamuni Çevrimdışı
General
******

Mesajlar: 4,341
Üyelik Tarihi: Aug 2011
Rep Puanı: 1140
Ruh Halim
Ruh Halim
Supheli

Takımın:
diger
Mesaj: #2
RE: BÜYÜK YANILGI VE KARANLIĞIN KUYUSU...
Bu serüvende büyük dalgalanmalar yaşayarak yürüyecez inşaAllah ve her şey çok güzel şekilde nihayetlenecek. Biz zevahire baktığımızda ileri ülkelerin ve geri ülkelerin var olduklarını müşahede ederiz. İleri ülkelerin çok güçlü, geri ülkelerin ise çok zayıf olduklarını varsayarız. Bu bizim gözümüze yansıyanlardır. Çünkü biz insançocukları hiçbir zaman arka planı görmeyiz, görmek istemeyiz, göstermek isteseler dahi, böyle isteyenleri düşman belleriz. Bizim için var da, yok ta zevahirdir. Biz ancak görmemiz gerekeni görürüz ya da görmemiz gereken kadarı gösterilir bize. Çünkü akletmeyiz, akledenden de hazzetmeyiz. Ama mütemadiyen, Allah; ‘’akledin’’ diyor diye sayıklar dururuz ve ahkâm kesmeye bayılırız. Tıpkı, mütemadi Allah; ‘’emrolunduğun gibi dosdoğru ol’’ diyor diye milyon kez tekrar ettiğimiz asla öyle olmadığımız gibi. Çünkü dini alanda ahkâm kesmenin kazancı, getirisi boldur tabi gerçek dine dokunmamak kaydıyla, çünkü gerçek din yakıcıdır ve herkes dokunamaz ve dokunmakta istemez zaten, zira kaybettirir. Dini tecime aracı kılmak her zaman kazandırmıştır. Çünkü Allah dediniz mi akan sular durur tabir caizse. Keşke şu âlemde İslam dünyası pozitif bilimlerle de iştigal edebilselerdi, felsefeyle ciddi ve samimi bir iltisak kurabilselerdi, sormayı, sorgulamayı becerebilselerdi, tenkit edebilecek kadar cesaret sahibi olabilselerdi geçmişte ki gibi. Biz geçmişte ki gibi olamayız ama bitevi geçmişi anıp, onunla övünmeyi severiz, çünkü din gibi geçmişin de getirisi boldur. Keşke, keşke demekle ve ahkâm kesmekle olsaydı olması gereken şeyler ama olmuyor maateessüf. Biz bilmeyiz ki, teknik olarak üstün olmak, her anlamda üstün olmak anlamına gelmez. İleri ülkeler her zaman geri ülkeler üzerinde zımni bir baskı kurarlar ve onları kendilerine boyun eğmeye, itaat etmeye zorlarlar. Çünkü ileri ülkeler madden zengin olan ve her şeyi almaya gücü kifayet eden ülkeler olarak bilinirler ve öyledir de zahir. Büyük beyinler oraya göçerler, büyük payelerin arka planda dağıtıcısı onlardır. Politikanın patikalarında onların yanında olanlar yürümeye güç yetirebilirler. Ve nice alanlarda at koşturanlar, onların atlarına bindikleri için kolay yol alabilirler. Velakin, istedikleri kadar dünyaya sahip olsunlar, eğer gerçek bilinse, bu sahiplik tüm dünyaya sahipliğin yolunu açamaz ve tüm insanlığında bunlar karşısında boyun eğmesini intaç etmez. Dünya öyle bir yerdir ki, bu algının tam tersi de kabildir. Bu da insanlığın, kendisini karanlıktan kurtarıp aydınlığa çıkarmasına merbuttur. İleri ülkeler çok büyük silahlara malik olabilirler, dünyanın zenginliklerini metazori gasp etmiş olabilirler, büyük beyinlere ipotek koymuş olabilirler, politikanın görünmeyen hâkimleri olabilirler ama insançocuklarının uyanmaları ve kendilerinin farkına varmaları tüm bu gidişatı yerle yeksan edebilir. Çünkü cesaret ve uyanış, dördüncü tür yaratıkların türap oluşlarının ve gelecek güzel günlerin müjdecisi olacaktır. Nice ayakları çıplak olanlar, derisi ayak derileriyle birleşmiş olan ayakkabı giyenleri yenilgiye uğratabilirler. Karanlığı, bileşik güç olmadan yok edemezsiniz. Gerçek güç apayrı bir şeydir!

Dünya da bir aklını kaybetmiş toplumlar vardır, bir de aklını kullanan toplumlar. Bir ruhunu kaybetmiş toplumlar vardır, bir de bir ruha sahip olan ama sahip olduğu şeyin ne olduğunu bilmeyen toplumlar vardır. Bir vicdanı aktif toplumlar vardır bir de vicdanı ölmüş toplumlar vardır. Bunlardan aklını kullananlar bilime ve tekniğe de sahip olmuşlardır, aklını kullanmayanlar ise hayatın bu yönünü ıskalamışlar ve kaybetmişlerdir ama bu arada ruhun o eşsiz gücünden de mahrum kalmışlardır ve vicdanın aydınlığını da örtmüşlerdir. İşte büyük paradoks burada tezahür etmektedir. Aklını kullananlar, aklını kullanmasını bilmeyenleri bitevi aptallaştırmakla iştigal ederler. Dehşetli bir aptallaştırma seansı vardır dünya sahnesinde, aklını kullananlardan akını kullanmayanlara doğru. Politika bir araçtır burada. Eğlence sektörü bir araçtır burada. Bilim bir araçtır burada. Hatta eğitim bir araçtır burada. Görünmeyen ama bitmeyen bir savaştır bu. İnsançocukları cahilleştirildikleri için, süren bir savaşın olduğunu, savaşan tarafların kimler olduklarını ve savaşın nasıl sonuçlanacağını algılayamamaktadırlar. Savaş, zevahirde teknikten ve bilimden mahrum olanların lehlerine sonuçlanacaktır kuşkusuz. Burada bir çelişki ihsas edilebilir ama hiçbir çelişki yoktur. Biz sadece bakmaktayızdır. Gördüğümüz zaman gerçeğin gördüğümüzden çok farklı olduğunu algılayacağız ve anlayacağız. İşin en özünde savaşın muharriki bilim ve düşüncedir. Ve bir gün, gerçek akılları ıskat edilmiş, ruhları çalınmış, vicdanları pasifize edilmiş toplumlar, aklın ama sahte aklın gücüne güvenenleri ekarte edeceklerdir. Uyanıklar, bir yere kadar uyanıklıklarını devam ettirebilirler ama bir raddeden sonra yani uyutulanların uyandıkları andan sonra hezimete uğramaya mahkûmdurlar. İnsançocuğu sadece içinde ki büyük güçten bihaberdir. O güç uyandığı vakit, o gücün önünde hiçbir güç duramayacak ve o güçte durdurulamayacaktır. Mevzubahis olan güç, bilimden, sermayeden, teknikten ayrı bir güçtür. Eğer o gücün fevkinde olmazsak, o gücü uyandıranların karşısında diz çökmeye mecbur kalacağız. Köleler zulme maruz kalabilirler ama ne kölelik ne de zulüm payidar değildir ve olamaz. Kapitalizm de bilimin ve tekniğin gücünden güç devşirmektedir ama mutlaka yenilecektir. Bizler kapitalizmin gösterdiği yoldan gitmekle, onun kof tekniğini ve artık insanlığın derdine derman olmayan bilimsel yöntemlerini kullanarak kendimizi kurtaracağımızı sanıyoruz, fakat yanılıyoruz. Zira biz bu yolda ilerledikçe, haddizatında geriliyoruz, fakat meflûç edilmiş zihinlerimiz bunun farkına varamamaktadır. Biz içten içe çürüyoruz ve çürümekte olan bir şeyin tazelenmeyeceğini, bilakis çürümekte olanı yeniden dirilteceğini idrak edemiyoruz. İleri ülkeler gittikleri yolun çıkmaz sokak olduğunu fark etmişler ve geri dönmeye başlamışlardır ama bizler hala onların gittikleri yolda gitmeyi ilerlemek sanacak kadar ahmağız. Kurtuluşun yolunu kaybetmişiz ve ışığı göremeyecek kadar körüz! Binaenaleyh, faşizmin savaş dilinin, kör şiddetin, nefretin tutsakları olmaktan kurtulup, bir türlü barışın, sevginin, güzelliğin elçileri olamıyoruz ve karanlık kuyuda çırpınıp duruyoruz. Bizim için çok güzel olacak bir dünyayı, kendi ellerimizle çirkin bırakıyoruz.

VATAN-AHLAK-ADALET.
DÜŞÜNCEYLE SAVAŞMAK YÜCELTİR.
15-05-2019 07:04 AM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
çakyamuni Çevrimdışı
General
******

Mesajlar: 4,341
Üyelik Tarihi: Aug 2011
Rep Puanı: 1140
Ruh Halim
Ruh Halim
Supheli

Takımın:
diger
Mesaj: #3
RE: BÜYÜK YANILGI VE KARANLIĞIN KUYUSU...
İnsanlık neyi istemektedir ve neyi aramaktadır bir seçim yapmak durumundadır. Biz vicdanını bilim ve teknikle değişmiş bir insan mı arıyoruz yoksa vicdanını kaybetmeden varolmayı gerçekleştirecek ama bilime de meftun yani hem bilim aşığı hem de vicdanlı bir insan mı arıyoruz? Biz gerçekten akademik alanda at koşturan, malumatfuruş olmuş, yığınla kâğıda sahip zihinler mi yaratmak istiyoruz yoksa vicdanını kaybetmiş insanlığa vicdanını armağan etmek mi istiyoruz? Bugün biz yolumuzu şaşırmış durumdayız. Bugün vicdanlar kararmış, akıllar dumura uğramış durumdadır. Ne yaptığımız işi biliyoruz ne de yaptığımız işi nasıl ve niçin yapacağımızı biliyoruz. Her şeyde absürt ve malayani ile iştigal ediyoruz ama başarıyı yakalamaya çalışıyoruz. Biz haddizatında idealsiz, hiçbir şey yapmak istemeyen ama yapmaya çalışıyormuş gibi görüntü vermeye uğraşan bir yığınız. Çünkü biz ne yaptığımızı bilmiyoruz ve başarıyı nerede arayacağımızı henüz keşfetmiş değiliz. Bizler maalesef çocukluk çağını henüz tamamlayamamış insanlarız. İnsançocukları bugün bir yol ayrımındadır ve bir seçim yapmak zorundadır. Ya sahte güçlerin peşinde yok olup gidecektir ya da gerçek gücü keşfedecektir. Ya can çekişen faşist emperyalizme ab-ı hayat olacaktır ya da insanlık vicdanı yeniden doğacaktır ve insan hayat bulacaktır. Bilimin sahte gücüne tapıyoruz, sermayeye, endüstriyel ilerleyişe hadim oluyoruz. Ruhu ve düşünceyi ise ıskalıyoruz. Hakikat odur ki, yüksek hedeflere büyük bir ruhla bağlı olanlar muhakkak üstün geleceklerdir ve her şeyi yerli yerine koyacak olanlarda bunlardır. Ta ki dünyanın tüm zenginliklerine malik olanlar zevahirde yenilmezmiş gibi görünseler de. Endüstrileşmiş toplumların kazanacakları bir ruhları yoktur ama endüstriden mahrum olanların diriltecekleri ruhları sayesinde yaratacakları bir endüstriyel uygarlıkları olması imkânsız değildir. Bir toplum için en mühim şey; canlı ruhu, kişisel ve toplumsal bilincidir. Bu yetilerini ve değerlerini kaybetmiş toplumların kazanacakları hiçbir şey yoktur ama bu yetilere ve değerlere malik toplumların kazanacakları çok şeyler vardır. Bu yetilerden ve değerlerden mahrum toplumlar bitevi tüketici olarak kalmaya ve asalak gibi yaşamaya mecburdurlar, ta ki kendilerinin bir şeyler ürettiklerini farz etseler bile, ki hayat farz etmekle yürümüyor, yaşamakla, üretmekle yürüyor ve senin verdiğini sana geri veriyor. Üretmeden tüketirsen, yan gelir yatarsan, değerlerini çiğnersen, kör şiddetle insanları hizaya sokmaya çalışırsan, faşizmin savaş diline sığınırsan, barışın ve sevginin dilini öldürsen, ölümlerden hoşnut olmaz gibi yapar ama yine de ölümler üzerinden rant elde etmeye tevessül edersen insanlığa vereceğin hiçbir şey olmaz. Bu, insanlığın içine düştüğü amansız ve iflah etmez bir açmazdır! Biz, bize, yıkılmazlıkları yıkılır kıldıracak gücün farkında değiliz ve o gücü ıskalıyoruz haddizatında ama ne yaptığımızın farkında olacak kadar zeki değiliz.

