Gönder Cevapla
 
Değerlendir:
  • 0 Oy - 0 Yüzde
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
AÇIK MEKTUP...
Yazar Mesaj
çakyamuni Çevrimdışı
General
******

Mesajlar: 4,223
Üyelik Tarihi: Aug 2011
Rep Puanı: 1118
Ruh Halim
Ruh Halim
Supheli

Takımın:
diger
Mesaj: #1
AÇIK MEKTUP...
Sayın Cumhurbaşkanım! İlk evvelde, zaferinizden dolayı sizi tebrik ediyorum. Belki bu sözlerimden hiç haberiniz olmayacak ve sözlerim zaman içinde uçup gidecek ama yazmak istedim. Bunu insani bir vazife olarak telakki ettim. Birgün kaybolup gideceğim bir dünyadan, içimden geleni konuşmadan geçip gideyim istemedim belki de. Vicdanımın dip derinliklerinden kaynayıp gelen sözlerimdir her cümlem. Ekstra bir duygusallık zemininde yazıyorum yazımı ama elbette akıldan kopuk olarak değil. Bakınız Sayın Cumhurbaşkanım! Ben hakikati şiar edinmiş bir insanım. Herkesin hakikati kabullenmemesi ya da hakikate mugayir bir yaşama alışmış ve bağımlılık kesbetmiş olması yahut dünyanın yalan temelinde yürüyor olması, benimde hakikate uzak olmamı gerektirmez. Benim sözüm de serttir biraz. Çünkü samimiyeti seviyorum, samimiyet temelinde yaşamayı seviyorum. Hakikate tapıyorum. Menfaatten tiksiniyorum. Bu yüzden bir türlü beceremedim, menfaatler belirleyip ve ona göre hareket edip, gerçek dışı ve samimiyetsiz davranışlar sergileyerek yaşamayı. Ya da gerçeklere kör kalarak temelsiz sözler söylemeyi bir türlü beceremiyorum. Var olan bir şeyi yokmuş gibi farz etmeyi de tabi ki. Öyle kuru övgüden de hazzeden biri değilim. Övmem gerekir överim, dövmem gerekir döverim. Adaletin ve insan haysiyetine saygının gereğinin bu olduğuna inanırım. Bu sebeplerle de ne bu dünyaya, ne bu dünyanın insanlarına, ne bu dünyanın politikasına, cemaatlerine, kurumsallaşmış olan şeylerine alışamadım. Hakikate taptığım için, hakikate tapıyormuş gibi yapanlarla bir türlü uyuşamadım, onlarda bana ısınamadı. Yaşama karşı duyarlıyım ve yaşamı bilinçli bir şekilde yaşamak adına gayret ederim. Bu sözüm, maddeye bağlılık olarak anlaşılmamalı. Korkar mıyım, kuşkusuz korkarım ama sadece Allah’tan korkarım, bunu da tüm benliğimde hissederek olanca bilincimle söylüyorum, laf olsun kabilinden değil. Çünkü çiğ yemedim ki karnım ağrısın. İnsanlığa ihanet etmedim ki tecziye edileyim ya da tecziye edilmekten korkayım. Pervasızlığımda bu yüzdendir. Ki, korkarak yaşayacağıma şerefimle ölmeyi tercih ederim. Altı üstü bir can ve birgün nasıl olsa ayrılacak bu tenden o can, söylemesi bile ne kadar da acı olsa da. Bu yüzden de belki yazdıklarım şaşkınlık yaratabilir ama aslında öyle olmaması gerekir. Velakin yaşam dediğimiz ve insan diye bildiğimiz şey malum. Ki, sizden imtina edeceğim, korkacağım bir durum da yok. Sizde benim gibi bir insansınız. Konum farkından başka hiçbir farkımız yok. Öyle değil mi? İnsani bir tavırla ve dille sizlere hitap ediyorum, art niyetsiz, önyargısız, tüm samimiyetimle. Öyleyse niye korkayım ki? Bendeniz bu topraklarda yaşayan, bu toprağın insanlarının dertleriyle dertlenen, kendince güzel düşleri olan, bu memleketin ve milletin hayallerinde ki yerde olmasını isteyen ve en önemlisi çocuklar için yaşayan bir insanım. Tamamen vicdanıyla düşünen, konuşan, yazan ve yaşayan bir insanım. Yazarken gözlerim doluyor bazen. Çünkü ekstra bir duygusallığa sahibim. Yüreğim çok ağrıyor ve acıyor. Garip bir insanım işte. En ufak bir şey karşısında aşırı duygulanıyorum. Belki de dünyayla münhasıran bu sebeple anlaşamıyorum ve bu yüzden dünyaya alışamıyorum. Bu ülkede adaletin egemen olması uğruna harcadım tüm ömrümü. Bir gün bile mülkiyet peşine düşmedim. Bir gün bile madde hırsıyla yaşamadım. Böyle bir yaşama alışınca da artık küçük şeyleri umursamamaya başladım. Millet dünyaya alışırken ben dünyasızlığa alıştım. Yaşayamayanlar varken yaşamayı sevemedim. Bana ne demeyi hiçbir zaman bilemedim, beceremedim. İnsansızlığa alışamadım ama dünyasızlığa alıştım. Ne bileyim dünyayı bir türlü sevemedim. Sevebilir miydim bilmiyorum, hiç denemedim. Dener gibi oldum beceremedim. Çok ağır geldi. İstesem becerir miydim? Kuşkusuz sonsuzcasına evet! Belki de alışmak adına samimi bir çaba göstermedim. Ya ne bileyim işte, gerçekten sevemedim dünyayı. Dünyayı derken elbette maddeyi. Daha çok maddeye sahip olmayı, sahip olduğum maddeyle dışımda ki dünya üzerinde tahakküm kurmayı kastediyorum. Çünkü maddeye odaklansaydım yaşamı kaçıracaktım iyi biliyorum. Ben düşlerimin peşinden koşmayı sevdim hep. Özgürce yaşamaya sevdalandım. Ve bir şeyi hak ediyorsam, benim istememe gerek yok, verilmeli dedim. Belki de insanları kendim gibi bildim. Hak ettiğimi alabildim mi? Elbette ki böyle bir dünya da namümkündür bu, söylemeye bile gerek yok. Çünkü nimetle dolu bir dünya ve o nimetin peşinde koşturan sayısız insanla lebalep bir dünya. Bendeniz biraz aykırı yaşayan bir insanım. Dünyaya göre sıkıcı bir insan. Sözlerim de, muhabbetim de can sıkıcı olur. Kayıtsız şartsız evet demeyi ve sorgusuz sualsiz tabi olmayı başaramayan bir insanım. Çünkü fikri temeller üzerinde yaşarım hayatı. Öyle laf olsun kabilinden yaşamam. Tıpkı laf olsun kabilinden boş söz söylemeyi sevmediğim gibi. Duyarlıyımdır, aşırı hassasımdır. Çünkü insanım ve insanlığın içinde yaşıyorum. Bu yüzden de insanla ilgili sorunlara duyarlı oluyorum. Keşke her şey hakikat temelinde ve hakikate göre olsa diyorum. İnsan odaklı olsa her şey ve insani olsa. Politikayı ve politikacıları, sizler zaten benden çok daha iyi bilirsiniz. Keza aydınları, din adamlarını. Ben bu dünyalarda hiçbir zaman samimiyet göremiyorum. Dünyayı birazda bu yüzden sevmiyorum belki. Çünkü dünyayı yönlendiren ve yönetenler bu dünyanın insanlarıdır kahir ekseriyetle. Onlarda hakikatten kopuk olduklarında, öyle bir dünyayı siz düşünün nasıl olur? Çünkü ne kadar samimi olursanız, iyilik peşinde koşarsanız, o kadar çok eziliyorsunuz bu dünyada. Keşke böyle olmasaydı! Bilmiyorum, dünyanın ve insanın özü bu mu? Sürekli sorguluyorum bunu kendi dünyam da. Sözlerim biraz karışık oluyor gibi ama konuşuyormuş, muhabbet ediyormuş gibi yazmayı seviyorum.

Sayın Cumhurbaşkanım! Bendeniz akademik konuşmayı, ölçüp biçerek yazmayı beceremiyorum ama elbette nezaketi de bilirim elhamdülillah. Bendeniz, duygularım yüreğimden nasıl akıp geliyorsa dilime, hiç bozmadan döküyorum dışarıya yani kalbimde ne varsa dilimde o var. Sizlerde, bendenizde fani insanlarız. Bugün varız yarın yoğuz. Yeri yurdu olmayan bir düş gibiyiz, kanatsız bir kuş gibiyiz. Gün gelecek uçup gideceğiz sonsuzluğa. Elbette bırakacağımız şeyler olacak geride. Hep iyilikle anılmak isteriz hepimiz. Hep ardımızda dua edenlerimiz olsun diye dileriz Allah’tan. Bu yüzden bu dünyada, vicdan, merhamet ve adalet temelinde varolmamız iktiza eder. Kuşkusuz da bu üçgende yaşamaya çalışıyoruzdur, kusurlarımızla, hatalarımızla. Ama öyle anlar olur ki, bizlerin haberimiz olmadığı zamanlarda ne suçlar işlendiğinin farkında bile olamayız. Binaenaleyh olabildiğince titizlikle ve hassasiyetle hareket etmek icap eder. İnsanın olduğu bir dünyada her şeyin olabilmesi mümkün görünüyor. Zira menfaatin bol, ahlakın az olduğu bir dünyadayız. Ve menfaat ne kadar yaşamak derdindeyse, ahlak o kadar yaşatmak emelindedir. Ki, dünya menfaatperest insanlarla doludur. Bunu en iyi sizler bilirsiniz. Çünkü bahusus politik arena bu minvalde işler, sizlerde en üst düzeyde dağıtan konumunda olduğunuz için bitevi karşılaşıyorsunuzdur menfaatperest kişiliklerle. Yaşadığımız hayat tecrübesi ve geride bıraktığımız insanlık tarihi bize bunun böyle olduğunu gösteriyor. Fani insanlarız nihayetinde ve ömrümüzü de faniliğe mahkûm etmemeliyiz. Dünya bir hiçtir ve boştur, içindekiler bir leştir. Dünya için kalpler kırılmamalı, insanlar üzülmemeli, yürekler acıtılmamalı ve ağrıtılmamalı bendenize göre. Aynı topraklar üstünde yaşıyoruz, aynı devletin çatısı altındayız ve en önemlisi biz insanlar kardeşiz. Bu topraklar ve bu devlet hepimizin. Kardeşçe, el ele, gönül gönüle yaşamalı ve böyle bir yaşam için gerekirse yaşamdan bile feragat edebilmeliyiz. İnsanlık ailesinin fertleri insanlık yasalarına göre kuşkusuz farklı farklıdır ve bu tabiidir. Zira Allah insanı halketmiş ama her birini diğerine benzetmemiş tıpatıp. Öyleyse farklılıklar zenginliğimiz olmalıdır, şikâyetimiz ve nedametimiz değil. Ne kadar güçlü olursak olalım, bu dünyayı muhakkak terk edeceğiz. Bu sebeple hayatımızı yaşarken, her hareketimizde, o kadar titiz, o kadar seçici, ölçüp biçici olmalıyız ki, bizi ebedi yanlışa mahkûm eden ve bizim hayatımıza fanilik kemendini vuran bir şey olmasın. Değmez ki, yemin ediyorum değmez ki, niye değsin ki? Üç kuruşluk bir dünya için, acılarla, sancılarla, kanla, terle, yaşla kazanılmış hayatlar niçin feda edilsin ki? Vicdanınızla hissedin bir kere lütfen, Allah, Muhammed, Kur’an ve İnsanlık aşkına. Yüreğiniz sonsuzluğa akıp gidiyormuş gibi hissedin. Duygularınız donmasın. Böyle bir şey olduğunda ve bir gün güçten, takatten düştüğümüzde ve o an, bir an dönüp maziye baktığımızda neler hissederiz ki? Devletin vazifesi affetmektir, bağışlamaktır, kanunlar emrinde olduğu için sonuna kadar cezalandırmak değildir. Tabi bu bahsettiklerim suçsuz, günahsız, masum insanlar içindir. Zira devlet istedikten sonra merhamet etmeden yargılayabilecek, tecziye edebilecek güce maliktir, işte hal böyleyken mühim olan devlet karşısında bir karınca misali olan insanları affedebilmektir olması gereken. Önemli olan güçlü olanları affetmek değildir, devlet karşısında güçsüz olanları, eli kolu bağlı olanları affedebilmektir. Affedilmeyen insanların yüreklerinde ki sızıyı, sessiz ve derin çığlığı duyumsayabilir misiniz? Her şey mantıkla anlaşılmaz ve her şey mantık değildir. Devlet istedikten sonra herkesin ekmeğine el koyabilir, başkaldıran başları ezebilir, canları alabilir ama marifet bu değildir. Birgün geriye dönüp bakacağız ister istemez insanlar olarak. Neler hissedeceğiz ya da bize neyi hissettirecek bıraktığımız hatıralar, anlar, eylemlerimiz? Marifet böyleyken, affedebilecek kadar merhametli olabilmektir. İnsanları yaratan devlet değildir ki. Allah’tır ve Allah herkese bu dünyada bir rızk ve doğuştan haklar vermiştir. Tamam, insanlar suç işlesin demiyorum ki ama affedilebilecek insanlar vardır diyorum ve vardır da. Bunu sizlerde çok iyi biliyorsunuz. Kudretli olanların suçlu oldukları halde affedildikleri bir dünya da, zayıf insanların suçlu olup olmadıkları vicdan terazisinde tartılmalıdır ve zayıf bir insan suçlu olsa bile affedildiği zaman aynı suçu işleyebilecek kudrete malik değildir ama kudretli olanları şımartmaz mı affedilmek ve marifet mi onları affetmek ve adalet midir böyle bir şey? Ayrıca herhangi bir suçtan dolayı hayatı lekelenen ve suçsuz oldukları anlaşılınca affedilen insanların hayatlarında bırakılan lekeler silinmeli ve itibarları iade edilmelidir. Yazıktır ve günahtır değil mi onlara? Böyle bir şeyi hiçbir vicdan tolere edemez değil mi Sayın Cumhurbaşkanım? Bir gece balkona çıkın ve yıldızlara bakın, o anda düşüncelerinizi affedin ve kendinizi tamamen yüreğinize düşen duygulara bırakın. Kendinizi hissedin, hayatınızı hissedin, dünyayı hissedin ve birgün kanatsız bir kuş gibi uçup gideceğinizi hissedin, aynı şeyi fecrin alacakaranlığında yapın sonra da hayatın içine atılın ve derin bir gözlem yapın. İnsanları gözleyin, nasılda garip olduklarını hissedin. Kendilerine güveniyormuş gibi dolaştıklarını ama aslında nasılda çaresiz olduklarını duyumsayın. Çocukları gözleyin. Bu dünya boş, saçma ve anlamsız Sayın Cumhurbaşkanım. Ve bir gün bırakacağız hepimiz, biz onu bırakmasak o bizi bırakacak.