Bugün insançocukları, dördüncü sınıf beyinlerin, birinci sınıf beyinlere hükmettiği bir dünyanın karanlığında yaşamaktadırlar. Çünkü dördüncü sınıf beyinler büyük diplomalara sahiptirler, bilimsel alanlara hükmetmektedirler, devasa endüstriyel alanlarda at koşturmaktadırlar, akademik dünyanın hâkimidirler, büyük servetlere maliktirler, binaenaleyh kendilerini her şeyi bilen, her şeyden anlayan yegâne sınıf olarak görmektedirler. Tek doğru vardır onlar için, o da kendi doğrularıdır. Bu da kendilerine, kendilerince haklılık bahşetmektedir. Bu yüzden de kendilerini her yönde karar verici olarak konumlandırmışlardır. Onlar ne derlerse doğrudur, isabetlidir, hakikattir, önerdikleri her yol ışığa götürür. Başka taraflardan gelen seslere kulakları tıkalı, gözleri kör, akılları donuk, kalpleri hissizdir. Çünkü o sesler, onlara göre anlamsız seslerdir, tek anlamlı ses vardır o da kendi sesleridir. Ama ne gariptir ki, hayat tam tersini doğrulamaktadır her zaman. Fakat malik olunan güç, yanlışı doğru yapabilmektedir yaşadığımız dünyada. Faşizmin savaş dili, insanlığın barış dilini susturabilmektedir. Korku cesarete galebe çalabilmektedir. Karanlığı aydınlıkmış gibi gösterebilmektedir. Bunlar nasıl bir insan istediklerini bilmemektedirler. Hatta bunlar insan istememektedirler. İnsanı tanımayan, hangi insanı isteyeceğini bilebilir mi? Kuşkusuz bilemez ve bilmemektedirler de. Kendi dışlarında kalan insanların ne yiyeceklerini, ne içeceklerini, ne giyeceklerini, nasıl inanacaklarını, neyi ve nasıl seveceklerini, hülasa; nasıl yaşayacaklarını ancak bunlar bilebilirler, yaşamın sahibi olan insanlar ise bilemezler. Çünkü zayıflar bilmezler, sadece bildirilen kadarıyla yetinirler. Eğer insanlık isticalen uyanmazsa, içinde ki gücü keşfetmezse, ayağa kalkmazsa, ruhunu diriltmezse ve tüm gövdesiyle varolma iradesi göstermezse, düşüncenin açlığını hissetmez ve beynini doyurmaya yönelmezse, dördüncü tür yaratıkların sundukları karanlığa şükretmek zorunda kalacaklardır. Onların ürettiklerinin zavallı birer tüketicisi olacaklar, onların bahşettikleri kadar yaşayacaklar ve köle olarak hayatın dehlizlerinde varolmaya çabalayacaklardır. Fakat tam aksini yaparlarsa daha insancıl, daha barışçıl, çok güzel ve yepyeni bir uygarlığında banisi olacaklardır. Hayat, kendinin farkında olabilenlerin ve farkında oldukları kendilerini gerçekleştirme iradesi gösterebilenlerindir. İnsan güzel olursa, ürettiği ve ortaya koyduğu her şey de güzel olacaktır elbette.

VATAN-AHLAK-ADALET.
DÜŞÜNCEYLE SAVAŞMAK YÜCELTİR.
16-05-2019 06:36 AM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
çakyamuni Çevrimdışı
General
******

Mesajlar: 4,341
Üyelik Tarihi: Aug 2011
Rep Puanı: 1140
Ruh Halim
Ruh Halim
Supheli

Takımın:
diger
Mesaj: #4
RE: BÜYÜK YANILGI VE KARANLIĞIN KUYUSU...
İnsanlığın sorunu bilinçtedir. Ne olduğunu bile bildiğimizin sanılmadığı bilinçte. İnsançocukları anlayamıyorlar. Gerçekten anlayamıyorlar. Hani öğretmenler için, yaşadığımız dünyada en büyük sıkıntı ve sorun öğrencinin anlayamamasıdır ya, tıpkı o misal. Burada söylemek istediğim şeyi, öğretmenlik yapanların çok iyi anlayacağına inanıyorum. Hülasa, herkes kendi kategorisinde çocuk gibi, algılıyor ama anlayamıyor. Kuşkusuz bu anlayamama sorununu kâğıt kürekle çözeceğiz, buna adım gibi eminim!!! İşte büyükler de kendi dünyalarında aynı sıkıntıyla ve sorunla mustarip. Münhasıran büyük diplomalara sahip oldukları ve büyük yerlerde bulundukları için anlamaları gerekiyormuş gibi farz ediyorlar ama yine de anlamıyorlar, fakat anlamadıklarının farkında bile değiller. Anlayamama maalesef insanlığın en büyük sorunudur. Sıkıntı hem derinliklerdedir hem de değildir. Gerçekten garip bir yozluk, sığlık, sekterlik hâkim dünyamıza. Bu da bizi maalesef faşizmin kanlı, kirli, karanlık diline mahkûm ediyor, o dile aldanmamıza yol açıyor. Çok vasat bir insanlıkla karşı karşıyayız hem hâkim hem mahkûm bağlamında. Kalitesiz, kabiliyetsiz, donanımsız, çapsız, banal bir yığın. Faşizmin gücüne tapan, o güçle erkeklenen, insanlığı faşizmin kör kuvvetiyle ve adres sormayan kurşunlarıyla korkutmaya yeltenen ve korkuyla boyun eğdirmeye çalışan lümpen bir yığın. Bakıyoruz göremiyoruz, duyuyoruz işitemiyoruz, duygulanıyoruz ama hissedemiyoruz, biliyoruz ama düşünemiyoruz, algılıyoruz ama anlayamıyoruz. Anlayamayan insanlığın içinde yaşarken anlamakta sıkıntı, çünkü direkt olarak hedef oluyorsunuz. Zira anladığınızı ifade etmek istiyorsunuz ve anladıklarınızı insanlığın yararına ortaya koymak derdiyle yanıyorsunuz ama geçit yok. Tabi burada anladığımız iddiası yok, münhasıran anlamaya çalıştıklarımızı anlatmaya çalışmak ama anlatmaya çalışıldığını bile anlamadan vurulmak istenmesi durumu anlatılmaya çalışıyor. Bizler sorunun ne olduğunu, nereden kaynaklandığını, nasıl çözüleceğini çözümleyemiyoruz. Bu gerçekten çok acıklı bir durum değil mi? Öyle ama naparsın, gerçeği söylemek tam bir bela. Çünkü gerçekten korkan ama gücünü de kaybetmek istemeyen tufeylilerin mengenesine sıkışıp kalmışız. Bizler ruhun derinliklerine dalmayı tercih edeceğimize kâğıt kürekle çok şeyi halledebileceğimizi sanıyoruz. Çok zaman geçer, gün gelir yine konuşuruz ama umalım ki biz yanılmış olalım ve aynı yerden konuşmaya başlamayalım. Oysa mesele ruhun içindedir, mesele kağıt kürek eksikliğinde değildir, ki kağıt kürekle çözülsün. Mesele ruhtadır, ruh boyutunda çözülmeyen hiçbir şey çözüme kavuşturulmuş sayılmaz. İşte ileri toplum olarak bildiğimiz ulusların geri toplumlar üzerinde oynadığı oyunda tamda burada başlamaktadır. Ve geri uluslar sürekli görüntüyle uğraştırılmaktadır, bir türlü sorunun özüne inmelerine geçit verilmemektedir. Oysa Franz Fanon’un dediği gibi ezilen ulusların gelecekleri de, ihtiyaçları da ortaktır. Ezilen ulusların düşünme çabası içinde olmalarına karşın ezen uluslar düşünceden mahrumdur ama yine de galip gelenler onlardır. Peki neden? Haddizatında nedeni çok basit ama ifadesi zor. Bugün ezen uluslar ezilen uluslara makine ile galebe çalma peşindedirler ve bunu başarmaktadırlar da. Sürekli ilerlemecilik fısıldanmaktadır insanlığın sağır kulaklarına. Ve bu ilerlemecilik çok sıradan şeylerle empoze edilmektedir. Ama bu meyanda insanlığın ne kadar birikimi ve değerli şeyi varsa çalınmaktadır. Bugün kişisel ve toplumsal bilinçten mahrum olanlar ve gözlerinin önündekini anlamaktan yoksun kalanlar, tüketici olmaya, sömürge olarak yaşamaya ve köleleşmeye mahkûmdurlar. Bireysel ve toplumsal bilinci kuşanmadıkça, kuşatılmaya devam etmekten asla kurtulamayız!

İnsanlığın bilinçsizleşmesiyle köleleşmesi arasında doğrudan ilişki vardır. Bu yüzden insanlığı köleleştirmek isteyenlerin insandan ilk çaldıkları şey bilinçleridir. Bilincini kaybetmiş insançocukları, fırtınalı havada savrulan yaprak misali, ordan oraya sürüklenir giderler, ta ki kayboluncaya değin. Bilincini kaybedenin ilk kaybedeceği şey; kendisidir. Kendisini kaybedenin de artık bağımsız bir varoluş sergilemesi muhaldir. O birilerinin kuyruğunda bir uçup bir konan sinek gibidir bundan böyle. İnsançocuklarını bilinçsizleştirmek isteyenler ilk evvelde insanlık üzerinde direkt olarak etkide bulunan olguların mahiyetlerini tahrif ederler ve o olguların istendik şekilde olaylaşmalarına yol verirler. Böylece insançocuklarının kolayca manipüle edilmelerinin yolu açılacaktır ve açılmıştır da. İnsançocukları her şeyin kendi lehlerine işlediklerini sanırlar ama sonucu bir türlü anlayamadıkları için gerçeği hiçbir zaman bilemezler. İnsanı bilinçlendirmesi gereken din bile, insanı bilinçsizleştiren bir araç derekesine düşürüldüyse varın gerisini siz düşünün. Din, insana şerefli bir konum bahşetmiştir ama insan o konumundan indirilerek herkesin elinde bir topa dönüştürülmüştür ve arzulara göre yuvarlanıp durmaktadır. Jean Paul Sartre bile sanki dinin insana bahşettiği yüce değerin farkındaymış gibi, tıpkı dinin kabul ettiği anlamıyla insanı bağımsız ve şerefli bir varlık olarak görmektedir ve tüm varlıklardan ayrı bir konuma oturtmaktadır. Kendi kaderi kendi boynuna asılan insanı, gökle irtibatını sağlayan ipin koparılarak kaderinin sorumluluğunu yüklenmiş bir varlık olarak addetmektedir. İşte burada hem din, hem de egzistansiyalizm insanın kendi yarınlarını kendisinin inşa etmesi iktiza ettiğini kabul eder ve insanı kendi kaderinden mesul kılar. Kendisini değiştirmede asıl gücün yine insanın kendisine olduğunu ifade eden dine mukabil, egzistansiyalizm kişiyi kendisinin Tanrısı ilan eder. İnsan, aklı sayesinde diğer varlıklardan farklı olarak içinde yaşadığı doğaya hükmeder ve doğayı biçimlendirir ve tabiatın tüm güçlerini kendisine ram eder. Böyle bir güce sahip olan insan ise ne acıdır ki kendi benzerleri karşısında boyun eğer, varlığını hiçleştirir ve adeta köleleşir ve kulun kulu olur. Şu bendendir inanmalıyım, bu bendendir inanmalıyım der ve gönüllü aldanmayı kabule der. Sefil bir şekilde yaşar, o sefaleti yaşatanı da bilir ama bunu ikrar edip gereğini yapmaktansa o sefil yaşamı içselleştirir. Oysa insan asildir ve bağımsız olarak vardır ama asaletini kaybetmeden varoluşunu gerçekleştirmek zorundadır. Bu konuda insanın varlığının farkında olan düşüncelerde din ile birleşebilmektedirler.

VATAN-AHLAK-ADALET.
DÜŞÜNCEYLE SAVAŞMAK YÜCELTİR.
17-05-2019 06:51 AM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
çakyamuni Çevrimdışı
General
******

Mesajlar: 4,341
Üyelik Tarihi: Aug 2011
Rep Puanı: 1140
Ruh Halim
Ruh Halim
Supheli

Takımın:
diger
Mesaj: #5
RE: BÜYÜK YANILGI VE KARANLIĞIN KUYUSU...
Tanrı, insanın, yüzünü hakikate dönmesini ve buyurduğu gibi dosdoğru olmasını istemiştir ve Tanrı buyruğu kesindir. İnsanın değerini de hiçbir düşüncenin ulaşamayacağı boyutlara yükseltmiştir ve insanı şerefli kılmıştır. Böylece insanı ruy-i zeminin halifesi kılmış, tabiatı ona boyun eğdirmiştir, hatta meleklerin bile onun önünde secdeye kapanmalarını emretmiştir ama ondan da kendisine karşı tam bir teslimiyet istemiştir. Burada ki inceliğin anlaşılması zor değildir ama anlamaktan yoksun bir insanlık için de hiçte kolay değildir. İşte bu yüzden insanın işinin Tanrı işi gibi olduğu varsayılmıştır. Ki insana Kendi Ruhundan üfleyen de Tanrı değil midir? Binaenaleyh, insan, düşünebilmekte ve yaratabilmektedir, plan yapabilmektedir, özgür iradesiyle tercihte bulunabilmektedir. Oysa bu özellikler hakikatte Tanrı’ya mahsustur ama Tanrı, şerefli kıldığı kuluna da bu meziyetleri bahşetmiştir. Fakat bu meziyetler hangi mesabede istimal edilmektedir orası meçhuldür. Bahşetmiştir ki, kaderinden kendisini mesul tutmuştur. Burada ki dominant unsur ise akıldır, tüm bunlar insana aklından dolayı yüklenmiş ve insanı yükümlülük altına sokmuştur. İnsan bugün kendisine ayrıcalık bahşeden tüm bu meziyetlerini, yetilerini maateessüf kaybetmiştir. Böyle halkedilmiş bir insan, kişisel ve toplumsal bilinci kuşandığı vakit, okuyabilmekte, bilebilmekte, iradesiyle kendisini kuşatan zincirleri kırabilmekte, gidişatı değiştirebilmekte, isyan edip başkaldırabilmekte, tüm tabiata hükmedebilmekte, tarihin akışını değiştirebilmekte, toplumsal kalıpları kırarak toplumu karanlıklardan aydınlığa çıkarabilmekte ve kendisini yontarak içinde bulunduğu durumdan kurtulup kendi değişimini tetikleyebilmektedir. İnsan kendi gerçekliğinin farkına vardığı vakit, toplumsal gerçekliğinde farkında olacak ve kendisinden beklenileni bihakkın ifa edebilecektir ve işte o vakit kendisine vaat edilen şey tahakkuk edecektir. İnsan önce kaybettiği şerefini geri kazanmalıdır ve kendisine bahşedilen yetilerinin farkına yeniden varmalıdır, bilakis kendisine biçilen kaderin zavallı ve sefil bir oyuncağı olmaktan kurtulamayacaktır. Tarih sahnesinde varolmak ve çizilen kaderi bozup yeniden çizmek kolay değildir! Karanlıktan aydınlığa çıkmak hiçte kolay değildir ve kolay da olmamıştır ve dahi kolayda olmayacaktır. Ta ki, insan, ben varım ve kaderimi kendim tayin ederim diyerek meydana çıkmadığı ve her yönde ki tercihlerini gözlerini kapayarak, kulaklarını tıkayarak ve tüm tarafgirliğini yok edip münhasıran aklına ve vicdanına yönelip belirlemediği müddetçe. Kula kulluk etmeyeceksin, kul hakkı yemeyeceksin, şeytanın Allah ile aldatmasına imkân tanımayacaksın, güç önünde eğilmeyeceksin, güçlüye yaltaklanmayacaksın, hakikati haykırmaktan imtina etmeyeceksin, haksızlık karşısında susan dilsiz bir şeytan olmayacaksın, bendendir diye gönüllü aldanmayacaksın ve yapılan zulmü onaylamayacaksın, benden değildir diye ötelemeyeceksin ve yapılan zulme ortak olmayı gönüllü kabullenmeyeceksin. Zulüm bendense ben benden değilim diyebilecek kadar şeref, onur, izzet, haysiyet sahibi olacaksın. Mazlumla empati yapmayı deneceksin. Böyle yapmayıpta meydana çıkıp insanım diyorsan, sen hayvan bile olamayacak kadar alçak ve aşağılık bir mahlûksun. Bilakis böyle yapıldığı zaman insanda çok güzel olacaktır, dünyada çok güzel olacaktır, hayatta çok güzel olacaktır ve her şey de çok güzel olacaktır.

İnsançocukları dünya meşgalesinden zaman ayırarak kendileriyle baş başa kalamamaktadırlar. O böyle bir tezgâhın içine taammüden düşürülmüştür. Bu büyük ve tehlikeli bir emperyalist tezgâhtır. Sermayenin, kudretin ve gerçek dininin muarızı olan sahte dinin büyük planıdır. Bu üçlü şebekenin insançocuklarından ilk gasp ettikleri şey; bilinçtir, sonra kendileri, daha sonra da bağımsız varolma iradeleridir. Mütemadiyen gündelik maişetinin peşinde koşmaktadır insan, çünkü onun böyle yapması istenmekte ve beklenmektedir. Bilakis, büyük bir tehdit ve tehlike olacağında kuşku yoktur. Çendan, gerçek dinin ne olduğunu sorgulaması ve kendisinin ne olduğunu öğrenme çabasında bulunması bile ne büyük tehlikeleri tevlit edecektir bir düşünün. İnsançocukları tüm ilahi değerlerini yitirebilecekleri bir uçurumun kıyısındadır. İnsan bir fasit dairenin mahkûmudur. Piyasaya çıkar, takatten düşesiye değin mütemadiyen çalışır, geri döner, tıka basa yer, yatar uyur ve kalkar yine aynı fasit daire. Bir dakikalık bile kendiyle kalmaya, düşünmeye, sormaya, sorgulamaya zamanı yoktur, çünkü bunu yapabileceği tüm imkânları gasp edilmiştir. Kitap okuması söylenmektedir ama haddizatında okuması istenmemektedir. Düşünmesi tavsiye edilmektedir ama filhakika düşünmesinden korkulmaktadır. Faşist emperyalizm böyledir, sanki insanın iyiliğini istiyormuş gibi bir izlenim yaratır ama bunun ardında söylediklerinin tümünü bir şekilde yok eder. Çünkü okuyan ve düşünen insan, faşist emperyalizmin ve faşist emperyalizmin Truva Atı olan üçlü şebekeler nezdinde sonsuzcasına tehdit ve tehlikelidir. İnsançocukları, gündelik hayat içerisinde yorucu, bıktırıcı ve usandırıcı bir yeknesak hareketlilik içerisindedir. Tüketmek için üretmekte, üretmek için tüketmektedir. Yaşama sevincini ise bir anlık bile hissedememektedir. Varoluşundan gurur duyabilecek bir dakikalık zamanı yoktur. İnsan böyle bir yaşam serüveni içerisinde aynı zamanda basit, sığ, yoz ve sekter duyguların da esiri olur ve o duygularla yönlendirilir, yönetilir. Hülasa; insançocukları yaşamak nedir bilmeden her gün kahredici bir şekilde ölmektedir! Ama bunu da kendi elleriyle yapmakta ve hak etmektedir, kusura bakmasın…

VATAN-AHLAK-ADALET.
DÜŞÜNCEYLE SAVAŞMAK YÜCELTİR.
18-05-2019 07:23 AM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
çakyamuni Çevrimdışı
General
******

Mesajlar: 4,341
Üyelik Tarihi: Aug 2011
Rep Puanı: 1140
Ruh Halim
Ruh Halim
Supheli

Takımın:
diger
Mesaj: #6
RE: BÜYÜK YANILGI VE KARANLIĞIN KUYUSU...
Halk gerçeklerden kopuktur ve bu yüzden cahildir, yalan cehenneminde yaşamaktadır ve bu yüzden hakikatten yana gafildir, düşünmekten nasipsizdir ve bu yüzden dar görüşlü ve bağnazdır, kendi işinin görülmesi için her yolu mubah görmektedir ve bu yüzden vicdanına karşı zalimdir. Bu tabakanın içine münhasıran avamı koymuyoruz, kendini aydın sanan ama aydınlıktan yana behresiz kalanları da ekliyoruz. Halk münhasıran gündelik maişetinin derdinde koşmaktadır ve bu dertte onu çok kötü şekilde yormaktadır. Ki, gündelik maişetin bile temin edilemediği zamanların yolcularıyız. Hayat zordur, kitap pahalıdır, okumak meşakkatlidir, düşünmek sancılıdır ve acıdır, gerçekler ise tehlikelidir, öyleyse günü kurtarmaya bakmalı, televizyonla vakti öldürmeli, yalanlarla avunup gerçeğin yanından bile geçmemeli, gazete isimli paçavralarla bilgi eksikliğimizi gidermeli, sermayenin gücünden korkmalı ve susup oturmalı, şeyhler ne derse tamam deyip inanmalı, putlarımıza el sürdürmemeli, politik madrabazların ağızlarından savrulacak büyük palavralara kulak kesilmeli, sorulardan ve sorgulardan kurtulmak için malayani ile iştigal etmeli, sevdiklerimizin yanlışlarını sarf-ı nazar eylemeli ve suya sabuna dokunmadan yaşayıp gitmeye bakmalıdır. İşte o zaman bizim arayıpta bulamadığımız huzur ve mutluluk gelip bizi bulacaktır!!! Çok küçük ve basit şeylere kafa yorup şikâyette bulunuyor ve feryadı basıyoruz. Ama o kadar önemli şeylerle karşılaşıyoruz ki bazen, dünya umurumuzda olmuyor. Haddizatında gülünç bir durum ama aynı zamanda acınası bir haldir bu. Hiç olmayacak şeyleri arzu ediyoruz, çok ucuz şeylerden mutluluk duyuyoruz, başkalarının sahip olduklarına göz koyup onlara ulaşmaya çalışıyoruz, başkalarının hak ettiklerini gücümüzü kullanıp gasp etmeye yelteniyoruz. İnanın şu dünyada, insan olarak yapmamız gerekenlerle yapıyor olduklarımızı listelesek ve yaptığımız listeyi aklımızla tartıp, vicdanımızla değerlendirsek kendi kendimizden tiksinirdik, varoluşumuz gözümüzde çirkinleşir, armağan edilen hayatla yaşadığımız hayatı kıyaslar ve utanç içinde kalırdık. Ama insan, hiçbir zaman insan olduğunu düşünerek hareket etmedi, bu yüzden de dünyanın en vahşi, en zalim ve en korkunç yaratığı oldu. İnsan, insan olduğu için yapması gereken bir şeyi yapamadığında hiçbir acı duymazken, ulaşamadığı bir dünyalık yüzünden acılar içinde kıvranabildi. İnsanca yaşamaktan duymadığı hazzı, bir teneke parçasına sahip olmaktan, bir bez paçavrasını üzerinde görmekten, güç sahiplerinin ancak girebildiği zevahirde pahalı hakikatte ucuz bir mekâna girebilmekten duyabildi. İnsan; çok cahil, çok zalim ve de çok nankördür, keza aynı zamanda esfel-i safilin derekesindedir!

İnsanın uyanması için sadece bir üfürmesi kifayet eder haddizatında ama o üfürmeyi yapabilecek cesareti olması gerekir. O zaman görecek ki, kalkan tozun altından ne gerçekler kendini gösterecektir. Nice olduğu söylenip ve oldu diye farzedilerek kendisi yüzünden insanlığa büyük acılar çektirilen şeylerin olmadığını görecektir. Aldandığı için utanacak, aldatanları da son nefeslerine dek unutmayacak ve affetmeyecektir. Çünkü vebal çok ağır bir yüktür! Tabi gerçeklerle yüzleşmekte sarsılmaz bir cesaret ister ve elbette keyfin kaçması uğruna cesaret herkesin harcı değildir. İlk etapta gerçekten insan olduğunu hatırlamak gerekir, sonra insanlık bilincini kuşanmış olmak ve ardından derin ve sarsıcı bir şüphe gerekir. Sonra merak, sadece merak gerekir, görünenin ardında ki görünmeyeni merak. Tabi sonra sorması gerekir, daha sonra sorularla sorgulaması ama her şeyi sorgulaması gerekir, sorgulanmamış tek bir şey kalmamacasına. İnanın, tertil, tedebbür ve taakkul ile okusanız ve okuduklarınız üzerinde derinlemesine düşünseniz, okuduklarınızı hayatla kıyaslasanız yani senkronize düşünseniz, düşündüklerinizi anlama çabası içinde olsanız, anladıklarınızı ölçüp, biçip, tartsanız yani analitik düşünseniz ve ulaştığınız gerçekleri bir yana, dünyayı bir yana koysanız ve bir çözümleme yapsanız, emin olun ki kıyama kalkmamanız için hiçbir sebep bulamazdınız. Ve inanın ki, kıyamı öteleyen din afyondan başka bir şey değildir. Düşünsenize, dünya açıklıktan kırılan insanlarla lebalep ama siz bir elinizde kumanda, bir eliniz çekirdeğinizde ve eliniz sürekli kumandayı oynatıp duruyor, çekirdekte dudaklarınızı ve aklınız uyuyor ya da uçup gitmiş, nereye konduğu belirsiz. Onurunuz çiğneniyor, görüntü var ama ses yok, var olan görüntü de ne görüntü ama. Ve din, size hiçbir şey söylemiyor, söylesenize bu din hangi din Tanrı aşkına? Ve içinizde ki Tanrı’nın Ruhunun parçası olan vicdanınız ne diyor buna? İnanın o vicdanın haykırması icap ettiği an o vicdan haykırmıyorsa, o vicdanın başka bir zaman da haykırması insanlık adına hiçbir şey ifade etmez. Dünyanın en adi, en basit, en ucuz şeyleri için feryat figan eden ve boş avuntular, ahmakça hayaller uğruna bir köpeğin bile kabul etmeyeceği zilleti ve miskinliği kabul eden insan, nesi ile akılsız yaratıklardan kendisini ayrı tutabilmektedir acaba diye sormak iktiza eder. İnsan ne de hayırsızdır, umarsızdır, kibirlidir ve vefasızdır! Haksızlıklar karşısında susanlar dilsiz şeytandırlar! Ve emin olun ki, haksızlıklar karşısında susanlar, kendileri haksızlıkla karşılaştıklarında konuşacak tek bir kimse bile bulamayacaklardır ve işte o zaman susanlar asla dilsiz şeytan olarak telakki edilmeyeceklerdir. Zira düşeni kaldırmadıysan, düştüğünde uzanacak el beklemeye hakkın olamaz.