VATAN-AHLAK-ADALET.
DÜŞÜNCEYLE SAVAŞMAK YÜCELTİR.
26-06-2018 12:23 AM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
çakyamuni Çevrimdışı
General
******

Mesajlar: 4,223
Üyelik Tarihi: Aug 2011
Rep Puanı: 1118
Ruh Halim
Ruh Halim
Supheli

Takımın:
diger
Mesaj: #2
RE: AÇIK MEKTUP...
Sayın Cumhurbaşkanım! Bu dünyada artık ideal diye bir şeyin kalmadığı malumdur. İnsanlık reel olanın mahkûmudur. Reel politik diye bir tabirin dillerde pelesenk olduğunu sizler daha iyi bilirsiniz. Ve politikacılarında çok sevdikleri ve bitevi terennüm ettikleri bir tabirdir bu. Çünkü onların işlerini kolaylaştırmakta, onları anlaşılır kılmakta, onların her yaptıklarını doğru olarak kabul ettirmektedir. Maateessüf hakikat budur. Realizm dediğimiz şey, ne hazindir ki, vicdanı da ıskat etmiş bulunan bir şeydir. Reel politiğin merhameti, acıması yoktur, zira mutlak mantık kaideleri muktezasınca hareket eder. Çünkü dünyevi kazanımları hedefler ve bu tür kazanımların önüne engel çıkarılması çok tehlikeli bir şeydir, reel politik algıya göre. Reel politik ahlakı ötelemeye mahkûmdur. Çünkü ahlak dünya bağlamında ve dünyevi algıya göre kazandıran bir şey değildir, bilakis kaybettiricidir. Reel politik menfaati baz alır. Vicdandan uzak nice uygulamaların arkasında da bu telakki yatar. Tüm bunları, hayatın içerisinde hissederek yaşamadan ve doğal gözlem yaparak hayatı izlemeden algılamak ve anlamak muhal ender muhaldir. Binaenaleyh, gerçeklerden ve gerçekleri ifade edenlerden hazzedilmemektedir bu dünyada. Bu durum senlik, benlik kavgasının da fitilini ateşleyen şeydir. İnsanlar düşüncelere bakmamakta, söylenen düşünce benden mi, benden değil mi diye bakmakta ve benden değil diye görüyorsa, o düşünceyi dikkate almamakta ve beyan edeni itmekte tereddüt etmemektedir hatta tecziye etmeye bile varmaktadır işin boyutu. Velakin böyle bir şey insanlığın da gerilemesine sebep olmaktadır. Zira insanlığa terakki kaydettiren en önemli amillerden biri, belki de başta geleni düşünmektir. Hatta düşünce boyutunda gerileyen insanlık, bir düşüncenin kendinden olup olmadığını bile idrak edemeyecek derekeye düşmüştür. Zira nice düşünceler, karşıdakinin düşünceleriyle aynı olsa bile, bunun anlaşılmaması neticesinde maalesef ilginç ve komik tepkiler verilebilmektedir. Bu da insanlığın hangi boyutta olduğunun açık resmidir ve çok acıdır. Zira hakikatin tezahür etmesinin en önemli kaynağı, fikirlerin özgürce ifadesi ve nezaket çerçevesinde müsademesinden geçer. Ama bendeniz böyle bir şeyi yapamıyorum yani reel olana kayıtsız şartsız teslim olmayı benliğime kabul ettiremiyorum. Yapamamamın bir anlamı var mıdır? Kuşkusuz yoktur. Çünkü kahir ekseriyetin birbiriyle aynı paralelde olduğu bir dünyada, zıt yönde ilerlemek absürt ve anlamsız kaçmaktadır. Bu yönde inat edenlerinde acayip tabirlerle tavsif edildikleri aşikârdır. Böyle bir dünyada yine de idealler beslemek adına direniyorum. Fakat böyle bir dünyada ideallerin hiçbir getirisi yoktur, bilakis kaybettirmektedir. Bu yüzden bir ideal taşımak ve o ideal uğrunda yaşamak hiçbir anlam ifade etmemektedir. Buna rağmen ideallerime sımsıkı tutunmaya çalışıyorum. İnsanlığın boşluğa, yokluğa, saçmalığı ve anlamsızlığa sürüklenmesinin arka planında ideal aşkından mahrum olmanın etkisi büyüktür. Realizm, tüm insanlığı esir almıştır. Nice sorunların, sıkıntıların temelinde bu algı yatmaktadır. Politikacıların, aydınların, din adamalarının ve hatta servetlilerin bile dünyanın gidişatına ayak uydurmaları ve insanlığa ahlaki boyutta ve değerler boyutunda hiçbir artı değer katamamalarının arka planında da bu yatmaktadır. İnsanlığın yozlaşmasının, akıl kaybı yaşamasının ve bilincinin kararmasının etkenlerinden biridir bu durum, belki de en önemli etkenlerinden biridir. Bu durumda insanlığın sürüleşmesini, mankurtlaşmasını intaç etmektedir. Trajikomik bir haldir. İnsanına bir ideal aşılayamayan toplumların payidarlığı tehdit ve tehlike altındadır. Çünkü o toplum zaman içerisinde eriyip, tükenmekten kurtulamayacaktır. Zira o toplumun bekasını düşünen tek bir insanı kalmayacaktır. Mühim olan her ne pahasına olursa olsun insanları kazanmak değildir, insanlara bir ideal aşkı zerkedebilmektir. Korkuyu yenemeyen insanların bir ideale bağlanmaları ve kendilerini adamaları kabil değildir ve reel politiğin en büyük zararlarından, ideal politiğin en büyük handikaplarından biri de budur. Çünkü bir ideale bağlan insan muhakkak vicdanının sesine kulak verecek, attığı her adımı vicdanının sesinin eşliğinde atacak ve hayata derin anlamlar katacaktır ve insanlığı yaşatmak adına yaşayacaktır.

Sayın Cumhurbaşkanım! Bendeniz nezaket temelinde ve uygun üslup çerçevesinde eleştiriye açık olduğum için, aynı kriterlere göre eleştirmeyi de tensip ve tasvip eden bir insanım. Zira eleştirinin olmadığı yer ölüler diyarıdır ve orada putçuluğun izleri görülür. Binaenaleyh, eleştiriden ari tek bir insan yoktur. Çünkü mükemmel ve mutlak iyi insan yoktur. Münhasıran Peygamberler eleştirilemezler, Onlarında eleştirilebilecek tek bir yönleri yoktur da ondan yoksa Onlar putlaştırıldığı için değildir bu. Zaten eleştirinin olmadığı bir yerde gerçek hükümsüzdür. Zira gerçek diye bir şey olduğu içindir ki, eleştiri vardır ve anlamlıdır. Çünkü eleştiri, gerçek baz alınarak yapılır. Ki, bendeniz için eleştirinin olmadığı bir yer cehennemdir. Zaten dünyayla, insanlarla ve insanlar üzerinde etkisi bulunan yapılarla bir türlü uyum sağlayamamamın ve anlaşamamamın nedeni de budur. Binaenaleyh, eleştiri kötü bir şey değildir, bilakis iyileştiricidir, yapıcıdır, yol göstericidir ve yaratıcıdır. Ki, ancak olgun insanların anlayışla karşılayabilecekleri hatta mutlu olacakları bir şeydir. Tabi, eleştiride, akıl ve vicdan temelinde, samimiyet çerçevesinde olmalıdır. Kırıp dökmek, vurup parçalamak için eleştiri yapılmaz. Yoksa ne yapana ne de yöneldiği yere hiçbir katkı sağlamaz ve hayata matuf bir getirisi de olmaz. Böyle bir şey de, yaşamı arzulayan insan için olmayacak iştir. Bu da hamakatlık örneğidir. Bir nevi fikir teatisidir eleştiri. Devlet bile eleştiriden muaf değildir ve olamaz. Zaten samimi olmayan insanlarda eleştiri yapamazlar, zira reel politiğe münafidir böyle bir şey, çünkü menfaatlere darbe vurur. Bu sebeple asıl korkulması gerekenler, sürekli sitayişe boğanlardır, hiçbir eleştiride bulunmayanlardır. Çünkü onlar devamlı olarak yeni menfaatler bulanlar ve menfaatlerine ulaşmak adına sitayişe boğanlardır. Bu yüzden eleştirinin olmadığı yerde terakki muhaldir, tedenni mukadderattır. Bendenizin düşün ve yazın platformunda ki gayretlerimde bu minvalde anlaşılmalıdır. Bir katkı sunmak çabasındayım münhasıran. Bendeniz olanla iktifa eden değil, olması gerekenleri oldurma yönünde mücadele veren bir insanım. Sayın Cumhurbaşkanım! Şöyle düşünün, okuyan insanın rahat olması ve her şeyi olduğu gibi tolere etmesi kabil midir? Durduğu yerde durmasının ve donup kalmasının imkânı var mıdır? Okuyan insanın düşleri, büyük rüyaları, idealleri olur. Okuyan insan yapmamayı yapamayan insandır. Yapmadığı zaman yangınlar içinde yanan insandır. Okuyan insan rahatsız olur, rahatsız olunca muhakkak rahatsız eder. Burada olumsuzluk var gibidir ama yoktur. Daha iyiyi istemek vardır burada. Daha güzele mülaki olmak çabası vardır. Eleştirinin olmadığı yerde bitmeyen yanlışlar vardır. Eleştirinin olduğu yerlerde ise yanlışlardan kısa sürede dönüş ve büyük bedellerden kurtuluş vardır. Bu da insanlık adına büyük bir kazanımdır. Ki, eleştirilerin en çok tevcih edildiği yerlerde, sizlerin bulunduğunuz yerlerdir. Çünkü hayatı dizayn ve tanzim eden, insanlığın mukadderatına etkide bulunan konumlarda bulunmaktasınız. Binaenaleyh, eleştiriden muaf olmanız kabil-i mümkün değildir. Haddizatında aksi durum tehlikelidir. Hz. Ömer gibi yüksek karakterli ve adalet abidesi olan büyük devlet adamları bile gaflete düşmekten imtina etmişler ve bitevi kendilerinin uyarılmalarını istemişlerdir. Yanılmıyorsam böyledir. Çünkü devlet adamlarının etrafları kendilerini saklayan kişiliklerle doludur ve onları sürekli yanlışa kanalize etme gayretinde olurlar. Eğer mütemadiyen sitayişe boğanlara kulak verilseydi ve gerçeğe göre konuşanlar sarf-ı nazar edilselerdi, yeryüzünde tek bir devlet var olamazdı ve insanlık cehennemi bir hayattan kurtulup huzur yüzü göremezdi. Öyleyse eleştiriyi büyük bir olgunlukla karşılamak ve ondan istifade etmek iktiza etmektedir, daha iyiye mülaki olmak adına.

VATAN-AHLAK-ADALET.
DÜŞÜNCEYLE SAVAŞMAK YÜCELTİR.
26-06-2018 09:59 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
çakyamuni Çevrimdışı
General
******

Mesajlar: 4,223
Üyelik Tarihi: Aug 2011
Rep Puanı: 1118
Ruh Halim
Ruh Halim
Supheli

Takımın:
diger
Mesaj: #3
RE: AÇIK MEKTUP...
Sayın Cumhurbaşkanım! Söyle düşünün, ruy-i zemin bir toprak ve insan da o toprağa atılmış bir tohum olsun. Fıtri olarak özgürlük toprağında yetişmektedir ve özgürlük içerisinde varoluşundan gelen haklara maliktir değil mi? Yani Allah’ın direkt olarak bahşettiği haklara maliktir ve o haklar hiçbir şekilde geri alınamaz. İnsan tecziye edilebilir belki ama varlığıyla varolan ve yaşamı ancak kendisinin varolmasıyla anlamlı ve mümkün olan hakları asla geri alınamaz. Çünkü böyle bir şey, yaşamı almaktır ve insanı yokluğa mahkûm etmektir ve hiçbir kimse kendisine yaşam bahşedilen insandan o yaşamı alamaz. Zira yaşamak imtihana tabi olmaktır ve imtihan bir kaderdir, ancak Allah’ın istemesiyle biter. Çünkü mevzubahis olan hakları kullar bahşetmemektedir kullara. Allah bahşetmiştir ve Allah’ın verdiğini kullar geri alamazlar, her ne şekilde ve her neyle olursa olsun. Yasalar olarak tavsif ettiğimiz şeyler arızidir ve orijininde nefsi hırsları ve arzuları mündemiçtir. Ve yasalar doğuştan gelen hakları almak ve kulları kullara kul etmek için değil, toplumsal münasebetleri tanzim etmek içindir ve ancak, bir insanın bir benzerine taammüden zarar vermeye teşebbüs etmesi neticesinde cari hale gelir. Bilakis aktive edilmesi muhaldir ve insan haklarına mugayirdir. Bir insanın, emek sarf ederek, ter, yaş ve kan akıtarak, büyük bedeller ödeyerek elde ettiklerini, nefsi hırsları ve arzuları tazammum eden yasalarla metazori almak ve yok saymak insanın varoluşuna münafidir. Ve bu da hakikatle, adaletle, hakkaniyetle tenakuz arzetmektedir. Böyle bir şey muhal ender muhaldir ve hiçbir şekilde, koşulda, şartta kabul edilemez. Suya, havaya, güneşe, toprağa muhtaçtır insan. Binaenaleyh, insan bunlarsız yaşayamaz. Bunlarsız yaşayamadığı gibi, tıpkı doğuştan varolan haklarını kullanmadan da yaşayamaz. Bunu sizlerde iyi bilirsiniz. Zira evlat ve torun sahibisiniz. Ve her çocuk kendi ailesi için kıymetlidir, değerlidir. Acılarla, sancılarla, ıstıraplarla yetiştirilmekte, büyütülmekte, yaşatılmaktadır. Kimi zaman sevindirmekte, kimi zaman da acılara gark eylemektedir. Hülasa; bir insançocuğunun hangi şartlarda doğduğunu, ne zorluklarla büyüyüp geliştiğini biliyoruz ve tabi özünde ne kadar da masum olduğunu. Yani kolay bir süreç değil. Varoluşu bir kozmosa tabi iken yaşamı kaosla doludur. Yasaların türeyişi de buna merbuttur. Yasalar kontrol edicidir, kaosu kozmosa tedvir eyleyicidir ama yok edici değildir. Hayatın nasıl bir şey olduğunu hepimiz biliyoruz. Paradokslarla doludur hayat. Tereddütlerle, belirsizliklerle, bazen açıklıklılarla ve olabildiğince zorluklarla doludur. Ve insançocuklarının yaşamları hiçte kolay değildir. Ve üstelik insançocuğu cahil, zalim ve dahi nankördür. İnsanı tanımadan ve anlamadan, hayatın ne olduğunu tam anlamıyla bilmeden, insana dair karar vermek imkânsızdır, verilirse şayet o kararın adil olma ihtimali çok düşüktür hatta muhaldir. Binaenaleyh, insanın doğuştan gelen hakları metazori gasp edilemez yasalar tavassutu ile. Mühim olan kalbe dokunmaktır, gövdeyi acılara gark eylemek değil. Kazanmaktır, kaybetmek değil. Bir devlet almaktan ziyade vermek için vardır, yok etmekten ziyade yaşatmak için vardır. Çünkü insan yaşarsa devlet yaşayacaktır. Ve insan ancak kendini yaşatan devlete saygı duyacaktır ve böyle bir devlete derin ve sarsılmaz bağlarla bağlanacaktır. Öyleyse yapılması gereken bellidir, takip edilmesi icap eden yol malumdur. Ve bu nefsen böyle değildir, Allah’ın kutsal ve sarsılmaz yasalarına göre böyledir yani itiraz imkânsızdır, gereğini icra ve ifa etmek ise vicdanın, merhametin, adaletin zorlamasıdır.