Yunus Suresinin 100. Ayetinde Allah der ki; Allah, aklını güzelce kullanmayanları rezil eder, pislik içinde bırakır. Evet, aklını kullanmayanlar, onursuzca, rezilce, izzetsizce ve miskince yaşamı peşinen kabullenmiş olanlardır. Çünkü onlar şüphe etmezler, merak etmezler, düşünmezler, sormazlar ve sorgulamazlar. Kendilerinden olanların kendilerinden olmayanlara yönelmiş zulümlerini tasdik ederler. Haksızlık karşısında susarlar. Çünkü onlar dünyayı ve içindekileri putlaştırmışlardır, putlarının eleştirilmesine tahammül edemezler. Onlar her şeye boyun eğerler. Haksızlık kendilerine yönelmediği müddetçe haksızlığı haksızlık olarak görmezler. Onlar yoksulu koruyup gözetmezler, Allah’ın mülkünde Allah’ın kulunu rızkından ederler. Diledikleri kadar alırlar ve verirler. Onlar sağırdırlar, kördürler, dilsizdirler ve hissizdirler. İmanlı olduklarını söylerler ama imansızmış gibi amel ederler. Gerçeği gördüklerinde kırmızı görmüş boğaya dönerler. Yeryüzünü fesada uğratırlar da, biz yeryüzünde düzeni sağlamak için varız derler. İnsançocukları vallahi, billahi, tallahi cahildirler. Ama cehaletlerinin gözlerine sokulmasından hazzetmezler. İnsançocuklarının hiçbir şey yapmalarına gerek yoktur, münhasıran cehaleti öldürsünler ve vicdanın sesine kulak versinler kâfidir. İnsançocuğu, amirinin kendisinden hoşnut olmasına göbek atarda, Allah benden nasıl hoşnut olur acaba diye tek bir kere sormaz. Bir garibin elinden tutmaz da, kirli bir eli tutmaktan imtina etmez. Yoksula kibirlenir de, servetlinin karşısında süklüm püklüm, iki büklüm olur. Allah’ın dediğini ikiletir de, liderinin dediğini ikiletmez. Bilmez ki, servetlinin karşısında münhasıran servetinden dolayı eğilmek dininin yarısını götürür. Bilmez ki, kendisini kurtaracak olan lideri değil Allah’ıdır. Nice güzel şeyleri, çirkin şeyler uğruna feda eder. O yeter ki dünyayı kazansın, yeter ki dünya nimetlerine kolayca kavuşsun, insanlığından birazcık kaybetse ne olur ki??? Zaman ölmüş ne ki, zekâ çürümeye terkedilmiş ne ki, uyanıklık uykuya yenilmiş ne ki, suskunluk isyanın yerine geçmiş ne ki, hak kuvvete yenik düşmüş ne ki, geçmişle övünülüp gelecek umursanmaz olmuş ne ki, kimlik dine tercih edilmiş ne ki, tutsaklık esarete tercih edilmiş ne ki, şerefsizlik şerefe tercih edilmiş ne ki, ahlaksızlık ahlaka tercih edilmiş ne ki, kul hakkı yemek vicdana, merhamete tercih edilmiş ne ki; yeter ki insançocuğu dünya da bir mevkii kapsın, son model teneke parçasında konforu tatsın, şatolarda, yatlarda hazzın doruk noktasına ulaşsın, büyük bir diplomayı eline alsın. İnsançocukları neyi neye tercih ettiklerini bilebilselerdi keşke. Neyi verip neyi aldıklarını anlayabilselerdi keşke. Dini çok az bir pahaya sattıklarının farkında olsalardı keşke. İnsan, maalesef, eşref-i mahlûkattan esfel-i safiline yuvarlanmıştır! Fakat bunu hissetmek, anlamak, fark etmek çok acı olduğu için ya da zorun zoru olduğu için, keyfimiz yerindedir ve yerinde olan keyfimizle yaşayıp gitmekteyizdir. Allah akıl fikir versin de üzerimize pislik değil rahmet yağsın ve biz güzel olalım, hayatlarımız güzel olsun, dünya güzelleşsin ve her şey çok güzel olsun!

VATAN-AHLAK-ADALET.
DÜŞÜNCEYLE SAVAŞMAK YÜCELTİR.
19-05-2019 06:49 AM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
çakyamuni Çevrimdışı
General
******

Mesajlar: 4,341
Üyelik Tarihi: Aug 2011
Rep Puanı: 1140
Ruh Halim
Ruh Halim
Supheli

Takımın:
diger
Mesaj: #7
RE: BÜYÜK YANILGI VE KARANLIĞIN KUYUSU...
Ahlakın handiyse sıfırlandığı bir dünyada ahlaktan bahsetmek malayani ile iştigal etmek anlamına gelir birazda, bu yüzden ahlakçılık yapmaya hiç niyetim yok. İnsançocuklarının en rezil ve adi şeyleri ele geçirmek uğruna, en kıymetli hazinelerini feda ettiği bir dünyada ahlaktan bahsetmek zaten hiçbir anlam da taşımaz. Zira insançocuklarının bir dinleri vardır, kimliklerinde dinlerinin adı yazılmaktadır, öyleyse ahlaka lüzum var mıdır ki, kimliklerinde din sahibi olmaları onları kuşkusuz kurtaracaktır!!! Ahlakı gömeli çok oldu! İnsançocuğu günden güne yokluğa doğru ilerlemektedir. İnsan olmaklığın değeri ise mütemadiyen tahrip edilmektedir. İnsançocuğu dinle uyutulmakta, aldatılmakta ve düşürülmektedir maateessüf. İnsanın adeta hayvanlaşmasına çalışılmaktadır. Allah’tan başka her şeye hayır diyen insan, şimdi Allah’tan başka her şeye evet demektedir. İnançlar yalandır, imanlar sahtedir, ameller boştur. Oysa insanlığın doğuşu ve yükselişi daima ‘’hayır’’la olmuştur yani dini terim anlamında ‘’La’’ ile olmuştur. Çünkü insanlık ‘’La’’ dedikçe yükselmiştir ve özgürleşmiştir ve daha ötesi insan olmuştur. Hz. Âdem’den başlayarak tüm Peygamberler içinde doğdukları toplumların karşısına ‘’La’’ diyerek çıkmışlardır. Zira Allah’ın olmadığı ama her şeyin olduğu bir toplumun karşısına ancak bu şekilde çıkabilir ve o toplumu sarsabilirdiniz ve ancak bu yoldan giderek o toplumda bir devrim yaratabilirdiniz. Peygamberler hisseden insanlardır ve hissettikleri içindir ki, içinde yaşadıkları toplumu sarsmışlar, sendeletmişler ve nihayet dönüştürmüşlerdir. Kinin, nefretin, sadizmin, kanın, ölümün adı olan Faşizmi, bir daha çıkamamacasına, başını dahi gösteremeyecek şekilde tarihin derinliklerine gömmüşlerdir. Her anlattıklarını en güzel dille, en güzel tonda anlatmışlar, ilk evvelde benliklerini hakikatle dağlamışlar, hakikat olmuşlar sonrada hakikatle yalan bir hayata meydan okumuşlardır, önce fertlerin benliklerinde sonra da toplumsal yapıda değişimi gerçekleştirmişlerdir. İnsanı günahsızlaştırmak gibi bir dert taşımıyoruz, insançocuğu kuşkusuz günaha meyyal tabiatta halkedilmiştir, çünkü tövbe etmesi istenmiştir. İnsan, insandır! İnsan ne şeytandır ne de melek, tıpkı Hz. Âdem gibi. O da yasak meyveyi yiyerek günah işlemiş ve dünyaya düşmüştür ve sonsuz acılara mahkûm olmuştur. O günden bugüne de insanın çilesi hiçbir zaman bitmemiştir ama aynı zamanda mücadelesi de. O dünyaya düşerek üzerine ağır bir sorumluluk yüklemiştir. Dünya imtihanı çetindir! Sürekli kazanmak ile kaybetmek arasında gidip gelen insan, hep kaybetmeye mahkûm olmuştur. İnsançocukları, varoluşlarından bu yana bir şeyleri trampa etmektedirler ama ne gariptir ki her zaman da iyilikle kötülüğü trampa etmektedirler. Misal; kendisine bahşedilen ve yücelip yükselmesine sebep olan ilahi özelliklerini, dünyanın ucuz, basit ve rezil oyuncaklarıyla değiştirebilmektedirler. Uyuşukluğu ve uyumayı uyanıklığa tercih edebilmektedirler. Kayıtsız şartsız itaati haklı isyana tercih edebilmektedirler. İnsançocukları hislerini kaybetmiştir, vicdanlarını yitirmişler, akıllarını işlevsiz kılmışlar ve nihayetinde geldiğimiz şu aşamada yeryüzünün halifesi olma özelliğimizi kaybetmiş bulunmaktayız! Yeryüzünün halifesi olmaya nasıl mazhar olabiliriz? Yeniden doğarak, yeniden başlayarak ve Allah’tan gayrı her şeye ‘’La’’ diyerek! İktidar Allah’ındır deyip Firavun’u reddederek, Mülk Allah’ındır deyip Karun’u reddederek, Din Allah’ındır deyip Haman’ı reddederek.

İnsanlık âlemine baktığımızda müşahede ettiğimiz nedir? Sağlık üretmesi gereken hastalık üretiyor, aydınlık üretmesi gereken cehalet üretiyor, barış üretmesi gereken savaş üretiyor, ahlak üretmesi gereken sekterlik ve bağnazlık üretiyor, insan üretmesi gereken insansızlık üretiyor, kardeşlik üretmesi gereken düşmanlık üretiyor. Yani her şey yanlış gidiyor ya da doğru gitmeyen bir şeyler var. Peki, nedir bunlar, niye böyledir diye soruyor muyuz hiç, sorduruyor muyuz? Hayır, çünkü olumsuzluklardan kazanıyoruz. Çünkü ahlaksızlıklardan kazanıyoruz. Çünkü yalanlarla ve yanlışlarla büyüyoruz. Çünkü haksızlıklarla, gasplarla büyüyoruz. Çünkü kötülüklerden besleniyoruz. Çünkü haramla, kul hakkı ile besleniyoruz. Çünkü iyiyi ne kadar ekarte edebilirsek o kadar iyidir diye düşünüyoruz. Bu yüzden de sürekli kötüyü besliyoruz, namussuza arka çıkıyoruz ve namuslu yaşayanı mütemadiyen ya yerin dibine gömüyoruz ya da elimizden geldiğince görünmez kılmaya çalışıyoruz. Sonra da yapıyoruz ama başaramıyoruz oluyoruz. Yapmıyoruz, o yüzden de başaramıyoruz, çünkü başarmak istemiyoruz. Hatta başarmak istediğimizi varsaysak bile ne yapacağımızı bilmiyoruz, çünkü sorunu bilmiyoruz, teşhisi doğru koyamıyoruz, çözümü nerede bulacağımızı bilmiyoruz. Zira kör kütük cahiliz. Kendisini akıllı sanan ahmaklar sürüsüyüz. Doğru yaptığımız hiçbir şey yok, o yüzden de doğrulan hiçbir eğrimiz olmuyor. Allah aşkına, dini namusluca tüm sarahatiyle ve bedahetiyle izhar eden tek bir kişi var mı şu âlemde? Emrolunduğu gibi dosdoğru olan tek bir kişi gösterebilir misiniz? Koca koca adamlar tiksindirici hallere giriyorlar, utanmadan haksızlık yapıyorlar, kul hakkı yiyorlar. Gerçekten tüm benliği ile, beyni ile, vicdanı ile dindar olan tek bir kişi var mı? Lütfen namusluca cevap veriniz ve gösteriniz bana. Dini saf özüyle izhar ve izah etsek, kaç dostumuz kalır şu dünyada? Sahtekârlıktan ve namussuzluktan tiksiniyorum. Okuyun diyoruz mesela, ama birisinin çıkıp bunu istemediğimiz şekilde algılayıp, anlayabileceğini düşünmüyoruz. Misal; bendeniz ters anlarım. Bana oku dendiğinde, ne maksatla deniliyorsa tam tersi maksatla okurum. Okuduğum zaman, oku diyen gibi düşünmem, okudukça okurum, okudukça sorarım, sorgularım ve oku diyenin dayatmak istediği hayata isyan ederim. Hayata farklı pencerelerden bakmak gibi bir gayret içerisinde olurum, zihnimin tüm pençelerini açarım. Sonra da o oku diyen, okuduğum için bana düşman olmaya başlar. Niye? Onun gibi olmadım diye. Onun gibi düşünmüyorum ve hayata bakmıyorum diye. Onun zulümlerine isyan ettim diye. Kul hakkı yemeye ve kul hakkını aşikâr olarak gasp etmeye hayır dedim diye. Çünkü o, onun gibi olayım diye oku demişti bana ama olmadım ve şimdi oldum düşman öyle mi? O zaman bana oku deme arkadaş. Canın cehenneme! Biz böyleyiz, biz yalanı sevmeyiz ama yalan söylemeyi çok severiz. Sahi kimiz biz?

Kefenin cebi var mı sahi? Ne koymayı düşünüyorsunuz oraya? Hiç gökyüzüne bakıyor musunuz? İçinizi tarifsiz bir hüznün kapladığı oluyor mu hiç? Ne yapıyorum ben diye sorduğunuz oluyor mu iç sesinizle? Nasıl yaşadığınızı sorguluyor musunuz? Cesaret lazım de mi bunu yapabilmek için? Korkmamak lazım. Yaşadığımız yalan hayatı cesaretle karşılayabilecek yüreğimiz olması lazım ve yine o hayattan dönebilecek cesaretimiz. Utanıyor muyuz yoksa yaşadığımız hayattan? O zaman niye yaşıyoruz ve niye vazgeçmiyoruz yaşamaktan? Dünya tatlı geliyor de mi? Elbette o tat gidecek ve tadı bozulacak ağzımızın? Hiç ölmeyecekmişsiniz gibi geliyor de mi? Ama öleceksiniz ve hesap vereceksiniz, tıpkı bu dünyada bir gün elbette vereceğiniz hesap gibi! Hesapsız, kitapsız bir hayatı yaşıyoruz diye mi düşünüyorsunuz, o yüzden mi umarsızca yaşıyorsunuz? Yanılıyorsunuz… Birgün anlayacaksınız yanıldığınızı! Hakikat acıdır, bu yüzden de elinizden gelse hakikati ortadan kaldırırsınız değil mi? Evet, evet, muhakkak kaldırırsınız buna gücünüz yetse! İmkânı varken mutlulukları yaşamanın, yaşayamıyoruz yaşayabilme imkânımız olan mutlulukları, niye? Tanrı’nın tüm insanlığa bahşettiği mülkünü inhisarımıza geçirip, insanlığın üzerinde kırbaçlarımızı sallıyoruz ve gasp ettiğimiz ve inhisarımıza geçirdiğimiz mülkle namussuzca yaşıyoruz. Din sahibi olduğumuz iddiasındayız ama dinden korkuyoruz, ne amansız bir çelişkidir bu? Niye korkuyoruz? Çünkü din tüm hayatımızı iptal ediyor de mi? Bizim büyük yalancılar olduğumuzu ortaya koyuyor. Allah ile aldatan şeytanlar olduğumuz tezahür ediveriyor sarih olarak. O zaman doğru olalım ama o da tehlikeli demi, çünkü doğru yaşayarak dünyayı yaşayamayız. Rezilce yaşıyoruz rezilce. Pislik içinde yaşıyoruz, kokuyoruz. Hissetmediğimiz için fark edemiyoruz ve idrakine varamıyoruz. Kendimize her şey mubah ama başkasına her şey haram. Hakikat acıtacak kuşkusuz ve daha da acıtacak ve daha da acıtacağı günler elbette gelecek. Hain değilsek, hakikate sadık kalacağız. Hain değiliz demekle hainlikten muaf kalınmıyor, başkalarını hain yaptık diye biz hainlikten kurtulduğumuzu mu sanıyoruz ve cennet; güçle, servetle satın alınmıyor. Konuşmak kolay, anlatmak kolay, bol keseden bol kepçe dağıtmak kolay ama yaşamaya gelince dansözlük olay. Düşmüşüz ey insançocukları! Ya kalkacağız ya da iyice gömüleceğiz dibe doğru…

Hiçbir söylediğimde kendimi dışarıda koymuyorum, kendim pir-ü pak biriymişim gibi davranmıyorum, her şeye kendimi de katarak konuşuyorum ne konuşuyorsam. Kuşkusuz bendenizde bir insançocuğuyum ve günahkârım. Ama yine de sanki kendin yaşıyormuşsun gibi anlatıyorsun deniyorsa da, elbette konuştuklarımı yaşamaya gayret ediyorum ki o kadar rahat konuşuyorum. Zira bugüne kadar ki yaşadığım hayatta, Allah’a yemin olsun ki, hiçbir insançocuğunun hakkını gasp etmedim, hiçbir insançocuğuna iftira atmadım, hiçbir insançocuğunun onurunu zedelemedim, hiçbir insançocuğuyla alay etmedim, alınteri-gözyaşı-kan ve emek sömürmedim ve yaşama sevinci zehirlemedim, hiçbir dostumu satmadım, düşüncesi farklı diye hiçbir insançocuğuna buğz etmedim ve ona düşmanlık güdüp hakkının çalınmasına ve zulmedilmesine sebep olmadım, tek bir yetimin hakkına göz koymadım, verirken eksik verip alırken fazla almaya tevessül etmedim, hiçbir insançocuğunu gammazlamadım, hiçbir insançocuğuna zulmetmedim, düşüncesi ne olursa olsun her insançocuğunu saygıyla karşıladım, dinledim ve benim gibi düşünmüyor diye tavır almadım, benden olmayana yapılan zulme onay vermedim benden olan yapıyor diye, ne iş yapıyorsam namusluca yapmaya gayret ettim ve en iyi şekilde yapma cehdinde oldum. Eğer aksini yaptıysam ve şu ruy-i zeminde böyle bir şeye şahit olan varsa çıksın konuşsun, işte tüm insanlığın huzurunda açıkça söylüyorum. Yalancıysam, çıkılsın ve denilsin ki; yalancısın! Başımı eğer, susar ve çeker giderim. İnsanlık kavgası veriyorsam, insanca yaşamak icap eder, eğer insanca yaşama cehdi içerisinde değilsem insanlıktan dem vurmak ve insanca yaşamı savunmak tiksindirici olurdu. Ki, yapmıyorken konuşulamazdı ve konuşmazdım da zira. Öyleyse özgürce ve gönlümce konuşabilirim ve haykırabilirim ve dahi insansızlığa, zulme, adaletsizliğe, ahlaksızlığa, hainliğe isyan edebilirim. Çünkü mürailikten tiksinirim. Yapmadığını söylemek, namussuzluk değilse nedir? Zaten pervasızca konuşmam da bu yüzden değil midir? Zira pervasızlığım haklılığımdandır. Ki, hakikati söylerken kimden çekinebilirdim ki, çekinmem gerekirdi ki ve niye çekineyim ki? Çünkü kulların kulu değilim ve zincirli bir köle de değilim. İt gibi tasma takılmaya, koyun gibi çekilip güdülmeye de eyvallah etmem. Ne benzerlerimin kölesiyim, ne toplumun kölesiyim, ne devletin kölesiyim. Kudrete de, servete de, şöhrete de başkaldırmışım. Özgür bir insanım! Tek başıma da olsam hakikati haykırmaktan zerrece imtina etmem, çünkü hakikat haykırılması gerektiği vakit haykırılmalıdır, vakti geçtiğinde hakikati haykırmak hiçbir anlam ifade etmez ve öyle zamanlar olur ki, susmak ihanetle eşdeğer olur. Ve bendeniz hain olamam! Kendim hainsem de, başkalarını hain yaparak hainlikten kurtulacağımı düşünemem…

VATAN-AHLAK-ADALET.
DÜŞÜNCEYLE SAVAŞMAK YÜCELTİR.
20-05-2019 07:19 AM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
çakyamuni Çevrimdışı
General
******

Mesajlar: 4,341
Üyelik Tarihi: Aug 2011
Rep Puanı: 1140
Ruh Halim
Ruh Halim
Supheli

Takımın:
diger
Mesaj: #8
RE: BÜYÜK YANILGI VE KARANLIĞIN KUYUSU...
Bu dünyada bazıları çalışır, bazıları yer, gerçek budur. İnsansak ve insanız diyorsak, gerçekleri konuşmalıyız, korkmamalıyız gerçeklerden. Çendan insanın şerefli halkedildiği ve şerefli olduğu iddiasında olan bir Müslüman, gerçekçi olmak zorundadır, tabi şerefe gerçekten değer veriyorsa, yalan bendense yahut haksızlık bendense ben gerçekçi olup yalanı öldüremem ve haksızlığa haksızlıktır bu deyip isyan edemem dememelidir, diyememelidir, onda bunu ona yaptırtmayacak bir vicdan bulunmalıdır. Yalan, aldatma, zulüm bendense ben benden değilim diyebilmelidir. Çünkü emrolunduğun gibi dosdoğru olmak bunu önkoşul kılar şeref için. Yoksa kimse bu ayeti diline pelesenk edip temcit pilavı gibi getirip önümüze koymasın yani birazcık şeref sahibi olsun. Gerçeklerden korkupta, başka alanlarda ahkâm kesmemeliyiz. Kiminin sofrasında bir tek aslan sütü eksiktir, kimileri aç kalmamak uğruna bir dilim ekmek arar çöplüklerde. Birileri şuh kahkahalar patlatırlar şatolarda, birilerinin akıtmaya tek damla gözyaşı kalmamıştır toprak damlı kapısız evlerde. Yiyenler, münhasıran eğlenirler, zevklenirler, günlerini gün etmeye bakarlar, tadını çıkarmaya çalışırlar yaşadıkları her anın ve çalışanların bir an bile olsa kafalarını kaldırmalarına fırsat tanımazlar, güç, servet, şöhret, devlet bunlarındır sanki, bunların suçları suç sayılmaz, bunlar günah işlemezler, insanlığın ortak mülkü olan toprağı monopollerine geçirmişler, parsel parsel bölüşmüşler ve ellerine kamçılarını almışlar diğerlerini sürü misali gütmektedirler. Belediyeler, devlet hazinleri vb. bunların çiftlikleridir, diledikleri gibi kullanırlar halkın alınterini, gözyaşını, kanını ve emeğini ve tek bir kimse de hesap sormaya tevessül edemez. Çalışanlar da, üç beş kuruş kazanayım da evime ekmek götüreyim ve bekleyenleri mutlu edeyim diye düşünür, eğlenmek, gülmek, zevklenmek bunlara haramdır. Çünkü bunlar çalışmak için, diğerleri eğlenmek için yaratılmışlardır!!! Çalışanların görevi, yiyenleri eğlendirmektir. Güçsüzlerin görevi, güçlüler için ölmektir. Çalışanlar ölebilirler ama yiyenler yaşamalıdırlar ki, onlar yaşadıkça birileri onları yaşatmak için ölmeye devam etsinler. Ve bu paradoksa kimse isyan etmez, herkes kaderdir deyip sessizce kabullenir kaderini!!! İnsan haksızlığa isyan etmiyorsa, adaletsizliğe başkaldırmıyorsa, kötülükle mücadele içinde değilse niye yaşar ki bu dünyada? Hangi boşluğu doldurur ki? Eğer soluk alıp vermek yaşamaksa, hayvanlarda yaşıyorlar. O zaman sende ki aklın, vicdanın, merhametin anlamı nedir ki ey insançocuğu? Gözümüzün önünde ki gerçekleri görmeyelim mi, gözümüzün ardına mı atalım? Hislerimizi toprağa mı gömelim ya da ruhumuzu çıkarıp atalım mı gövdemizden? Kimin mülkünde kimi aç bırakıyoruz? Kimin mülkünde kimi sefalete mahkûm etmeye hak sahibiyiz? Kimin mülkünde kendimize istediğimiz kadar alıp, diğerlerine dilediğimiz kadar bahşediyoruz? Her insan, insanlık onuruna layık bir yaşamı hak eder ve hak ettiği yaşamı yaşamalıdır, hak edilen yaşamı gasp etmek kimsenin hakkı da, haddi de değildir. Çünkü hiçbir insançocuğu, başka bir insançocuğunun mülkünde yaşamamaktadır! Ve bunu herkes bilmelidir, bilecektir, bilmiyorsa bildirilecektir, ne pahasına olursa olsun.