Sayın Cumhurbaşkanım! Öncelikle ifade edeyim ki; hüküm yalnızca ve yalnızca Allah’ındır (En’am-57) ve Allah’ın hükmüne mugayir hareket etmek insana yapılabilecek en büyük ihanettir. Allah’ın hükmü karşısında bulunan tüm hükümler geçersizdir. Bunu söylerken toplumsal ilişkileri tanzim eden ve devlet tavassutu ile icraya dönüştürülen yasalara ve devlet otoritesine muhalefet etmiyorum ama son tahlilde herhangi tereddütlü bir durumda vicdanın anayasasına da başvurmak iktiza ettiğinin altını çizmek istiyorum. Ve o durumlarında hangi durumlar olduğunu zaten başından bu yana mektubunun muhtevasına dercettim. Bahusus insanlığın fıtri hakları burada en öncelikli olanıdır. Ki, çoğu zaman denmekte değil midir, devletin verdiği bazı kararlar için; vicdan sızlatmaktadır diye? Çünkü Allah’ın hükmü tüm insanlığı ihata edip, tüm insanlığın menfaatine iken, sair hükümler münhasıran muayyen bir zümreyi ihata eder ve o zümrenin menfaatini gözetir. Bu hüküm isterse bir devletin hükmü olsun hiçbir şey farketmez. Bunu söylemekten imtina etsekte gerçek budur. Haddizatında söylenmelidir de. Lütfen, insanlık aşına, hayata sadece göz ucuyla bir bakış fırlatmak kifayet edecektir bunu idrak etmek için. Sayın Cumhurbaşkanım! Allah, Muhammed, Kur’an aşkına elinizi vicdanınıza koyunuz ve söylediklerim hakkında ondan sonra karar veriniz. Haksızsın diyorsanız, boynum kıldan incedir. Tüm benliğimle, vicdanımla, aklımla yemin ediyorum ki, boynum kıldan incedir. Zaten gerçekleri gizleye gizleye insanlık bu halde değil midir? Ya da gerçek biline biline tersi yapıldığı için insanlık bu halde değil midir? Zira devletlerin hükmüne temel teşkil eden ve orijininde nefsi hırları ve arzuları mündemiç bulunan kanunları ihdas edenlerde birkaç kişiden mürekkep bir zümredir. Öyleyse o hükümlerin benim doğuştan varolan haklarımı metazori gasp etmesine ve benim mukadderatım üzerinde etkin olmasına müsaade edemem. Elbette ki fiilen yapabileceğim bir şey yoktur ama vicdanımda asla onaylamam. Binaenaleyh, Allah’ın hükmü dururken, orijininde nefsi hırs ve arzuları tazammum eden ve münhasıran muayyen bir zümrenin menfaatini hedefleyen hükümlere bakamam ve ona göre verilmiş kararları tolere edemem, hiçbir kuvvet ve şahısta tolere ettiremez bunu bana. Böyle bir şeyi dikte etmek ise hakiki anlamıyla faşizmin ta kendisidir. Zerre miskal zekâsı çalışan ve bilinci aydınlanmış herkesin sükût edeceği bir çıkarımdır bu. Ha deniyorsa ki bana ne cins bir Müslümansın sen, eyvallah ben böyleyim. Çünkü ben kutsal hükümleri okuyan ve onunla bilgiçlik taslayan ve dahi onları menfaatlerime mülaki olma vesilesi kılan değil, o hükümlerin icrasını tüm benliğimle ve samimiyetimle arzulayan insanım yani mürai değilim, samimiyim. Keza, bir önceki yazımda bahsettiklerimi, bu ülkedeki tüm yargıçlarla tartışmaya açığım, beni ıskat edebilirlerse, bu topraklarda yaşamak hakkımdan feragat ediyor ve sürgünü kabul ediyorum. Tüm benliğimde hissederek, olabildiğince bilinçli olarak ifade ediyorum bunu, laf olsun kabilinden değil. Saçmalamıyorum, ahmakça konuşmuyorum, neticesinde gerekenin yapılmasını tereddütsüz istiyorum ve uygulanacak yaptırımı kesinlikle ittihaz ediyorum. Ya bendeniz onları ıskat edersem karşılığı ne olacaktır? Binaenaleyh, söylediklerimde bu kadar iddialıyım ve haklılığıma sonuna kadar inanıyorum. Ki, mutlak ve kutsal yasalarında bendenizi doğruladığını kesinlikle biliyorum. Bazı şeyleri fehmedebilmek ve kati hüccetlerle ispat edebilmek kalıplaşmış şeyleri hatmetmekle kabil olmaz maateessüf. Kâğıt paçavralarına geçirilmiş sözler hükümden sayılıyorsa, bir de fıtrata yazılmış sözlerden müteşekkil hüküm vardır ve o hüküm ne bozulur ne de düzletilmeye muhtaçtır. Ki, Allah’ın hükmü karşısında hangi hükmün geçerliliği olabilir, böyle bir şey kabil midir? Varsayın ki, bir insançocuğu mutlak haksız şekilde, haklarından, orijininde nefsi hırsları ve arzuları tazammum eden yasalar tavassutu ile mahrum edildi, tüm istikbali lekelendi ve sonradan bigünah olduğu aşikâr oldu, onun hakkını kim, nasıl, ne şekilde telafi edebilecektir? Ki, bu türden ne insanlar yaşamaktadır bu toplum içinde bizatihi bildiğim. Bunu hangi vicdan tolere edebilecektir? Bunu hangi adalet umdesi onaylayabilecektir? Bunun karşısında sızlamayacak bir vicdan var mıdır? Öyleyse bir insançocuğuyla ilgili işlem yapılırken kılı kırk yarmak iktiza etmez mi? Ya da o işlemi yapanın güvenilirliğinin test edilmesi icap etmez mi? Çünkü bu toplumda öyle aşağılık, öyle şerefsiz, öyle kanı bozuk, sütü bozuk yaratıklar vardır ki, bir insanın hayatını karatmak ya da o insanın sahip olduklarını ele geçirmek için iftira atmaya hazırdırlar. Devlet dediğimiz nedir ki? Eğer devlet, adaleti kâmilen icra etmeyecekse, varlığının anlamı ve hikmeti nedir ki? Söylediklerim idealistçe şeyler olduğu için belki bu dünyanın muhtevasına göre ağır gelmektedir ama suç benim midir? Kutsal yasalar benim ürünüm müdür, benim sözlerimden müteşekkil midir?

VATAN-AHLAK-ADALET.
DÜŞÜNCEYLE SAVAŞMAK YÜCELTİR.
27-06-2018 08:44 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
çakyamuni Çevrimdışı
General
******

Mesajlar: 4,223
Üyelik Tarihi: Aug 2011
Rep Puanı: 1118
Ruh Halim
Ruh Halim
Supheli

Takımın:
diger
Mesaj: #4
RE: AÇIK MEKTUP...
Sayın Cumhurbaşkanım! Zat-ı Alinizden tüm kalbimle ve bilincimle bir şey istirham ediyorum; Allah, Muhammed, Kur’an ve İnsanlık aşkına, kutsal yasaları tertil, tedebbür, taakkul ile ve vicdanınızda hissederek ve dahi anlayarak ve ağlayarak bir defa okuyunuz lütfen. Elbette okuyorsunuz ama bir daha okuyunuz lütfen. Bir şey sormak istiyorum naçizane, yüksek müsaadenize sığınarak; biz niye okuyoruz? Gerçekten merak ediyorum ve olabildiğince samimiyetimle, ciddiyetimle ve tüm benliğimde hissederek soruyorum bu soruyu. Niye okuyoruz? En başta Kur’an’ı, sonra Aliya’yı, Şeriati’yi, Meriç’i, Topçu’yu, Nietzsche’yi vb. büyük beyinleri niye okuyoruz, sadece okumuş olmak için mi okuyoruz ya da bizlere laf olsun diye mi okuyun deniyor mütemadiyen veyahut okuyun derken haddizatında okumamamız mı isteniyor ama okumamız isteniyormuş gibi mi yapılıyor? Zira okuyanın muhakkak olarak bir şeyler yapacağı apaçık bir gerçektir. Çendan olumsuzluklara, yanlışlara karşı isyan edeceği muhakkaktır. Zira her okuyanda, eğer namuslu okuyorsa, bir vicdanın palazlanacağını herkes bilir. Misal; Aliya diyor ki; ‘’iyi insan olmadan, iyi Müslüman olamayız’’ şimdi ben bunu okuyup unutmam mı icap ediyor, saftirikten bir söz olarak mı algılamam gerekiyor, fırlatıp atmam mı lazım okuduktan sonra, üzerinde hiç düşünmemem mi iktiza ediyor ya da okuyup, üzerinde düşünüp, anlayıp, hissedersem ne olur? Ya da böyle yaptığım halde hayata geçirmeyi boş vermem mi gerekir? Sayın Cumhurbaşkanım! Cehalet insanlığı esir almışsa, bendenizi de esir alacak diye bir şey yoktur. İnsanlık hakikati algılamakta ve anlamakta sorun yaşıyorsa, bu bendenizin de sorun yaşayacağım anlamına gelmez. İnsanlık idealsizse, bu durum bendenizin de realizme teslim olacağım ya da olmak zorundayım anlamına gelmez. İnsanlık hakikatin icrasını umursamıyorsa ve duruma lakayt kalıyorsa, bu bendenizin de aynı şekilde hareket edeceğim anlamına gelmez. Bendeniz hem yüksek ülkülerden ve erdemlerden dem vuracam hem de dem vurduklarımın mutlak zıttı yönde eylemlerde bulunacam, bu nasıl kabil olabilir ki? İşte sorun burada Sayın Cumhurbaşkanım. Ya bilmiyoruz ama bildiğimizi sanıyoruz ya da biliyoruz ama umursamıyoruz ve uygulamaya geçirmiyoruz. Bu da hiçbir işe yaramıyor, hiçbir yaraya merhem olmuyor, bilakis insanlığın vicdanının kanamasına sebep oluyor biteviye. İşte benim derdim de, sıkıntım da budur. Bu paradoks çözülmeden, insanlığın gülmesi muhal ender muhaldir. İnsanlığı en temelinde kasıp kavuran ve acılardan acılara sürgün kılan şey budur. İnsanlığı ahlaksızlığa, vicdansızlığa, merhametsizliğe, adaletsizliğe ve zulme sevkeden bilinçsizlik durumunun ifadesidir bu. İnsanlık samimiyetsiz, ciddiyetsiz ve müraidir. Mebzul miktarda laf etmektedir (söz söylemekten zaten uzaktır, zira söz söyleyebilmek bazı şeyleri önkoşul kılar) velakin tek bir eylem yapabilecek kabiliyetten, kapasiteden, zekâdan uzaktır. Peki, bir şeyi okuduktan, anladıktan, hissettikten sonra, onu eyleme dökmezsek ne olur? Yani bunun anlamı nedir ki? Böyle bir şey olamaz ki. Bendeniz bir olguyu tüm boyutlarıyla algılayacağım, anlayacağım, kavrayacağım, ruhumda hissedeceğim ama o olguyu, mahiyetine mütenasip olaylaştırmaktan imtina edeceğim, yani bu nasıl kabil olabilir Allah aşkına? Bunu yapana ne denir ki, mutlak ve kutsal yasalar nezdinde kimdir bunu yapan? İnsançocuğu oturuyor öyle iri laflar ediyor ki, öyle büyük erdemlerden bahsediyor ki, sanırsınız dünyanın insanlık numunesi ama eylemine bir bakıyorsunuz, söylediklerinin mutlak zıttı. Burada bir algı, anlama ve kavrama sorunu yok mu hatta daha ötesi bir zekâ sorunu yok mu Allah aşkına Sayın Cumhurbaşkanım? Bendenizin isyanı bunadır işte. İnsanın kalbi temiz olmalıdır, insan dürüst olmalıdır ve ortaya konulan eylem kalbe dokunmalıdır! Kalbe dokunmayan her şey boştur.

Sayın Cumhurbaşkanım! Bendeniz, vicdanının sesine bir an bile kulak tıkayan bir insan değilim, bugüne kadar olmadım ve ilanihaye de olmayacağım. Çünkü bugün varım, yarın yokum, her hâlükârda fani bir insançocuğuyum, bir gün bu gövde takatsiz kalacak ve bu can yuvadan uçup gidecek, bir gün otlar, çiçekler büyüyecekler üzerimde. Bir gün unutacaklar geride bıraktıklarım. Karanlık, ışık ister değil mi? Ya karanlığa yakacak bir ışığım olmazsa ne yaparım? Sizlerde bilirsiniz ki, herkes ateşini de, ışığını da, gülünü de kendisi götürür yanında. Öyleyse bu dünyada vicdanla yaşamak en iyisidir, en güzel yaşamaktır, çendan kötülüklerden kendini korumanın en sağlıklı ve sağlam yolu budur. Keza karanlığını aydınlatabilmek, gülünü koklayabilmek ve ateşini söndürebilmekte buna bağlıdır. Üstelik bir ideale bağlanmanın ve insanlık namına yapılabilecek bir şeyler yapmanın ve ulvi değerlere kendini adamanın da en kesin altyapısı budur. Zira ancak vicdanı işleyen insan bu yönelimde bulunabilir. Çünkü vicdanı aktif olan hissedebilir ve merhamet edebilir ve ancak hissedip merhamet edebilenler insanlık adına bir şeyler yapma derdini taşıyabilirler. Dünya acı doludur, zorluk doludur, kan doludur, dünya merhamet bekleyen mazlum ve masum insanlarla doludur ve dünya zalimlerle doludur. Eğer vicdanımın sesine kulak tıkarsam, mazlumların ve masumların çığlıklarını da işitemem ve ödevimi bihakkın ifa edemem. Bu korkunç bir şeydir biliyor musunuz? Merhamet etmeyene Allah merhamet etmeyecektir, bağışlanmak isteyen bağışlamasını bilecektir. Bendenizi yöneten dinamikler; aklım ve vicdanımdır ve bu bademada böyle olacaktır. Bu kötü müdür, yanlış mıdır, hakikate ihanet midir, kutsal yasalara isyan mıdır? Vicdanımın sesi, hiçbiri değildir diyor bana! Vicdanın sesinin gerçekte kimin sesi olduğunun da çok beliğ ve sarih olarak bilincindeyim. Eğer madde manadan mahrumsa o maddenin hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Ruhsuz beden neye yarar? İnsanın gövdesinde, insanı iyiliğe, güzelliğe, doğruluğa, dürüstlüğe sevkeden bir ruh yoksa o gövde hiçbir işe yaramaz değil mi? Bunda hemfikir olduğumuza kaniyim. Ki, zaten gerçeğin kendisi de ve olması iktiza eden de budur, aksi düşünülemez bile. İnsanlığın maddi birikimlerine değer katan şeyde, o birikimler uğruna harcanan emek, akıtılan kan, dökülen yaş ve terdir. Binaenaleyh, kuşku yok ki, bir ülkede maddi değer üretmek ya da maddi değerlerin bizatihi kendileri sonsuz önemlidir, zira terakkinin göstergesidir. Velakin, bir ülkede insanların manevi bir mutluluk içinde yaşamaları tüm maddi şeylerden daha önemlidir. Zira insanın o maddi şeylerden istifade edebilmesi manen mutlu olmasına merbuttur. Sağlığınız yoksa, hangi yiyecekten, içecekten, giyecekten haz alabilirsiniz? Mana âlemimde mutmain değilsem, maddi âlemde ki şeylerden hangi haleti ruhiye ile istifade edebilirim? Maddi olgular, eğer manevi olguları mündemiç değillerse, maddi olgulara karşı hangi güzel duyguları besleyebilirim ki? Maddi bir şeyi sevebilmem, ondan derin bir haz alabilmem ve ona kopmaz ve sarsılmaz bir bağla bağlanabilmem için, o madde içinde ki manayı sonsuzcasına yaşama zevkine erişmem iktiza etmez mi? Sayın Cumhurbaşkanım! Hayat çok garip, yaşamak çok zor, insan acayip! Kalbe dokunuşlarda bulunmadıktan sonra her şeyin varlığı hiçliğe ve anlamsızlığa mahkûmdur. Münhasıran hissetmek gerekiyor!