Kompradorlar, hiçbir işleri güçleri olmayan, işleri güçleri daha çok sömürüp, çalıp, sömürdükleriyle ve çaldıklarıyla diledikleri gibi eğlenmek, yemek, içmek isteyen, geri zekâlı tiplerdir. Büyük servetlere malik olmak hiçbir zaman akla, zekâya delalet etmez. Düşünsenize, bir adam var ve işi gücü golf oynamak. Elinde ki çubukla topuna dokunuyor ve topu yuvarlağın içine katıyor. Sevinçten uçuyor, kahkahalar atıyor, o herhangi bir şey elde ettiği için yapmıyor bunu, sadece zevk aldığından yapıyor. Oysa siluetine bakıldığı zaman insana benzeyen biridir o. Ama malayani ile iştigal edip, ahmakça zevklerini tatmin etmesi ve bunun içinde sevinç çığlıkları atması rezilce ve pis bir hastalıktır haddizatında. İşte kompradorların hayat görüşleri bu kadar sığ, basit ve banaldir. Politikacılar, sözde aydınlar, âlim kılıklı şarlatanlar, sahte şeyhler bu tiplere uşaklık yapmaktadırlar maateessüf. Çünkü hiçbirisi emrolundukaları gibi dosdoğru olamamaktadırlar. Yahut oluyorlar da biz mi bilmiyoruz, görmüyoruz, duymuyoruz, hissetmiyoruz? Veyahut ‘’zengin karşısında eğilen dininin yarısını kaybeder’’ Hadis-i Şerif’ini niçin söylemiştir Hz. Muhammed? Dışarıdan bakınca görkemli bir odun gibidirler, içleri ise devasa bir boşlukla doludur ama hastalıklıdır aynı zamanda komprador pisliklerin. Ama onlar bu oyunu, üstün bir zevk olduğunu tahayyül ve tasavvur ederek yaparlar. Çünkü bu iş münhasıran serveti olanların ve başka hiçbir kimsenin oynayamadığı bir oyundur ve asıl tatmin noktası burasıdır. Çünkü kendilerini bu şekilde üstün, özel ve ayrıcalıklı olarak görmektedirler. Hiç düşünmezler ki, şayet anlamış ve yapmış olsalar ya da yapacak olsalar, bu dünyaya çok büyük iyilikler yapmaya gelmişlerdir ve böyle ucuz bir şey için gelmemişlerdir. Ama onların yaptıkları her şeyin ardında, yanında, sağında ya da solunda zor ve tezvir şebekesinin baş aktörleri de bulunmaktadırlar. Çünkü bunlar yani zer şebekesinin baş aktörleri, zor ve tezvir şebekelerinin aktörleri olmadan bir hiçtirler. Filhakika bu üçlü şebeke birbirilerini besleyen yaratıklardır daha doğru tabirle; bir diğeri olmadan diğer birinin varlığı anlamsız kalır ve bunlar tüm kirli işlerini birlikte kotarırlar. Yani muktedir, sermayedar, din tüccarı; bu üçlü şebekenin tezgâhını çökertmedikçe, bu âlemde insanlığa mutluluk ve huzur haramdır, yoktur, işte bu yüzden insanlık toprağında bu şebeklerin kirli tezgâhlarını çökertecek ağır bir devrim gereklidir. İnsançocuklarının bunlara özenecekleri hiçbir durum ya da sebep yoktur ama yine de özenirler. Çünkü insan gibi yaşamak zor gelir insana. Çalmadan, çırpmadan, vurmadan, kırmadan, aldatmadan, haram yemeden, paylaşarak, adil ve ahlaklı olarak, hürriyet uğruna büyük kavgalar vererek, kul hakkına el uzatmadan, onuruna sahip çıkarak, zulme isyan ederek yaşamak zor geldiği için, insanlığını unutturacak işlerle iştigal eder ve güya yaşadığı hayatın tadını çıkarmaya bakar. Tabi ölümü unuturlar bu arada ama ölüm onları hiç unutmaz. Bir gün zevklenemeyecekleri bir duruma düşeceklerdir, elleri, ayakları kıpırdamaya mecalsiz kalacaktır. Ve ansızın fark edeceklerdir nasıl bir pisliğin içinde olduklarını ve o pislik içinde nasıl olupta bunca zaman yaşadıklarını ama isyanları çare olmayacaktır. Göreceklelerdir ki, bunca zaman servetin tutsağı, zevkin oyuncağı olmuşlardır ve kendilerine bahşedilen tüm ilahi yetileri kaybetmişlerdir, en başta da kendilerine büyük bir üstünlük bahşeden, varlıklarını değerli kılan ‘’hayır’’ deme yetilerini. Binaenaleyh, insan, ruy-i zeminde Allah’ın halifesi olma hususiyetini yitirdi, tüm kutsi yönlerini, izzetini ve şerefini, haysiyetini ve namusunu, kendisi dışında hiçbir varlığın erişemediği ve sahip olamadığı kabiliyetlerini görmezden geldi, unuttu ve kendini tamamen dünyaya ve tüketmeye adadı. Mütemadiyen övdü, yaltaklandı, kula kul oldu, zulme yeltendi. Oysa varlığını unutan, başlar önünde baş eğen ve ucuz menfaatler uğruna yaltaklanan insan, artık insan olamazdı, insan görünümlü olsa bile. İşte kaderiniz bu türlerin ellerinde ve siz razısınız! Gazali ne güzel söylemiş; ''Toprağın üstünü kaybedip derinliklerine inmiş olanların pişman oldukları şeyler için toprağın üstünde kalanlar birbirlerini yiyorlar.''

İnsanı, yaşadıklarına yönelik sormaya sevkeden ve yaşadığı hayatı sorgulamaya iten, meşguliyetlerinin ve uğraşlarının kendisini kaybetmesini engelleyen şey, sahip olduğu özbenliğinden fışkıran özbilincidir. Fakat bunu gerçekten başarabilmek kolay değildir ve içsel bir mücadeleyi iktiza eder ama fasılasız bir mücadeleyi. Bir insanın kendisini tanıması yahut kendisine karşı her an müteyakkız olma hali, tüm bilgilerin ötesindedir. Zaten bu bilgiye malik olan insanın diğer bilgilerden de behresi olması gayet tabidir ve kuşkusuz olacaktır da. Elbette tabiat bilgiyle ve bilgiye erişimi sağlayan donelerle lebaleptir. Velakin hiçbir bilgi, insana kendi nefsinin hakikatinin bilgisini ve kendi varlığının karanlık dehlizleriyle ilgili bilgiyi veremez. Yani insanın öz varlığına dikkat çekici bilgiler değildir sair bilgiler. İnsan nefsini tanıdığı kadar değerlidir ve nefsini tutabildiği kadar güçlüdür. Bugün insanın eğitimine buradan başlanmalıdır ama maalesef bu da derin bir uyanıklığı önkoşul kılar, akademinin çok çok ötesinde bir şeydir bu. Haddizatında tam da buradaki acınası durum, bugün insanlığın tabi olduğu ve çarklarından geçtiği eğitim sistemlerinin ve toplumsal yapıların felaketini apaçık surette göstermektedir. İnsançocuğu kendisini tanımadığı, bilmediği ölçüde hakir görülmektedir ve filhakika böyle bir şeyi de, acıdır ama hak etmektedir. İnsan kendisine olan inancını kaybetmiştir ve derin bir umutsuzluğun girdaplarında yokluğa sürüklenmektedir. Evet, hakikatte aciz olsa da hayatın karşısında çokta aciz olmayan insan, kendi kendisine inancını kaybettiği ve umutsuzluk çukuruna düştüğü için acziyetini de kabul etmekten başka çare görmemektedir ama bu kabul ediş aynı zamanda yokluğu da kabul ediş anlamına geleceği için, insan maalesef zavallı bir hayvanın bile kabul etmeyecğei şeyi kabul ediyor olmaktadır. Bugün hangi alanda olursa olsun o alanların temel sistemleri emperyalizmin etkisinde olduğu için, emperyalizmin istediği insan üretilmektedir dünyada. Bu da çok sistemli ve operasyonel bir şekilde kotarılmaktadır. Herkes memnundur ama neyden memnun olduğunu da bilecek özbilinçten mahrumdur. Münhasıran bu sebeplerden dolayı, insançocukları bugün, eleştiri kabiliyetinden, sorma yetisinden, sorgulama meziyetinden, başaramaya olan inancından yana derin bir acziyet içerisindedir. Kendi kendisini küçük gören ve bu yolla zımnen kendi kendisini düşüren bir insanlığın kendisinden geriye bırakabileceği pek bir şey de olmaz, olmayacaktır. İşin en özünde tüm bunlar insanı kullaştırma ve köleleştirme politikalarının elim ve vahim neticeleridir. Ki, nihayetinde de öyle değil midir? İnsan kula kul olmaktadır ve köleliğin cehennemi kucağına oturmaktadır! Ve gönüllü köleliği ve kulluğu değiştirecek hiçbir şey olamaz. Ancak kullaşan ve köleleşen insanlığın kendisinden başka…

VATAN-AHLAK-ADALET.
DÜŞÜNCEYLE SAVAŞMAK YÜCELTİR.
21-05-2019 06:48 AM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
çakyamuni Çevrimdışı
General
******

Mesajlar: 4,341
Üyelik Tarihi: Aug 2011
Rep Puanı: 1140
Ruh Halim
Ruh Halim
Supheli

Takımın:
diger
Mesaj: #9
RE: BÜYÜK YANILGI VE KARANLIĞIN KUYUSU...
Güç, her zaman dikkat çekici ve kabul ettiricidir. Tabi kahir ekseriyetle acziyet içerisinde olanlara karşı geçerlidir bu durum. Bu yüzden de güçlü olanlar kendi ürettiklerini daima kabul ettirmek, dışarıyı etkilemek ve herkesi kendilerine benzetmek isterler. Aynı zamanda da kendilerinin dışındakileri her zaman küçümserler ve zaman içerisinde küçümsenenler bunu spontane ittihaz ederler. Bu haddizatında iflah etmeyen bir hastalıktır. Kendi küçüklüğünü kabul edenler, kendilerini küçültenlere karşı aşağılık kompleksi içerisinde olurlar ve onları taklit etmeye tevessül ederler hatta bunu bir zorunluluk olarak algılarlar. Tabi bu taklit kahir ekseriyetle maddi tezahürlerde baş gösterir. Nihayetinde ise, kendilerini unutup başkaları olanlar oldukları başkalarıyla gurur duymaya başlarlar. Bir insan, kompradorun sahip olduğu kibre sahip olmakla övünür de, kendi tevazuunu kaybetmekle gurur duyar. Bu paradoks bahusus emperyalistler ve emekçiler arasında tezahür eden psikolojik bir durumdur. Sömürülen insan, hem sömürücü tarafından azarlanır, hakarete uğrar, hem de sömürenin hareketleriyle insanlığı ezilir ama buna rağmen gider yine onun insafına iltica eder. Bitevi kendini öven ve ürettikleriyle gurur duyan emperyalist sömürgen, kendi dışındakileri aşağılayarak, ezerek ve onların onurlarını çiğneyerek, özbenliklerini tarumar eder, iradelerini kırar ve onları kendi gözlerinde bile küçültür. Bu şekilde küçülen insan artık büyük olabileceğine asla inanmaz ve kendinden üstün gördüğü sömürgeni alt edebileceğini düşünemez. Sömürülen, kendisini küçülten sömürgenin kendisine yönelteceği aşağılık tavırlardan kurtulmak için artık ona sığınır ve onu tüm yönleriyle taklit etmeye başlar. Sömürgen neyi severse onur sever, neyden hoşnut olursa onu yapmaya başlar. Zira onun gözünde sömürgenin yaptığı her şey yüce bir zevkin ürünü ve ideal bir karakterin tezahürüdür. Bu sebeplerden dolayı da onu beğenmek, ona sempati duymak ve benzemek büyümenin ve yücelmenin yegâne yoludur. Aksi durum utanılası bir durumdur ve merkezin dışına itilmenin, hakir görülmenin haklı bir sebebidir. Kendini tanımayan, kendini bilmeyen ve kendi gücüne inanmayan insan, her zaman yenilmeye, ezilmeye, sömürülmeye mahkûmdur!

İnsançocuğunun kendini tanıması ve bilmesi ona en önemli ayrıcalığı bahşeder, o da özbilincine sahip olmaktır. Böyle bir ayrıcalığa sahip olmak demek, insanın hangi yerde durduğunu, hangi insanlığa ait olduğunu, hangi değerlerle varolabileceğini, kavgasının niçin ve kime karşı olduğunu ve nereden beslendiğini, nerede durması gerektiğini, niçin ve kim için yaşaması gerektiğini bilmesi demektir. Böyle bir özbilincin varacağı yer, varoluş bilincidir ki, insanı Tanrı varlığının katına yükseltir ve insanlığının farkında olmasını sağlar. Bu şekilde kendisini tüm boyutlarıyla tanıyan insançocuğu, tanıdığı kendine sıcaklık besler, sevgi duyar ve artık hiçbir maddi değere kendi varlığını değişmez. Çünkü kendi varlığını, maddi varlıklara peşkeş çeken insan alçalmıştır ve alçaktır. Artık, kendi varlığının bilincine ermiş insan, insanlığını pazarlık konusu yaptırmaz ve haraç mezat satmaz, sattırmaz. Çünkü önemli olan kendisidir ve kendisi dışında ki her şey kendisine hizmet ettiği oranda değerlidir. Zira o özne olduğunun bilincine ermiştir ve özne oluşunun değerini idrak etmiştir. Ki, tabiatta ki her şey de ona hizmet için var değil midir zaten? Öyleyse nesnelere kendisini feda edemez ve nesneleşmiş insan görünümlü yaratıklara kulluk yapamaz. Artık budan böyle tüm varlıksal boyutlarda tedricen bilinç sahibi olmaya başlar. Bireysel bilinç, toplumsal bilinç, sınıfsal bilinç ve politik bilinç kendini göstermeye başlar kendini tanıyan insanda. Böyle bir insanı yenebilecek hiçbir güç yoktur artık. Böyle bir insan için bundan böyle artık her şey çok güzel olacaktır ve dünya onun için cennet misali bir ev halini alacaktır. Kendini yenmiş olan insan, kendisine savaş açmış tüm güçleri yenmeye muktedirdir ve artık o talihini değiştirmeye kadirdir. Artık o kendini aldatanları bilmektedir, nasıl aldatıldığını görmektedir, büyük yalanların nasıl söylendiğini fark etmektedir. Çünkü o, ilahi özelliklerinin farkına varmıştır ve sahip olduğu bu özellikler sayesinde önce kendi yolunu ve yönünü değiştirmeye, sonra da tarihin akışını değiştirmeye güç yetirebilir. Böyle bir insan, sünger değil katalizördür artık. İşte bizim aradığımız ve özlemini çektiğimiz insan türü budur! Kula kulluk etmeyen, zulüm bizdense ben bizden değilim diyen, kaderinin iplerini kendi eline alan, insana sadece insan olduğu için değer veren, insan olmayanın kimliğine aldanmayan, haksızlık karşısında susmayan, susturulmaya çalışıldığı zaman sadece kendi iradesinin ortaya konabileceği yerlerde özgür iradesini ortaya koyarak kendisini tanımayanlara ve kendisine değer vermeyenlere işte ben varım ve buradayım diyen insan türü budur!

Türkü tadında, şiir gibi yaşamak isterken delice, bir anda ölümü özler misin? Çiçek çiçek açmak isterken kırlarda, yıldızlar dolarken koynuna geceleri, bembeyaz karlarla karışırken bembeyaz düşlerin ve uzak düşler kurarken gözlerini tavana dikmiş halde, ölümü özler misin ansızın? Tohumlar ekerken toprağa, olgunlaşırken başaklar, kuşlar uçuşurken gökyüzünde ve ay doğarken yüzüne, özler misin ölümü aklında bile yokken ve gözlerin gülüyorken? Özlüyorsun işte… Hayat böyle bir şey… Hayali böyle bir şey hayatın… Hayal kurun insançocukları, hayaliniz yoksa kupkurusunuz ve kurumuş bir hayatın yolcususunuz ve yaşamadan kustuğunuz ölüm olur o zaman ve kustuğunuz ölümden yaşamı doğururlar, yaşamayı bırakın varolmaya bile hakkı olmayanlar. Ne isteyeceğiniz bir şey olur, ne uğruna kavga vereceğiniz yarınlarınız. Çünkü insan hayal kurdukça varolur, kurduğu hayalleriyle yaşar ve kavganın itici gücüdür kurduğu hayali insanın. Sizlere hep kötü şeyler verenlerin mi bir şeyler vereceğini düşünürsünüz yoksa her şey güzel olsun diye umut verenlerin mi bir şeyler vereceğini düşünürsünüz? Ve hayallerdir ki güzel ve aydınlık yarınları doğururlar. İnsanca yaşamayı, sevmeyi, gülmeyi, eğlenmeyi, neşe ve sevinç içinde vals etmeyi doğururlar. İlk önce hayallerinizi çaldılar sizin ve yaşamınızı sonra! Ne güzeldir özgürce gülmek değil mi? Ne güzeldir el ele kardeşe yaşamak ve doğada ki tüm duyguların gönlüne akıvermesi ne güzeldir değil mi? Ya barış türkülerini terennüm etmek ve halkların çoğaldıklarını görmek ne güzeldir değil mi? Ve ne güzeldir değil mi, gasp etmeden, tekelleştirmeden paylaşarak yaşamak ve güçlenmek paylaşarak. Yaşamak mümkün müdür ve mümkün müdür ölümü özlememek hayalin yoksa? Hayat, hayali olanı karanlıkta bırakmaz! Faşist emperyalizm bizim hayallerimiz çaldı ve artık ondan hayallerimizi geri almak zorundayız. Çünkü yaşamak istiyoruz ve yaşamak zorundayız, hayalsiz yaşanır mı? Geçelim! İnsançocuğuna onurlu yaşamı bahşedecek iki türlü bilinç vardır. Biri özbenliğinden doğan bireysel bilinç, diğeri de yaşatmak uğruna yaşamak istediği ve kendisini kutsal kavgaya götüren toplumsal bilinç. Bilinçlerinizle hayallerinizi kucaklaştırın insançocukları! Bireysel varlığımızın ve haklı ve onurlu halk olarak varoluşumuzun düşmanları, bizden bireysel ve toplumsal bilincimizi çalıp, bilinçlerimizin yerine bizlere cehaleti, yokluğu, zilleti, miskinliği verenlerdir. Allah’ın mülküne ipotek koyup, Allah’ın kullarına Allah’ın mülkünde yaşamayı zehir edenlerdir. Ve bizden yaşamı çalıp bize ölümü veren ne varsa, bizim bilinçlerimizi çalmaktadır ve bize düşmandır. Tarihin akışını ve insanlığın makûs talihini değiştiren herkesin sahip olduğu ortak ve en yüce değerdir sahip olduğumuz bilinçlerimiz. Artık savaşlar ilk önce bilinçlere karşı veriliyor ve önce bilincin kuşatılıyor, bilincin tutsak olduğu zaman, gövdenin özgür olması mümkün müdür? Bilinçleriniz hayallerinizi besler, hayallerinizi bilinçleriniz gerçekleştirir!

VATAN-AHLAK-ADALET.
DÜŞÜNCEYLE SAVAŞMAK YÜCELTİR.
Dün 06:48 AM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
çakyamuni Çevrimdışı
General
******

Mesajlar: 4,341
Üyelik Tarihi: Aug 2011
Rep Puanı: 1140
Ruh Halim
Ruh Halim
Supheli

Takımın:
diger
Mesaj: #10
RE: BÜYÜK YANILGI VE KARANLIĞIN KUYUSU...
İnsan zihnine, savaşta düşman üstüne yağdırılan mermi gibi her yönden bilgi yağıyor. Dışarıdan bakılınca sağlam gibi görünse de bu bilgiler haddizatında mahiyet olarak kof bilgilerdir ve insançocuklarını alıklaştırmak, bönleştirmek için imal edilmiş ve istenilen insanı imal edecek bilgilerdir. Ama bu bilgiler zihne yerleştikleri vakit zihni dumura uğratıyorlar, kötürümleştiriyorlar, bireysel ve toplumsal bilincimizi ifsad ediyorlar yani bizi istenilen insan yapıyorlar, olmak istediğimiz insan değil, olmamız istenilen insan. Çünkü olmak istediğimiz insan olursak, birilerinin çok istedikleri hayatı yaşamaları imkânsızlaşacaktır yani dünyalık arzularının tahakkuku akamete uğrayacaktır, binaenaleyh bizi bilgisiz bırakmıyorlar. Bu bilgiler gelip zihinde kökleştiği vakit, bilinçlerimiz bizi terkediyorlar ve bizler birer ölü canlara dönüşüyoruz. Çünkü insanın düşmanları, bugün maddi araçları ya da kuvvete istinat eden şeyleri değil, insanın ruhuna, kalbine ve kafasına dokunan şeyleri kullanıyorlar. Duygularla, düşüncelerle oynuyorlar; giyeceklerimizle, yiyeceklerimizle, içeceklerimizle, hazlarımızla, zevklerimizle, ortak olgularımızla vuruyorlar bizi. Korkuyu, kalbimizin ve kafamızın içine, gövdemizin en dip derinliklerine monte ediyorlar. Gerçeği ters yüz edip ve tersyüz edilen yani tahrif ve tahrip edilmiş ve yalana tedvir eylenmiş gerçeği, gerçek diye önümüze koyup tercih etmemizi istiyorlar. Oysa hazır şekilde getirilip önümüze konulmuş neyi tercih edersek edelim, netice değişmeyecektir ve bunu çok iyi biliyorlar düşmanlarımız yani insançocuklarının düşmanları. İnsançocuklarının düşmanlarının dili, dini, rengi, ırkı yoktur, onlar her yerden çıkabilirler. İnsançocuklarını, nice melek yüzlü, dost maskeli düşmanlar mahvetmişlerdir. Derine doğru inersek fehmedebiliriz burada ki inceliği. Biz, işte şundan bize düşman olmaz deriz ama onun amansız bir düşman olabileceğini fark etmeyiz. Allah; niye ‘’şeytan sizi Allah ile aldatmasın’’ diye buyurmuştur ilahi buyruğunda? Bizim hislerimizi, düşüncelerimizi şırınga ile çekip almak ve bizi düşüncesiz, hissiz bir hayvana dönüştürmek istiyorlar. Düşünmemizden, duygulanmamızdan, merak etmemizden, sormamızdan, sorgulamamızdan, şüphe etmemizden ve tetkike meyletmemizden endişeye kapılıyorlar. İnsançocukları, hangi safta bulunurlarsa bulunsunlar, neye inanırlarsa inansınlar, neyin ve kimin peşinden giderlerse gitsinler, kesinlikle maddi ya da manevi hareketlerini bilinçsizce yapıyorlar ve ne yaptıklarını, niçin yaptıklarını kesinlikle bilmiyorlar. Oysa kati surette bilmeliyiz ki, doğru düşünce olmadan doğru bilgi olmaz, doğru bilgi olmadan da doğru inanç, doğru felsefe olmaz. Felsefe demişken, muhakkak felsefe talim ediniz, felsefesiz kalmayınız. Düşünmeden bildiğimizi zannettiğimiz, bilmeden inandığımız ve sahip olduğumuz inançlar, felsefeler, çok geçmeden fanatizme ve batıl inançlara dönüşür ve toplumu hurafeler, yalanlar yönlendirmeye başlar. Bunu münhasıran varlığın dinsel yönüne hasretmemeliyiz, inanç boyutuna yükselmiş hangi düşünce olursa olsun bu bağlamda değerlendirilmelidir. Ama dinsel boyutta kendisini biraz daha net ve kesif olarak hissettirmektedir. Toplumda zihniyet devrimi gerçekleştirilmeden hiçbir köklü dönüşüm gerçekleştirilemez. Bugün insanlığın muhtaç olduğu, hissetmese bile ihtiyaç duyduğu yegâne şey zihniyet devrimidir. Çünkü zihniyet devrimi olmadan başarabilinecek hiçbir şey yoktur ve olamaz da. Bu durum bireyin şuurunda, zihninde, hayatında kök salmış olmalıdır ilk evvelde. Ki, ondan sonra toplumun kılcal damarlarında etkisini gösterebilsin ve insanlığın sarsılmasını sağlasın.