Sayın Cumhurbaşkanım! Bu evrene şahitler ve şehitler olmaya geldik. Bilincim aydınlandığından bu yana şahitlik ediyorum ve etmeye de devam edeceğim. Armağan edilen bir ömrün sahibiyim ve bu ömür bir emanet bana. Bu dil, bu göz, bu kulak, bu akıl, bu kalp, bu vicdan, bu ayak, bu gövde bir emanet bana ve bu emanetleri mahiyetlerine mütenasip aktive etmek mecburiyetindeyim. Bilakis yanarım ve insanlığın yanmasına göz yummuş olurum. Velakin bendeniz zalimlerden olamam! Kaosun egemen olduğu, anlamsızlığın hüküm sürdüğü, insansızlaştırılmaya çalışılan bir evrendeyim. Nice zorluklarla mücadele etmekteyim. Yalan savruluyor, hakikat kavruluyor burada. Samimiyet, ciddiyet, dürüstlük ara ki bulasın. -Mış gibi yapılıyor, yaşanıyor münhasıran. Gerçeği haykırmak en kutsal ödevi olanlar bile gerçeği haykırmaktan korkuyorlar, çünkü kaybedecekleri çok şey kazanmışlar ve elde edecekleri daha çoook menfaatleri bulunmaktadır. Ne acıdır değil mi böyle yaşamak ve böyle yaşanılan bir dünya da yaşamak en acısıdır? Böyle bir evrende gerçeği haykırmanın yüce bir erdem ve gerçek bir devrim olduğuna inanıyorum. Milyarlarca üyesi olan bir ailenin ferdiyim. Sayısız olgulara ve o olguların olaylaşmalarına muhatabım. Tek bir dilin, hiçbir yüce hakikati söylediğine şahitlik edemiyorum. Dillere pelesenk olmuş bir söz var; böyle gelmiş böyle gider, sen mi düzelteceksin dünyayı, sana dokunulmuyorsa otur oturduğun yerde? Oysa dostların sessizliği unutulur mu sanır insanlar? Ve işte bu sözlerle, her şey mubah olarak görülmüş. Hakikatlerin dillendirilemeyip gizlenmesi, ahlaksızca yaşanması, adaletin çiğnenmesi, zulmün tolere edilmesi, haram yemenin normalmiş gibi görülmesi ve maateessüf kanıksanmış olması, insanların cahilleşmesinden rahatsız olunmaması, dostun yanlışlarının bile doğru gibi kabul görmesi ve umursanmaması, kul hakkına tecavüzün normal bir şeymiş gibi algılanması vb. nice şeyler artık değersiz görülmektedir. İnsan kendini küçültmüş, basite indirgemiş, hiçleştirmiştir. İnsan, maalesef insanlığını kaybetmiştir. İnsan, imtihanı kaybetmiştir! İnsan, insanın cenneti olacağına kurdu olmuştur ve bunda hiçbir mahzur da görmemektedir. Herkes bir şekilde yaşamanın yolunu bulmanın ve bu uğurda değerlerinden gerekirse nasıl taviz verebileceğinin stratejisini yapmanın ve yaptığı bu hareketi ne şekilde meşrulaştıracağının derdindedir. Hülasa; insan düşmüştür! İşte münhasıran bu sebeple insanı savunuyorum, çünkü insanın düştüğünü görüyorum ve biliyorum. Bitevi takip ediyorum her şeyi, izliyorum, gözlüyorum ve bir gün yaşanan her şeye tanıklık edeceğim ve her şeyi tüm teferruatıyla anlatacağım. Anlattıklarım sadece gerçekler olacak. Ve bendeniz masum olacağım! Kuşkusuz suçlular burada insanlık mahkemesinin huzurunda, orada ise büyük mahkemenin huzurunda yargılanacaklar. Binaenaleyh, herkes nasıl yaşadığına olabildiğince dikkat etmeli, yaptıklarını bin düşünüp bir yapmalıdır. Herkes yapması gerekirken yapmadıklarından, söylemesi gerekirken söylemediklerinden muhakkak sorulacaktır. Tanığı olmayan davalar kuşkusuz utançla neticelenecektir. Kimse şahitliğinden dolayı hesaba çekilmeyecektir, çekilemez de. Ama suçlular muhakkak işledikleri her suçun hesabını eksiksiz verecekler ve karşılığını da eksiksiz göreceklerdir. Hiçbir insançocuğu hiçbir şeyi görmese de, hiçbir şey Allah’ın bilgisine gizli değildir. Allah; el-Kahhar’dır, el-Adl’dır, el-Muntakim’dir ve zerreden zerrata tüm varlığın Malikidir.

Sayın Cumhurbaşkanım! İlk evvelde bir şeyi ifade edeyim; bugün, bu topraklarda, ağzınızdan çıkacak her söz bir kanun hükmünde olacaktır, çeyrek asırdır bu ülkede egemensiniz. Şimdiki zaferinizle bu egemenliğinizi perçinlemiş oldunuz. Şimdi sizlerden bir istirhamım olacak; bu toprakların ekseriyet çocukları masum ve mazlum Anadolu çocuklarıdırlar ve aldatılmaktadırlar, ezilmektedirler, sömürülmektedirler bu memleketi dört koldan ele geçirmiş şebekeler tarafından, hiçbir işlerini rahatlıkla görememektedirler ve her olumsuz durumda mağdur olanlarda bu toprağın çocuklarıdırlar. Küresel emperyalizmin yerli işbirlikçisi olan bu şebekeler gizli işgallerini hiç farkettirmeden sürdürmektedirler, çünkü fark edildikleri an gizli saltanatları tehlikeye girecektir ve sürekli göze batacaklar, sorgulanmaya başlanacaklardır, nihayetinde de bu toprağın çocuklarının farklı tepkiler vermeye başlamalarına neden olacaktır bu durum. Böyle bir şeyin bu şebekeler için ne kadarda tehlikeli olduğu malumdur, bunu onlar çok iyi bilirler. Bu yüzden de işlerini sessizce kotarmakta, rantlarını kolayca sağlamaktadırlar. Bunun böyle olduğuna dair mutlak ve küçük bir gerçek sunayım; münhasıran vatan uğruna şehit olanlara bakmak kifayet edecektir bu gerçeği fehmedebilmek için. Başka hiçbir şey söylemeye lüzum yoktur ama söylendikten sonra da söylenecek şey çoktur. Aldatılan, ezilen ve sömürülen Anadolu çocuklarının muayyen bir yerleri, yurtları, tarafları yoktur, her yerdedirler, her taraftadırlar. Tıpkı şebekelerinde her yere, her tarafa sızdıkları gibi; politika dünyasına, din dünyasına, yazılı ve görsel basın dünyasına, entelektüel dünyaya, bilim dünyasına vb. Bu toprakların çocuklarının cehaletleri mütemadiyen sömürülmelerini intaç etmektedir, zira sormayı ve sorgulamayı bilmemektedirler. Şebekelerin de tilki gibi kurnaz olmaları mütemadiyen sömürmelerinin en kolay yolunu bulmalarını sağlamaktadır, çünkü sömürebilmek için oyuncaklar üretmekte pek mahirdirler. Şimdi burada, bu görünmeyen ve görünmediği içinde fark edilmeyen, bir yanda ki egemenliğe ve diğer yanda ki mahkûmiyete artık bir nihayet verilmesi icap etmez mi? Sahip olduğunuz güçle bunu en kolay yoldan ve hiçbir handikapla karşılaşmadan yapabilecek sadece siz varsınız. Bu toprağın çocuklarının yardımıyla da çok kolay bir şekilde yapabilirsiniz. Lütfen bu gizli işgale bir nihayet veriniz, vermek için bir adım atınız. Bu yolda önünüzde hiçbir engel bulunmamaktadır. İşte o zaman bu topraklarda en sahici, en gerçekçi ve en kalıcı devrimi gerçekleştirmiş olursunuz ve isminiz tarihe geçer. Keza, nice sebeplerle, cehaletlerinin kurbanı olan insanları çok iyi tefrik edip bağışlamak ve yeniden uhuvveti tesis edip, birliği, beraberliği perçinlemek sonsuzcasına mühimdir. Çünkü burada da işin özünde yine kurban olanlar masum ve mazlum Anadolu çocuklarıdırlar ve bunu sizlerde çok iyi bilmektesiniz, onları kurban verenler ise küresel şebekelerin işbirlikçisi olan yerli şebekelerle işbirliği ederek hareket edenlerdir. Hatta burada yekpare Anadolu çocuklarına ve bu topraklara karşı tertiplenmiş çok derin ve gizli bir tezgâh bile olabilir, olay tüm teferruatıyla sarahaten tetkik ve tahkik edilmelidir, bu toprakların çocuklarını birbirine düşürmek ve ebedi bir kavganın fitilini ateşlemek gibi. İnsanların akıllarını ve bilinçlerini iptal ettikten sonra kullanılmaya elverişli hale getirmek çok kolaydır ama bu hale getirilmiş insanlar mutlak olarak suçlanabilirler mi, işte tam da burada mutlak ve kutsal yasalara müracaat etmek insani bir sorumluluk ve ıskalanamayacak bir kulluk vazifesidir. Hakeza, bunların içlerinde kesinlikle ve kesinlikle mutlak suçsuz olanlar da bulunmaktadırlar ve hatta keskinlikle vardırlar. Önemli olan başı koparmaktır, baş kopmadan gövdenin cılız azalarının tesirsiz bırakılması hiçbir anlam ifade etmeyecek, bilakis daha büyük sorunların kaynağı olacaktır. Vicdanınızın sesini dinleyin ve hayatı tüm boyutlarıyla tertil, tedebbür, taakkul ile okuyun, Allah, Muhammed, Kur’an ve İnsanlık şahit olsun ki hakikat kesinlikle ve kesinlikle budur. Bilakis, bu toprakların çocuklarının mukadderatları bitevi aldatılmak, ezilmek ve sömürülmek olacaktır. Bu toprakların mukadderatı da bir milim bile ileriye gidemeyip bitevi geriye gitmek olacaktır. Bendeniz, bu dünyada hakikatten inhiraf edip hakikate ihanet edenlerin birgün bendenize hakikatle nasıl geleceklerini gerçekten çok merak ediyorum. Onlara nasıl davranacağımı bilemiyorum. Acıyıp hoş mu göreceğim yoksa yüzlerine mi tüküreceğim şu an bir şey düşünemiyorum. Zira hakikate farkında olarak ihanet etmişse bir insan, bana gelipte hakikat budur ve tabi ol diye nasıl söyleyecektir gerçekten tüm benliğimle ve bilincimle merak ediyorum. Elimizi vicdanımıza koyalım ve kutsal yasaların sarsılmaz, bozulmaz mutlak umdelerini ve hükümlerini hatırlayalım lütfen. Çünkü birgün bu dünya, bu hayat, bu ömür gidecek ve bizler, o yasalarla karşı karşıya kalacağız, hiçbir çaresi yok bunun.

VATAN-AHLAK-ADALET.
DÜŞÜNCEYLE SAVAŞMAK YÜCELTİR.
28-06-2018 07:57 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
çakyamuni Çevrimdışı
General
******

Mesajlar: 4,223
Üyelik Tarihi: Aug 2011
Rep Puanı: 1118
Ruh Halim
Ruh Halim
Supheli

Takımın:
diger
Mesaj: #5
RE: AÇIK MEKTUP...
Sayın Cumhurbaşkanım! Maalesef okuyan bir toplum olamamak öyle felaket bir şey ki ve okumayan bir toplumda konuşmayı, bir fikri beyan etmeyi başarabilmek, bir olguyu ve olayı en dibine kadar değerlendirip ve tetkik ve tahlil edip, her şeye çok geniş perspektiften ve muhtelif boyutlardan bakabilmek öyle zor, öyle zor ki bunu anlatmak bile kolay değil. Okumayan bir toplumda hakikati izah ve izhar etmek bile handiyse büyük bir suç teşkil ediyor. Hatta düşünmek bile idamlık sayılabilir. Okumayan bir toplumda her şey alelade yapılıyor ve bu da her şeyin şirazesinden çıkmasını tevlit ediyor. Hiçbir meseleyi, konuyu, olguyu ve olayı dip derinliğine değin, ilmi ve bilmi temellerde teati edemiyorsunuz. İsteseniz de bu mümkün olmuyor, çok düşük düzeyde ve sığ bağlamda konuşuluyor her şey. Okumayan bir toplumda çirkin olan şey garipseneceğine, güzel olan şeyler garipseniyor. Kötüye şaşırılmıyor, iyiye şaşırılıyor. Çünkü okumayan toplum zamanla çürüyor, vicdanen, ahlaken ve erdemler boyutunda çürüyor, tefessüh ediyor ve buna alışkanlık kesbediliyor, nihayet normal olan bu oluyor. Bundan sonra da tersi bir durum olduğu vakit şok olunuyor. Ne kadar üzücü ve acı verici bir sosyoloji ve psikoloji değil mi? Bu toplum nasıl böyle oldu, bu hale nasıl geldi? Böyle bir toplumda, okumayan, okuyanı ekarte ediyor. Tıpkı haram paranın, helal parayı vb. ekarte ettiği gibi. Bir defa okumayan bir toplumun felsefesi olmuyor, her şey felsefesizlik temelinde işliyor, yapılıyor, yürütülüyor, bu da hiçbir zaman istenilen düzeye ulaştırmıyor. Okumayan bir toplumun fertleri soracak soru bulamıyor, sorgulayamıyor, anlayamıyor, sağlıklı bir iletişim dili kuramıyor, nihayet cehaletin karanlığında boğuluyor ve tükeniyor, bu da yaşamı öyle zorlaştırıyor ki, yemin ediyorum resmen cehenneme döndürüyor. Okumayan toplumun fertleri hep başka akılların kararlarına, başka vicdanların seslerine, başka iradelerin arzularına boyun eğiyorlar, özgürlüklerini ve iradelerini yitiriyorlar, sorumluluklarını üzerlerinden atıyorlar ve zımni bir köleliğe geçiş yapıyorlar. Okumayan bir toplumda insanların birbirleriyle anlaşabilmeleri kabil olmuyor, zira karşıdakini anlayabilmenin imkânı bulunmuyor ilk evvelde. Hatta konuşulmuyor bile. Çünkü okumayan toplumda münhasıran dünya konuşuluyor ve dünya konuşula konuşula insanların beyni ölüyor, ruhu yanıyor, zaman içinde durum öyle bir hal alıyor ki, artık konuşsanız bile hiçbir şey anlaşılmıyor, bir yaratık gibi algılanıyorsunuz. Dahası siz bir tehdit ve tehlike olarak algılanıp yok edilmeye çalışılıyorsunuz, filhakika istikbal yok ediliyor ama bunu idrak edecek kafa da bulunmuyor böyle bir dünyada. Netice, tam bir fecaat! Çünkü dünya, beyni ve ruhu öldürüyor. İşte bu sebeple de sorunlara çözüm önerileri getirdiğiniz zaman çok yanlış anlaşılıyorsunuz. Haddizatında konuşulması iktiza eden o kadar çok mesele, çözüme kavuşturulması iktiza eden o kadar çok sorun var ki, münhasıran malum toplumsal yapı yüzünden, birini açarken diğeri kaybolup gidiyor, insanın aklında ve kalbinde sayısız sezgiler tebeyyün ediyor ama bu sezgileri o anda yakalamak kabil olmuyor, eğer bu kabil olsaydı nice meseleler daha sarih olarak izah ve izhar edilebilirdi. Ama inşaAllah yine de etmeye gayret edeceğim. Hem sorunları tespit edeceğim kendimce hem de naçizane çözüm önerilerimi getireceğim.

Sayın Cumhurbaşkanım! İnsanlar maalesef yobaz. Burada ayrım yapmıyorum. Her kesimin dâhilinde mebzul miktarda yobaz var. Hem öyle yobazlar ki, ilk hallerinde donup kalmışlar. Emin olun ki, hala çocukluk evresindeler. Ne büyük dert! Daha bunun yetişkinlik evresi var, gençlik evresi var, olgunluk evresi var, yaşlılık evresi var. Bu gidişle bu evrelere ne zaman erişilecek ve insanlık ne zaman kendini bilecek, kendine gelecek? Meçhul! Her şeye at gözlüğü ile bakmaktan usanmamışlar, usanmıyorlar hatta utanmıyorlar. Dünyanın kendi çevrelerinde döndüğüne kesinlikle inanmışlar. Önyargı çok ileri düzeyde egemen olmuş ve kafaları esir almış. Ne bakış açılarını ne de kendilerini bir türlü değiştiremiyorlar insanlar. Çağı okuyamıyorlar, anlayamıyorlar, yorumlayamıyorlar. Hakikati okuyorlar ama anlamıyorlar. Hakikat, kendini, bu türlerin gözlerine sokuyor ama ne mümkün asla anlamıyorlar. Yaaa hakikat gözlerinin önünde, tam önünde ama göremiyorlar, görseler de fark edemiyorlar, fark etseler bir türlü idrak edemiyorlar. Küçücük ve basit bir dünyalık karşısında öyle mesut ve bahtiyar oluyorlar ki, acı bir tebessüm konuveriyor suratınıza. Çok basit şeyleri önemseyerek, çok büyük iş yaptıklarını ya da işler yapacaklarını sanıyorlar. Küçük ve ucuz bir menfaati elde ettiler mi, isterse dünya batsın umurlarında bile olmuyor, yeter ki onlar kazandıklarını kaybetmesinler. Galiba diyorsunuz felsefesizlik, akılsızlık, düşüncesizlik böyle bir şey. Başka bir şey gelmiyor ki aklınıza. Çünkü gerçekten çok acayip bir durum bu durum. Ruhlar ölmüş hissedemiyor, beyinler ölmüş düşünemiyor. Gövdelerinde ki zincirin ağırlığını duyumsayamıyorlar. Böyle bir psikolojiye sahip insanlık nasıl ilerleyebilir, tarihe yön verebilir, büyük medeniyetlerin banisi olabilir? Bu kabil-i mümkün değildir. Hayatı bedelsiz yaşamak istiyorlar, isteklerine bir bedel ödemeden kavuşmak istiyorlar. Buna da inanıyorlar haaa. Gerçekten inanıyorlar. Öyle yüksek perdeden konuşuyorlar ki, konuşmaları istikametinde hiçbir eylem yapmıyorlar, vallahi yapmıyorlar ama sonuç bekliyorlar. Bir düşünceleri olduğuna gerçekten inanıyorlar ama yok olduğunu bilmiyorlar. Benim düşüncem var demekle, istediklerini alacaklarını sanıyorlar ve bundan yana eminler. Vay beee diyorsunuz içinizden, nasıl yani diyorsunuz, hayretler içerisinde kalıyorsunuz, durumu olanca berraklığıyla bilseniz de. Ne kadar da trajikomik bir haldir ama inanmışlar ve kabullenmişler. Burada ileri boyutta bir cehaletin gizli olduğunu bile fark edemiyorlar. Hayat bedel ödemeden neyi verdi ki insana, rüyalarına kavuştursun? Ne tür bir cehalettir bu ya Rabbim? Sorunlar belli, çözümler belli, gerçekten çok belli, ama belli olan şeyi siz ifade ettiniz mi çok acayip şekilde itham ediliyorsunuz. Ne tür bir gaflettir, dalalettir, cehalettir bu vallahi anlamıyorum diyeceğim ama keşke anlamasaydım. İnsanlık cahil, insanlık gafil, insanlık dalalet içinde ve hatta kendi kendine ihanet içinde. Gerçek çok ama çok acıdır ve acıtır!

VATAN-AHLAK-ADALET.
DÜŞÜNCEYLE SAVAŞMAK YÜCELTİR.
29-06-2018 06:13 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
çakyamuni Çevrimdışı
General
******

Mesajlar: 4,223
Üyelik Tarihi: Aug 2011
Rep Puanı: 1118
Ruh Halim
Ruh Halim
Supheli

Takımın:
diger
Mesaj: #6
RE: AÇIK MEKTUP...
Sayın Cumhurbaşkanım! Zat-ı Alinize birkaç sorum olacak ama ilerleyen zamanda ya da bir sonra ki mektubumda. Dünya öyle boş ki, hiçbir şeyi umursamıyorum. Bazen yaşamak bile istemiyorum. Çoğu zaman yetsin, buraya kadarmış dediğim bile oldu ama olmadı. Yani bu kadar! Bendeniz, şiiri, şarkıyı, çiçeği, böceği seviyorum. İnsanı ve özgürlüğü seviyorum. Bir çocuğun gülümsemesine bitiyorum, ölüyorum. Sadece anı yaşayan, ne dünden ne de yarından haberi olmayan çocuklarımızın gülümsemelerine. Aslında ne güzeldir anı yaşayabilmek, keşke yaşayabilsek! Bir çocuk olaydım, belki de ne dünyanın kirine bulaşmış olurdum ne de dünyanın kötülüklerini tanırdım. Bir kuş olsaydım da uçsaydım şu mavi göklerde diyorum bazen iç sesimle diğer kendime. Gökyüzünde süzülen kuşlar büyük bir heyecan veriyorlar bana. Bazen, görünmez bir şey olaydım da, çocukları katleden cellatları yeryüzünden süpüreydim dediğim anlar oldu. Bir dağda yaşamak ve o dağın zirvesinde haykırmak istedim çok zaman, suçlularla dolu şehirlerin karanlığına, belirsizliğine, kahpeliğine karşı. İnanır mısınız çok dar sokaklardan, fikirsel evrelerden geçtim geldim. Ter ve yaş akıtarak, emek sarf ederek, gövdemi eriterek verdim kavgamı. Aklımla, kalbimle fikriler edindim ve yine aklımla, kalbimle edindiğim fikirlerden vazgeçip, başka fikirlere yelken açtım. Hiçbir yerde tutunamadım, çünkü ne tutunabilirdim ne de tutabildiler. Zira bendeniz aklıma ve vicdanıma kulak verdim her zaman. Kendi kendimle savaştım. Bir yanardağ gibiyim inanır mısınız? Bugüne kadar hiçbir yerde samimi ve gerçekçi bir kavga görmedim. Kavgalar hep dünya için verildi, elanda aynı izi sürüyor insançocukları. Dünya için kavga vermeyi çok salakça buluyorum. Yaşayamadıkları, yaşayamayacakları dünya için kavga veriyorlar. Yaşamak için değil, sahip olmak için veriyorlar kavgayı. Çok ucuz, basit, anlamsız şeyler uğruna kavga verildiğini gördüm ve bugünde dünden farksız bir şey göremiyorum. İnsan maalesef kendine ihanet etmiş ve kendini inkâr etmiş. Küçücük, basit, ucuz menfaatlerinin ardına düşmüş ve karakterini yolda bırakmış, çiğneniyor karakteri ama o artık unutmuş bile ne bıraktığını geride. Bendeniz için bu sefil dünya, sefaletin şarkısını terennüm eden insanlığın dünyası, o kadar boş, saçma ve anlamsız ki, zerre miskal haz almıyorum. Etim, ruhum, kanım, terim, tenim, yaşım, tüm gövdemle özgürlüğüm ben. Çok büyük ülkülerin, belki de hayaller ötesi rüyaların peşindeyim. Başkaları ütopya diyorlar onlara ama bilmiyorlar ne olduğunu ve ne dediklerini. Keşke bilselerdi, hiç üzülmezdim. Belki de bu yüzdendir böyle duygularım. Zira dünya devasa bir mahpushane gibi geliyor bana. Arabalar, evler, dükkânlar, servetler vb. he şey devasa mahpushanenin fanusları, dar ve karanlık koridorları, ağır zincirleri gibi geliyor bana. Dünyayı elde edemediğimden değil bu, istesem elde ederim ve nasıl elde edildiği de malumdur. Ama bendeniz maddeyi sevmiyorum, maddeye sahiplenmeyi sevmiyorum ya da maddeye sahiplenme yöntemlerine ve maddenin sahiplenilme sebebine karşıyım. Sus diyorlar, kendi işine bak diyorlar, belanı mı arıyorsun diyorlar. Valla billa umursamıyorum. Böyle pislik bir dünyanın neyini umursayayım ki? Karanlığın, cehaletin, haysiyetsizliğin, ufkumuzu kapladığı bir dünyada kalmak mı ya da kalmak için kavga vermek mi? Yemin ediyorum akıl kârı değil ve ahmak işi. Bir varmış bir yokmuş gibi hayat, göz açıp kapayıncaya kadar tükeniveriyor. Niye susayım, niye korkayım, niye insanım, niye varım diyorum. Soruyorum, sorguluyorum, cevap bulamasam da yapıyorum bunu. Belki bu dünyada sonsuz olsaydım daha farklı olurdum, dinlerdim insanları ama maalesef sonsuz değilim ve bu yüzden yaşamayı seçtim ben. Yaşamayı derken, işte canlı kalayım, dünya da olayım değil, yaşamak sevincini en dibine dek duyumsamayı seçtim. Belki…

Sayın Cumhurbaşkanım! Cevabını çok merak ettiğim birkaç şey var naçizane. Haddizatında sorularıma insançocuklarının verecekleri cevabı biliyor gibiyim ama yine de merak ediyorum ve zat-ı alinize sormak gereği duyuyorum. Sorum insançocuklarına değil çünkü. Zira dediğim gibi, onların cevaplarını biliyor gibiyim. Garip bir his bu. Sözcüklere bürünemeyen bir his. Sezgi mi demeliyim yoksa, bilemiyorum. Beynimin göklerinde milyarlarca düşünce bulutu uçuşuyor. Duygularımın sonu yok, kalbim uçsuz bucaksız bir deniz gibi. Daha önce detaya girmeden öylesine değindim geçtim. İnsan niye okur ya da niye okumalıdır yahut okumalı mıdır? Okuyun derken, okuyun diyenler bunda samimi midir? Samimi değilse niye okuyun demektedirler? Okuyun diyenler, okuması gerekenler okuyunca kendilerinden olacaklarını ve kendileri gibi düşüneceklerini mi düşünmektedirler de okunmasını istemektedirler? Ya da neyin okunmasını istemektedirler? İstenilenlerin okunmasını istemek ahlaki midir? Bendeniz okuduğum zaman başkaları gibi düşünmezsem, kendileri gibi düşünmediğim başkalarınca cezalandırılabilir miyim ve böyle bir şey, kutsal ve mutlak yasalara uygun mudur? Ya da okuduklarımdan anladıklarımı özgürce ifade edebilir miyim, edemezsem şayet niçin okuyayım? Bendenize oku deniyorsa, niçin oku deniyor, okuduğum zaman ne olur, okumak sonucunda olduğuma katlanılabilinir mi? Ya da bendenize işkence mi edilmek isteniyor? Özgürce düşünmemin önüne barikatlar konulacaksa, okumamın anlamı nedir? Keza; Müslümanız ve Müslüman bir ülkede hayat sürüyoruz değil mi? Yanlış mı düşünüyorum diyorum, hayır gayet doğru düşünüyorum diye biliyorum. Ama bendeniz nasıl Müslüman olacağımı bir türlü anlayamadım. Valla billa anlayamadım gitti. Bendenize birilerinin ama dinden anlayan birilerinin nasıl Müslüman olacağımı gerçekten izah etmelerini çok istiyorum. Yani Kur’an’ı okuyorum, okuduğumu anlama gayretinde oluyorum, anladığımı yaşama çabasına giriyorum ama Müslüman bir ülkede garipseniyorum. Hatta emin olun bana hayır diyenlerin, acayip bakanların, tavır alanların içinde Müslümanlıktan büyük bir ciddiyetle bahsedenlerin olduklarını bildiklerimden de oluyor. Kur’an’ın hükümlerinden bahsediyorum ve tepki çekiyorum ya da anlaşılmıyorum. Bendeniz okuduğum Kur’an’dan anladıklarımı ifade etmemeli miyim ya da Kur’an’a göre yanlış bulduklarımı dile getirmeyip kendime mi saklamalıyım? Hani insanlar Kur’an’dan bahsediyorlar ama yaşamıyorlar ve başkalarının da öyle mi olmalarını istiyorlar acaba yani konuşmalarını ama yaşamamalarını ya da Kur’an’ın özünden bahsetmemelerini mi istiyorlar? O zaman Kur’an’ı niçin okuyorum ya da okuyayım? Bunun nasıl olduğunu gerçekten merak ediyorum. Muhammed İkbal’in bir sözü var, diyor ki; dinimizi getiren Peygamberimiz gelse, getirdiği dini tanıyamazdı diyor. Hakikaten garip bir çıkarım değil mi? Bendeniz kime göre, neye göre ve nasıl bir Müslüman olmalıyım? Çünkü Kur’an’a göre Müslüman olmak garipseniyor. Hayata bakıyorum, Kur’an’a bakıyorum, tezat gördüğüm zaman izhar ediyorum ama itham ediliyorum hatta tecziye bile ediliyorum. Dahası tezattan söz bile edemiyorum. Haaa bendenize deniyorsa ki, sen Kur’an’a bak, Müslümana bakma, öyle de bendeniz Müslüman insanların arasında yaşıyorum ve bu katıksız bir gerçek. Bir de şunu merak ediyorum; bugün bir Müslüman, Müslüman olmayan birine dini anlatsa, tebliğ etse, nasıl edecek, edebilir mi? Burada da Yusuf İslam isimli şahıs aklıma geliveriyor. Kur’an’ın anlattığı Müslüman’a bakıyorum, bir de dünyada ki Müslüman’a bakıyorum, valla billa talla şaşırıp kalıyorum ve soruyorum, bendeniz kime göre, neye göre, nasıl bir Müslüman olmalıyım? Cevap verecek olana da sormak istiyorum; şayet istenilen gibi Müslüman olduğum zaman, olduğum Müslümanlığı yaşamama eyvallah edilebilir mi? Ya da bendeniz birine göre mi yoksa Allah’a göre mi Müslüman olmalıyım? Birine göre Müslüman olduğumda olduğum gibi yaşayabileceksem, Allah’a göre Müslüman olduğumda yaşayamayacak mıyım ve bu ne acayip bir şeydir? İçinden çıkamadığım bir paradoks. Hakeza; her doğruyu her yerde söyleme ama söylediğin her şey doğru olsun. Valla billa talla bunu da bir türlü anlayamadım gitti. Bendeniz doğruyu bilecem ama söylemeyecem? Yani bunun adı nedir ki? Bu düpedüz münafıklık değil midir? Çendan riyakârlık değil midir? Ya da söyleyeceğim bir doğru, yanlış yolda ki bir insanı kurtaracaksa ama söylemediğim için kurtulamayacaksa ne olacak? Bendeniz doğruyu niye öğreniyorum, ne zaman söyleyeceğim, nerede söyleyeceğim, kime söyleyeceğim? Ölümlü biriyim ve bildiğim doğruları kendimle mi götüreceğim, götürdüğüm yerde kime söyleyeceğim, ne işime yarayacak? Burada hiçbir işe yaramayan doğru orada ne işe yarayacak? Dahası doğruyu söylemekten niçin korkayım ki? İnsanlara hep doğru olmaları söylenmiyor mu? Bu söylenilenlerde samimi değiller mi yoksa söyleyenler? Hayır, gerçekten merak ediyorum, doğruyu niye söylemeyeyim ya da niye her yerde söylemeyeyim? Yoksa insanlığa kurulmuş tehlikeli bir tezgâh mıdır bu? Zira nice şeyler, kutsallık ve takva elbisesi giydirilerek kabul ettiriliyor insanlığa. Bu emir yani doğruyu söylememek, Allah’ın, Peygamberin ve Kur’an’ın bir emri midir? Eğer kutsal bir emirse, hücceti nedir? Hakikaten bunları tüm benliğimle ve bilincimle soruyorum ve bu soruların cevabını merak ediyorum. Daha çok soru var soracağım! Ne garip bir dünya ve ne acayip bir insanlık değil mi Sayın Cumhurbaşkanım?