Bir bardak suyu derin dondurucuya koyarsanız ne olur? Donar ve kabın şeklini alır de mi? İşte tıpkı bunun gibi insanı da muayyen bir kalıba sokmaya yani bir nevi dondurmaya ve istenilen şekli vermeye çalışıyorlar. Herkesin elinde kendi düşüncelerini, duygularını doldurduğu bir kavanozu var ve insanı da o kavanozun içine katmaya ve insana o kavanozun şeklini vermeye çalışıyorlar ve insan kavanozun içine gönüllü giriyor. Sonrada insanı oradan çıkarıp hayatın içine bırakıyorlar, üstelik kendi tefessüh etmiş, köhnemiş, çağın gerisinde kalmış duyguları ve düşünceleri ekseninde ürettikleri hayatın. Üretilmiş insanı, üretilmiş hayatın içine atıveriyorlar. Böylece, kendi doğallığını kaybeden, doğal gelişim sürecinin dışına çıkan insan, insanlıktan da çıkıyor ve birbirini boğazlayan hayvanlar gibi yaşamaya başlıyorlar. İnsan, imal edilen bir varlık derekesine düşürülmüştür maalesef. Şöyle bir bakın dünyaya lütfen, kahir ekseriyetin imal edilmiş olduklarını müşahede edersiniz. Çünkü kendi varoluşlarına mütenasip davranışlar sergilemediklerine ve kendileri gibi yaşamadıklarına şahit olursunuz, kendilerini imal edenlerin istedikleri gibi yaşadıklarını, onların kafalarıyla düşündüklerini, onların duygularıyla duygulandıklarını, onlar gibi giyip, yiyip, içtiklerini ve onların istediklerini yapıp, istemediklerini yapmadıklarını görürüsünüz. Maddeyi nasıl imal ediyorlarsa, insanı da faşist emperyalist düzenin düzeneklerinde imal ediyorlar yani düzeneğin işlemesini sekteye uğratmayacak, bilakis daha iyi şekilde işlemesini sağlayacak insanlar imal ediyorlar ve buna da insanları gerçekten inandırıyorlar. Resmiyet kavanozuna atılmış, orda uzun yıllar bekletilmiş, kalbi ve kafası resmileştirilmiş, doğallığını, özgünlüğünü, özbenliğini, özbilincini kaybetmiş, duyguları ve düşünceleri öldürülmüş ve sonra piyasaya sürülmüş uzmanlara insan imal ettiriyorlar. Nasıl insanlar istediklerini söylüyorlar ve planlarınızı yapın ve kurgulayın diyorlar. İmal edilen insanlar artık istendik şekilde manipüle edilebiliyorlar, söylenen her şeye inanabiliyorlar, yaptıklarını niçin yaptıklarını sorgulayamıyorlar, nereye, niçin ve nasıl gittiklerini idrak edemiyorlar. Bilmeden, anlamadan ve birilerinin, duyguları ve düşüncelerine göre düşman oluyorlar ve nefret ediyorlar. Neyi tercih ettiklerini, niçin tercih edeceklerini bilmiyorlar ve neyi, niçin tercih ederlerse etsinler sonuncun asla değişmeyeceğini fark edemiyorlar. Bilmeden, anlamadan inanıyorlar. Kendileri için değil başkalarını yaşatmak için yaşıyorlar. Başkaları yaşarken ve kendileri bakarken, acaba yaşamak benimde hakkım olamaz mı, biz dünyaya hep başkaları yaşasın diye mi geldik diye sormak akıllarının ucundan bile geçmiyor. Söylenilen hiçbir şeyi, ortaya konulan hiçbir eylemi sorgulamıyorlar. Hakikati inkâr edecek, her türlü yalanı yutacak, istenilen kıvamda ve ölçüde olacak insanlar istiyorlar ve imal ettiriyorlar. Yeni ve katışıksız bir gerçekliğe vasıl olabilmek için, zihnimizi kuşatan yalanları yok etmeli, gövdemizi saran zincirleri kırmalı ve varoluşumuzu tüm buutlarıyla özgürleştirmeliyiz. Sahici, sağlam ve altyapısı güçlü bir değişim için iradesini ortaya koymayanlar, imal edilmeye direnmeyenler, samimi ve dürüst bir gayret içerisinde olmayanlar, insanca yaşanacak güzel ve aydınlık yarınları hak edemezler. Hak ettiğim yaşama ulaşmak için, imal edilmeyeceğim ve direneceğim. Varolduğum gibi insan olmak istiyorum, çürümüş zihinlerin bozuk kodlarına göre imal edilmiş insan olmak istemiyorum. Birilerine göre sevmeyeceğim, nefret etmeyeceğim, yaşam çizgimi belirlemeyeceğim, tercihte bulunmayacağım. İnsan olmaklığım ekseninde, sevmem gerekiyorsa seveceğim, nefret etmem gerekiyorsa edeceğim, nasıl yaşamam gerekiyorsa öyle yaşayacağım. Yaşamak, insanın tam karşısında ama hissedecek kalbi, anlayacak kafası, görecek gözü yok maalesef!

Topluma şöyle bakıyorum da, insanlar hep bir şeylerden şikâyetçi ve hep başkalarını değiştirmek derdinde ama kimse ben ne yapabilirim ve ben kendimi değiştirmeden diğerlerini nasıl değiştirebilirim ya da acaba benim kendimi değiştirmemi gerektirecek bir yaşamım var mı diye akıl yürütememektedirler, belki de yürütmektedirler ama samimi olmadıkları yahut kendilerine karşı kör oldukları için olumlu bir sonuca varamamaktadırlar. Kendileri kötülük yapmaya devam ettikleri halde ya da yaptıklarının kötülük olduğunu bildikleri halde veyahut kötülükleri yok etmek adına hiçbir iyilikte bulunmadıkları halde yine de başkalarının kötülüklerini ortaya getirecek kadar alıklar ve bönler. Veyahut kendileri kötülük yaptıkları için başkalarının iyiliklerini örtecek ve bu yolla insana ve topluma ihanet edecek kadar ahlaksızlar. Daha ötesi bazıları da, kendileri sanki doğuştan iyilermiş gibi ve bu sebeple de kötülük işleyebilirlermiş gibi, işledikleri kötülükleri göz ardı ederek, kendi dışlarında iyilik yapanlar kendileri gibi düşünmedikleri için onları inançlarından dolayı yargılayıp kötüler kategorisine dâhil etmeye tevessül etmektedirler. Kimliklerimizin, işlediğimiz kötülüklerimizi temizleyeceğini sanacak kadar bağnaz, sekter ve dar kafalıyız. Bizler kişilere, kendimiz hiçbir şey yapmadan, bizi değiştirebilecek güç vehmetmekteyiz ve kendimiz öylece yaşamımıza devam etmekte ve kötülüklerimizden de el çekmeye çalışmamaktayız. Yani kendimizi kenara koyuyoruz ve her şeyi dışarıdan bekliyoruz. Biz kötülük yapabiliriz ama dışımızdakiler iyilik yapmalıdırlar. Biz kendimizi ortaya koyamayız ama kişiler bizi değiştirmelidirler. Ne kadar alıkça ve bönce bir duyumsayış ve düşünüş. Eğer böyle bir şey kabil olsaydı, Peygamberin varoluşu, insanlığın külliyen değişimi için temel etken olurdu ve insanlık hiçbir hareket yapmadan, münhasıran Peygamberin varlığıyla değişirdi. Oysa hakikatte böyle bir şeye yer yoktur. Çünkü değişim, bireyin kendi özünden başlar. Her şeyin çok güzel olması için önce insanın çok güzel olması, özgür iradesini ortaya koyması, ödevini behemehâl yapması gerekmez mi? Birey kendi kendisini değiştirme iradesi göstermedikçe, ne kendisi değişebilir ne de toplumun dönüşümünde etkili olabilir. Peygamberin görevi neydi? Hakikati insanlığın vicdanına iletmek. Çünkü Peygamberin insanlığı inandırmak gibi bir görevi yoktu. Mesaj ulaştığı an gerisi insanın kendisine kalmaktaydı. Kur’an’ı tertil, tedebbür, taakkul ile okuyup anlamaya çalıştığınız vakit, bu hakikat spontane tezahür edecek ve kalplerinize ayan olacaktır. Ama anlamadan inanmayı tercih eden insanoğlunun bu hakikati de anlaması kuşkusuz güç olacaktır. Herkes kendi kaderinden kendisi sorumludur ve kaderini kendisi çizer ve elbette toplumsal kadere dokunuşlarda bulunur! Kaderine ve kaderlere dokunuşta bulunmaya var mısın, yarınlarda her şeyin çok güzel olması için?

Gördükleriniz, bildikleriniz gerçek değil! Görünmeyenleri, bilinmeyenleri ve gerçekleri de ortaya koymak kolay değil. Dünya zor bir yerdir ve zoru yenmek kolay değildir! Şu dünyaya yeni doğdunuz ve dünyada yapayalnızsınız ve zaman içinde her şeyle ilk defa karşılaşıyorsunuz yani beyninizde hiçbir şey yok ve gövdenize gelen donelerle tedricen dolduracaksınız. Kendi emeğiniz çok önemli, çünkü emeğinizle mütenasip bir kişiliğiniz, kişiliğinizle mütenasip bir yaşamınız ve yaşamınızla mütenasip toplumsal bünyeye dokunuşlarınız ve dokunuşlarınızla mütenasip bir etkiniz olacaktır, etkiniz olduğu kadar da istediğiniz gerçekleşecektir, böyle farz ediniz. Ve kimsenin etkisinde kalmadan, kimseye inanmadan, kimseyi duymadan öğreniniz öğreneceğiniz ne varsa. Kesinlikle mutlak özgürlüğünüzle öğrenin öğreneceğiniz her şeyi ve öğrenecekleriniz kendinizi bile yalanlasa insanca bir duruş sergileyip kabul etmekten imtina etmeyin. Anlama çabası içine giriniz, hakikati arayınız, anlamadan da inanmayınız; yalanlardan kurtulabilmek ve gerçekliğe ulaşabilmek için bu önkoşuldur. Hayat çok komplikedir ve biz işte böyle bir hayatın içinde gerçekliğe ulaşmak zorundayız. Bir şeyin yalan olduğunu bile bile kabul etmek nasıl bir duygu? Bir insan yalana inanarak mutlu olabilir mi? Yalanlarla varolunabilir mi? Yalanlarla varolmaya çalışanlar, var kılmaya çalıştıkları bir şeyleri olmayanlardır. Münhasıran varlıklarını payidar kılmak derdiyle yananlardır ama bu uğurda insanları da yakmaktan imtina etmeyenlerdir. Geçelim! İnsan eskiyi fırlatıp atar, nisyan çukuruna gömer ve yeniye hayran olur ama bilmeden yapar bunu. Bilseydi ki yeni diye bildiği onu daha da eskiye mahkûm kılacaktı ve eskitecekti, yapar mıydı yine de yapmayacaklarını? Kim bilir! Çünkü mühim olan getiri ve götürüdür ama bu düşünülmez bile. İnsan gördüğü şu fezanın derinliklerinde çok farklı âlemlerin olduğunu düşünemez, çünkü gözleri yorgundur bakamaz, beyni duvarlara çarpar ve geri döner ve kendi sığlığına sığınır. Görmeye çalışanları da küçümser, yaftalar ve göremeyenlerin göremediklerini görenlerin ve gördüklerini anlatanların gözlerini oymaya çalışır. Çünkü insan gerçeklerden korkar, zira gerçeklerin kendi varlığını yalanlayacağını ve kendisini hiçleştireceğini ihsas eder. Bu yüzden gerçeklerden uzak yaşamaya çalışır ve gerçekleri yakınlaştırmaya çalışanlardan da nefret eder. Çare midir, çare nedir?

VATAN-AHLAK-ADALET.
DÜŞÜNCEYLE SAVAŞMAK YÜCELTİR.
Bugün 06:31 AM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
Gönder Cevapla


Forum'a Git:


Konuyu görüntüleyenler: 1 Misafir
Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir. 5651 sayılı yasaya göre bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. 5651 sayılı yasaya göre sitemiz mesajları kontrolle yükümlü olmayıp, şikayetlerinizi mail@islamiforum.net adresine yollarsanız, gerekli işlemler yapılacaktır. Dikkat: Bu site şikayet sitesi değildir, arızalı ürünleriniz ve diğer şikayetleriniz için bu email adresini kullanmayınız. Report Abuse, Harassment, Scamming, Hacking, Warez, Crack, Divx, Mp3 or any Illegal Activity to mail@islamiforum.net