VATAN-AHLAK-ADALET.
DÜŞÜNCEYLE SAVAŞMAK YÜCELTİR.
30-06-2018 06:48 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
çakyamuni Çevrimdışı
General
******

Mesajlar: 4,223
Üyelik Tarihi: Aug 2011
Rep Puanı: 1118
Ruh Halim
Ruh Halim
Supheli

Takımın:
diger
Mesaj: #7
RE: AÇIK MEKTUP...
Sayın Cumhurbaşkanım! İlk evvelde söyleyeyim, hiçbir taraftan konuşmuyorum, kuşatıcı bir şekilde konuşma gayretindeyim, bilakis dürüst davranmamış olurum, mutlak bağımsız ve hür bir vicdana sahip olarak, aklımın ışığına güvenerek ve gerçekleri baz alarak nesnel temellerde ve bir insan olarak insanlık adına konuşuyorum. Merhamete iman etmiş ve yüreği merhametle dolu biri olarak konuşuyorum. Yoğun duygularla konuşuyorum. İçim nasıl eziliyor bir bilseniz. Yüreğim ağrıyor ve acıyor. Napayım, keşke her şey güzel olsa, keşke her şeyde insan baz alınsa diyorum. Adalete iman edip tapmış biri olarak konuşuyorum. Evrenin ruhunun adalet olduğuna inanıyorum. Medeniyetin supabının adalet olduğuna inanıyorum. Hani diyorlar ya Peygamberimiz; tüm âlemler, gökler ve yerler adalet ile kaimdir diye, işte bu yüzden diyorum her şey adalettir diye yani Peygamberimize istinat ediyorum. Her şeyin temelinin adalet olduğuna inanıyorum bu sebeple. Sayın Cumhurbaşkanım! Bir insanın varlığının anlamı nedir? Bir insanın bu dünyada ki ödevi nedir? Bu sorular, sorgular öldürecek bendenizi. Sorup, sorguladıkça da soğuyorum her şeyden. İnsandan, dünyadan, maddeden ve varlığa dair ne varsa her şeyden. Sormayayım diyorum ama inanın yapamıyorum. Niçin yaşıyorum ki? Ot gibi yaşayamam ki, zira her şey gelip beni de etkiliyor illa ki, çünkü insanım, dünyadayım, insanların arasındayım, bir düzene tabiyim. Bu dünyada niçin adalet yoktur Sayın Cumhurbaşkanım? Gerçekten adalet niçin tesis edilemez burada? Bu dünyada adalet var diyerek kendimi kandıramam. Gerçek bu değil midir? Bu değilse nedir? Devletin bir düzeni vardır, kanunları vardır diyerek adalete mugayir davranabilir miyiz? Fazla soru sormaya ve sorgulamaya gerek yoktur deyip işin içinden çıkabilir miyiz? Böyle diyerek sorumluluktan kurtulur muyuz? Bizler dünyada adaleti tesis etmek için mi varız, tesis edilmiş düzeni muhafaza etmek için mi? Peki, mutlak ve kutsal yasalar nezdinde bu tavır ve düşünce tolere edilmekte midir? Yani Allah bize devletinizin düzeni için, benim yasalarımı çiğneyebilirsiniz der mi? İnandığımız ahirete gittiğimiz de, devletin de bir düzeni vardı ve bizler de onu muhafaza etmek zorundaydık diyebilir miyiz, dersek kurtulur muyuz? Allah, bunu kabul eder mi? Allah’ın adaletine münafi değil mi bu? O zaman niçin devletin düzenini daha mükemmel hale getirmeyiz, bunu yapsakta tüm sıkıntıları def etsek olmaz mı? Ama bunu yapmıyor insanlar. Çünkü o zaman menfaatler zedelenecektir. Ayrıcalıklar kaybedilecektir. İnsanlar hakkında karar verirken, orijinin de nefsi hırs ve arzuları mündemiç olan yeryüzü yasalarına mı bakmalıyız yoksa mutlak adaletin kaynağı olan kutsal yasalara mı? Hadi diyelim ki, yeryüzü yasalarına bakmalıyız ama hiç mi kutsal gökyüzü yasalarına bakmayacağız? Ya da gökyüzü yasaları sadece gökyüzüne mi aittir yoksa haddizatında gökyüzü yasaları tüm evreni kuşatmakta mıdır? Kuşkusuz tüm evreni kuşatmaktadır. Biz mutlak ve kutsal yasaları sarf-ı nazar ediyoruz ve münhasıran yeryüzü yasaları ile hareket edip istediğimiz yönde karar veriyoruz ve işte bendenize göre adaletsizliğin en dibinde bu vardır. Çünkü mutlak ve kutsal yasaları dikkate alırsak, bizim kalbimizi çalıştıracaktır ve bizleri merhamete yönlendirecektir, adaletin en dipteki kaynağı da merhamet olduğuna göre adil davranmaktan kaçış yoktur. İşte biz bu yüzden yeryüzü yasalarına bakıyoruz, saf mantıkla hareket ediyoruz ve merhameti ıskalayıp adalete darbe vuruyoruz. Peki, bunu yapmaya hakkımız var mıdır? Mazlumların, mustazafların, bigünahların, suçsuzların hakkını nasıl teslim edeceğiz, bunların haklarını nasıl koruyacağız? Devletin adaleti mi yoksa mutlak ve kutsal yasalar temelinde adalet devleti mi? Yaşamak ve yaşatmak için bir tercih yapmalıyız ve o yolda sağlam, dürüst, samimi adımlar atmalıyız. Hem insanı hem de devleti ancak bu şekilde yaşatabiliriz yoksa ikisini de ölmekten kurtaramayız, Allah, Peygamber, Kur’an, İnsanlık şahit olsun ki.

VATAN-AHLAK-ADALET.
DÜŞÜNCEYLE SAVAŞMAK YÜCELTİR.
01-07-2018 06:08 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
çakyamuni Çevrimdışı
General
******

Mesajlar: 4,223
Üyelik Tarihi: Aug 2011
Rep Puanı: 1118
Ruh Halim
Ruh Halim
Supheli

Takımın:
diger
Mesaj: #8
RE: AÇIK MEKTUP...
Sayın Cumhurbaşkanım! Ya sorularıma cevaplar bulacağım ya da sormaya, sorgulamaya devam edeceğim. Soru sormayacağım hiçbir mercii, sorgulamayacağım hiçbir şey yok ama hiçbir şey yok. Böyle yaparsam şerefsiz mi olurum? Lütfen mazur görünüz, zira zat-ı alinize matuf sormuyorum bu sorumu, dünyada yaşayan insanların algılarına matuf soruyorum. Çünkü çok iyi biliyorum ki, niceleri böyle tavsif edecektir. Sormayanlar, sorgulamayanlar, sorup sorgulayanlardan her zaman rahatsız olmuşlardır, oysa bilmezler ki; sorusuz ve sorgusuz bir hayatın hiçbir değeri yoktur, öyle bir hayatı yaşayanın da, varlığıyla yokluğu aynıdır. Böyleleri de her türlü yaşama layıktırlar. Zaten bunların aradıkları bir yaşam da yoktur. Bu türler dünyaya sahip olsunlar ya da dünyaya sahip olanlardan bir şeyler koparsınlar kifayet eder. Şahsım olarak hiçte şerefsizce bir şey yaptığımı düşünmüyorum. Her şeyi en dibine kadar sorgulayacağım, ta ki son nefesime dek. Kendim gibi yaşamıyorsam, başkasının yerine yaşıyorsam, böyle yaşamak, yaşamak mıdır? Üstelik bendeniz birey kulum, hiçbir kulun kulu değilim ve bugüne kadar olmadım, badema da olmayacağım. Bir aklım ve vicdanım var. Kendim olmalıyım ve kendimi yaşamalıyım. Zira ancak o şekilde hayata en güzel bir halde veda ederim vakti geldiğinde. Bilakis, derin pişmanlık yaşamak istemiyorum. Keşke şöyle yapaydım, keşke böyle yapaydım, keşke kendim olaydım diye. Malum ölümlüyüm! Haaa böyle yaptığım için hakkıma tecavüz edilebilir mi, masum olduğum halde sırf böyle yaptığım için hakkıma tasallut edilirse, ki dünya düzeni malumdur, hakkıma tasallut edene zehir zıkkım olsun yenilen hakkım. İnsanlar şöyle bakarmış, böyle düşünürmüş, umurumda bile değil ve olmaz da, bendeniz insanlar için yaşamıyorum. Bir toplum içinde yaşıyormuşum, yaşıyorum elbette ki nolacak ki? Toplum yanlışsa bendeniz de yanlış mı olmak zorundayım ya da topluma uymam mı icap eder? O zaman toplum bendenize uysun ya da yanlış olduğu için kendinden utansın derim. Niye yanlış olan ve utanan bendeniz olayım? Bendeniz dip sorgulamalar yapmalıyım ve dip cevaplar bulmalıyım. Yoksa asla rahat edemem, mutmain olamam ve muhakkak rahatsız ederim. Öyle alelade sorulardan da, cevaplardan da hazzetmem ve mutmain olmam. Bendeniz böyle bir yaşama alışmışım, başka bir şey bilmiyorum. Bendeniz kuru lakırdılardan, çelik çomak oyunlarından, cerbezeden, geyik muhabbetinden anlamam. Bu dünyada yaşıyorsam, bir anlamım olmalı, bir geliş nedenim olmalı, bir hakkım olmalı. Böyle ki, gelmişim ve yaşıyorum. Ömrüm okumakla, yazmakla geçti. Lisede okumaya, üniversitede yazmaya başladım. Okudukça kitaplara daha çok tutuldum. Böyle bir evrende okumak, hayatta ki en zor şey olsa da başardım sayılır ama bendenizi de mahvetti. Varlığa dair her şeyden soğuttu. Soru manyağı yaptı kitaplar bendenizi. İyi yönü de var, kötü yönü de. İyi yönü, beyin ve ruh olarak hür yaşıyorum, kolay inanan biri değilim, sorularım var ve sorgulayabiliyorum, bilincim aydınlık hamdolsun, kendi aklımı kullanmasını biliyorum, kavgamı bilinç temelinde veriyorum ve kula kul olmuyorum; kötü yönü de, dünyaya uyum sağlayamıyorum ve hep eziliyorum, isyankâr biri olduğum için hakkım olan bir şey varsa asla alamıyorum. Oysa bir şey hakkımsa, istemesem de verilmeli ama istediğim halde alamıyorum, aksine metazori alınıyor bendenizden. Merhamet ediyorum zulme uğruyorum, adalet diyorum ama kendim göremiyorum. Çünkü bu dünyada hakkını almak kolay değil, zira birilerinin lütfu ile oluyor maalesef böyle şeyler. Binaenaleyh, birilerine göre uygun adam değilsen, hakkına kavuşmak zorun zoru. İşte bunu da soruyorum ve sorguluyorum. Niye böyle diye. Sorgulamayayım mı? Eğer ki üzerinde yaşadığım topraklarda, yaşamam için yapamam gereken her şeyi namusumla, şereflimle, elimden geldiğince, gücümün yettiğince, dilimin döndüğünce layığı ile yapıyorsam yani yaşamamın bedelini ödüyorsam ve ihanette etmiyorsam, o zaman kimin bendenizi yaşamak sebeplerimden koparmaya hakkı olabilir? Kimin haddinedir böyle bir şey? Koparan mı veridi ki de geri alacak? Böyle bir durumda hakkımı almak için acımasızca kavga verirsem ve çok ağır şeyler söylersem ve biri de çıkar derse ki; sen hain misin? Ne diyeyim o zaman? Ne yani sen beni yaşamam için gerekli her şeyden mahrum bırak ama ben eyvallah edeyim, böyle bir dünya yok, olamaz ve olamayacak, oldurmayacağım. Ha bunu derken, benim silahım yok, benim servetim yok, benim gücüm yok ama Peygamberimde söyle diyor; mazlum ile Allah arasında perde yoktur. İnsanın bedeni zincirlenebilir, beyni duvarlar içine hapsedilebilir ve hatta insan yok edilebilir ama ruhu asla ve kata esir edilemez. Ve bu dünya da, kimsenin babasının malı değil. Allah’ın verdiğini kulu geri alamaz, almamalı, alamayacak. İşte burada dip sorular, sorgulamalar yapıyorum ve dip cevaplar arıyorum. Rahatsız oluyorum ve rahatsız edeceğim.

Sayın Cumhurbaşkanım! Birileri sorularıma sahici cevaplar versin, kafamı ve ruhumu gerçekten en dibine dek doyursun, valla billa susarım ama yoksa susamıyorum. Sorularım; gerçeklerden asla ve kata korkmayan, gerçeklere boyun eğmiş, gerçekleri hiçbir sebeple gizlemek gibi bir zillete düşmeyen ve ideolojik gömleklerden yani nefsi hırs ve arzularından arınmış tüm âlimlere ve filozoflaradır. Sorularıma tahammülleri olacak ve tüm namuslarıyla, şerefleriyle cevap verecekler, korkmadan, çekinmeden, sonucu ne olursa olsun, nereye varırsa varsın. Bana gelsin ya da benden gider diyerek düşünmeden cevap verecekler. Benim sorularımı sorgulamadan cevap verecekler. Benim kim olduğuma ve niçin sorduğuma göre değil, zira kim olduğumu sorarak ve niçin sorduğuma bakarak cevap vermek kimsenin haddi değil, bilakis böyle bir şey karşıdakini küçültücü, basitleştirici, düşürücü bir şeydir. Böyle bir kişi, ister âlim, ister filozof olsun bir hiçtir bendenizin nezdimde. Çünkü istediğim gibi soru sormak hakkım vardır. Zira bir kimlik temelinde sormuyorum ki, kimliğime göre cevap verilsin, zaten öyle cevaba da ihtiyacım yok. Cevap ne ise onu söyleyecekler. Yoksa istediğim gibi soru sorma hakkım yok mudur? Buna hüccet nedir ya da böyle olduğuna dair verilecek bir cevap var mıdır? İşte bu sorunun cevabı budur ama ben bu cevabı verirsem, bu insanı kendimden kaçırırım, düşünceme ihanet etmiş olurum ya da bu insana hiç sorgulanmayacak şeyleri sorgulatırım ve günaha girerim diyerek düşünmeyecek kesinlikle. Zaten bu düşünce temelinde verilen cevaba da ihtiyacım olmaz ve öyle bir cevapta aramıyorum. Hesapsız, kitapsız, çıkarsız, umarsız cevap verecekler. Bendeniz deli âlimler ve deli filozoflar arıyorum. Bugüne kadar da hep aradım ve sonuna kadar da arayacağım. Mesela; İslami vicdan ne demek, Allah’ın adaleti nasıl olur, devlet nedir, devleti sorgulamak günah mıdır, devletin her yaptığı mutlak doğru mudur, mutlak doğru değilse uymak zorunda mıyım, uyarsam Allah karşısında ki konumum ne olur ya da devletin emretmiş ve yapmışsın o zaman yargılanmayacaksın der mi bana Allah, yanlış bir şey yaptığım zaman? Kur’an niçin vardır? İnsan kimdir? Bir âlim, gerçekten âlimse, niçin haksızlığa karşı haykıramaz, işte hakikat budur ve yapılan şey yanlıştır diyemez? Böyleyse şayet, o kişi gerçekten âlimliğe layık mıdır? Niçin, her zaman şöyle dua ederiz; Allah kimseyi açlıkla imtihan etmesin! Peki, böyle dua ederken, kulların kulları açlıkla imtihan etmeye hakları var mıdır? Nasıl vardır, niye vardır? Gerçekten var mıdır, varsa bu nasıl kabildir, neye göre kabildir? İşte bunun hücceti gösterilmelidir ve ikna edilmeliyim. Öyle cevaplar verilmelidir ki, yeni bir soru gelmesin aklıma. Ruhum ve kafam doysun. Tabi bu sorularımın dip soruları da var, münhasıran görünen ve okunan yüzüyle sormuyorum, diplerde ki sorularımın cevaplarını da arıyorum bendeniz. Bir insan, bir insanın ekmeğinin elinden alınmasına sevinebilir mi? Bu vicdanı merak ediyorum mesela. Bir vicdan nasıl olur ki, başka birinin ekmeği elinden alındığı için sevinebilir? Ekmeği alınanın, eşini, çocuğunu düşünmekte midir sevinen? Bir baba akşam evine geldiğinde ekmek getiremiyorsa, eşi ne düşünür, çocuğu nasıl bir ruh haline sahip olur? Bir insanın vicdanında bu duygulanımlar tebeyyün etmiyorsa, o vicdan nasıl vicdandır, o vicdana dünya mı yoksa Allah’mı hükmetmektedir? İslam nasıl bir merhamet tavsiye eder inananlarına? Biz çocukları gerçekten seviyor muyuz? Sevgi nedir ve nasıl görünür, belirir? Mesela devlet, bir kişiyi yargılamak istiyorsa, onun sabit suçunu göstermek zorunda değil midir? Değilse niçin değildir? Ben devletim ve yaparım mı der? Peki, bunu hangi vicdani ve düşünsel altyapıya uydurabilir? Devlet, insanları kendine itaat etsinler diye cezalandırarak korkutabilir mi? Bunu hangi yasaya göre izah edebiliriz, izahı var mıdır? Devletin adaleti mi, Allah’ın adaleti mi? Şimdi bendeniz bu soruyu soramaz mıyım mesela en basitinden? Hayır, ne kötülük vardır bu soruda. Ki, bir kötülük aranacağına bir cevap verilmeli değil midir? Olması gereken bu değil midir? İşte bu detayı da sorguluyorum. Çünkü bu tür sorular sorulduğunda, siz bazı sefil beyinli tiplere göre şerefsiz olabiliyorsunuz? Oysa o sefil beyinli tipler bilmezler ki, devlete karşı bendenizin yüreğinde ki taşıdığı sevginin bir gramını bile taşımazlar yüreklerinde hatta taşıyamazlar, zira ağır gelir. Devleti sevmek ve devletin bekasını düşünmek, devletin her yaptığına sorgusuz sualsiz onay vermek midir? Böyle bir şey yapıldığında insanların devlete bağlanması mı sağlanır yoksa devletten mi soğutulur insanlar? Onlar, insanları devlete düşman edecek hareketler yapmayı akıllılık ve marifet sanırlar ama bu söylediklerimi algılıyorlar mıdır, anlıyorlar mıdır? Vallahi asla ve kata sanmıyorum böyle olduğunu. İnsanlar hasta Sayın Cumhurbaşkanım!

Sayın Cumhurbaşkanım! Yüksek müsaadenizle, kendim üzerinden konuşayım naçizane, münhasıran olayı anlatabilmek ve olaya açıklık kazandırabilmek için böyle yapıyorum, zaten olabildiğince samimi ve doğal konuşuyorum, binaenaleyh anlaşılır niye böyle yaptığım saf ve temiz yüreklerce hatta konuşmakta değil örnek vereyim; şöyle düşünelim, şimdi bendeniz bir insanım değil mi, etten ve kemikten müteşekkil, fâniliğe mahkûm, böyle mi, böyle, tek başına biri olarak düşünüleyim yani sayalım ki bağım olan hiçbir şey yok bu evrende, bu topraklar üzerinde yaşıyorum, askerliğimi büyük bir arzuyla ve heyecanla yaptım, kazancıma karşılık ağır gelen vergi ödüyorum ama umurumda değil, devlete ihanet etmiyorum, şerefsizce yaşamıyorum, devlet malına tasallut etmiyorum, kimsenin malını gasp etmiyorum, kimsenin canına kast etmiyorum bilakis yaşamaktan ve yaşatmaktan yanayım, sevgimin sonu yok, keşke samimiyetim duyumsanabilse, namussuzluğu yaymıyorum, kötülüğe yönlendirmiyorum, ne yapıyorsam şayet, yaptığım şeyi elimden geldiğince, gücüm yettiğince, dilim döndüğünce en iyi şekilde yapmaya çalışıyorum yani burada yaşamamın bedelini layığı ile ödüyorum, kanımın son damlasına kadar. Şimdi böyle olduğu halde yani bu şekilde yaşadığım halde, bunları yapıyorum ya yani, ardı sıra burada yaşamam için bazı şeylere gereksinim duyuyorum, böyle yaşadığım halde gereksinim duyduğum şeylerden ya da etimle, dişimle, tırnağımla, terimle, yaşımla, kanımla, emeğimle hak ettiğim bir şeyden mahrum kılınabilir miyim? Hangi sebeple, niçin, ne ve kim adına? Hangi vicdan muhasebesi neticesinde? Hangi merhamet derecesiyle? Hangi adalet umdesiyle? Mahrum kılınırsam nasıl bir halet-i ruhiyeye sahip olurum? Garipsemez miyim? Üzülmez miyim? Sormaz ve sorgulamaz mıyım en dibine dek? Tüm bunları yaptığım halde niçin böyle oluyor demez miyim? Yapmasam sorun değil zaten, şöyle yaşıyorum, böyle muamele görüyorum der geçerim. Kızmaz mıyım? Çıldırmaz mıyım? Hayır, böyle yapmaya kimin hakkı var ve kimin haddi böyle bir şey yapmak demez miyim? Yani hayvan olmadığıma göre, ot ya da odun olmadığıma göre, düşüncelerden ve duygulardan örülmüş bir insan olduğuma göre, acıları da sevinçleri de hisseden bir insan olduğuma göre, kalbi ve vicdanı olan bir insan olduğuma göre ne hissedebilirim, nasıl düşünebilirim? Hislerimin ve düşüncelerimin sonucunda suçlu olabilir miyim? Bunu yapan haklıdır diyebilir miyim? Devlet suçlasa bile, Allah suçlar mı? Allah, bana, niye böyle yaptın der mi? Allah’ın adaletine göre yargılanabilir miyim? Yargılanmazsam şayet, devletin yasalarına göre yargılanmam ve suçlu bulunmam beni suçlu kılar mı, benim kötü olduğuma mı kanaat getirilir böyle bir durumda? Yahut gereken yapıldı diyelim, niçin yapıldığı sorgulanmamalı mıdır ya da benim niçin suçlu olduğuma dair bir hüccet ortaya konmamalı mıdır? Yahut devlet gücü böyle takdir etmiş mi demeliyim? Hangi kutsal ve mutlak yasa mucibince bunu diyebilirim? Böyle demek kendimi inkâr etmek ve aşağı kılmak değil midir? Yahut ben suçlu isem, beni suça itenin ya da suça iten şeyin yüreğine ya da özüne bakmamalı mıyım? Sadece ben suçlanmalı mıyım ve olay böylece yok mu sayılmalı? İnsanların niye ve nasıl yaşadıkları umurumda bile değil, bendeniz niye yaşadığımı ve nasıl bir yaşamı hak ettiğimi kesinlikle biliyorum Sayın Cumhurbaşkanım. Benim hiçbir şeyim ve hiçbir şeyle merbutiyetim yok, benim münhasıran hakikatim var. Ve o hakikat bendenize kifayet ediyor, sonuna kadar o hakikate tabiyim. Ya dünyanın realitesi ya da Allah’ın hakikati? Bendeniz Allah’ın hakikatine göre yargılanmak isterim. Suçlu çıkarsam boynum eğilir ve razı olurum. Suçsuzsam da kimse kusura bakmasın, reddederim, isyan ederim, başkaldırırım. Başım mı ezilir? Allahüekber! İnsanların kalbine dokunamadıktan sonra bedenine hükmetmek vallahi, billahi, tallahi beyhudedir. Ve kalpten korkulmalıdır! Allah, Muhammed, Kur’an ve İnsanlık şahit olsun ki korkulmalıdır. Bilakis…

VATAN-AHLAK-ADALET.
DÜŞÜNCEYLE SAVAŞMAK YÜCELTİR.
02-07-2018 08:49 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
çakyamuni Çevrimdışı
General
******

Mesajlar: 4,223
Üyelik Tarihi: Aug 2011
Rep Puanı: 1118
Ruh Halim
Ruh Halim
Supheli

Takımın:
diger
Mesaj: #9
RE: AÇIK MEKTUP...
Sayın Cumhurbaşkanım! Ne mutlak realistim, ne mutlak idealistim, ne de mutlak materyalistim. Her şeyin farkındayım hamdolsun. Ne gerçeklerden kopuğum, ne idealden yoksunum ne de maddeye mahkûmum ya da madde her şeydir diyorum. Bu dünyanın nasıl bir yer olduğunu ve insanın kim olduğunu ciğerlerine, damarlarına kadar biliyorum. Hem gerçeklerin bilincindeyim, hem ideallerime bağlıyım, hem de maddenin olmazsa olmazlığının ya da her şeyin maddeden ibaret olmadığının farkındayım. Öyleyse böyle bir durumda nasıl mutlaklaştırma olabilir? Haaa gerçeklerden başka bir şey tanımam ve mutlak realist derler, eyvallah ederim. Gerçekleri tolere edemem ve ideallerimden başka hiçbir şey bilmem ve mutlak idealist derler, eyvallah ederim. Maddeye taparım ve her şeyi maddeden mürekkep bilirim ve mutlak materyalist derler, eyvallah ederim. Amma velakin, acıları da, sevinçleri de, zorlukları da, kolaylıkları da, zaferi de, yenilgiyi de, iyiliği de, kötülüğü de, hayatın ve ölümün ne olduğunu da, yaşamsal gereksinimleri de biliyorum ve tüm bunlardan kendimi asla soyutlamıyorum yani varlığın gerçeklerinden bihaber de değilim, varlığın gerçeklerine bigâne de değilim. Gerçeklerden kopuksun diyenlerde, kuru bir hayalin peşinden koşuyorsun diyenlerde, maddeyi inkâr ettiğimi ya da maddeye tapınç içinde olduğumu söyleyenlerde hiçbir şeyin farkında olmayanlar, hiçbir şeyi anlamayanlar ve kavramayanlar, hislerini kaybetmiş olanlardır. Bilinçlerin kapalı olması, algılamayı ve anlamayı zorlaştırmaktadır. Bendeniz her şeyin bilinç temelinde olmasını istiyorum. Bugün insanlık her şeye maliktir ama bilinçten maalesef yoksundur. Bu ister inkâr edilsin, isterse ittihaz edilsin, hiçbir şey değişmeyecektir, bizler sadece hakikati kabul etmemekte direneceğiz o kadar. Şöyle düşünelim; bir ailemiz var ama var olan ailemizin ne olduğunun farkında, idrakinde, bilincinde değiliz. Eşin, evladın, evin ne olduğunun farkında ve bilincinde değiliz. Ne olur? O ailede hiçbir şey olmaz. Aileymiş gibi yaşanır ama aslında hiçbir şey yaşanmaz vs. vs. vs. Bu yüzden bizler, bir şey inşa etmeden, tesis etmeden evvel kapalı bilinçleri açmalı ve bilinç inşa etmeliyiz. Hani Peygamberimiz; birgün öyle çok olacaksınız ki ama bir nehirde sürüklenen çer çöpten farksız olacaksınız diyor, sebebini sorduklarında da dünyaya tapıncı örnek veriyor ya. İşte demek istediğim tam da budur. Bilinç olmayınca, ne olursanız olunuz, kim olursanız olunuz, neye sahip olursanız olunuz, ne yaparsanız yapınız hiçbir anlam ifade etmez. Dünyayı da anlamsızlığa mahkûm etmiş oluruz farklı yönden bakacak olursak ve aynen de öyle olmaktadır zaten. Bilinç olmazsa, ne realiteyi, ne ideali, ne de maddenin mahiyetini idrak edebilirsiniz. İnsan bir şeyler olsun der, güzeli ister ama bunun ilk evvelde kendisini değiştirmekten geçtiğini bilemez ve istediği şey için tek bir şey vermeye, bedel ödemeye yanaşmaz. Ama sanır ki, istediği şeyi gerçekten istiyor ve o şey için kendinden bir şeyler veriyor. İşte bilinçsizliğin tam ifadesi budur. Ne bir şey istediğinin farkındadır ne de o şey için kendinden bir şeyler vermesi gerektiğinin, kendisini değiştirmesi gerektiğinin ve bir bedel ödemesi gerektiğinin fevkindedir. Yani bilinci aydınlanmamış hatta bir bilinç sahibi olamamıştır. İnsanlık bilinci kuşanmadan, mankurtluktan asla kurtulamayacaktır. İnsanlığın en kadim sorunu bilinçsizliktir. Bilinçsizlik, eşekleşmeyi tevlit etmektedir, büyük sosyolog şehit doktor üstat Ali Şeriati’nin fevkalade ve beliğ ifadesiyle.

Sayın Cumhurbaşkanım! Büyük sosyolog şehit doktor üstat Ali Şeriati’nin fevkalade ve beliğ ifadesiyle; bizler sahibi Allah olanlarız, ne dünyaya tapanlarız ne de insana kul olanlarız. Hakikatten başka bir şey bilmeyiz. Temeli hakikate dayanan her şeyin sağlam olacağına inananlarız. Tarih, toplum, çevre, benlik gibi olguların zindanlarında tutsak olduğumuzu ama bu tutsaklığımızı sorumluluk alarak yok edeceğimizi ve zincirlerimizi kırıp hürriyetimize mülaki olacağımızı bilenleriz. Hani Einstein; dünya, kötülük yapanlar yüzünden değil, izlemekle yetinip, sorumluk almayıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden kötüdür diyor ya, işte bendenize bir şey yapmalıyım dedirten ve bendenizi harekete sevkeden itki budur. Küçücükte olsa bir parçasını bildiğim, çok az da olsa bir kısmına sahip olduğum hakikati haykırmazsam, bendeniz niçin varım, niçin yaşıyorum? Ki, sustuğum zaman, kendimi nasıl kurtaracağım, bana da dokunacak ateşe suyu nereden bulacağım? Yanlış hatırlamıyorsam, Lut Kavminden bazıları şöyle demişlerdi; ya bela bize niye dokundu? Onlara dendi ki; uyarmamıştınız! Uyarmak, insani bir ödevdir, sorumluluktur. Çünkü insana anlam katan bir şeyde; iyiliğe yönlendirmesi, kötülükten alıkoymasıdır. Peki, bir insan olarak, bendenizi bu ödevimi yapmaktan kim alıkoyabilir? Kimin haddidir böyle bir şey? Öyleyse buyursun, işte meydan, hodri meydan! Başkaları cehennemi hak ediyorsa, o onun sorundur, bendenizin değil. Ki, bendeniz münhasıran rıza-ı ilahiyi baz alırım. Sonucunu da pek düşünmem işin aslı, zira bendeniz ödevimi bihakkın ifa ettikten sonra, zaten gelecek olan gelir. Ki, Allah adildir! Kulları gibi zalim değildir. Allah, her zerrenin karşılığını layığı ile verecek olandır. İyilikse iyilik, kötülükse kötülük, muhakkak gelip sahibini bulacaktır, inkâr faydasız olacaktır, çünkü hayatın perdesi olabildiğince açılacak ve her şey ortaya saçılacaktır. Cennetse cennet, cehennemse cehennem, gidilecek yer ayan olacaktır. Zaten insan o gün anlayacak, ne kadar da zalim, vahşi, acımasız ve merhametsiz olduğunu. İşte bu yüzden insançocuğu, ne yapması gerektiğini, nasıl yapması gerektiğini, niçin ve kim için yapması gerektiğini algılamak, anlamak, bilmek, hissetmek ve kavramak zorundadır. Tabi isterse zorunda olmadığını tasavvur edebilir ve ona göre hareket yönünü tayin edebilir. Kendisi bilir! Binaenaleyh, bendeniz bana yönelmiş mutlak ve kutsal emrin gereğini yerine getirmekten başka hiçbir şey yapmıyorum. İşittim ve itaat ediyorum!

Sayın Cumhurbaşkanım! Bizler, büyük eğitimci ve fikir devi üstat Nurettin Topçu’nun fevkalade ve beliğ ifadesiyle; ne yapacağımızı, yaptığımız şeyi nasıl yapacağımızı, yaptığımız şeyi niçin ve kim için yapacağımızı bilmesi gereken ve iyi kötü bilmeye çalışan ve bilmek peşinde koşan insanlarız. Ne kadar becerebilirsek şayet, önce kendimizi insan yapmaya çalışan insanlarız. İlanihaye şahsiyet kavgası veren ve bunun mesuliyetini taşıyan ya da taşımak derdinde olan insanlarız. Binaenaleyh, bendeniz kendi sevdama düşemem, dünya leşinin peşinden koşamam, kulların kulluğunu yapamam, adalete mugayir hareket edemem, haksızlık karşısında boynum kırılır amma susasam, hakikati asla örtemem. Utanırım Allah’tan, utanırım insandan, utanırım mazlumdan. Allah utandırmasın ve namerde karşı mahcup etmesin duruşumuzdan dolayı! Bu yüzdendir dert ve ıstırap peşimizi bir türlü bırakmaz. Çünkü bizler, yürekleri acıyla dolanların acılarını hafifletme, bir yudumluk sevinci olanların sevinçlerini bir taslık sevince dönüştürme, dünyası cehennem olana dünyayı cennet kılabilme gayretindeyiz. Bendenizin asıl kavgası nedir bilir misiniz? Hani hayatta garip insanlar vardır (inanın bu karaktere sahip olduğunu bildiklerim vardır, çünkü yaşamlarına tanıklık ediyorum, garip ifadesi de asaleti ifade etmektedir burada işin özünde) kötülük nedir bilmezler, bizde kötülük vardır onlarda yoktur, harama asla el uzatmazlar, faizle geçinmeyi zül addederler, üç kuruşluk dünya menfaati için boyunları asla eğilmez, herkesin iyiliğini isterler, başkalarını kendileri gibi bilirler ve bu tavrın burada tehlikeli olduğuna onları asla inandıramazsınız, kurnazlık nedir yabancıdırlar. Ve işin acı yönü nedir bilir misiniz, bu insanlar dünyaya alışan insanlar yüzünden gelen acıların ve hayatından memnun olanların sebep olduklarının mahkûmudurlar. Hep ezilirler, asla hak ettiklerine kavuşamazlar, başkalarının hakkına asla göz dikmezler. Ne ölürler, ne olurlar, dünya bağlamında tabi. Öyle mahzun, öyle doğal, öyle masum yaşar giderler. Hakları yense de alamazlar. Çünkü güçleri, şöhretleri, servetleri yoktur. Belki içlerinden isyan ederlerdir ama sessizdirler. Haksızlığa uğrasalar adalet vardır derler ve öyle diyorlar ama bilmiyorlar, çünkü bu dünyada haklı olsan da, hak güçlü olanındır. Bilmezler ki, dünyanın adaleti yoktur! İşte, bu dünyada, hiçbir şey uğruna kavga vermesem, bu insanlar için veririm, Allah, Peygamber, Kur’an ve İnsanlık şahit olsun ki veririm, zira vicdanım ve merhametim bendenizi azaplara gark eder, geceleri uyutmaz ve bana sen zalimsin diye haykırırlar her gece. İşte münhasıran bu insanlar için bile susmak yakışmaz bana, isyansız olamaz vicdanım, çünkü bendeniz insanım, merhametim adalet diye patlatır kulaklarımı. Gerekirse tüm varlığımı feda ederim bu insanlar için. Çünkü bu dünya bu insanlarında dünyası ve burada onların da hakkı var. Ve bu hakkı hiçbir kuvvet onlardan alamaz, almamalı, alamayacak, aldırmayacağım. Bendeniz böyleyim, napayım, susarsam yaşayamam, yapmazsam yapamam, yansam da yakamam!

VATAN-AHLAK-ADALET.
DÜŞÜNCEYLE SAVAŞMAK YÜCELTİR.
03-07-2018 08:26 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
çakyamuni Çevrimdışı
General
******

Mesajlar: 4,223
Üyelik Tarihi: Aug 2011
Rep Puanı: 1118
Ruh Halim
Ruh Halim
Supheli

Takımın:
diger
Mesaj: #10
RE: AÇIK MEKTUP...
Sayın Cumhurbaşkanım! Bazen burada kendimden de örnek vererek bir şeyler söylemeye, karalamaya çalışıyorum naçizane. Maksadım kendimi anlatmak değil. Zerre miskal böyle bir hissim var ise yazıklar olsun bana, lanet olsun bana. Keşke karşılaşabilsek, beş dakikalık hasbihal edebilsek, tüm kalbimle ve bilincimle inanıyorum ki, bendenizi daha iyi anlayacaksınız. Samimiyetimin derecesini, duygularımın yoğunluğunu, düşüncelerimin sahiciliğini daha derinden hissedeceksiniz. Yüreğimin nasılda titrediğini duyumsayacaksınız. Ki, elbet birgün bunun gerçekleşeceğine de inanıyorum, uzak bir hayal, imkânsız bir beklenti olsa da. Bendeniz kalbimin derinliklerinden kaynayıp gelen hislerimle konuşuyorum. İstiyorum ki, dünyayı cennet yapalım, insanları kardeşler kılalım ve el ele, gönül gönüle yaşayalım, bizler güzel insanlar olalım, her şey güzel olsun. Birbirimizi sevelim, nefretler yok olsun. Kışımız bahara evrilsin. Birbirimizi yadsımadan, birbirimize kin duymadan, birbirimizi dinleyerek ve anlayarak konuşalım. Birbirimize tebessüm ederek selam verebilelim. Kimse kimsenin hakkında kötü düşünmesin. Kimse kimsenin kalbini kırmasın. Kimse kimsenin kuyusunu kazmasın. Suçlu suçsuz ayrımı Allah’ın adaletine göre yapılsın. Hukuk karşısında herkes eşit olsun. Kimse servetinden, kuvvetinden, şöhretinden dolayı ayrıcalıklı olmasın. Herkes kazandığına göre vergisini kuruşu kuruşuna ödesin. Kimse kimsenin hakkına tasallut etmesin. Bu topraklardan üretilenler münhasıran birkaç zümre arasında bölüşülmesin, servet birkaç kişi arasında dönüp durmasın. Açlar olmasın bu topraklarda. Evine ekmek götüremeyen tek bir insançocuğu kalmasın. Kaynaklarımızı boş yere değil, dolu yere harcayalım. Herkes güle oynaya çalışsın ve üretsin. Herkes üretilenlerden eşitçe faydalansın. Herkes yılda en az bir hafta istediği gibi tatil yapabilecek imkâna sahip olsun. Bu da bu topraklarda ki gizli ya da açık, dolaylı ya da dolaysız, kanun yoluyla ya da kanunsuz sömürünün nihayet bulmasıyla kabildir kuşkusuz ve bu gerçekleşsin. Büyük bilim insanlarımız çıksın. Her türlü imkânı çocuklarımızın hizmetlerine müheyya kılalım. Onları öyle yetiştirelim ki, akıllarının ışığıyla ve vicdanlarının sesiyle yollarını, yönlerini bulsunlar ve yaşasınlar. Bir yapının, zümrenin tahakkümüne girip, akıllarını ve vicdanlarını oraya teslim edip, diğer zümrelere karşı önyargılı olmasınlar. Tek hakikat olarak kendilerini görmesinler ve diğerlerini kendi hakikatlerine göre değil, Allah’ın hakikatlerine göre değerlendirsinler. Merhametimiz gazabımızdan önde gitsin. Vicdanımız hayatımızın anayasası olsun. Her işimizi sevgiyle, el birliğiyle yapalım. Tevazuumuz kibrimizi yok etsin. Birbirimize saygı duyalım. Aklımız düşünsün, vicdanımız hissetsin ve ona göre istikametlerimiz belirlensin. Kimsenin kimseye üstünlüğü ve ayrıcalığı olmasın. Ülkemiz kalkınsın, güçlensin, milletimiz mutlu ve huzurlu olsun. Kimse yarınlarından endişe etmesin. Gülümseyen çocuk yüzleri aydınlatsın dünyayı. Çocuklarımız çiçek çiçek açsınlar, baharı getirsinler, şarkılar söylesinler, kimse kıyamasın onlara, onlara kıyan cellatlar yaşamasınlar ve kirletmesinler dünyamızı. Filhakika hiçte zor değil böyle şeyler. Bilakis, yemin ediyorum çok kolay yapılabilecek şeyler. Sadece ama sadece insan olduğumuzu, bir gün ölüp gideceğimizi, sahip olduğumuz her şeyden kopup ayrılacağımızı ve muhakkak her şeyin hesabının tek tek sorulacağını bilelim, anlayalım, hissedelim ve kavrayalım kâfi. Bilakis, sevgiye, huzura, kardeşliğe, mutluluğa, birlikte gülüp eğlenmeye, aynı dilden şarkılar terennüm etmeye ve yaşamak sevincini duyumsamaya aç ve muhtaç olarak yaşar ve böylece tükenir gideriz.

Sayın Cumhurbaşkanım! Büyük fikir devi üstat Sezai Karakoç’un fevkaladenin de fevkinde olan sarih ve beliğ ifadesiyle; insançocukları içinden sus diyenler sanıyorlar ki, sustuğumuz zaman mesele kalmayacak. Oysa biz sussak tarih susmak bilmeyecek, tarih susturulsa, hakikat susmayacak. Sus diyenler, sustuğumuz için kafalarının ağrımasından ve yüreklerinin sızlamasından kurtulacaklarını sananlar bilmiyorlar ki, vicdan azabı diye bir şey vardır. Vicdan azabı dinse, tarihin azabı başlayacak, tarihin azabına merhem bulunsa, Allah’ın azabı durdurulamayacak. Ve Aliya’nın söylediği gibi; bir gün hatırlayacağımız şey, sadece suskun dostlar olacaklardır, haykıran dostlar değil. Allahüekber! Bir insanı sevmek ayrıdır, o insanın yanlışına yanlış demek apayrıdır. Yanlışı söylenen ya da yanlışı söyleyen insan kim olursa olsun, düşünce örgüsü ne olursa olsun fark etmez bu. Yeter ki işin içinde samimiyet, dürüstlük, asalet olsun. Bendeniz kardeşimin yanlışına yanlış diyemiyorsam, kardeşlik nedir sorgularım. Kardeş kardeşi korumuyorsa, o kardeşin düşman olup olmadığını sorarım. Hani ancak müminler kardeştiler ilkemiz vardı bizim ne oldu ona derim kalbimin dip derinliklerinde. Maalesef bilinçsiz ve cahil insançocuklarıyız. Okumuyoruz, düşünmüyoruz, hissetmiyoruz. Okusakta anlamıyoruz. Rezil ve sefilane bir şekilde yaşayıp gidiyoruz. Hak nedir, hukuk nedir bilmiyoruz. Adaleti umursamıyoruz. Ahlak derseniz, orada zaten iflas etmişiz. Bir dinimiz var diye ahlaka ihtiyacımız kalmadığını düşünüyoruz. Bu yüzden de birbirimizi asla anlamıyoruz, anlamadan yargılıyoruz, vicdanımızın sesine kulak vermeden karar veriyoruz. Geçenlerde büyük fikir devi üstat Fuat Sezgin’i kaybettik, Allah rahmet eylesin. Bu toplumda kaç kişi haberdardı onun varlığından? Sonra cahil, bilinçsiz ve hasta bir toplumuz denildiği zaman söylenmedik laf kalmıyor. Gerçeği inkâr etmek, bizi, akıllı, bilinçli, sağlıklı kılacaksa eyvallah ama böyle değil ve olmayacak maalesef. Bakınız ne diyor o güzel insan, büyük düşünür; yöneticilerin kapsına giden âlimler ve o âlimleri kapılarına getiren yöneticiler ne kötüdürler, âlimlerin kapısına giden yöneticiler ve o yöneticileri tevazuu ve hakikat ile karşılayan âlimler ne güzeldirler. Bizler dengeyi kaybettik, orta yolu kaybettik. Ya ifrata yöneldik ya da tefrite. Bu da bizi mahvetti, perişan etti. Kendimizi kaybettirdi bize. Ne garip ki, bir düşünürün sözünden örnek vermek bile garipsenir oldu. Valla, billa, talla böyle bir hayatın içindeyiz. Çünkü örnek verdiğiniz sözler vicdanları acıtıyor, günah işleyen vicdanlar ise hakikatin hatırlatılıp vicdanlarının sızlamasına sebep olunmasından rahatsızlık duyuyorlar. Günah işlemeyelim demiyorlar da, hakikat sussun diyorlar. Ne acı bir hakikattir bu! Sayın Cumhurbaşkanım! Tıpkı mezkûr ifadelerimde ki gibi, devleti sevmek ayrıdır, devletin yanlışı olursa o yanlışa yanlış demek apayrıdır. Bir türlü anlayamadığım şey şudur; devlet tertemiz, pirüpak olacak ama insanlar namussuz, şerefsiz, lanetli olabilecek. Bu gerçekten nasıl mümkün olabilmektedir? Devlet güçlü olduğu için suçsuz, insan güçsüz olduğu için suçlu olmaktadır gibi bir çıkarıma ulaşıyorum buradan, yanlış mı düşünüyorum acaba? Hangi adalet anlayışı tolere eder bunu? Hangi vicdan onay verir buna? Merhamet bile ölür burada. Devlet derken, politik yapılanmalar değişseler bile değişmeyen mekanizmadan bahsediyorum burada. Bir gerçeği itiraf edelim, devletin haberdar olmadığı bir şey var mıdır Allah aşkına? Bir devlet neyin iyi, neyin kötü olduğunun farkında değil midir? Kimin doğru, kimin yanlış olduğunu bilmez mi? Her vatandaşının cemaziyülevvelini bilmez mi, biliyorsa ona göre hareket etmesi gerekmez mi? Ona göre hareket etmediği zaman, vatandaşını tecziye etmesi Allah’ın adaletine mugayir hareket etmek olmaz mı? Bilakis o devlet niçin devlettir, nasıl devlettir? Öyleyse, devlet böyleyse, merhamet etmesini de bilecektir, bilmelidir, bilmek zorundadır. Çünkü devleti devlet yapacak olan şey budur. Devlet ancak yaşattığı kadar devlettir ve ancak böyle yapabildiği kadar varolmayı, yücelmeyi, yükselmeyi hak eder. Şeyh Edebali ne diyordu? İnsanı yaşat ki devlet yaşasın diyordu. İnsan yaşarsa devlet yaşar ve yaşayacaktır. İnsanını yaşatmayan devlet nasıl yaşayacaktır? Devlet bizim devletimizdir. Bizim olan devlet sevilmez mi? Kuşkusuz sevilir ama devlet bizim diye, her yaptığına da doğru olarak bakamam ki, bakarsam şayet devletin bir tek yanlışı yüzünden mahrum olan, acı çeken, azaba gark olanların yüzüne bakamam. Ki, devlet benimdir ama benim Allah’ım değildir!

VATAN-AHLAK-ADALET.
DÜŞÜNCEYLE SAVAŞMAK YÜCELTİR.
04-07-2018 10:27 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
Gönder Cevapla


Forum'a Git:


Konuyu görüntüleyenler: 1 Misafir
Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir. 5651 sayılı yasaya göre bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. 5651 sayılı yasaya göre sitemiz mesajları kontrolle yükümlü olmayıp, şikayetlerinizi mail@islamiforum.net adresine yollarsanız, gerekli işlemler yapılacaktır. Dikkat: Bu site şikayet sitesi değildir, arızalı ürünleriniz ve diğer şikayetleriniz için bu email adresini kullanmayınız. Report Abuse, Harassment, Scamming, Hacking, Warez, Crack, Divx, Mp3 or any Illegal Activity to mail@islamiforum.net